GeriKubilay qb Tunçer 80’lerde lubunya olmak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

80’lerde lubunya olmak

Tiyatro Artı’nın çok ses getiren oyunu ‘80’lerde Lubunya Olmak’ zevkli ve marifetli bir iş. Elit Çam’ın performansı akıl alır gibi değil. Çok başarılı!

Oyun yeni değil. Geçen sezon da vardı ama ayak sürüyordum gitmemek için. Cinsel kimlikler üzerinden hafif ajitatif bir seyirlik zannediyordum. Hiç alakası yokmuş. Bir kere, çok başarılı bir oyun. Kurgusu da vurgusu da şahane. 1980 İhtilali’ni yaşamış dört trans bireyin hikâyesi. İzmir’deki Siyah Pembe Üçgen Derneği bir sözlü tarih çalışması yapmış. Bu bireylerle yaptıkları röportajları kitaplaştırmışlar. Ufuk Tan Altunkaya, bu konuşmaları virgülüne dokunmadan kurgulamış. Oyun pavyonda geçiyor. Karakterler çıkıp şarkılarını söylüyor, öykülerini anlatıyor. Acı, aşağılanma, tehdit, işkence, sürgün... İnsanın yüreği burkuluyor. “Ne istediniz bu insanlardan” diyorsunuz.

80’lerde lubunya olmak

Hakikaten, ne istiyorsunuz bu insanlardan! Oyunun asıl başarısı; bunca zulmü konu edinirken ağlak bir üsluba teslim olmaması. Gülmekten gözümüzden yaşlar geldi. Onlar kurumadan üzüntüden yaş döktük. Bu dramdan ilk defa haberdar olmuş değilim. Bildiğim bir şey. Buna rağmen çok etkilendim. Anlatılar, birbirine yakın hikâyelerden oluşuyor. Belki dört karakterden daha az kişi olabilirmiş sahnede. Ama oyun uzun değil. Bir çırpıda bitiyor. Gülle gibi de etki bırakıyor. Herkes çok iyi oynuyor. Elit Çam, rolün imkânlarını da kullanarak fevkalade bir iş çıkarıyor. Bu oyunculuk, şampiyonlar ligi oyunculuğu. Gidin görün. O derece. Nasıl olmuş da ödül almamış, inanılır gibi değil.

Tiyatro salonları çamaşırhane olacak!

Tiyatro Artı’nın sahnesi Mekan Artı beş altı senedir var. Harbiye’de minicik bir salon. Çok önemli oyunlar yaptılar. Çok ciddi metinler ürettiler. Gurur duyuyoruz.
Bina satılmış. Yeni mal sahibi bizimkileri kovup, çamaşırhaneye kiralıyor güzelim yeri. Bu ay, son oyunları oynuyorlar. İstikbal meçhul. Tiyatrolar mekân desteği olmadan yaşayamıyor işte. Üzülmek yetmez, bir şeyler yapmalı.

X

Vodvil sevenler kaçırmasın

Erdal Özyağcılar ve Berna Laçin’in başrollerini paylaştığı ‘Hoş Geldin Boyacı’, eski bir İngiliz komedisi. Vodvil türünün bütün ögelerini barındırıyor. Bu tür oyunları tercih eden seyirciler için gayet iyi bir seçenek.



Erdal Özyağcılar ve Berna Laçin’i sahnede görmeyi özleyen seyirciler bu oyuna büyük ilgi gösterdi. Sezonun sonlarına yaklaşıyoruz. ‘Hoş Geldin Boyacı’ turne temsillerini sürdüren az sayıda prodüksiyondan biri. Oyun eski bir İngiliz komedisidir. Donald Churchill’in eseri on yıllar önce West End’de sahnelenmişti. Tiyatro tarihinde önemli iz bırakmış vodvillerden değildir. Ama bu türün bütün ögelerini barındırır. Yanlış anlaşmalar, karakterlerin kimliklerini değiştirmeleri, durum komedileri vs. Varlıklı bir kadın olan Marcia, gayrı meşru bir ilişki yaşamaktadır. Tatilden döner. Evde tadilat vardır ve tanıdığından farklı bir usta çalışmaktadır. Komedi bu ya, sevgilisinin karısı da (Gözde Çetiner) eve geliverir. Ortalık hem inşaat hem de aşk meşk işleri nedeniyle tam mânâsıyla dağılmıştır. Erdal Özyağcılar’ın canlandırdığı neşeli usta Walther, üzerine vazife olmayan bir işe bulaşır ve Marcia’nın durumu kurtarmasına yardım etmeye girişir. Zaten tiyatroculuk içinde uhde kalmış, oyunculuğa meraklı bir adamdır. Özetle, komik ve sürprizlerle dolu durumlar birbirini izler. Arif Akkaya’nın yönettiği oyun, seyircilerin beklentilerini karşılıyor. Oyuncular da çok seviliyor. Gırgır şamata derken iki perde geçiveriyor. Eleştirilecek birçok yanı olabilir ama bu tür oyunları tercih eden seyirciler için gayet iyi bir seçenek.

* Bugün 16.00’da Ankara Devlet Tiyatrosu Şinasi Sahnesi’nde. Biletler Biletix’te.

Yazının Devamını Oku

Savaş önce sözcükleri öldürür

Sezon sonuna doğru, Moda Sahnesi’nden çarpıcı ve sıra dışı bir oyun geldi. Şiddetin sıradanlığını çılgın bir atmosferde sunan ‘Bira Fabrikası’.




‘Bira Fabrikası’, konusu ve yazarlık üslubuyla olduğu kadar oyunculuk başarısıyla da dikkat çekiyor. Koffi Kwahulé, Fildişi Sahili doğumlu, Fransa’da tiyatro doktorası yapmış, çağdaş bir yazar. Oyunlarını izlememiştim. Kemal Aydoğan bu oyunu sahneleyerek bizi yazarla tanıştırmış oldu. Çevirmen Ezgi Coşkun ciddi bir dramaturg hassasiyetiyle çok başarılı bir çeviri yapmış. Hikâye şu: Az gelişmiş bir ülkede bir iç savaşın sonundayız. Yüzbaşı ‘Ölümü Sallamaz’, yardakçısı Onbaşı ‘Asalak’la beraber herkesi vahşice öldürüp iktidarı ele geçirmiş. Fakir ülkenin tek gelir kaynağı olan bira fabrikasını almışlar ama nasıl çalıştıracaklarını bilmiyorlar. Fabrikanın sahibesi ‘Patron Beyazbüyü’ karnı burnunda, çılgın bir kadın. Üstelik Paris’te revü yıldızı. Fabrika işçilerinden birini damızlık kullanıp hamile kalmış. Özetle durum son derece absürd. Gerillaların tek hedefi biraları satıp Las Vegas’ta lüks içinde yaşamak. Bakalım ‘Beyazbüyü’ fabrikanın sırrını onlara verecek mi? İki perdelik oyun bu hat üzerinde ilerliyor. Öykü akışında büyük sürprizler filan yok. Ama başka bir şey var. Savaş, önce sözcükleri öldürür. Kelimelerin içleri boşalır, anlamlarını yitirirler. Şiddet olağanlaşmaya başlar. Artık konuşacak bir şey kalmamıştır. Yazar, ilginç bir tekrarlama estetiği kurarak, üzerinde konuşulamayacak olan şeyi bambaşka bir forma dönüştürmüş. Caz müziğinden, özellikle Coltrane’den etkilenmiş. Aynı temaları ısrarla tekrar ederek önce bir yabancılaşma, ardından bıkkınlık, en sonunda da bir arınma, yani katarsis oluşturuyor. Kökeni Artaud’nun Vahşet Tiyatrosu’na dayanan, absürd ögeleri de kullanan ve caz müziğini entelektüel bir şablon olarak rehber edinen çok özel bir yazarlık tekniğinden bahsediyoruz. Dolayısıyla bu oyuna gündelik beklentilerle gitmemek lazım. Hikâyedeki tutarsız taraflar, olay akışındaki tekdüzelik ve zayıf final birer eksiklik olarak algılanmamalı. Yazar tam da bunu yapmak istiyor. Yönetmen tam bir başarıyla bunu uyguluyor. Bu açıdan son derece sağlam bir iş. Oyuncular hakkını fazlasıyla veriyor. Beğenenler sahnedeki büyük marifeti ve yazarın modernizm eleştirisini beğenir. Ama yeknesak bir üslup fetişizmi olarak değerlendirip, uzun bulanlar da olacaktır.

* Cuma 20.30’da Moda Sahnesi’nde. Biletler www.modasahnesi.com adresi ile gişede.



Yazının Devamını Oku

Eğlenceli ve akıl dolu bir oyun

Firuze Engin’in yazdığı ‘Cambazın Cenazesi’, ufak tefek arızalar, acemilikler ve tutarsızlıklar içerse de sezonun kalbur üstü işlerinden. Sağlam ve yetkin bir yazar kazanmak üzere olduğumuzun müjdesini veriyor.

Firuze Engin, güzel ve farklı bir oyun yazmış. ‘Cambazın Cenazesi’ni İkincikat’ta izledik. Hikâye ilginç, oyuncular gayet iyi. Değişik de bir kurgusu var. Seyirciler mutlu oldu. Hikâye, Tekirdağ taraflarında cereyan ediyor. Yazarın çocukluğu da Mürefte’de geçmiş. Mekâna ve folklora hâkim. Cambaz Rasim adında bağ bahçe sahibi, varlıklı bir ihtiyarın cenazesindeyiz. Adama ‘cambaz’ demelerinin sebebi Azrail’i birçok kez atlatmış olmasıymış. “Beni bahçeye gömün” diye vasiyeti var ama işler karışık. Zira mirasçılar evin etrafını müteahhide vermişler, site inşaatı başlayacak. Zaten kasabanın bir kısmı şimdiden dönüşüme uğramış. Eski hayat modern dünyayla burun buruna gelmiş. Çeşitli sosyal çatışmalar boy gösteriyor. Meddah ve gölge oyunu dinamiklerinin estetize edildiği oyunda İbrahim Halaçoğlu ve Seda Türkmen yaşlısından gencine bütün kişileri canlandırıyorlar. Sayamadığım kadar çok tipleme yapıyorlar. Bazıları çok matrak hakikaten.

Cenazenin arka planında sosyal bir dönüşüm, etrafında da irili ufaklı entrikalar ve küçük insan hikâyeleri var. Marquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’ romanının meşhur mevtası Santiago Nasar o küçük köydeki insan ilişkilerinin odağındadır. Cambaz Rasim de öyle. Etkilenmiş midir bilmem, Firuze Engin’i ‘büyülü gerçekçilik’ akımına yakın bir yazar olarak değerlendirmek mümkün. Afife’de ‘Yılın En İyi Oyun Yazarı Özel Ödülü’nü de aldı. İyi ama ‘en iyi’ de değil. Zira 90 dakikalık oyun ufak tefek arızalar, acemilikler ve tutarsızlıklar içeriyor. Hikâye ilginizi çekti çekti, yoksa tekrar eden tiplemeler yorucu olabilir. Biraz açık büfe gibi. Güçlü bir finali olduğu da söylenemez. Yaşamakta olduğumuz inşaat çılgınlığını eleştirirken karakterlerin dönüşümlerini göstermiyor. Karakterden çok Karagöz figürleri gibi sevimli tiplemeler görüyoruz. Tabii, bu bir tercih meselesi. Ben daha etli butlu yazarlık seviyorum. Sezonun kalbur üstü işlerinden biri. Sağlam ve yetkin bir yazar kazanmak üzereyiz. Sonuçta eğlenceli ve akıl dolu bir oyun. Sezon bitmeden görmek lazım.

Salı 20.30’da İkincikat’ta. Biletler Biletix ve gişede. Adres: Karaköy Emekyemez Mah. Sarı Zeybek Sok. Demirci Fettah Çıkmazı No: 2 K.2 Beyoğlu, İstanbul.

Yazının Devamını Oku

Sempati de bir yere kadar

Sami Berat Marçalı’nın Emrah Serbes’in aynı adlı öyküsünden uyarlayıp yönettiği ‘Üst Kattaki Terörist’, önyargı denen mekanizmanın işleyişini inceliyor.

Geçen sezon başlayan ‘Üst Kattaki Terörist’ adlı ilginç oyunu İkincikat sahneliyor. Sami Berat Marçalı, bu oyunu Emrah Serbes’in öyküsünden uyarlayıp yönetmiş. Başarılı bir iş olduğu söylenebilir. Oyun, ana hatlarıyla, önyargı denen mekanizmanın işleyişini inceliyor. On, on iki yaşlarında bir oğlan çocuğu var sahnede. Biraz agresif, uyumsuz bir tip. Ağabeyi Güneydoğu’da şehit düşmüş. Oğlan bu travmayı atlatamamış. Ağabeyinin savunduğu milliyetçi, muhafazakâr söylemi abartılı bir halde giyinivermiş. Kürtleri topyekûn terörist ve düşman olarak görüyor. Tabii, önemli bir kısmı taklitten ve kendini önemseme ihtiyacından kaynaklanıyor ama çocuğa dur durak demenin imkânı yok. Bizim hırçın oğlanın üst katına, üniversiteli Kürt bir çifti komşu göndermiş. Küçük çocuğun hezeyanlarını düşünün. İş, karamizah gibi başlıyor ama çocuğun içinde yatan o cani kahraman, kafasını yükselttikçe tehlikenin dozu artıyor. Bizim memleket, ne yazık ki çeşitli kültürel ve siyasi fay hatları üzerinde duruyor. Ötekileştirmek, nefret söylemi geliştirmek alelade işler olmaya başladı. Oyunda küçük Nurettin şöyle diyor: “Bugün Kızılderililer bile Türk olduklarını kabul ettikten sonra, siz kimsiniz de ‘Biz başka bir milletiz’ diye lüzumsuz çıkışlar yapıyorsunuz. Üniter devlet yapısını sarsamazsınız ulan!” Tabii, Denizhan Akbaba’nın canlandırdığı bu küçük adam bu büyük ve saçma lafları söyleyince buruk bir kahkaha atıyoruz. Önyargılar ve düşmanlıkların dünyasında yaşadığımızı hatırlıyoruz. Bu, terörist/ asker dilemmasını çeşitli filmlerde gördük. Ama Emrah Serbes’in kalemi başka. Gerçek bir drama damarı var. Özensiz bir prodüksiyon. Oyunculuklar iyi. Bedir Bedir’i, başka bir oyunda da aynı şiveyi yaparken izledim. Oynuyor mu, öyle mi anlayamadım. Çocuk oyuncu, yetenekli ama doğal olarak zayıf. Filmde olsa montajla filan ödüllük oynatırsınız ama tiyatroda riskli işler bunlar. 90 dakika sahnede ve başrol. Çok sevimli ama sempati de bir yere kadar.

10-11 Nisan 20.30’da İkincikat’ta.

Yazının Devamını Oku

Ustalardan oyunculuk dersi

Oyunculuklar müthiş. Ülkü Duru, Musa Uzunlar ve İştar Gökseven kuşaklarının en yetkin, en özel oyuncularından.

Dizilerde, filmlerde milyonlarca hayran biriktirdiler. Salonu doldurmaya tiyatrodaki hayranları yeter. Seanslar tıklım tıklım zaten. Oyun, İsrailli yazar Hanoch Levin’in komedisi. Levin, büyük ve verimli bir yazardır. Bu oyunda kendine has bir espri anlayışı sergiliyor. 30 yıllık bir evlilikten sonra birbirini tümüyle yabancı hissetmek duygusunu masaya yatırmış. Tamam, evli kalmanın felsefi bir gerekçesini bulmak zor bu kadar seneden sonra. Ama oyundaki karakterler için, ayrılmanın da mantıkla izah edilecek bir tarafı yok. Oyun, bu kıdemli çiftin hikâyesi. Bir de arkadaşları var. Yalnızlıktan mustarip bir adamcağız. Onun gözünden bakıldığında yalnızlık en büyük derttir. Fakat, bizimkilerin yerine kendinizi koyarsanız, evliliğin çekilmez bir şey olduğunu düşünebilirsiniz. Oyun bu minvalde, tatlı ve gırgır bir tonda ilerliyor. Zaman zaman da keskinleşiyor.

Bir küçük odadaki evlilik problematiği, temel bir varoluş meselesine dönüşüyor. Yazar, iyi bir yazar çünkü. Herhangi bir şeye inanmanın meşru bir tarafı var mıdır, yok mudur, bunu tartışırken buluyoruz kendimizi. Tek perdelik, dinamik ve değerli bir oyun bu. Bu kadar iyi oyuncular çıkıp, Kütahya’nın telefon rehberini okusalar dinlenir. Bir de onları bu oyunda izlemenin lezzetini bir düşünün. Hayatta ölüm olduğunu, ölümden başka hiçbir sağlam gerçeğin bulunmadığını er ya da geç anlarız. Bunu bilenler için işi deliliğe vurmak bir seçimdir. Kimi ilahiyatta, kimi kasvette teselli arar. Bir şekilde teselli peşinde koşan karakterler izliyoruz sahnede. Oyunculuk farkı burada belli oluyor. O karakterlerin ilk bakışta görünmeyen iç dünyalarına, duyulmayan iç seslerine çağırıyorlar bizi. Neşe ve korku, çılgınlıkla bıkkınlık, arzuyla ikrah anlamlı ve ahenkli bir bütün oluşturuyor. Moleküler aşçılıkta, füzyon mutfağında zıt ve alakasız lezzetler kullanarak müthiş yemekler yapıyorlar ya, bu oyun da öyle. Kerem Ayan’ı kutlamak lazım. Değerli bir sinemacı olarak başladı, tiyatro yönetmenliğinde başarıları sürüyor. Tek eleştirim Ülkü Duru’ya. Rol için fazla genç, fazla güzel. Zaten hep öyle.

Yazının Devamını Oku

Kıskandığım oyun: Savaş

Tiyatro Pürtelaş’ın sahnelediği ‘Savaş’ı Kadir Has Üniversitesi’ndeki sahnede izledim. Burada bir konservatuvar da var. Bir çeşit uygulama sahnesi yapmışlar. Pürtelaş, Türkiye’nin en önemli tiyatro oluşumlarından biri. ‘Savaş’ çok etkileyici bir oyun. Yazarı Lars Norén, İsveç Ulusal Tiyatrosu’nun direktörlüğünü de yapmış anıtsal bir isim. Oyun, Bosna Savaşı’yla paramparça olmuş, dağılmış bir aileyi anlatıyor. Savaşta öldü sanılan bir adam evine geri döner. Adam cephede ve esir kampında tarifsiz acılar çekmiş, geride bıraktığı ailesi, hayatta kalabilmek adına insanlık dışı koşullara göğüs germiştir. Adamın erkek kardeşi şöyle der: “Biz savaşta iğrenç şeyler yaptık ama bunları kendimiz gibi yapmadık”. Savaş, insanı insanlığından çıkarır. Onu başka bir şeye dönüştürür. Savaşta önce sözcükler tükenir. Anlamlarını yitirirler. İnsanın hayatı anlamlı kılabileceği hiçbir dayanak noktası kalmaz. Savaş budur. Bu oyun, Bosna Savaşı’nda geçiyor ama özellikle bu savaşı konu edinmiyor. Çok daha büyük bir dil ve bakış var. ‘Savaş’, tiyatronun yapması gereken şeyi yapıyor. Kendine özgü bir dil kuruyor. Bir oyunun başarısı, gerçek hayatı taklit gücüyle sınırlı değildir. Büyük oyunlar hayata katkı da yapar. Bu oyun bunu yapıyor; savaşı bambaşka bir uzaya çekiyor.

Tilbe Saran ve Sermet Yeşil oyunun başrollerinde. Diğer oyuncular gibi, çok başarılılar. Tilbe Saran’ın oyunculuk tarzı bu oyun için ideal. Zaten hep zirvede. Sermet Yeşil ise özel bir yeteneğe sahip, mâlum. Müthiş bir kontrolü var ama bunu seyirciye büyük doğallıkla sunuyor. Bu oyun, Serdar Biliş’in ne kadar özel bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. ‘Savaş’, konu ve yaklaşım itibarıyla sert bir oyun. Savaşın kötü bir şey olduğunun altını kalın kalın çizen, ağlak ve sıradan işlerden değil. Çok başka bir incelik var bu oyunda. Yazarı, yönetmeni, oyuncuları kutlamak lazım. Bense kıskanıyorum.

Yazının Devamını Oku

Sahnesiz, seyircisiz oyun: Yazar

Talimhane Tiyatrosu’nun ‘Yazar’ı sıradışı ve tahrik edici bir oyun. Alternatif tiyatronun etkili örneklerinden biri.

Bu oyundan herkes hoşlanmaz. Seyredip rahatsız olanlar da olur. Ama mesele bu değil. Şu ya da bu şekilde, seyirciyi düşündürmeyi, hatta sarsmayı başaran bir iş. Talimhane Tiyatrosu’nun bu yeni prodüksiyonu mutlaka ses getirir. Tim Crouch, Britanya’da önemli bir oyun yazarı. Alternatif tiyatronun öncü isimlerinden. Hayatın sert gerçeklerini seyircinin yüzüne tokat gibi aşketmeyi düstur edinen ‘in-yer-face’ akımının kayda değer temsilcilerinden. Bu oyun hem içerik hem de üslup olarak tam da bunu yapmayı murat ediyor. Sahne yok. Seyirciler karşılıklı tribünlerde oturup birbirine bakıyor. Sürprizlerini ele vermek doğru olmaz. Bir hikâyeye tanık oluyoruz. Bir oyun yazarı şiddet konusunda bir oyun yapmaya karar verir. Bu oyun şiddet karşıtı bir söylem içinde en kanlı ve insanlık dışı gerçekleri konu almaktadır. Oyunun yapılış ve sahnelenme süreci büyük sorunlara neden olur. Oyuncuların, yazarın, seyircinin psikolojisi bozulmuştur. Şiddete yakından bakmanın ne denli zor bir şey olduğunu anlarız. Oyun içinde oyun diyebileceğimiz bir kurgu var. Bütün oyuncular gayet iyi. Öner Erkan’ın yarattığı karakter zaman zaman öne çıkıyor. Tabii, rol de izin veriyor buna. Oyunun İngilizce aslına biraz dokunmuşlar. Hikâyeyi İstanbul’da geçirip, referansları Türkleştirmişler. İyi de olmuş ama birkaç yer havada kalmış. Final de öyle. Sıradan bir İngiliz seyircisinin televizyonda gördüğü şiddet uzak bir canavardır. Biz o canavarın soluğunu duyuyoruz. Oyun güzel bir oyun ama sosyolojik açıdan buraya uymayan tarafları var. Seyirciyi oyuna katmak, hatta entelektüel bir Huysuz Virjin usulüyle sarsmak parlak bir fikir. Alternatif ve seyirci etkileşimi üzerine kurgulanmış bu tür oyunlara hiç aşina değilseniz ilginizi çeker. Bu tarzı biliyorsanız biraz yavan kalabilir. Muhteşem bir metin yok ortada ama gidilip görülmesi gereken, akıllı, yetkin ve sarsıcı bir iş. 75 dakika sürüyor ve +18 öğeler içeriyor. İçermese şaşardım.

** 16 ve 30 Mart Pazartesi 20.30’da Talimhane Tiyatrosu’nda. (212) 238 85 09.

Yazının Devamını Oku

Çocuk değil ebeveyn istismarı

Tiyatro Yanetki’nin başarılı oyunu ‘Kurabiye Ev’ para hevesiyle çocuklarını satan bir ailenin hikâyesi. Çocuk değil, ebeveyn istismarını diline dolayan fantastik bir kara mizah örneği.

Asmalı Sahne küçücük bir yer. Bildiğiniz ev salonu kadar. Ama bir duygusu var. Yeri de güzel. Tiyatro Yanetki, başarılı prodüksiyonlar yapan, alternatif bir grup. Oyunu orada seyrettim. Etkilendim. Aslında iki sezondur oynuyor. Hesapçı, uyanık, hafif karanlık ama şeytan tüyü olan bir karakter var oyunda. Çocukların alınıp satılmasına aracılık ediyor. Bu rolde Faruk Barman geçen yıl Sadri Alışık Ödülü almıştı. Diğer oyuncular da çok başarılı.

Hansel ve Gretel masalında çocuklar ormana bırakılır. Ormanda bir cadı onları şekerden (kurabiyeden) bir eve hapseder. Niyeti çocukların iyice semirmesidir. Afiyetle mideye indirecektir onları. ‘Kurabiye Ev’in adı oradan geliyor. Bizim oyunda çocuklarından ve hayattan bıkmış tipik bir çift var. Çocuklarını satma fikri akıllarını alıyor. Tabii, söylenen yalana inanmaya teşnedirler. Çocuklar belli ki istismara uğrayacak ama sanki evlatlık veriyorlarmış izlenimi uyanır. Çocuklardan gelecek parayla da hayallerini gerçekleştireceklerdir. Yeni bir buzdolabı, gemiyle yaz tatili, belki biraz daha büyük bir ev. Oyun, bu fantastik durum etrafında şekilleniyor. Değişik ve yetkin bir yazarlık üslubu var. Olan biten şeyler hem çok gerçek, hem de absürd. Gerçekliğin, somut ve tanıdık hayatın sınırları absürd anlatımın topraklarına girip çıktıkça oyunu baştan sona bütünlüklü bir eser olarak algılamak zorlaşıyor. Yanetki’nin rejisi bu sorunu aşmış. İnandırıcı, akıcı bir tarz bulmuşlar. Hansel ve Gretel hikâyesi, Avrupa’da büyük açlık yıllarında çokça yaşanmış bir şeydi. Bugün de yaşanıyor. Ama Mark Schultz’un bu çok başarılı oyununda yokluk, sefalet ve savaş atmosferi yok. Bu ailenin motivasyonu tüketim toplumunda daha çok itibar görmek. Güçlü bir paralellik kurulmuş. Demek ki, itibar ve lüks açlığı, gerçek açlıktan daha fazla kemirebiliyor içimizi. Kurabiye Ev, güzel oyun. Gerçi, bu doldur boşalt İngiliz oyunlarından sıkılmaya başladım. Birileri yazar, biz de çevirir oynarız. Bin yıldır böyle. Kolay iş. Madem alternatifsin, çatır çatır kendi metinlerini de üreteceksin.

Yazının Devamını Oku

Bir kadın, bir erkek, bir köpek

Moda Sahnesi’nde sevimli bir oyun var. Adı ‘Köpek, Kadın, Erkek’. Niyetini pek güzel anlatan, kadın erkek meselelerine üçüncü gözle bakan kalburüstü bir prodüksiyon.

Kadınla erkeğin dünyasına dışarıdan bakan göz, sevimli bir köpeğe ait. Bilindik bir hikâye. Orta yaşlı yalnız bir kadın. Çevirmenlik yaparak hayatını kazanır. Başka bir evde de yine yalnız yaşayan grafiker bir adam. Yalnız yaşayan insanların garip bir kaderi var metropollerde. İlişkiler doğru düzgün gitmemeye başladıkça yalnızlık bir kader olmaktan çıkıp mazohist bir alışkanlığa dönüşebiliyor. Bizim oyun kahramanları bir şekilde tanışırlar. Şarapları şişe şişe devirdikçe aralarındaki mesafe de azalır. Cumburlop yatağa girerler. Yolda bir köpek görmüşlerdir. Gecenin tatlı büyüsü, köpeği eve almalarını sağlar. Oyunda ilişkinin inişli çıkışlı hallerini, kent insanının sevgi ve bağ kurmaktaki tereddütlerini işte bu tatlı köpeğin gözünden izleriz. Köpek deyip geçmemek lazım. Son derece entelektüel bir hayvancık bu. Kadınla erkek arasında olup biten şeylerin aslında ne türden psikolojik dinamiklerle şekillendiğini bir güzel görmektedir. Yaşanacak şeyleri tahmin etme konusunda da pek marifetlidir. Köpeğin derdi, sıcak bir yuvada kalmak. Dolayısıyla bizimkilerin ilişkisi bozulsun istemez.

Sürprizleri olan bir oyun bu. Bakalım kadınla erkek hayal ettikleri ilişkiyi kurabilecek mi? ‘Köpek, Kadın, Erkek’ ilginç bir oyun. Metin bence ahım şahım bir metin değil. Köpeğin varlığı sıra dışı bir bakış açısı getiriyor ama olayların farklı ve şaşırtıcı bir gözle yorumlanmasını sağlamıyor. Yaşadığımız hayat hakkında birçok zeki çağrışımlar içermekle birlikte aklımızı başımızdan alacak yepyeni bir perspektif sunmuyor. Oyuncular gayet iyi. Rollerin olanakları çerçevesinde başarılı performanslar sergiliyorlar. Ama metin bu. Bu kadar. Zayıf bir yazarlık demeyelim, ama yazar bu seviyede bir hikâye akışını tercih etmiş. Sıkılınacak, beğenilmeyecek bir iş değil. Kemal Aydoğan, rejide metni aşmış. Moda Sahnesi, İstanbul’a nefes aldırdı. Çok iyi prodüksiyonlar yapıyorlar. Toplam tiyatro zekaları ve gustoları örnek teşkil ediyor. Muhteşem bir mekan yaptılar. Gurur duyuyoruz. Bu oyun dünyanın en iddalı oyunu değil. Olmak zorunda da değil. Gayet güzel vakit geçirdik. Sibel Arslan Yeşilay çok iyi bir çevirmen. Kemal çok iyi bir rejisör. ‘Köpek, Kadın, Erkek’ de gayet güzel bir oyun.

Yazının Devamını Oku

Buyurun Shakespeare komedisine

Tiyatro Keyfi’nin matrak oyunu ‘Shakespeare’in Bütün Eserleri- Hafif Kısaltılmış’, gayet başarılı ve eğlenceli.

Sahnede sıradışı bir dinamizm var. Geçen yıl başladılar oyuna. Bu sezon da sürüyor. Başarılı turneler yapıyorlar. Oyun İngiltere’de çok ses getirmişti. Neredeyse 10 yıl filan kapalı gişe oynadı. Üç zıpır tiyatrocu Shakespeare’in bütün eserlerini 60 dakikada oynamaya karar verirler. Oyuncu olmalarına rağmen, hazretin bütün eserlerini okumuş değillerdir tabii. Bilgileri herkes gibi kulak dolgunluğundan ibarettir. Ama hikâyelerin ana hatlarını hatırlarlar. Mesela Hamlet, babasının intikamını almaya çalışan çatlak bir prenstir. Ya da Romeo ve Juliet, düşman ailelerin çocuklarıdır ve aşkları trajediyle biter filan. Kemal Erdurak, Kerem Muslugil ve Mesut Yılmaz birbirinden yetenekli ve komik adamlar. Kostümleri değiştire değiştire bütün Shakespeare karakterlerine bürünüyorlar. Kadın, erkek, yaşlı, genç fark etmiyor. Oyun başladığı gibi bitiyor. Gülmek garanti.

Hızlı ve gırgır. Ama bu sıradan bir parodi mantığı değil. Her şeyden önce büyük bir emek var. Oyuncuların kendilerini adamaları lazım, yoksa o enerjiyi yaymak mümkün olmazdı. Kemal Başar çok deneyimli ve seçkin bir yönetmen. Belli ki provalarda oyunculara çok ter döktürmüş. Oyunun hareketlerini, danslarını, dövüş sahnelerini filan yaparken Alpaslan Karaduman’dan yardım almışlar. Çok da iyi olmuş. Britanya’da Shakespeare ortaokulda bile okutulur malum. Dolayısıyla hem ulusal bir gurur vesilesidir hem de baş belası. Bizim edebiyat derslerinde ‘mefailün failün’ diye ezberlemek zorunda kaldığımız divan şiirlerini hatırlayın. Shakespeare’le inceden inceye dalga geçmek o kültürde biraz da ihtiyaç. “Hamlet’i, Othello’yu bilmiyorum, oyunu anlamam” diye düşünmeyin. Pek güzel anlatıyorlar. Bazı kısımları da Türkleştirmişler. Filanca tragedyadaki zalim kralı Mengenli aşçı yapmak tatlı bir muzırlık değilse nedir. Ben çok güldüm.

Yazının Devamını Oku

Oyun seçmekte zorlananlara

Sezon ortası itibariyle görece bir bereket var salonlarda. Hepsine yetişmek imkânsız ama bu bolluk sevindirici. Oyun seçmekte zorlanan tiyatroseverler için kendimce bir liste yaptım. Tabii, son derece öznel bir sıralama bu...

Evim! Güzel Evim!: Ebru Nihan Celkan’ın yazıp yönettiği iddialı bir oyun. Kadrosunda Füsun Demirel de var. Aile kavramını içiyle dışıyla irdeleyen, siyasi ve psikolojik taraflarını sorgulayan bir oyun olduğunu okudum ve ilgimi çekti. Kumbaracı50’de sahneleniyor.
Menan Cinleri: Kaç sezondur oynayan, çok büyük gişe başarılarına sahip olan bu oyunu merak eder dururum. Muhafazakâr edebiyatın önemli kalemlerinden Hekimoğlu İsmail’in eseri. Yazar ‘Minyeli Abdullah’ romanıyla çok büyük kitlelere ulaşmıştı malum. Bu oyun zamansız, mekânsız bir yerde geçiyor. Varlık sorununu tartışan, felsefi bir eser. İlginç ve sürprizli bir kurgusu olduğunu duydum. Bunca yıldır başarıdan başarıya koşuyor. Mutlaka izlemeyi düşünüyorum.

Mikadonun Çöpleri: GRİ Sahne, Melih Cevdet Anday’ın kült oyununu sahneliyor. Yenilikçi bir yorum getirmişler. Eser, Türk tiyatro tarihinin en önemli oyunlarından biri. Biraz çetin bir metindir bilindiği gibi. Nasıl bir çözümleme yapmışlar, ne türden bir yorum var, merak ediyorum.

İki Kişilik Yaz: BilsarDot’ta sahneleniyor. Çok iyi şeyler söyleniyor oyun hakkında. Belli ki DOT’un ispatlanmış kalite standartlarında bir iş. David Greig yazmış. Britanya’nın önemli yazarlarından. Yolları Edinburgh’da bir barda kesişen 35 yaşındaki bir kadın ve erkeğin hayatı. Oyunculuklar da çok iyiymiş.

Yazar: Şişli Blackout’taki Talimhane sahnesinde. Tim Crouch yazmış. Oyun Britanya’da büyük ses getirmiş. Bilindik, alışıldık tiyatro deneyimlerine benzemiyormuş. Seyircilerin katılımıyla gelişen bir işe benziyor. Royal Court’ta sahnelenmiş, sonra dolaşmadığı sahne kalmamış. Mutlaka göreceğim.

La Cenerentola: Opera, iyice üvey evlat oldu. Süreyya Operası’nda dört dörtlük bir Rossini prodüksiyonu. Az bilinen bir Külkedisi masalı. Kapanır mapanır, fırsat varken gidelim, izleyelim.


Yazının Devamını Oku

Tiyatro: Öteki Hayatlar

Sahnede 10. yılını kutlayan Tiyatro Öteki Hayatlar’ın oyunu ‘10’, önemli bir konuya odaklanıyor: Kürtaj.



Tiyatro Öteki Hayatlar 1990’larda başladı. Galatasaray Üniversitesi’nin tiyatro klübü bünyesinde oyunlar sergileyen cevval bir ekiptiler. 2005’te ‘Adviye’ adlı oyunla profesyonel bir gruba dönüştüler. Kendi metinlerini üreten, yaşadığımız dünyaya ve gerçek hayata dokunan prodüksiyonlar yaptılar. Klasik oyunlar da sergilediler. Ciddiye alınması gereken bir duruşları var. Tiyatroyu önemseyen, kalabalık ve son derece parlak bir ekip.

‘10’ güzel bir oyun. 10 kadın var. Her birinin de çocuk aldırmayla ilgili bir öyküsü. Bu kadınlar, birbirlerine benzemeyen hayatlara sahip. Toplumun farklı kesimlerinden bireyler. Hayatları benzemiyor ama karşı karşıya kaldıkları sınav aynı. Sonuçta, karınlarında oluşmakta olan bir canlının kaderiyle ilgili sert bir karar vermek zorundalar. Doğum ve ölüm son derece eşitlikçi şeyler. Mâlum, aynı yerden gelip aynı yere gidiyoruz. Oyun, derinden derine bunu da hatırlatıyor.

Nice 10 yıllar

Yazar ve yönetmen Can Utku, kürtaj iyidir, kötüdür, etiktir, değildir tartışmasına girmemiş. Karakterler kendi deneyimlerini anlatıyorlar. Altı çizilen, kafamıza kakılan bir şey yok. En çok da bu yaklaşımı sevdim. Anlatılan hayatların tortusu kalıyor. Bu tortu, şeffaf bir zamk gibi karakterleri birbirine bağlıyor. Bu açıdan, gayet etkileyici bir deneyim. Kutluğ Ataman’ın ‘Peruk Takan Kadınlar’ diye bir belgeseli vardı. Biri kemoterapi yüzünden, diğeri polisten kaçmak için filan peruk takmak zorunda kalmış dört gerçek kadının hikâyesiydi. Oyunu izleyince hatırladım. Sahnede 10 tane kutucuk yapmışlar. Her kutunun ışığı ayrı. Işığı yanan karakter konuşmaya başlıyor.

Yazının Devamını Oku

Atölyede bir diva

Ayta Sözeri, ‘Diva’ oyununda sağlam bir karakter çiziyor. Popüler kültürü eleştiren, sürprizli, keyifli bir hikâye.

Diva ilginç bir oyun. Çok meşhur bir oyuncu var. Bir popüler kültür ikonu haline gelmiş. Çok seviliyor. Korkutucu bir tarafı da mevcut. Otoriter biri. Tanınmamış sanatçılara destek olmak gibi bir alışkanlığı da var. O akşam bir ressama gider. İsmi cismi bilinmeyen bir sanatçıdır bu. Portresini yaptıracaktır. Ressam aslında gönülsüzdür. Belli ki işi para için kabul etmiş. Ama Diva’yla çalışmak kolay değil. Daha kendisi gelmeden asistanları atölyenin adeta tiftiğini attırırlar. Diva’nın zevkine uygun mobilyalar, aksesuarlar içeriyi doldurur. Bunlar ışıltılı, parıltılı, zevksiz şeylerdir. Ressam kız ne yapacağını bilemez. Diva huysuzun teki. Hayat hakkında çok net fikirleri var ve bunları empoze etmeye bayılıyor. Asistanlar, kadının yanında iyice maymuna dönmüşler. Ressamın dünyası çok farklı tabii. Diva, kızın dünyasını sorguluyor. Sığındığı yüksek kültür dünyasının tutarsızlığını gösteriyor. En azından sağlam bir tartışma çıkıyor. Biraz ‘Abuzer Kadayıf’ filmini hatırlatan, bir ucu Theodor W. Adorno’ya uzanan popüler kültür, üst kültür tartışması denebilir buna.



Oyunu Cihangir’deki Tatavla Sahne’de izledim. Mekânı elden geçirmişler, gayet güzel bir sahne olmuş. Küçük bir yer ama hem lokasyon iyi, hem de sahnesi güzel. Bu oyun için ideal bir mimari. Başak Kıvılcım Ertanoğlu güzel bir oyun yazmış. Kendisi yönetmiş. Arkadaşım. Birlikte de çalıştık. Bence konu seçimi, işleyiş filan çok iyi. Metinde çok hınzır, çok haylaz ve zeki taraflar var. Ayta, iyi bir karakter yapmış. Gayet de iyi oynuyor. Diğer roller de öyle. Ortalamanın çok üstünde bir iş çıkarmışlar. Oyun kesinlikle sıkıcı değil. Zaten bir sürü şey oluyor sahnede. Sonra sürprizler filan var. Final, final gibi. Tek problem, hikâye akışında kopuk taraflar olması. Bir tartışma başlıyor, ardından karakterler hatıralarını anlatıyor filan. Güzel ama “acaba şimdi ne olacak” demediğimiz anlar bunlar. Sonuçta güzel bir oyun. Başak, yazarlık kariyerine sağlam bir giriş yapmış oldu. Kaleminin karakter ve eylem hakimiyeti yeni oyunlarla mutlaka kusursuzlaşacaktır. Seyredelim. Bakalım hep Diva’ların dediği mi oluyor dünyada. Acaba başka yollar da var mı?

Yazının Devamını Oku

Büyük büyük oyunlar

Tiyatroda kalabalık kadrolu, şaşaalı oyunların yeri bambaşka. İddialı prodüksiyonlardan bir seçme yaptım. Yeni yıl, sahnelerimize bolluk getirsin.

Guguk Kuşu: Hapishaneden kurtulmak için deli taklidi yapıp psikiyatri hastanesine düşen bir karakterin buruk ve heyecanlı hikâyesi. Efsanevi bir filmdi. Jack Nicholson Oscar almıştı. Sadri Alışık Tiyatrosu, Şakir Gürzümar rejisiyle sahneliyor. Oktay Kaynarca tiyatroya iddialı bir dönüş yapmış oldu. Kadro çok iyi.



Kafkas Tebeşir Dairesi: Aynı tiyatronun süregiden prodüksiyonu. Levent Ülgen, Songül Öden başrolde. Brecht’in en önemli oyunlarından biri. Bu prodüksiyon da Zorlu PSM’de. Zorlu Center’ın mimarisine, projesine bir şey diyemem ama çok güzel salonlar yaptılar. Kültür ve sanatı es geçen AVM’ler örnek almalı.

Kuvayi Milliye: Nazım Hikmet’in destansı şiirini Zeliha Berksoy sahneye taşıdı. Tamer Levent, Yurdaer Okur, M. Ali Kaptanlar, Devrim Evin ve diğer çok değerli oyuncular. Büyük prodüksiyon.

Yazının Devamını Oku

Ödüllü romandan sahneye Sabır Taşı

İçerik ve uygulama açısından kayda değer, dikkat çekici bir oyun. Tiyatro(Hâl)’de sahnelenen ‘Sabır Taşı’ baskı ve şiddet dolu topraklarda geçen bir kadın hikâyesi.



‘Sabır Taşı’, çok meşhur bir roman. Afganistan kökenli Atiq Rahimi’nin. Yazar, Rus işgaliyle ülkesini terketmiş, Fransa’da yaşamını sürdürüp önemli bir kariyer yapmış. ‘Sabır Taşı’, filme de çekilmiş, çok ses getirmiş, Goncourt ödüllü bir roman. Iraz Yöntem romanı almış, tiyatroya uyarlamış.

Afganistan’dayız. Ortalığı kan götürüyor. Bir kadıncağız evde hapsolmuş. Dışarıda tüfek sesleri. Kaçamaz, zira hem kaçacak yeri yok hem de sırtında büyük bir yük var. Kocası vurulmuş, bitkisel hayatta. Bakması lazım. Kadıncağız akıl sağlığını korumakta zorlanıyor. Ortalığı yangın yerine çevirmiş olan savaşçılar evlere de baskınlar yapıyorlar. Kadın da nasibini alıyor. Bu çetin şartlar altında, kupkuru bir coğrafyada geçen ilginç ve derin bir hikâyeye tanık oluyoruz. Kadının geçmişinde acılar, acılarla başa çıkmak için imâl edilmiş yalanlar vardır. Aşkın yasaklandığı bir yerdeyiz ama insan insan olmaktan çıkar mı? Nefes alınan yerde aşk da olacaktır.

Sert bir hikâye

Oyunda, kadının değersizleştirildiği bir coğrafyadayız. Baskıcı idareler kadınlarla uğraşır. Baskıcı iktidarlar kadınlardan korkar. Onları ezmek, kapatmak, kimliksiz, kişiliksiz fertlere dönüştürmek isterler. Bunu yaptıkça sahte iktidarlarının perçinlendiğine inanırlar. Sebepler psikiyatriktir ve çok açıktır. Kadından korkmanın ne türden bir pataloji olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu oyun, eksenine işte bu mevzuyu almış. Hayatta kalmak önemlidir ama insanın hayatını onurlu biçimde sürdürebilmesi daha da önemlidir. Iraz, romanı tiyatroya aktarırken hem sinematografik araçlardan yararlanmış hem de yazınsal zenginliği kullanmış. Oyun uzun değil. Topu topu 80 dakika ve dolu. Yine de ana karakterin kendi iç sesiyle geçen zamanlar biraz yorucu olabiliyor. Anlatı, dinlenmeyi hak etmeyen bir anlatı değil ama benim dikkatim biraz dağıldı. Işıklar, dekor gayet iyiydi. Başarılı bir atmosfer vardı. Iraz gayet iyi oynuyor. Diğer oyuncular da öyle. Sonuç olarak belli bir derdi olan, ciddi, iyi kotarılmış bir oyun. Sert bir hikâye ve hayata dokunuyor. Güney Zeki Göker sahneye koymuş. Başarılı bir iş.

Yazının Devamını Oku

Haymana’dan abim geldi

Volkan ve Bora Severcan’ın Tiyatro Sahnekarlar’ı, zıpkın gibi bir komedi yapmış. ‘Abim Geldi’ türünün gayet iyi bir örneği.



Benim yaşıtım erkekler arasında Bekir Aksoy’a gıcık olmayan yoktur. Adam hepimizden 15 yaş genç duruyor. Oyunda pervasız bir çapkın rolünde. Şeytan tüyü var belli, bir sürü kızı kendine âşık etmiş. Hepsini bir arada idare etmeye çalışıyor. Abisi de Haymana’da matematik öğretmeniymiş. Halim selim bir adamcık. Tayini çıkmış, İstanbul’a, kardeşinin evine geliyor. Ama evde öyle bir aşk trafiği kurulmuş ki, tepe sersemi oluyor.

Abimiz Volkan Severcan. Ne yalan söyleyeyim, Volkan bu işi biliyor. Bu tür farslar, komediler için gereken özel bir zamanlama algısı, incelmiş bir sahne varlığı gerekir. Onu izlerken Metin Serezli’lerin, Gazanfer Özcan’ların pırıltılı dünyalarına gitmiş gibi oldum. ‘Abim Geldi’, ‘Boing Boing’ adlı eski bir oyunun uyarlanmış hali. Bir zamanlar pek meşhurdu, Jerry Lewis’li filmi de vardır. Çok gırgırdır. Bora Severcan oyunu 70’ler Türkiye’sine taşımış. İyi de olmuş. Tabii, insan bu tür oyunlara giderken ne beklediğini bilmeli. Sonuç olarak, mantık sınırlarını biraz zorlayan, pek derin bir tarafı olmayan komediler bunlar. Çapkın genç, hostes sevgililerini idare edecek, birbirlerinden habersiz olmalarını sağlamaya çalışacak ama işler fena halde karışacak ve bakalım neler olacak? Eğlencelik işte. Ama eğlencelik yapmaya kalkıp eğlendiremeyenler de var. Bu öyle bir oyun değil. Gayet komik. Oyunculuklar üst düzey. Bekir, Volkan zaten süper. Melda Gür çok komik ve çok başarılı bir karakter kurmuş. Evin temizlikçisi ama entrikaları yöneten cevval bir tip. Sevgili rollerinde Pelin Akil, Yeliz Şar ve Seyhan Şaşko çok iyiler. Bora’yı yönetmen olarak kutlamak lazım. Bu tür oyunların ince bir sahne trafiği oluyor. Hareket, tipleme ve durumlardan makinalı tüfek gibi komedi çıkarmak gerekiyor. Bora bunu başarmış. O üsluba hakim olmadan yapamazsınız. Zor iş. Çok emek gerekir, zeka gerekir. Komedi ciddi bir iştir. Ama işte, o ciddiyet olunca da oluyor. Vaadini yerine getiren bir oyun. Ben keyifle izledim.

Yazının Devamını Oku

Görmeniz gereken 3 oyun

Üç yeni oyun başladı bu ay. Hepsi birbirinden iddialı. Sezonun sürpriziyse Erdal Özyağcılar. Diziler sağ olsun, artık tiyatrocuları tiyatroda seyredince seviniyoruz.

Farklı tarzları yansıtan üç yeni oyun var. Tiyatroseverlerin ilgisini çekecektir. ‘Kara Vanilya Ormanı’nı Talimhane Tiyatrosu’nda seyrettim. Philip Ridley, aşırı uçlarda gezinmeyi seven, biraz karanlık bir yazar. Bu tek kişilik oyunu 2013’te kaleme almış. Genç bir kızın çocukluk travmaları sebebiyle uyumsuz bir bireye dönüşmesini hikâye ediyor. Genç kız çetin deneyimler de yaşamıştır. Bunları bir kafede anlatıyor. Dekor çok iyi. Kemal Yiğitcan şahane bir ışık tasarımı yapmış. Lerzan Pamir oyunu dinamik ve yaşayan bir deneyime dönüştürerek yönetmiş. Birçok ince anlam katmanı bulmuş. Özge Erdem iyi oynuyor. Sert Britanya tiyatrosunu, tek kişilik hikâyeleri ve bir yazarlık üslubu olarak hatırlama ve kendini sorgulama fetişizmini sevenler bu oyunu beğenecektir.



Levent Kazak ‘Kurusıkı’ diye bir oyun yazıp yönetti. Levent birkaç yıl önce yine çok popüler bir kadroyla ‘Cam’ adlı bir oyun yapmış ve gişede çok başarılı olmuştu. Bu oyunda Gökçe Bahadır, Mete Horozoğlu, Beyti Engin, Selen Uçer ve Bülent Alkış var. Hepsi çok sevilen, yetkin oyuncular mâlum. Konu da ilginç. Arka planda televizyon dünyası, ön planda adamı ipe götürecek cinsten bir suç var. ‘Kurusıkı’ zekice yazılmış, tuzakları, sürprizleri olan bir oyun. BKM’de izledim. Salon çok büyük. Mikrofonlar koymuşlar. Sesler oldukça problemliydi. Ama artık çözmüşlerdir mutlaka. Gayet popüler bir oyun olmaya aday.


Yazının Devamını Oku

Dolu düşün boş konuş

İnsanın başından geçenlerle kafasından geçenleri aynı anda gösteren gırgır oyun, 15 yıldan sonra yine Oyun Atölyesi’nde.



Oyuna ‘Dolu Düşün Boş Konuş’ adını Ferhan Şensoy koymuş. Güzel buluş. Steven Berkoff’un 1990’ların başında yazdığı bu komedi o dönemde Britanya’da pek meşhur olmuştu. Oyun Atölyesi’nin de ilk oyunuydu. 15 yıl olmuş. Efsane bir kadro dönüşümlü olarak oynamıştı. Haluk Bilginer, Zuhal Olcay, Melek Baykal, Güven Kıraç, Bülent Emin Yarar, Tamer Karadağlı, Sermiyan Midyat. Yeni prodüksiyonu Muharrem Özcan yönetti.

Muhteşem bir kadro da burada var: Hasibe Eren, Fatih Al, Gökçer Genç, Tuna Kırlı, Murat Okay. Bu süper yetenekli oyuncuları sahnede görmediyseniz, bundan büyük fırsat olmaz.

Oyun ilginç bir komedidir. Bir İngiliz orta sınıf ailesi var. Herkes mutsuz. Özgüvensiz. Adamla kadın birbirini sevmezler. Kadının yaşlı annesi can sıkıcı bir parazittir ve herkese kötü davranır. Adamın iş arkadaşı, sinameki ve sıkıcı bir tiptir. Kumaş sattığı zengin müşterisi ise kibirli, hem de uçkuru gevşek bir heriftir. Karakterler böyle. Yemekte, yatakta, iş yerinde filan konuşurlar. Sıradan ve yüzeysel konuşmalardır bunlar. Ama konuşurken durup kafalarından geçenleri de söylerler. Adeta sahnede düşünce balonları uçuşur. Yalanlarla, kendini kandırmalarla geçen hayatları izleriz. Hafiften utanarak güleriz. Rahatlarız. Para, cinsellik, cinsel kimlikler, sosyal kabuller ve statülerin konu edildiği ve küfürlü diyalogları pek çok olan bu oyun oldukça popüler bir eser. Bu yorumda yönetmen, işin komedisini ortaya çıkarmak için aşırı bir çaba göstermiş. Normal konuşmalar doğal, kafadan geçenlerse abartılı ve grotesk olsa oyunu izlemek daha kolay olurdu. Bu yorumda hepsi aynı. Tabii, zekice kurgulanmış bir ‘soytarı’ estetiği bu. Ama 120 dakika için fazla yorucu bir seçim. Müthiş bir işçilik var. Bu kadar iyi prova edilmiş, emek verilmiş oyun azdır. Yine de, Berkoff’u biraz parodi estetiğine çekmişler. İş, skeçlere dönmüş. Komedinin burukluğu, dolayısıyla edebi gücü gölgede kalmış. Ama ben çok güldüm. Şarkılara bayıldım. Bütün oyuncular Afife’de yarışır. Çok iyiler hakikaten. Muharrem Özcan çok değerli bir yönetmen.


Yazının Devamını Oku

Vişne Bahçesi cinayeti

İzmir’de, dünyanın en güzel tiyatro binalarından birinde, dünyanın en güzel oyunlarından birinin katledildiğini görmek insanı üzüyor.

İzmir Devlet Tiyatrosu, Çehov’un ölümsüz eseri ‘Vişne Bahçesi’ni sahneliyor. Devlet Tiyatrosu’nun yapısı gereği turnelere de gider muhtemelen. Gayet hacimli, masraflı bir prodüksiyon yapmışlar. Konak Sahnesi’nde gördüm. Zaten diğer sahneleri kapalı. Bir türlü tadilat bitmiyor ne hikmetse. Oyun, benim için İbrahim Raci Öksüz’ü izlemek dışında büyük bir hayal kırıklığı oldu.

Vişne Bahçesi, 19. yüzyıl sonunda, Rusya taşrasında geçer. Büyük bahçeleri, bağları olan, topraksız köleleri çalıştırıp zenginleşen ailelerden birinin konağındayız. Büyük toplumsal dönüşümler, devrimler yaşanacaktır. Üretim ilişkileri değişecektir. Toprağa bağlı Rus aristokrat sınıfı çözülmektedir. Aile, servetini yitirmiştir ama burunlarından kıl aldırmazlar, düşük saraylılar gibi yaşamayı sürdürmeye çalışırlar. Aslında tek umut o uçsuz bucaksız vişneliklerin satılmasıdır. Vişne bahçeleri yitip giderken, o varlıklı düzen etrafında şekillenmiş hayatların savruluşuna şahit oluruz. Yeni bir dünya arifesinde elinde kırık hayallerden başka bir şey kalmamış karakterler görürüz. Çehov’un gerçekçi, sağlam ve aynı zamanda şiirsel dünyasına incelikle yaklaşmak lazım. Vladien Alexandrov, oyunun yönetmeni. Hayatımda Çehov’a bu denli hoyrat davranan bir reji görmedim.

Oyuncular, futbolcu gibi sürekli bir sağa bir sola koşturuyor. Bağırıp çağırıyorlar. Kim kimdir, hangi karakter neyi niçin yapar, anlamanın imkânı yok. Keyif almayı bırakın, metni ezbere bilmeyen biri oyunda ne olup bittiğini bile anlayamaz. Zevksiz, özensiz, anlamsız bir iş. Funda Çebi, bir karaktere kot pantolon, diğerine Hakkı Bulut ceketi, öbürüne pavyon ayakkabısı giydirmiş mesela. Arkada animasyon film oynuyor. Evin içine projeksiyonla tren giriyor. Saçmalık diz boyu. Hayır, bahsettiğimiz oyun tiyatro literatürünün klasiklerinden. Nefis bir eser. Çıkıp dümdüz lafları okusan lezzeti kaçmaz. Böyle güzel bir eseri mahvetmek için özel bir çaba gerekir. DT sorunlu bir kurum, ancak ciddi bir tarihi var. Bu oyun o tarihe de saygısızlık, seyirciye de. DT Genel Müdürlüğü’ne atanan Nejat Birecik’in yerinde olsam hemen kaldırırdım ama tabii kimse onun yerinde olmak istemez...

Yazının Devamını Oku