"Lena Boynuinceoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Lena Boynuinceoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Lena Boynuinceoğlu

Lena Boynuinceoğlu

Olumsuz Duygularımız Bizi Uyarıyor

15 Eylül 2020

Koçluk çalışmalarına gelen pek çok kişinin ortak çabası hissettikleri olumsuz duygulardan kurtulmaktır. Korku, endişe, öfke, mutsuzluk, kıskançlık ve benzeri olumsuz duyguları hissetmek istemiyoruz. Çare olarak bu duyguları görmezden geliyor, bastırıyor, iyi hissediyormuş gibi davranıyor ya da hızlı yoldan tam tersi şekilde hissetmemizi sağlayacak alışkanlıklar geliştiriyoruz. Kısacası çareyi onlardan kaçmakta buluyoruz.

Oysa duygulardan kaçmak; duyguları saklamak, görmezden gelmek ya da kendimizi kandırmak bir çözüm değil. Tam tersi kaçarak istemediğimiz tüm duyguları daha da büyütüp, derinleştirip, hücrelerimize hapsediyoruz. Hatta bazen de yağmurdan kaçarken doluya tutuluyoruz. Aklımıza gelebilecek her bir bağımlılığın büyük çoğunluğu bu kaçmaların sonucu olarak gelişiyor. Olumsuz duygularımızdan kurtulmaya çalışmak yerine onları bir uyarı aracı olarak değerlendirdiğimizde ise rehberliklerinden olumlu yönde faydalanabiliyoruz.

Duygularımızdan kaçmak yerine yüzleşmeyi seçmeliyiz.

Öncelikli olarak yapılması gereken şeylerden bir tanesi kendimizi iyi hissettirmeyen duygulardan kaçılması gerekmediğini anlamaktır. Bu duyguların da aynı bize kendimizi iyi hissettiren olumlu duygular gibi yaşanmasına izin vermek gerekir. Ancak burada önemli bir ayrıntıya dikkat edilmelidir. Duygunun yaşanmasına izin vermek ile çaresizce o duygunun içinde günler, aylar geçirmek ya da kendini bu duygunun tutsağı yapmak aynı şey değildir.

Olumsuz duyguların sağlıklı bir şekilde yaşanmasına izin vermek için onlarla yüzleşmek ve onları sorgulamak gerekir. Duygularla yüzleşmek onları kabul etmektir. Bu duygular yokmuş gibi davranmak yerine bu hisler içinde olduğumuzu kendimize itiraf etmek gerekir. Korkmak, endişelenmek, heyecanlanmak aynı mutlu olmak, huzurlu olmak kadar doğaldır. Dolayısı ile bu hisler içinde olmak anormal bir durum değil sadece sorgulanması gereken bir durumdur. Sorgulamaktan kastımız ise bu duygunun neden ortaya çıktığına bakmak, bize nasıl bir uyarıda bulunduğunu anlamaya çalışmaktır. Ancak bu sayede duyguların ortaya çıkmasına neden olan gerçek sebepleri görebilir ve bu sebeplerin giderilmesi için çözümler üretebilir, kendimizi yeniden iyi hissedebiliriz.

Olumsuz duygularımız kimi zaman somut bir nedenden, büyük bir çoğunlukla da düşüncelerimizden kaynaklanır. Bedenimiz ya somut bir sebep karşısında önlem almamız için ya da sistemimizde bizi iyi hissettirmeyen düşüncelere kapıldığımızın bir göstergesi olarak uyarı vermektedir. Her iki durumda da olumsuz duygulara takılıp kalmak, onları hissetmemek için çaba sarf etmek yerine vermek istedikleri uyarılara bakmaya başladığımızda gerek somut nedenler karşısında yapabileceklerimize odaklanıp çözüm üreterek, gerek yaşanması gerekiyorsa duyguya izin vererek, gerek düşüncelerimizi fark edip düzelterek hem kendimiz için doğru adımları atabilir hem de olumsuz duyguların kendiliğinden geçmesini sağlayabiliriz. Bu sayede duygularımızın esiri olmadan, rehberliklerinden faydalanmış oluruz.

Yazının devamı...

'Şükretmek' Sağlığımıza İyi Geliyor

8 Eylül 2020

Tüm bu analizlerin sonucunda sahip olmamız gerekenler, yapmamız gerekenler, olmamız gerekenler ile dolu listelerimizin rehberliğinde ve hayatta olması gerekenlere dair beklentilerimiz ile yaşamaya çalışıyoruz.

Listedeki her bir madde negatif duygular hissetmemize, yokluğunu gideremediğimiz sürece de bu duyguların artmasına ve bizi etkisi altına almasına neden oluyor. İşin daha da vahimi her bir madde elde edildikten, her bir beklenti de gerçekleştikten sonra önemini yitiriyor ve diğer bir madde için aynı eksiklik ve bir an evvel tamamlama arzusu ile yola çıkılıyor. Eminim bu döngü hepinize çok tanıdık gelmiştir. Bu hiç bitmeyen döngünün içinde bir süre sonra kendimizi yorgun ve tatminsiz hissediyoruz ki bu durum hem psikolojik hem de fiziksel sağlığımızı olumsuz etkiliyor.

Şükretmek bakış açımızı ve duygularımızı olumlu yönde değiştiriyor!

Kendimize hedefler koymak son derece sağlıklıyken hayatımızda olması gerektiğine inandıklarımızı bir eksiklik olarak değerlendirmek, tüm odağımızı sahip olmadıklarımıza, var olmayana sabitlemek bünyemizde mutsuzluğu tetikliyor. Oysa bir yandan hedeflerimize adım adım ilerlerken diğer yandan elimizde olanları kendimize hatırlatmak, sahip olduklarımızın kıymetini bilmek, odağımızı yokluktan varlığa çevirerek enerjimizde otomatik olarak olumlu yönde bir dönüşüm yaratıyor.

Çoğu zaman eksiklerimizin, isteklerimizin, beklentilerimizin tamamını elde edince mutlu olacağımıza inanıyor, onları elde edene kadar da elimizdekileri görmezden gelme, yeteri kıymeti göstermeme eğiliminde oluyoruz. Böylece kendimizin gerçekte olan durumdan daha da kötü bir durum içinde olduğunu varsayıyor ve mutsuzluğumuzu katlıyoruz. Şükretmek ise bize elimizde olanları hatırlatarak, bizi gerçeğe getiriyor ve bu sayede de kendimize çizdiğimiz karamsar tablonun aydınlanmasına yardımcı oluyor.

Yapılan araştırmalar şükretmenin beynin serotonin ve dopamin seviyesini arttırarak depresyon ilaçlarının benzeri bir etki yarattığını gösteriyor. Bu etkiyi siz de basit bir egzersizle deneyip test edebilirsiniz. Bunun için 1 ay boyunca her sabah şükrettiğiniz en az 10 maddeyi kendinize hatırlatarak güne başlamanız yeterli olacaktır. Hayatınızda pek çok şey yolunda olmasa bile, içinde bulunduğunuz bir durum sizi mutsuz etse bile eğer kısa bir an odağınızı gördüğünüzü düşündüğünüz olumsuzluklardan ayırıp şükredebileceğiniz birkaç şey bulmaya çevirirseniz yine aynı etkiyi deneyimleyebilirsiniz.

Zihninizi, hayatınıza ve kendinize dair şükredecek şeyleri bulmaya odakladığınızda, hayatınızda aslında ne kadar da çok şükredecek şey olduğunu fark edersiniz. Kaybedince kıymetini anlamak yerine sahipken şanslı olduğunuzu fark ederek; hayatınızdaki olumsuzluklara, eksiklere takılıp kalmak yerine sahip olduklarınızı, etrafınızdaki güzellikleri, iyilikleri ve daha pek çok detayı fark edip şükretmeyi seçerek siz de daha sağlıklı bir yaşama, daha sağlıklı ilişkilere ve daha mutlu bir size sahip olabilirsiniz.

Yazının devamı...

Olumsuz Varsayımlarımızla Kendimizi Sabote Ediyoruz!

1 Eylül 2020

Danışanlarımla yaptığım koçluk çalışmalarında çok sık gözlemlediğim mutsuzluk kaynaklarından biri de fayda sağlamayan varsayımlardır. Yaptığımız varsayımları mutlak doğru olarak kabul ederiz. Öyle ki yaşamak istediklerimizden, yapmak istediklerimizden daha denemeden vazgeçeriz. Hayatın ne getireceğinden, neyle karşılaşacağımızdan emin olduğumuzu; başkalarının ne diyeceğini, ne yapacağını onlardan daha iyi bildiğimizi varsayarız. Bu da ikili ilişkilerimizde, hayatta, hayallerimizi gerçekleştirmede, iletişimde, seçimlerimizde limit ve problemler oluşturur.

“Şimdi istediğimi söylersem bir ton laf eder. En iyisi susmak.”
“Annemler hayatta kabul etmez, bu konuyu açmama gerek bile yok.”
“Çok iyi biliyorum aslında öyle değil böyle demek istedi.”
“Benden çok daha iyileri vardı zaten beni seçmezlerdi.”
“Sevdiğini söylüyor ama sevseydi arardı. Ben de onu aramayacağım.”
Bu örneklere benzeyen daha pek çok varsayım içeren cümlemiz, düşüncemiz ve bunlara paralel aldığımız kararlar var. Tanıdık geldi değil mi?

Varsayımlar olasılıklardan yalnızca biridir.

Yazının devamı...

Hayatı Yaşamak 'Değişime Direnmeyi Bıraktığında' Daha Kolay!

24 Ağustos 2020

2020 de istisnasız her birimizin değişimi derinden hissettiği ve kabul etmekte zorlandığı bir yıl oluyor. Her gün aklımızın almadığı, “yok artık, bu kadarı da fazla” dediğimiz değişimlerle karşı karşıya kalıyoruz. Dünya düzeni, yaşama şeklimiz, ekonomi, ilişkiler, sistemler ve daha pek çok şey değişiyor. Önceki yaşam şeklimizi, düzenimizi özlüyor ve bir an evvel eski günlere geri dönmek istiyoruz.

Bizi mutsuz eden, isteğimizin dışında gelişen her bir olay, her bir değişim için isyan ediyor; “olmamalıydı”, “keşke başka türlü olsaydı”, “bir an önce eskiye dönsün” diyoruz; yaşananları kabul edemiyor, bu değişim yaşanmamış olsaydı hayatımızın nasıl olacağına dair ihtimalleri hayal ediyoruz. İşte biz tam da bunları yaparak hayata karşı, hayatın getirdiklerine karşı direnmiş oluyoruz.

Gerçekleşen değişimler karşısında gösterdiğimiz tüm bu direnç aslında her şeyi olduğundan daha da zor kılıyor çünkü bizi hem içinde bulunduğumuz anı yaşamaktan hem de gerekli çözümleri bulmaktan alıkoyuyor. Gerçekleşmiş bir olay üzerinde değiştiremeyeceğimiz şeyleri düşünerek, konuşarak harcadığımız her an geçmişte yaşıyor, geçmiş ile uğraşıyor dolayısı ile boşa zaman harcıyor, şimdiki anı yaşamıyor ve hiçbir şey elde etmiyoruz.

Mutsuz olduğumuz tüm değişimler karşısında mutlu olmanın ya da ilerlemenin bir yolunu bulmak istiyorsak yaşanan değişimi kabullenmemiz gerekiyor. Olmasaydı dediğimiz şey “oldu” ve “keşke böyle olmasaydı” demek, olanla ilgili elimizden hiçbir şeyin gelmediği noktaları düşünmek ve konuşmak bu gerçeği değiştirmiyor sadece enerjimizi boşa harcıyor ve bizi olduğumuzdan daha da mutsuz hale getiriyor.  Önce bu gerçeği fark etmeli ve kabul etmeliyiz. Ancak o zaman anı yaşamamızı ve ilerlememizi sağlayacak soruyu sorabiliriz: “Peki ben bu şartlarda istediklerimi elde etmek için ne yapabilirim?”

Kabule geçip, değiştiremeyeceklerimiz yerine bu soru aracılığı ile yapabileceklerimize odaklandığımızda “geçmiş” yerine “şimdi”de yaşamaya başlar, sorun yerine çözümleri görebilir hale geliriz. Böylece enerjimizi boşa harcamak yerine daha verimli kullanır, istemediğimiz yöne bakıp mutsuz olacağımıza istediğimiz hedefe bakar umutlu hale geliriz. Hayata karşı direnmeyi bıraktığımızda hayatla uyumlanır ve çok daha kolay bir yaşama adım atarız. 

Yazının devamı...

Değişim Farkındalıkla Başlar!

15 Ağustos 2020

Beraber koçluk çalışması yaparken sıkça sorarım “şu an hayatında neyin değişmesini isterdin?” diye. Önce neyin değişmesini istediğini söylerler ve ardından hemen bir “ama” gelir. Bu ama isteklerin ne kadar imkansız olduğunu açıklamak içindir. Evlidir, çocuğu vardır, çok para lazımdır, su içse yarıyordur, çevresi geniş değildir, şanssızdır, ailesi istemiyordur, belli bir yaştan sonra mümkün değildir, şartlar uygun değildir… Bu liste böyle uzayıp gider.

Genelde bir sonraki sorum “peki istediğin değişimin önüne kendi koyduğun engelin farkında mısın?” olur. Bu soruya çoğu zaman bir cevap alamam. Bunun sebeplerinden biri genelde kendimizden ziyade dışarıya ve çevremizdekilere odaklı olmamız, ikincisi yaşadıklarımız üzerinde düşüncelerimizin nasıl bir etkisi olduğunun tam da farkında olmamamızdır.

Önce sizi engelleyen düşüncelerinizi, seçimlerinizi fark edin!

İsteyip de değiştiremediğimiz her şeyin önünde bulunan asıl engel kendi düşüncelerimizdir. Evet bazen hayat, bazen diğer kişiler önümüze çeşitli zorluklar çıkarabiliyor ama hiçbiri bizi bu zorlukları aşılamaz ya da aşılması zor engeller olarak düşünmemiz; kendimizi başka bir çaremizin olmadığına ikna etmemiz kadar engellemiyor.

Çoğu zaman daha düşünce aşamasında çıkabilecek muhtemel zorluklara bakıp zaten zor ya da mümkün değil diyerek daha denemeden vazgeçiyoruz isteklerimizden. Kimi zaman da ortaya bir zorluk çıktığında ya da fiziksel olarak değiştirmemizin mümkün olmadığı şeyler karşısında elimizde olan değişiklikleri de yapmıyoruz. Hayat bizden bir şeyler aldıysa biz de geri kalandan vazgeçiyoruz. Ya hep ya hiç diyoruz.

Oysa hayat hiçbir zaman siyah ya da beyaz değil. Her zaman önümüzde çeşitli olasılıklar ve bunlar arasında seçim yapma şansımız bulunuyor. Şartlar ne olursa olsun, o şartları nasıl ele alacağımızı, nasıl yaşayacağımızı biz seçiyoruz. Tam da bu sebeple, bizimle aynı durumda olup imkansız olarak tarif ettiklerimizi gerçekleştiren kişiler bulunuyor. Bu kişiler daha donanımlı, şanslı, mükemmel oldukları için değil sadece farklı düşündükleri için bunu başarabiliyorlar.

Bu kişiler bir şeyin ne kadar imkansız ya da zor olduğunu düşünmek yerine o şeyin nasıl gerçekleştirilebileceğini düşünüyorlar. Hayat onlardan bir şansı aldıysa, onlar kendilerine başka bir şans vermeyi seçiyorlar. Mükemmel değilim diyerek ya da bulunabilecek alternatif sebeplerin arkasına sığınarak istediklerinden vazgeçmek yerine mükemmel olmak için başlamak gerektiğini bilerek, sebepler yerine çarelere odaklanarak istediklerini elde etmek uğruna harekete geçiyorlar ve bu sayede hedeflerine ulaşıyorlar.

Eğer siz de hayatınızda bazı şeylerin değişmesini istiyorsanız önce kendinizi durduran tek şeyin kendi düşünceleriniz olduğunu, her zaman bir seçim şansınız olduğunu fark edin. Hayat ya da başkaları yüzünden önünüze çıkan imkansızlıklara değil, sizin tarafınızdan isteklerinizi imkanlı kılmanın yollarına bakın. “İmkanım olsaydı yapardım”a değil, “şu anki imkanlarımla neler yapabilirim”e odaklanın. Böylece hayatınızdaki en büyük engeli, isteklerinizin önüne engeller koyan düşüncelerinizi ortadan kaldırın ve istediğiniz değişime, isteklerinize kavuşun.

Yazının devamı...

Canlıya Şiddetin Sonlanmasının Önemli Bir Adımı: İçimizdeki Şiddete Son Vermek

7 Ağustos 2020

Peki diğer yandan kendi uyguladığımız şiddete karşı nasıl bir duruş sergiliyor, önlemeye yönelik neler yapıyoruz?

Ben kimseye karşı şiddet uygulamıyorum ki dediğinizi duyar gibiyim. Oysa sosyal hayatımızda maalesef hem başkalarına hem de kendimize karşı yoğun bir şekilde şiddet uyguluyor ve şiddet düşünceleri içerisinde yaşıyoruz.

Hayatta onaylamadığımız bir şey varsa ve bunun değişmesini istiyorsak, önce bu değişimin bizzat bir parçası olmamız gerekiyor. Nasıl bir yandan çevreyi korumaya duyarlı olduğumu iddia edip diğer yandan yere çöp atmamalıysam; bir yandan şiddetin bitmesini isteyip diğer yandan da şiddet uygulamamam gerekir.

Kendi uyguladığım şiddeti durdurabilmemin ilk adımı ise önce onu fark etmemden geçiyor. Çoğumuz şiddetin sadece ölüm veya ağır yaralanmaya sonuçlanan eylemlerden ibaret olduğunu ve sadece dış bir güç tarafından kişiye uygulanabileceğini zannediyoruz. Dolayısı ile yaptığımız, söylediğimiz bazı şeylerin aslında bir nevi şiddet olduğunun, hatta en ağır şeklini de kendimize bizzat kendimizin uyguladığının farkında bile olmuyoruz. Oysa fiziksel ve psikolojik zararla sonuçlanan veya sonuçlanma ihtimali olan her eylem şiddetin kapsamına giriyor.

Küçümseme, alay, aşağılama, yargılama, tehdit, küfür, ısrar, toplumda küçük düşürme, hakaret ve nefret içerikli paylaşımlar yapma, isteklerini yaptırmak için cezalandırma… Her biri bir tür şiddet. Bu eylemleri şiddet olarak görmüyor hatta “hadi canım, ne ilgisi var” diyebiliyoruz. Ancak bu eylemlerden birini bile psikolojik zararla sonuçlanma ihtimali olacak şekilde uyguluyorsak demek oluyor ki biz de bir başkasına şiddet uyguluyoruz. Şiddete karşıysak bir başkasının canını fiziksel veya psikolojik olarak acıtmamaya dikkat etmeliyiz. “Bu bana yapılsa hoşuma gider mi?” diye kendimizi sorgulamak bile pek çok farkında olmadan uyguladığımız şiddetin önüne geçilmesine yardımcı olacaktır.

Hayatlarımızda en büyük şiddeti tartışmamız kendimize uyguluyoruz.

Kendimize uyguladığımız şiddetin, kendimize verdiğimiz zararın ise farkında bile değiliz. Daha vahimi bazen farkında olarak zarar vermeye devam ediyoruz. Kendinizi sürekli başkaları ile kıyaslıyor, kendinizi yargılıyor, küçümsüyor, istediğiniz gibi yaşamak yerine kendinizi kısıtlıyor, mutsuz ediyorsanız; bedensel ve ruhsal sağlığınıza özen göstermiyorsanız; sizin için iyi olmayan ilişkilere, işlere, alışkanlıklara tutunmaya devam ediyorsanız; zarar gördüğünüzü, acı çektiğinizi göre göre bir şeylere devam ediyor, değiştirmiyorsanız; kendinizi ihmal ediyor, sürekli yoruyor, eksik görüyor, sevmiyor, saygı göstermiyorsanız kendinize şiddet uyguluyorsunuz demektir. 

Tüm bunları yaparak kendimize fiziksel ve psikolojik zarar veriyoruz. Canımızı acıtıyoruz, acı çekiyoruz. Göz göre göre devam ediyoruz. Başkaları bize aynı acıları yaşatsa ne hakları var diye isyan ederken kendimize acı çektirmeyi kendimize hak görüyoruz, normal karşılıyoruz. Sonra da bu acıları bir de başkalarından çıkarıyoruz. Koçluk çalışması yaptığım kişilere de sıkça söylediğim gibi kendimize uyguladığımız şiddeti fark etsek bizi bize karşı savunacak bir yasa çıkması için de talepte bulunurduk. Bizi kendi şiddetimizden korumanın tek yolu, tek yasası ise kendimizi tanımak ve sevmekten geçiyor. Bunu yapan kişi etrafındaki tüm yaşama da, canlılara da sevgiyle bakmayı, sevgiyle davranmayı başarabiliyor.

Yazının devamı...

İnsan Dizaynı (Human Design) Sistemi: Yeni Tür Bir Uyanış

21 Temmuz 2020

Yıllardır yaptığım gerek kişisel gelişim koçluğu çalışmalarında gerek dizaynını yaşama atölyelerinde gördüm ki hayatımızın en temel eksikliklerinden bir tanesi “gerçek kendimizi”, “öz benliğimizi” tanımıyor olmamız.

Eşsiz bir tasarımla, kendimize ait özellikler ve yaşam amacımızla dünyaya geliyor olmamıza rağmen kim olduğumuzdan çok, kim olmamız gerektiğinin anlatıldığı bir sistemin içinde büyüyoruz. Farklılıkların göz ardı edildiği tek tip kurallar, kalıplar, doğrular, genellemeler ve yönlendirmeler arasında büyürken kendi özümüzden uzaklaşıyor, kendimize kimlikler yaratıyoruz. Bu kimlikleri benimsiyor, birbirimizle kimliklerimizi kıyaslıyor, kabul görmüş kriterlere bakarak iyi ya da kötü olduğumuza karar vermeye çalışıyoruz. Kendimiz olarak yaşamaktan çok kendimiz sandığımız kimliklerimizi yarıştırdığımız gitgide tek tipleşmeye başladığımız bir yaşam sürüyoruz.

Oysa hayatı yaşamanın çok daha kolay bir yolu var:

“Kendini tanıyarak, eşsizliğini ortaya koyarak yaşamak”

Pek çok kişisel gelişim çalışması size kim olduğunuzu bulmanız için araçlar ve bilgiler sunuyor. İnsan Dizaynı (Human Design) Sistemi de doğum bilgileriniz aracılığı ile elde edilen haritalarınıza bakarak size bu dünyaya nasıl bir tasarımla geldiğinizi ve en doğru nasıl işleyeceğinizi anlatıyor. Sistem bir nevi doğduğunuz anda yanınıza verilmesi unutulmuş kullanım kılavuzu görevi görüyor da diyebiliriz.

Farklılaşma bilimi olarak da tarif edilen İnsan Dizaynı (Human Design) Sistemi sahip olduğumuz eşsiz tasarımları ve yaşam amaçlarımızı gösteriyor. Her birimizi tek bir yapbozun birbirinden farklı parçaları gibi düşünün. Aynı materyalden yapılmış olsak da her birimiz farklı özelliklere sahibiz ve yapbozdaki yerimiz belli. Yapboz parçaları gibi biz de hayattaki yerimize göre kendimize özel bir yaşam amacına, bu amaca uygun kusursuz bir dizayna ve bizi biz yapan özelliklere sahibiz. Ortak yaşam amacımız ise tasarımımıza sahip çıkarak, sadece kendimiz olmak ve yaşamaya geldiğimiz bize özel hayatı deneyimlemek.

İnsan Dizaynı (Human Design), tasarımınız, sizi siz yapan özellikleriniz, enerjinizi yanlış kullanmanıza sebep olabilecek potansiyel konularınız, hayatın getirdiklerini nasıl karşılamanız gerektiği, hayatta nasıl ilerlemeniz gerektiği, nasıl karar almanız gerektiği, başkaları üzerindeki etkileriniz ve başkalarının sizin üzerinizdeki etkileri hakkında detaylı bilgiler sunuyor. Bu bilgileri gerçekten kullanmaya başladığınızda da yaşamlarınızda büyük dönüşümler yaratıyor diyebiliriz.

Dizaynını Yaşama Atölyelerine katılan, İnsan Dizaynı (Human Design) sayesinde hem kendisinin hem diğerlerinin gerçekleriyle tanışan kişiler hayatlarında sorun olarak adlandırdıkları pek çok konu hakkında hem sebebine hem çözümüne yönelik önemli farkındalıklar yaşıyorlar. En çok da kendilerine ve çevrelerine karşı duydukları sevgide ve anlayışta büyük bir artış yaşanıyor. İnsanın gerek kendi ile olan ilişkisinde gerek karşılıklı ilişkilerinde ciddi dönüşümler oluyor. Tasarımınıza uygun yaşadığınızda yani gerçek kendiniz olarak yaşadığınızda çok daha kolay karar almaya, daha az endişeli olmaya; hayatta doğru yerinizi bulmaya, doğru insanlar ve fırsatlarla karşılaşmaya kısaca akışla uyumlu, direncin azaldığı bir hayat yaşamaya başlıyorsunuz.

Yazının devamı...
Lena Boynuinceoğlu Kimdir?

Lena Boynuinceoğlu