"Kubilay Qb Tunçer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kubilay Qb Tunçer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Kubilay Qb Tunçer

Virjin’den de huysuzu var

16 Şubat 2014

Engin Alkan’ın yazıp yönettiği, şahane de oynadığı ‘Huysuz’, yılın en iddialı oyunlarından. Çok bilinen Moliere oyunlarından bir kolaj yapmış, hikâyeleri ekleyip çıkartıp birbirine bağlamış. Moliere, bilindiği gibi, bizim tiyatromuzda da büyük etki bırakmıştır. Fransa’da halk tiyatrosu geleneğini, hikâyelerini fiyakalı tiyatro sahnelerine taşıyan odur.
Bizde Tanzimat’tan bu yana kim bilir kaç kez Moliere oyunları uyarlanmıştır. Bir taraftan da bizim meddahlar, orta oyunları, Karagözler var. O gelenekle bu gelenek çokça iç içe geçmiştir. Engin Alkan bu konuda çokça çalışmış, eserler vermiş, son derece deneyimli bir tiyatro adamı. Huysuz’da aynı çabayı sürdürüyor. Yerel motifleri, anlatım şekillerini klasikleşmiş oyunlara katıyor.
İyice ihtiyarlamış bir aktör vardır. Huzurevinde itilip kakılmaktadır. Oysa büyük bir Moliere yorumcusu olarak ne pırıltılı günler geçirmiştir tiyatro sahnelerinde. Seyirciler onu ‘Huysuz’ adıyla onurlandırmıştır. Hatıraları bölük pörçüktür; oyunları birbirine katarak zihninin tiyatrosunda bir yolculuğa çıkar. Biz de izleriz. Bu güzel yolculuğu oyunun tema şarkısı özetliyor: “Ne hayal gibi hayat/bazen tatlı, bazen hoyrat/neye yarar onca şatafat/değmezse insana sanat.”
Huysuz çok iyi bir prodüksiyon. Selim Atakan etkileyici bir müzik yapmış. Şarkılar, danslar gırla... Kostümler çok güzel. Böyle kalabalık ve özenli yapımları özel tiyatrolarda göremez olduk. Bunlar, zor ve pahalı işler. AYSA, ülkemizin nadir yapım şirketlerinden. Bu yıl bir de ‘Şenlikli Limonata’ diye bir oyunları var. Geçen yıl kaybettiğimiz değerli tiyatro adamı Alaittin Eraslan’ın anısına sahneleniyor her ikisi de. Kalbur üstü, önemli yapımlar.
‘Huysuz’da herkes çok iyi. Deniz Uğur, Büşra Pekin ve Haki Biçici iyice formda. Hele, Deniz ve Engin’in bir sevişme sahnesi var; gülmekten ölecektik. Azıcık uzun ama çok iyi oyun. Kaçırmayın!

Yazının devamı...

Türkân Şoray’ı aratmadılar

25 Ocak 2014

Murathan Mungan büyük bir yazar. Şahmeran efsanesini onun yorumuyla okumak insanı zenginleştiriyor. Hikâyeyi hatırlarsınız: Cemşab isminde bir genç vardır. Arkadaşlarıyla birlikte bir kuyu bulurlar. Kuyunun içi bal doludur. Arkadaşları ganimetin çoğunu almak adına Cemşab’ı kandırır. Kuyunun dibinde bırakırlar. Cemşab çaresizlik içinde ölümü beklerken kuyuda ışıklı bir delik görür. Azıcık kazar ve bambaşka bir âleme geçer. Burası cennet gibi bir yerdir. Yılanların ülkesine girmiştir. Şahmeran işte bu ülkenin yarı-yılan, yarı-insan kraliçesidir. Cemşab’ı konuk ederler. İstediği her şey vardır orada ama kendi yurduna dönmek için yanıp tutuşur. Bırakmazlar. “Gidersen yerimizi söylersin, gelir bizi öldürürler” derler. Söz verir, yalvarır. Murathan Mungan Şahmeran’a özetle şunları dedirtmiş: “Sana” diyor, “İnanıyorum. Lafına da güveniyorum. Ama insansın. İnsan ihanet eder. Bugün için verdiğin söz doğrudur ama ileride değişeceksin, başka biri olacaksın. O kişi namına nasıl söz verebilirsin?”
Anadolu’nun hemen her yerinde resimlerini gördüğümüz, pek de merak etmediğimiz Şahmeran hikâyesi böyle gelişiyor. Mungan, anlatıla anlatıla eskiyip anlamı şaşmış bir efsaneyi evrensel bir değere dönüştürüyor. Sonrası malum: Cemşab ülkesine dönecek ve Şahmeran’a istemeye istemeye ihanet edecektir. Bu söylence bazen Lokman Hekim hikâyesiyle de birleşir. Mungan da öyle yapmış. Sonuçta, her satırı bilgelik dolu bu labirentten çağdaş bir öykü çıkarıp insanlığa hediye etmiş.
Mekân Artı’nın prodüksiyonu gayet başarılı. Çok sakin, süssüz ve pırıltılı bir uyarlama yapmışlar. Oyuncular karakterleri dönüşümlü olarak canlandırıyorlar. Birbirlerinin ağzından lafı alarak masalı satır satır anlatıyorlar. Hepsi çok yetenekli. Elit Çam, Şahmeran rolünde dengeli, etkileyici bir kompozisyon çiziyor. Bütün ekip uyumlu bir orkestra gibi. Çok çalışmışlar. Çok da iyi olmuş.
Mekân Artı, Şişli’de ufacık bir yer. Konforlu ama fazlasıyla küçük. Bu oyun daha büyük sahnelerde de oynanabilir. Oynanması da gerekir. Şahmeran’ın Bacakları herkesin ilgisini çekebilecek, kolay izlenen, insanda iz bırakan oyunlardan. 1994’te Zülfü Livaneli bir film yapmıştı. Niyet ettiği kadar güzel bir film olmamıştı ama etkileyici tarafları vardı. Türkân Şoray, Şahmeran rolündeydi. Mekân Artı’nın bu oyunu filme tur bindiriyor. Elit, Türkân Şoray’ı aratmıyor. İzleyiniz. İyi gelecek. (www.mekanarti.com)

Yazının devamı...

Ellerimiz patladı, ayıptır!

19 Ocak 2014

Ama bildiğimiz gibi bir Hamlet değil. Tek kişilik. Koca oyunda kadın-erkek, genç-yaşlı ne kadar karakter varsa hepsini Bülent Emin oynuyor. Şaka gibi! Ama, oynuyor mu, oynuyor. Hem de ne oynamak! Çok acayip, çok başarılı. Bütün ödülleri silip süpürür. Muhtaç değil ama hakkı.
Bu düzeyde oyuncuları seyretmenin keyfi şu: İş bir beceri gösterisi olmaktan çıkıyor, oyuncunun karakteri nasıl yorumladığını izliyorsunuz. Onların ince kavrayışını tartmak müthiş bir entelektüel keyfe dönüşüyor. Müzik gibi... Bir sözcüğün bir hecesini biraz yüksek söyler, bir bakışında yüzünden hızla bir duygu parçası geçiriverir, karakterin dünyası başka türlü şekillenir. Mesela öfkesini gördüğün kralın aslında korkağın teki olduğunu anlayıverirsin. Bütün bu milimetrik tercihlerin sonunda gerçek bir karakter belirir. Oyunculuğun sihri budur. Bu oyunda Bülent Emin bütün karakterlere aynı şeyi yapmış. Yönetmenle birlikte demiş ki: Bunların böyle oynanması lazım. Şekspir ağdalı, naftalinli filan değil, güncel, evrensel ve etkileyicidir. Doğru yapınca bakın ne güzel anlaşılıyor.
Oyunu çok beğendim, çok sevdim. Ama tek kişi bana fazla kalabalık geldi. Bütün oyunun tek kişide toplanması ve yoğunlaşmasının ardındaki fikri anlayabildiğimi düşünüyorum ama bazı şeyler zorlama kaçmış. Kadın rolleri beni oyundan uzaklaştırdı. Başmabeyinci Polonius kralın hışmından hiç mi korkmaz? Ayrıca hiç de gülünç bir durum yok ortada. Bizi güldürüyor ama eser zarar görüyor. Claudius’un bazı sahnelerinde de aynı şey. Hamlet, saraydaki tiyatro sahnesinde nasıl bu kadar gevşek olabiliyor? Ölümden dönüş maçtan dönmüş gibi rahat mı anlatılır? İkili sahnelerin bazılarında Bülent Emin kukla oynatıyor. Çok da başarılı. Bazılarındaysa anında rolden role geçiyor. Evet, ustalık müthiş ama ben yadırgadım. Karagöz gibi geldi. Oyunun en zayıf tarafı finali. Herkesin mevcut bulunduğu düello sahnesini tek kişiyle anlatmak imkânsız. Ses efektleriyle geçiştirmişler. Finalsiz Hamlet olur mu! Fortinbras niye yok? O tehdit olmadan hikâyenin bir damarı kopar.
Hakan Dündar incelikli bir tasarım yapmış, dev bir yüzük kutusu yerleştirmiş sahneye. Bu kutu açılır, içindeki mücevher ışıldar. Ama kutu çok büyük olduğu için orantısız gözüküyor. Estetik kayboluyor. Neyse. Eksiği, fazlası tartışılır ama kesinlikle yılın en iyi oyunlarından biri. Kalbimizi, duygularımızı yakalıyor.Yalnız, izlemeden önce özetini olsun okumanız lazım, yoksa kafanız karışabilir. Takır tukur değil tıkır tıkır bir Hamlet bu. Sağ olsunlar.

Yazının devamı...

Cennet kalmadı cinnet verelim

12 Ocak 2014

‘Oyunhavası’ adlı kumpanyanın güzel bir oyunu var: “D Blok D:7”. Oyun, bu üç karakterin hikâyesini anlatıyor. Oğlan bütün gün evde pinekleyip Kore filmleri izler. Hayatı öyle ışıksızdır ki hayal kurmaya bile dermanı yoktur. Kız bir şekilde konservatuvar bitirmiş, meşhur bir oyuncu olma derdinde. Şıpınişi bir çocuk tiyatrosunda palyaçoluk filan yaparak hayatını kazanıyor. Annenin hayatı hiç eğlenceli değil. Bütün gün televizyon izliyor, bir de kafayı temizlikle bozmuş. Beş dakika el yıkıyor, o derece! Yaşadıkları hayat her anlamda pasaklı ama. Ufak ufak nörotiklik sınırlarında dolaşmaya başlamışlar, farkında değiller.
Yelda Baskın iyi bir yazar. İronilerle dolu, ilginç ve keyifli bir oyun yazmış. Azıcık lafı uzatmış, karakterlerle ilgili bazı can alıcı noktaları göstermek yerine anlatmayı tercih etmiş. Oyun, kişilerinin iç dünyalarını ve genel atmosferi başarıyla kurmuş ama hikâyenin asıl sürükleyici noktalarını azıcık gevşek kurgulamış. Bunlar teknik sorunlar ama oyun güçlü oyun. Tortusu da kuvvetli. En etkileyici tarafı, bu kasvetli hayatları gırgır ve muzip bir üslupla aktarması. Güldük, eğlendik. Düşündük.
Dünya çok hızlı dönmeye başladı. Hele bizim memleketin hızına yetişmek imkânsız. Eskiden birkaç kuşağa yayılan toplumsal dönüşümler neredeyse birkaç günde cereyan ediyor. Başımız dönüyor. Kapitalizm, tüketim toplumu, para hepimizi tepe sersemi etti. Hayal kırıklığına uğramış kocaman bir güruhuz. Reklamlarda, televizyonda gösterilen cennet çoğumuz için imkânsız bir rüya. Biz de cinneti seçiyoruz. Bütün dünya böyle. Zenginler aldı başını gitti, büyük çoğunluk kuşaklar boyunca fakir kalacak. Bizim oyunun karakterleri de böyle. Ekmek almaya paraları yok, televizyonda yatlar, katlar, lüks arabalar, güzel ve seksi insanlar. Gel de depresyona girme. Yelda’nın pek güzel betimlediği gibi, mutsuz insanlar, hızlı dünyada yer bulamadıkça kanepelerine hapsolacak kadar küçülürler. Bir yerlere gitmek, bir şeyler yapmak, kaderi değiştirmek isterler ama o kanepe yaşam destek ünitesi gibidir. Uzaklaşamazsın.
Çağdaş bir anlatım ve son derece tatlı oyunculuklar gördük. Karakterlerin kafalarından geçen seslere tanık olmak, sıkışık ruhlarını teneffüse çıkarmak için rüyalar dünyasına yaptıkları yolculukları izlemek zevkliydi. Yılın en güçlü oyunlarından biri değil ama pek güzel izleniyor. Görelim. Zaten ne varsa tiyatroda var. (http://tiyatrooyunhavasi.blogspot.com)

Yazının devamı...

Zaten bunlar hep seks!

5 Ocak 2014

Aşk, meşk üzerine pek başarılı bir müzikal. Dünyada rekor üstüne rekor kırmış bir oyun.
Müzikal tiyatro illa çok kalabalık ve şaşaalı olacak diye bir kural yok. Önemli olan, anlatımın gücü ve eserin keyfi. Bu oyun orijinalinde dört oyuncuyla kotarılıyor. Bu prodüksiyonda altı kişi bütün rolleri üstlenmiş. Çok da iyi olmuş. Oyun iyice dinamik ve renkli bir hale bürünmüş. Çok da yetenekli oyuncular. Rolden role giriyor, kostüm değiştirip çeşitli karakterleri oynuyorlar. Hepsi de iyi şarkı söylüyor. Zaten şarkılar iyi olmasa yabancı bir müzikal çekilecek ıstırap olmazdı. Çeviri de 10 numara.
Oyun 1996’da Broadway’de başladı. Tam 5 bin kere oynandı. Bilindiği gibi Broadway, ticari tiyatronun, müzikallerin, dev gösterilerin merkezi. Biraz daha düşük bütçeli ve çoğunlukla daha yaratıcı ama küçümen prodüksiyonlar da yine Broadway civarında sergilenir. Ana cadde üzerinde değildir bu tiyatrolar. O yüzden Off-Broadway tiyatroları denir. Bu oyun Off-Broadway’de rekor kırdı. En uzun sergilenen oyun oldu. İngiltere’den Çin’e bir sürü yerde sergilenir durur. Aşk, ilişkiler, evlilik konularında birbirini izleyen parodiler ve şarkılardan oluşan yalın bir kurgusu var. Tanışma evresindeki genç çiftlerden hayatının sonbaharına gelmiş âşıklara çeşitli portreler çiziliyor. Tahmin edebileceğiniz gibi sahneler gayet gırgır. Kadınların da erkeklerin de düştüğü komik durumlara şahit olmak oldukça eğlenceli. İnsan ister istemez kendini ve tanıdıklarını hatırlıyor. Tabii, fazla entelektüel bir şey beklemeyeceksiniz. Sonuç olarak kıvrak gözlemler ve kaliteli şarkılardan oluşan bir eğlencelik. Ama arada böyle şeyleri izlemek de insana iyi geliyor. Oyunda anlatılan ve genellikle sarakaya alınan karakterler Amerikan komedilerinde görmeye alışık olduğumuz, kentli ve yalnız tipler. Her toplumun dinamikleri farklı. Ama hikâyede bizim sosyal hayatımıza uymayan pek bir şey de yok. Nerede olursa olsun, insanın en büyük derdi bu değil mi? Birisini bulacak, evlenecek, çocuk yapacak. Bu mevzular kadar insanın kafasını meşgul eden az şey vardır. Derdimize yine en iyi derman tiyatroda. Eşinizi, sevgilinizi alın gidin. Gülmek, eğlenmek garanti.
Metin ve Şarkı Sözleri: Joe Dipietro
Müzik: Jimmy Roberts
Çeviri: Hale Tuncer Kaya
Türkçe Şarkı Sözleri: Zeynep Talu

Yazının devamı...

Anastas mum satsana

29 Aralık 2013

Ülkemizde kirlilik ve iş bilmezlik almış başını gitmiş. Uzmanlık alanım siyaset değil ama yaşanan gelişmelerin sanat hayatımıza, özellikle tiyatroya nasıl etki edeceğini düşünmek zorundayız.
Hükümetin ödenekli sanat kurumlarını, tiyatroyu, operayı, baleyi, kapatma kararlılığında olduğunu biliyoruz. Bu kurumların tasfiye edilmesinin doğru bir iş olmayacağını defalarca yazdım. İyileştirme yapılmalı, yeni işletim modelleri uygulanmalı, şeffaf, verimli ve toplumu tümüyle kucaklayan çalışkan yapılar kurulmalı. İyi ama nasıl olacak?
Yaşadığımız belirsizlik ortamında bu zor işi kotaracak bir irade beklemek inandırıcı olmayacaktır. Peki o meş’um kapatma yasası bu arada Meclis’ten geçiverirse? Şaşırma debimizi aştık; her an her şey olabilir. Bu gümbürtüde sinemaya devlet desteği uygulamalarında aklın kabul edemeyeceği bir hüküm yasalaştı ve +18 değerlendirmesine uğrayan filmlere destek verilmeyeceği karara bağlandı. Hükümetin, sanat kurumlarını kapatıp sanatçıları emeklilik veya istifaya zorunlu kılmayı hedeflediği bu yasa da aynı şekilde yürürlüğe girebilir. Geri dönüşsüz bir süreç yaşanabilir. Sanatseverler olarak bu işin bir oldubittiye getirilmesine izin vermememiz gerekiyor. Kültür bakanlarımız, kültür ve sanat alanında birikimli, deneyim sahibi kişiler olmalı. Eski bakan da yeni bakan da yazık ki bu kıstaslara uygun değil. Başka alanlarda kendilerini kanıtlamış olabilirler ama kültür bakanlığı uzmanlık gerektiren bir iştir. Yoğun gündem bizi sanatın geleceğini tartışmaktan alıkoymamalı. Sanat, hayatın kenar süsü değil ta kendisidir. Tiyatro edebiyatı Machbeth’ten Salome’ye, dünyevi ihtirasları yüzünden yıkıma uğramış nice karakteri resmeder. Sağcısı solcusu, iktidarı muhalefeti fark etmez. Tiyatroyu bilmeyen, sanat neşesinden mahrum kalmış politikacılardan kimseye hayır gelmez.

*

İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin ‘Modern Dans Topluluğu’ diye bir kumpanyası var. Modern dansı ülkemizde kurumsallaştıran öncü isimlerin başında, bu topluluğu da yöneten Beyhan Murphy bulunuyor. Seyahatname, Güldestan gibi dünya çapında işler yaptı. 2007’de yaptığı ‘Hüsnü Aşka Dair’ adlı eseri şimdi yeniden sahne alıyor. Esere ben de küçük bir katkıda bulundum. Arkın Zirek, Can Tunalı ve diğer muhteşem dansçılar sahnede. Gerçek bir dans-drama deneyimi. Bilet bulmak zor ama görün. Dünyayı değiştirme heveslisi siyasetçiler de görsün. Şeyh Galip’in vaazettiği tevazudan ders alsın. Sert gündemde ruhumuzu temizlemek için bir fırsattır.

Yazının devamı...

Birisi durdursun şu adamı!

22 Aralık 2013

Tiyatro para için yapılmaz ama tecrübeyle sabittir, iyisini yaparsan pek güzel de kazandırır. Tiyatro Adam 10 numara oyun yapmış. Gidin seyredin demeye çekiniyorum, zira bilet bulamayacaksınız.
İyi bir oyun yapmaktan başka derdi olmayan bu değerli dostlarımın umurunda değildir ama gişe rekoru da kırar, bütün ödülleri de alır. Oyun Brecht’in meşhur eseri ‘Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı’. Daha çok, ‘yükselişi’ diye bilinir literatürde. Ha Ali Veli, ha Veli Ali. Güzel oyun vesselam. Ortaköy Afife Jale Sahnesi’nde.
Bilindiği gibi Brecht, 20. yüzyılın en büyük yazarlarından. Klasik tiyatronun klişelerini tarumar etti, seyirciyi etkisiz bir obje olmaktan çıkarıp aktif bir katılımcı haline getirdi. Yarattığı ‘epik tiyatro’ anlayışı, seyirciyi astronot gibi şırıngayla beslemek yerine, soru soran, düşünen ve katılan bireylere dönüştürdü. Arturo Ui, 1930’ların Şikagosu’nda bir mafya babasıdır. Öyle bir yükselir ki, siyasetçisinden gazetecisine herkes ya seve seve ya üzüle üzüle onun kölesi olur. Arturo kurnaz adamdır. Kimin ne zayıflığı varsa oraya oynar. Erdem timsali belediye başkanı güzel bir evde oturmak mı istiyor? Verdirir. Aptal oğlu şarkıcılıkta yükselmek mi istiyor? Sağlar. Günün sonunda başkanı ve herkesi çamur deryasına sürükler, kendine borçlu bırakır.
Şikago’daki mafya babasının büyüme hikâyesi, Brecht’in benzersiz kaleminde Hitler’in yükseliş hikâyesinin bire bir kopyasıdır. Oyun baştan sona bu paralelliği çizerek ilerliyor.
Tiyatro Adam, müthiş bir yorum getirmiş. Oyundaki bütün rolleri oyuncular dönüşümlü oynuyor. Bir sahnedeki tetikçi, öbür sahnede belediye başkanı oluveriyor. Bunu ince bir estetikle yapıyorlar. Kişiler değişir, şablonlar, çerçeveler değişmez. Brecht sosyalist adamdı. İdeolojik yazar çoktur ama Brecht başka. Mesajı herkes verebilir. İş, tiyatronun büyüsünü koruyabilmekte. Dünyada da az örneği vardır bu başarının. Tiyatro Adam bunu hakkıyla yapmış. İki perde katışıksız tiyatro ziyafeti sunuyorlar. Bütün oyuncular çok ama çok başarılı. Enstrüman kullanmadan, kendi sesleriyle müzik yapmışlar. Akapella denilen bu teknik oyunun ruhunu yükseltmiş, gücüne güç katmış. Sahne tasarımı, ışıklar, müzik ‘yıkılıyor’. Şekspir’in 3. Richard, Machbeth, Jul Sezar oyunları metnin içine sızmıştır. İktidar bağımlılarının sefilliğini anlatan, ‘önlenebilir’ lafının altını çizen bu son derece eğlenceli oyunu izleyiniz. Duyduğuma göre bu aralar bazı muktedirler zenginleşme heveslisi oğulları yüzünden gol yiyorlarmış. Bu oyunda o da var.

Yazının devamı...

Şekersizsiniz

15 Aralık 2013

Beyoğlu Asmalımescit’te ufak ve güzel bir salon var, Asmalı Sahne adında. Orada izledik. Gayet güzel bir işti.
‘Şekersiz’ dört kişilik bir oyun. Genç bir çift eski bir eve taşınır. Binada yaşlı bir çift de yaşamaktadır. Oyunun sürprizlerini açıklamak doğru olmaz, şöyle diyelim: Biraz garip bir tanışma, karşılaşma olur. 60 dakikalık oyunda her iki karı kocanın hayatlarını ve hatalarını görürüz. İki ailenin yaşantısında uzaktan uzağa paralellikler var. Ama simetrik bir anlatım değil bu.
Küçük çaplı bir trajedi yaşamış olan genç çift yeni taşındıkları bu kasvetli evde ilişkilerini düzeltmeye çalışır. Yaşlı ve dolayısıyla deneyimli çiftin onlara verecek değerli öğütleri vardır belki ama insanlar duymaya hazır olmadıkları hiçbir şeyi hakkıyla dinlemezler. Hayatta her şeyin bir zamanı ve nizamı vardır ama bizim genç çiftin evliliklerinin intizamı kaçmıştır. Biraz Strindberg’in ‘Hayaletler Sonatı’nı, biraz da Schaffer’ın ‘Karanlıkta Komedi’sini anıştıran ‘Şekersiz’ meraklı bir kurguya sahip. İzlerken arada, “Acaba ne oldu, şimdi ne olacak” diyoruz.
Murat gayet güzel bir oyun yazmış. Oyunun fantastik tarafları da var. Problem şu: Fantastik, gerçeküstü durumları kurarken çok dikkatli olmak gerekir. Gösterilen şeyin hayal ürünü olması tutarsız olmasını gerektirmez. Bu oyunda ufak tefek tutarsızlıklar var. Hikâyedeki bazı önemli şeyler seyirciye bırakılmış. Tamam seyirciye bırakılsın da seyirci yalnız bırakıldığını hissedebilir. Sonuçta yazar seyirciye kurgusal bir yolculukta kılavuzluk eden kişi. Oyunun en önemli yerinde “Peki kız ne yaptı, oğlan nereye gitti” diye soruyorsam, kılavuz beni terk etmiş demektir. Erkekler de iyi ama kızlar, Aslıhan (Erguvan) ve Başak (Ertanoğlu) çok iyi oynuyor.
Aslıhan’ın yazıp yönettiği Lulabay’ı geçen sene izlemiş ve yazmıştım. Çok iyi bir oyundu. Hem yazar hem de oyuncu olarak şampiyonlar ligi ön eleme maçlarını başarıyla geçmeyi sürdürüyor.
Asmalı Sahne aslında küçücük bir yer ve bu kadar küçük salonlarda kendimi pek iyi hissetmiyorum. Ama bu oyunda çok güzel bir şey var: Salonun bulunduğu apartman dairesini oyunun mekânı yapmışlar. Gerçek mekân, gerçek dekor olmuş, perdeler açık, İstanbul orada. Güzel bir deneyim, zira seyirciden çok eve sızmış hayaletler gibi hissettik kendimizi. Bu da oyuna yeni ve sağlam bir anlam katmanı eklemiş oldu. Sıkılmazsınız. Hiç boşa geçirilmiş bir vakit olmaz. İzlemenizi öneririm.

Yazının devamı...