GeriKanat ATKAYA Zaman tüneline girsek mi?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Zaman tüneline girsek mi?

Gündem “darlanması” karşısında sizin mücadele yönteminiz nedir bilemeyeceğim fakat eski gazetelere, dergilere gömülmek bende hep işe yarar...

Hiç hazzetmediğim sıcakların ve suç ortağı nemin sopa olup adam dövecek seviyeye ulaştığı günlerde kendimi 80 yılı devirmiş 7 Gün dergilerinin sayfalarına attım...

Sedat Simavi’nin yayınladığı, kadrosunda Halide Edip’ten Reşat Nuri’ye, Hüseyin Cahit’ten karikatürist Ramiz’e dönemin “yıldız” isimlerini barındıran “7 Gün”, devrinin çok ilerisinde, mükemmel bir dergidir.

1937-1939 yılları arasındaki sayıların sayfalarına sığındım ki mesela o yıllarda meşhur “Çalıkuşu”, henüz tefrika edilmekte; siz hesabını yapın...

Zaman tüneline girsek mi

“Salı günleri çıkar her şeyden bahseder haftalık resimli mecmua” sloganıyla döneminin en popüler dergisine dönüşen 7 Gün ciltlerinden sizin için de bayramlık bir “paket” hazırladım; umarım gününüzü biraz olsun renklendirir...

Zaman tüneline girsek mi

EDEBİYAT AKADEMİSİ KURULSAYDI

21 ŞUBAT 1939 tarihli 7 Gün, biraz da “emrivaki” yaparak o günlerde tartışılan “Edebiyat Akademisi”nin karar mekanizmasında hangi isimlerin yer alması gerektiğini dönemin meşhur kültür edebiyat insanlarına sormuş...

Ankete katılan simalar 10’ar kişilik listeler hazırlamış. Aralarında Vâlâ Nurettin gibi “Ben böyle bir akademiye muhalifim dediysem de anketçi arkadaşın ‘İlla bir liste ver üstad’ baskısına dayanamadım” diyenler de bulunduğunu belirtmeliyim.

Neticede aralarında Peyami Safa, Nadir Nadi, Nizamettin Nazif, Ercüment Ekrem, Celal Esat Arseven, Yusuf Ziya Ortaç, Şükûfe Nihal gibi isimlerin bulunduğu isimler adaylarını sayıp dökmüş.

“On altı edip ve mütefekkirin listesinden çıkan neticeye göre” kurulması hayal edilen Edebiyat Akademisi’ne şu isimler seçilmiş. Bu arada gayet isabetli bir şekilde bu akademinin hiç kurulmadığını da belirteyim.

Zaman tüneline girsek mi

OYLAMA SONUÇLARI

Kadük kalan Edebiyat Akademisi yönetim kuruluna seçilenler ve aldıkları oy sayıları şöyle:

Hüseyin Cahit (13)

Peyami Safa (12)

Reşat Nuri (11)

Falih Rıfkı (10)

Yakup Kadri (9)

Fuad Köprülü (9)

Halit Ziya (8)

İbrahim Alâettin (7)

Faruk Nafiz (7)

Hüseyin Rahmi,

Yahya Kemal,

İsmail Habip (5)

YAKUP KADRİ’YE SORMUŞLAR: KİMLERİ BEĞENİRSİN?

8 ŞUBAT 1938’de derginin muhabiri Hikmet Münir, o dönem Prag’da elçilik görevinde olan Yakup Kadri’yi İstanbul’da yakalamış ve “Yakub Kadri ile bir saat” başlıklı bir röportaj yapmış...

Zaman tüneline girsek mi

“Bir Sürgün” adlı romanıyla o günlerde epeyce tartışmayı ateşlemiş olan Yakup Kadri, “Memleketimizde bir edebi cereyan görüyor musunuz?” sorusuna şu cevabı vermiş:

“Memlekette belli başlı bir edebi cereyan müşahade etmiyorum. Mamafih, her istihale devrine mahsus (geçiş dönemine özgü) bugünkü edebi kargaşalığın içinde bazı simalar gözüme çarpıyor. Mesela şiirde Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet birbirine taban tabana zıt iki sanat telâkkisini temsil etmekle beraber, bize yeni ve orijinal bir ahenk getirmişlerdir...”

Yakup Kadri ayrıca eleştirmen olarak Nurullah Ataç’ın yanı sıra “şayanı takdir” gençler arasında Sabahattin Ali ve Sait Faik’i de sayıyor...

84 YILDIR 10 BİN ADIM DİYORLAR

7 GÜN’ün spor sayfasında 30 Ağustos 1938 tarihli “Günde kaç adım yürümeli?” başlıklı bir haber, 2021 itibarıyla devam eden tartışmadaki popüler “10 bin adım” cevabını destekliyor:

“Amerika’da umumi sıhhat ve beden tenasübü ile meşgul olan bir cemiyet vardır... O birlikçe son neşredilen istatistiğe nazaran medeni bir insan iş hayatındaki yorgunluğunu ve masa başındaki ataletini gidermek üzere behemahal 10.000 adım yürümelidir...”

Küçük bir kutu şeklinde değerlendirilen haberde Amerika’da en az yürüyenlerin 6 bin adım attığı, en fazla yürüyenlerin ise 12 bin adım atan “ev ve çarşı hizmetlerine bakan kimseler” olduğu da belirtilmiş. Yani kafalar yine biraz karışıkmış...

X

Madalyalar sonra gelir zaten

Gencecik Türkiye Cumhuriyeti, 1924 yılında Paris’te düzenlenecek olimpiyat oyunları için davet edildiğinde dönemin İdman Cemiyetleri İttifakı’nın başkanı olan Ali Sami Yen, Ankara’nın yolunu tutar.

Hazırladığı raporu Milli Eğitim Bakanı İsmail Sefa Özler ve Başbakan İsmet İnönü’ye sunar, yardım isteğini dile getirir ve talebi hızlıca değerlendirilerek onaylanır, kıt kaynaklara rağmen bir bütçe ayrılır ve seçmeler için harekete geçilir.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının imzalarıyla yayınlanan kararda “Bu yarışmalara katılmakta Türkiye için yarar vardır. Memleketimizde sporun gelişmesi ve yaygınlaşması, bu gibi uluslararası yarışmalara katılmakla mümkün olacaktır. Bu yüzden Türk gençlerini uluslararası yarışmalara girebilecek biçimde eğitmek ve geliştirmek üzere gereken uzmanların Avrupa’dan getirilmesi ve adı geçen Olimpiyat yarışmalarına Türk sporcuların da katılımını sağlamak için harcanmasına gerek görülen 17 bin TL’nin acilen Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’na ayrılmasına karar verildi...” yazdığını belirtiyor Olimpiyat Komitesi’nin web sayfası.

1896’da başlayan olimpiyat oyunlarına 1906’dan itibaren katıldığı belirtiliyor çeşitli kaynaklarda ancak “Gidebilen imkânı varsa gitsin, yarışabilirse yarışsın” şeklinde bir ilgi ve destek(sizlik) olduğu anlaşılıyor...

Cumhuriyet Türkiyesi’nin 19 futbolcu, 11 atlet, 5 güreşçi, 3 bisikletçi, 2 halterci ve 1 eskrimciden oluşan ilk kafilesi madalya alamasa da önemli bir kapı açmış oluyordu...

Fakat bu kapı aralandığıyla kaldı yıllarca, malumunuz...

Türkiye sonraki organizasyonlarda 30, 40, bilemediniz 50 kişilik kafilelerle katıldı, 1960’ta güreşçilerin zaferleriyle gelen büyük başarıyı bir daha pek göremedi veya geliştiremedi.

Tokyo Olimpiyatları’nda durum nedir?

Yazının Devamını Oku

Rahat bırakın yeter!

Citius, Altius, Fortius...

Latince “Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü” anlamına gelen bu meşhur kalıp Olimpiyat Oyunları’nın felsefesini özetler.

İnsanoğlunun fiziksel ve elbette mental açıdan eriştiği, erişebileceği yüksek noktaları işaret eden sloganın er meydanıdır Yaz Olimpiyat Oyunları.



Kış Oyunları’na da bayılırım ve kaçırmam fakat çocukluk yıllarımdan itibaren heyecanla izlediğim bu “dört yılda bir gelen bayramın” ruhumda tetiklediği coşkunun yeri ayrıdır.

Tokyo için malumunuz, pandemiden dolayı ekstra bir yıl daha nöbet tuttuk fakat geldi işte gönlümüzün efendisi...

Yazının Devamını Oku

Bir mantık aşısı bulmak gerekiyor

Sanırım bilim dünyası kafa yapısıyla ilgili bir aşı bulmadığı sürece insanoğlu bu illetten kurtulamayacak...

Bir problem karşısında aynı hataları tekrarlayarak çözüme ulaşmanın mümkün olmadığı aşikârdır, kaldı ki probleme (bu duruma, salgına) karşı bir silah olarak aşıyı da devreye soktu insanlık...

Fakat son 1,5 yılda yaşadıklarından ders çıkartmamış gibi aynı hataları yaparak dalmayı tercih ediyoruz yeniden kazanılmış özgürlük alanlarına...



“Maskeler fora, eller havaya” ortamını değerlendirmek, gözlemlemek için geniş çaplı araştırmalara gerek yok; sokağa bakmak, haberleri izlemek, sosyal medyada küçük bir tur atmak bireysel karantina kararlarını yürürlükte tutmaya yetiyor da artıyor...

Ne varyantlar, ne uyarılar, ne yeniden tırmanışa geçen vaka sayıları etkiliyor kerameti kendinden menkul özgüven patlamasını...

Yazının Devamını Oku

Ah vurdumduymaz insanoğlu, ah!

Takip ettiğim müzik temalı sosyal medya hesapları iki gün önce bundan 36 yıl önce yapılan çok mühim bir organizasyona selam çakıyordu teker teker...

1985 yazı; ergen saçlarımızda kavak yelleri eserken en büyük merakımız TRT’nin de Live Aid’i yayınlayıp yayınlamayacağıydı...

Etiyopya’da yaşanan dev boyutlu kıtlığa karşı güç birliği yapan müzik yıldızlarının konserindeydi aklımız...

Led Zeppelin’den Dire Straits’e, Madonna’dan Duran Duran’a, David Bowie’den Queen’e hayallerimizi ve poster şeklinde odalarımızı dolduran onlarca sanatçıyı bir araya getiren konserleri siyah beyaz, bölük pörçük de olsa izleme şansını yakalamıştık nihayetinde...

İngiltere ve ABD’de koordineli şekilde gerçekleşen, bazı başka ülkelerdeki daha küçük ölçekli organizasyonlarla desteklenen konserlerin 150 ülkede yaklaşık 2 milyar kişiye ulaştığını yazıyor şimdi müzik tarihi...

“En iyi performans elbette Queen’den gelmişti... Bob Dylan’ınki dev bir hayal kırıklığıydı... Phil Collins okyanusu aşarak iki kıtadaki konserde de sahneye çıkmıştı...” türü hatıra ve tespitleri veya organizasyondan elde edilen 100-150 milyon doların harcanma şekliyle ilgili tartışmaları bir kenara bırakıp konseri tetikleyen hadiseyi hatırlayalım...

ALÇAKLIĞIN EVRENSEL TARİHİ

Etiyopya’da 1983-1985 arasında yaşanan, 1 milyon 200 bin kişinin hayatına mal olan, 2,5 milyon insanı göçe zorlayan, 400 bin çocuğu anasız babasız bırakan kıtlığın temel nedeni kuraklık olarak bilinir; doğrudur, fakat dramın üstüne alçakça planlanmış siyasi hamlelerin gölgesi düşmüştür.

Yazının Devamını Oku

Bir rezaletin anatomisi

Kadıköy’de adına eğlence denilemeyecek şekilde azan bir grubun Surp Takavor Ermeni Kilisesi’ne tırmanmaları çok katmanlı bir problemi gündeme taşıdı ve “farklı kampların” haklı ortak tepkisine yol açtı.

Bu utanç verici saygısızlıkla ilgili görüntülerin yayılmasının ardından tepkiler yükselirken, failler hakkında adli ve idari soruşturma da başlatıldı.

400 yıllık bir tarihe sahip kilisenin duvarlarında beliren rezillik nereden tutsanız elinizde kalacak türden, fakat dediğim gibi yaşananlar çok katmanlı...



Eğlence hayatı çok uzun süredir Kadıköy ve Beşiktaş başta olmak üzere az sayıda merkeze itilmiş ve sıkıştırılmış vaziyette. Sosyal medyadaki isyan dalgasına bakıldığında İzmir’de Güzelyalı sahilinden Cihangir’e kadar benzer şikâyetler var.

Bu sıkıştırmanın neticesinde belli alanlar o bölgede yaşayanların dışında kalanların yoğun akınlarına neden oluyor.

Yazının Devamını Oku

Ahenkli bir labirentin peşinde

“Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nden öğretim görevlilerinin bir yıl süren çalışması sonucunda, İstanbul Boğazı’nda bir kilometrekarede 60 bin adet gözle görülemeyen ancak deniz canlıları ve insan sağlığı için tehlikeli plastik atık olduğu belirlendi...”

Yunus adlı gemiyle bilim insanlarının Marmara seferine katılan arkadaşlarımız Esma Murat ve Hüseyin Çakmak’ın haberleri böyle başlıyordu...

Araştırmalarının ilk bir yılının “ense karartacak” türden verileri ortaya çıkardığını söyleyen uzmanlar ...bu şekilde devam ederse 2050 yılına geldiğimizde belki müsilaj gibi denizlerin kenarları mikroplastiklerle kaplı olacak” diyor ve devam ediyor: “...denizlerimiz plastik çorbası haline gelebilir...”

“Bas çöpü denize balık yesin” kafasına bir nevi kafa atan “Balık sofrana dönsün çöpünü yedirsin” cevabı geliyor özetle...

2020’nin son günlerinde bu konuda rastladığım bir haberi not almıştım.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından yürütülen bir araştırmayı konu alıyordu okuduğum haber.

Araştırmaya göre su ürünleri ve kabuklu deniz ürünleri aracılığıyla nanoplastik tüketicisi durumuna geçen bir kişi ömrü boyunca ortalama 20 kilogram plastik yutuyor.

Reuters bu veri setinden hareketle bir hesap yapmış ve haftada 1 kredi kartı, ayda 4’e 2 cm boyutlarında bir lego parçası, 8 ayda ise pandemi sırasında popüler olan siperli maskedeki kadar plastiği hüplettiği neticesine varmış.

Bu haberden hareketle balık yemeyi bırakmak da bir çözüm olarak belirebilir zihinlerde fakat asıl çözüm müsilajdan kurtulması şüpheli Marmara’yı korumak olmalı herhalde...

Yazının Devamını Oku

Bitti sınav başlasın sınav

YKS tamamlandı; öncelikle öğrencilere ve velilere geçmiş olsun...

Bu sene sınava katılacak bir yakınım da olduğu için süreci yakından izlediğimi söyleyebilirim. “Yakından” derken, kendimce yakından yani; yoksa 30 yılı aştı test kitapçığı bile görmeyeli...

“Bizimkinin” sınavı iyi geçmiş, öyle söylüyorsa doğrudur. Fakat bu süreçte izlediğim YouTuber gençler ve sınav çıkışı öğrencilerin görüşlerini yansıtan haber derlemelerinde soruların zor olduğunu vurguluyordu öğrenciler.



“Öğrenciye göre her sınav zor” diyerek konuyu kapatmak doğru olmaz diye uzmanlar ne diyor diye baktım.

Soruları

Yazının Devamını Oku

Iskana sağlık büyük golcü!

Sahiller yasaya göre halkındır ancak “pratikte” öyle olmadığını sanırım herkes bilir...

Yolu Yunanistan’a, vesaireye düşenler dönüşte plajların “bedava, herkese açık” olmasını hayretle anlatır fakat yasal olarak plajların bizde de halka ait olmasına rağmen “beach” tabelası çakanlar tarafından yutulmasına hayret etmez.

Mevzuat boşluğu, tanıdık hoşluğu derken ham yapılan bu tarz cennet köşeleri sadece parayı bastırabilen kerameti kendinden imtiyazlı kitlelerin kullanımına açılır.

Yıllarca, belli kuşaklarca o noktadan “kendi denizine girmiş” bölge sakinleri isyan eder, organize olabilirse konuyu yargıya taşır fakat bilen bildiğini okur... Dava ne zaman bitecek de, nasıl bitecek de çöktükleri yerden kalkacaklar, öyle değil mi?

İşte tam da böyle bir vakadan bir futbol şöhretinin olaya karışması sonucu haberdar oldum.

16 YILLIK MÜCADELE

Olay özetle şöyle...

Bodrum, Gündoğan, Kızılburun Mevkii’nde denize sıfır vaziyette 4 dönümlük bir arazi, 2005 yılında butik otel kostümü giydirilerek işgal edilmiş.

Yazının Devamını Oku

Hezimet demeyelim de Mahmut mu diyelim hocam?

Şenol Güneş’in, İsviçre’ye 3-1 yenilerek turnuvaya veda edişimizin ardından çıktığı basın toplantısında ilk soru önce geçmiş olsun dileklerini ileten Umut Eken’den geldi...

Fanatik.com.tr muhabiri arkadaşımız “Yaşadığımız şeyi ben hezimet olarak tanımlamak istiyorum müsaade ederseniz ve bu tür büyük turnuvalarda bu tür büyük hezimetlerin bir faturası olur. Bu faturayı kim ödemeli? Türkiye Futbol Federasyonu mu, teknik ekip olarak sizler mi, oyuncu grubu mu ya da başka bir adres mi göstereceksiniz?”

‘NE ANLAMDA SÖYLEDİNİZ ONU...’

Şenol Güneş cevapladı:

“Hayır, yok, bir hezimeti ne anlamda, futbol adına söylüyorsunuz herhalde; bir rezillik olarak söylemediniz? Ne anlamda söylediniz onu...”

Arkadaşımız aşikâr olanı açıklamak durumunda kalarak devam etti: “Futbol ve aldığımız sonuçlar olarak hocam, rakamlarda da çok gerideyiz. UEFA’nın resmi istatistiklerine bakıyoruz, üç maçta da hem koşu mesafelerimiz hem topla oynama, pas oralarımızda büyük problemler var...”

Şenol Güneş nihayet “Tabii doğru, bunlar doğru” dedikten sonra yine bildik bahaneler, temenniler ile konuyu istediği yere taşıdı.

Sayın hocam, tabii “hezimet” diyeceğiz buna ya ne diyelim, Mahmut mu diyelim?..

Turnuva öncesi grup aşamasında sadece 3 gol yiyen takım, şimdi 8 yemiş, 1 atabilmiş,

Yazının Devamını Oku

İyi haber, kötü haber; Cornwall, Afrika

Önce küçük ölçekli iyi haberler...

Aile hekimimiz dün sabah duruma gayet uygun şekilde dans eden bir emoji eşliğinde müjdeli haberi verdi:

“Aylar sonra COVID-19 hasta takip listem sıfır!”

Mahallemiz için büyük, dünya için küçük sayılabilecek bu haber umutlarımızı yeşertecek türdendi.

Aşı tedarikindeki sıkıntıyı kritik bir sıçrama ile aşan, hızla aşılama programını genişleten Türkiye, aşılamanın olumlu sonuçlarını da görmeye başladı.

2020 sona ererken günlük vaka sayısında 30 binleri aşan, önlemlerle şubat ayında önce günlük vakalarda 7 binlere inen sonra nisan ortalarında 63 binleri gören Türkiye kendine özgü kapanma şartları ve aşılamayla 5 binlere indi nihayet...

Programın bu hızla alt yaşlara doğru inmesi, ikinci dozların da tamamlanmasıyla sonbahar aylarında büyük bir rahatlama yaşanabileceğini söylüyor uzmanlar...

Tam gaz devam o zaman...

Yazının Devamını Oku

Algı nedir nasıl düzeltilir

Salı günü Türkiye saatiyle 12.00’de sanal âlemde sıraya giren on binlerce insan, 365 gün sonra Barcelona’da düzenlenecek bir müzik festivalinin biletlerini birkaç saat gibi kısa bir süre içinde silip süpürdü.

Tanesi 450 Euro (yaklaşık 5 bin TL) olan ‘VIP’ biletlerin tükenmesi için yalnızca birkaç saat gerekti...

2022’nin haziran ayında Primavera Festival’de bulunacak yüz küsur bin kişi arasına girmek için gösterilen yoğun ilgi sadece bu festivale özel bir durum değil. Pandemi sürecinde müzikten, danstan, birlikte olmaktan uzak düşmüş yorgun ruhlarımızın, yaşamayı yüceltmek ve kutlamak için hemen sanata sığınması sürpriz değil...

İspanya’da Barcelona, Katalonya bölgesi en ağır darbeyi yiyen yerler arasındaydı... Bu festival bir yerde “Yıkılmadık, ayaktayız” mesajını başarıyla verdiklerini ve işlerin yoluna gireceğini gördüklerinin kanıtı...

Kendi adıma “Merhaba turist, ben aşılıyım” maskesi yerine, bir festival düzenleme iradesine güvenmeyi tercih ederim...

COVID-19’un gösteri sanatlarında yarattığı tahribat üzerine geçtiğimiz süreçte defalarca yazı yazdım, sektörün yaşadığı sıkıntıları, umut ışıklarını, gelecek projeksiyonlarını yansıtmaya çalıştım.

İşler aşılamada hız kazananlar için yoluna giriyor, pandemide başarıyla sübvanse sağlayan ülkeler hasarı “olabildiğince” hafif atlatmanın meyvesini toplamak için hazırlanıyor...

Hal böyleyken Türkiye’de yüz binlerce kişinin evine ekmek götürdüğü sektörde kaos, haklı bir isyan ve yine haklı sorulara cevap arayışı var...

Yazının Devamını Oku

Acil olağanüstü hal çağrısı

Gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.

Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,

İçinde bir iş görmenin saadeti,

Gideceksin

Gideceksin ırıpların çalkantısında.

Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;

Sevineceksin.

Ağları silkeledikçe

Deniz gelecek eline pul pul...”

Yazının Devamını Oku

‘Festival gibisin katılmak istiyorum’

Ufuktaki karanlık bulutların dağılmaya başladığını hissetmemi sağlayan müjdeli haber, bir festival duyurusu şeklinde belirdi.

Barcelona’da düzenlenen ve “majör” festivaller arasında güzide bir yere sahip olan Primavera, 2022’nin görkemli programını, iki hafta sonuna yayılan bir formülle duyurdu.

Tahmin edileceği üzere yok yok türünden, dev bir kadro açıkladılar.

Geçen sene yakın dostlarla bilet alıp otel ayarlama hazırlıkları yaparken pandemiye yenik düşen Primavera hayalimiz yeniden canlandı...

Kimi denizden çıkmayarak, kimi yayladan inmeyerek, kimi inzivada, kimi popüler tatil beldelerinde tatil sever. Benim durumum ise biraz farklı...

Normalde kendi kuytusunda yaşamayı seven biri olarak tatillerimi kalabalık, gürültülü, uzun kuyruklar, sıcak hava gibi normalde tahammül edemeyeceğim şartları da işaret eden festivallerde geçirmek istemem çelişki gibi gelebilir.

Fakat biriktirilen hatıralar, müzikle bağlanmış bir kitleyle kafa dağıtmak, iyi müzik dinlemek, fiziksel yorgunluğu umursayacak yer bırakmıyor...

1990’ların ikinci yarısından itibaren Glastonbury, Roskilde, Primavera, Montreux Jazz gibi büyük festivallere, Beaches Brew gibi daha butik festivallere, H2000 ve Rock N’ Coke gibi bizim festivallere adadım tatillerimi. Aklım gidemediklerimdedir...

Yazının Devamını Oku

Eurovision’a dönsek mi artık

“Sıfır puan aldık çünkü b**tan bir şarkımız, b**tan bir şarkıcımız ve b**tan bir performansımız vardı. Nokta!”

Britanya’nın Eurovision’da “0” (yazıyla sıfır) çekmesini kamuoyunun bir bölümü klasik olarak politik bir tavır, Brexit’e kesilen bir ceza olarak görse de, Piers Morgan suçu şarkıcı James Newman’a ve şarkısı “Embers”a kesmişti.

Piers Morgan, yorumları Britanya’da “hop oturup hop kalkma” etkisi yaratan “elektrikli” bir karakter.

Son olarak Ophrah Winfrey’e verdiği röportaj yüzünden Sussex Düşesi Meghan Markle’a ağzını geleni söylemiş, “Prenses Pinokyo” diye dalga geçmiş ve nihayetinde ITV’deki popüler sabah programından ayrılmak durumunda kalmıştı.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan “Eurovision’da sıfır çekme şoku” yüzünden ikiye bölünen İngiltere, Piers Morgan’ın acımasız yorumunun altında kavgaya tutuştu.

Bir nevi “ikinci Brexit tartışmasına” dönüşen bu konuda kimileri Morgan’ın zehirli dilini savunup “Berbat şarkıydı, bu ne ya?” derken, bir kısmı da “Dış güçlerin bize bir oyunu bu; çekilelim be lordum Eurovision’dan” hattı üzerinden ilerliyordu.

Kendimi “Hey gidi günler hey” noktasında buluverdim...

Yazının Devamını Oku

Ya ne verecekti deniz?

Burgazada İskelesi’nde, adanın namlı “köpek bireyi” Maço tanıdıklarını yolcu etmeye hazırlanıyor...

Günün ilk saatlerinin huzurunu taşıyan bir manzara... Güneş bulutlara “Açılın bakalım” demeye hazırlanıyor, Ergün’den alınmış taze poğaçaların nefis kokusu kâğıt poşetlere sığmıyor ve açıklarda gümüş rengi dalgaların kırılıp durmalarını izlerken Maço’yla oynamasına izin verilmeyen çocuk “Anne, denizde kaka var!” diyerek iskele ahalisini gerçek gündeme çekiveriyor...

Aylardır Marmara’nın farklı noktalarından “deniz salyası” haberleri geliyor...

“Deniz salyası Avşa’yı susuz bıraktı...”

“Salya İzmit’te sahile vurdu...”

“Salya dibe indi...”

“Marmara’nın dayanma gücü kalmadı...”

“Salya Bandırma’da binlerce balığı öldürdü...”

Yazının Devamını Oku

Keşkeler ve şampiyonluklar

Ne geceydi?! Nasıl nefessiz bir yarıştı?! Kaç duyguyu bir arada yaşadık?! En başta heyecan...

Sevinç, endişe, pişmanlık, öfke, coşku, depresyon, umur, yıkılmışlık... Zaman bile sevdiğimiz renge göre aktı gitti sanki... Bazı renkler için hızlı, bazı renkler için yavaş... Gözler bir sahada, kulaklar diğerinde bu heyecanın içinde yuvarlanıp durduk.

SEZONUN ÖZETİ GİBİ MAÇTI

Galatasaray’ın umudunu yüklenip çıktığı maç aslında bütün bir sezonun özeti niteliğindeydi. Kaçan fırsatlara, heba edilen avantajlara hayıflanmak ve umutlanıp umutlanıp sonu kaybetmeye varan yolda kaybolmak. Pek çok “keşke anı” var sezon içinde fakat bunların bir faydası yok; “keşkeler” ile gelmiyor şampiyonluklar.
Kavgalar, polemikler, skandallar arasında yıpranan, kendi içinde bile kavgalara tutuşan Galatasaray yine de yarışı son maçın son saniyesine kadar taşıyarak sağlam bir karakter göstermeyi bildi.

BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN

“Galatasaray vazgeçmez” dedirtti ve bu sözünün arkasında durdu. Son düzlükte ligin zirvesini hizaya çeken, görmezden gelinmesinin faturasını saldığı korkuyla kesen sarı kırmızılılar bu sezondan gerekli dersleri çıkartabilirse taraftarının yüreğine bir nebze su serpebilir... Şampiyon olan Beşiktaş’ı tebrik eder, Galatasaray takımına da “Başın öne eğilmesin” diyerek tesellilerimi sunarım...

Yazının Devamını Oku

‘Cumartesi Gecesi Ateşi’ yanarken

Futbolumuz oyun kalitesi, güzelliği ve başarılarıyla olmasa da heyecan dozuyla yoğun gündemde kendisine yer açmayı başardı.

Uzun ve yoğun bir maç trafiğinin ardından hem zirvenin hem düşme hattının kaderi son hafta belirlenecek.

Zirvede sezon boyu birbirlerine şampiyonluk şansını altın tepside sunup durmuş İstanbul’un 3 büyüğü olunca hiç hali olmayanlar bile mecburen “Cumartesi Gecesi Ateşi”ni beklemeye başladı.

Bir Galatasaray taraftarı olarak elbette takımımın şampiyon olmasını isterim; fakat hevesimi dizginleyip gerçekçilik sınırları içinde kalmak en iyisi.

Sezon içinde takımın yalpaladığı günlere, o berbat mart ayı performansına hayıflanmak yerine son düzlükte vites arttıran, yarıştaki en önemli rakibini yenerek zirve civarını hizaya getiren Galatasaray’la gurur duymayı ve beliren umut ışığını son düdüğe kadar takip etmeyi tercih edeceğim.

Ligin bu sezon en iyi oynayan takımı görüntüsündeki Beşiktaş’ın ve bir kez daha “yeniden yapılanarak” sezona girmesine rağmen yarışta söz sahibi olan ve şansını kâğıt üzerinde son haftaya taşımayı başaran Fenerbahçe’nin de hakkını vereceğim.

Cumartesi Gecesi Ateşi yanmaya başlarken, yaklaşık iki saatlik bir deparla sona erecek gün biterken sevinçten çıldırmak, üzüntüden sürünmek, heyecandan ne yapacağını bilememek, endişenden aklını yitirmek ve daha nice duygusal iniş çıkışlar yaşamak için hazır olacağım veya hazır olduğumu sanacağım...

Coşkun bahar günlerini eve tıkılarak ıskalamış ruhlarımızın gecenin sonunda açacağı bayrağın rengi ne olacak, şimdiden bilmek mümkün değil...

Ama gecenin sıcaklığı şimdiden hissediliyor...

Yazının Devamını Oku

Tut nefesi bekle cumartesiyi

Öncelikle kazanmak, mümkünse farklı kazanmak zorunda olan Galatasaray, ligden düşmesi kesinleşmiş, 11 maçtır galibiyet yüzü görmemiş rakibinin karşısında “aklı başka sahalarda görüntüsü” vererek başladı.

Yoğun fikstür ve derbinin getirdiği ekstra yorgunluk belirtileriyle sahaya çıkan sarı kırmızılar, maçın başlangıç bölümünde hücumda yolunu bulmak ve ritm tutturmak konusunda bocaladı. Bu dönemde tecrübeli oyuncuları üzerinden Galatasaray kalesine ciddi baskınlar düzenleyen Denizlispor, Muslera’nın direnciyle karşılaştı. Maçta Galatasaray’ın elini rahatlatan gol, sezonun kazanımlarından sayılması gereken “nöbetçi golcü” Halil Dervişoğlu’ndan geldi.

TUHAF HADİSE

Bu golün ardından hücumda iştahı belirgin şekilde açılan Galatasaray çok geçmeden Babel’in penaltı golüyle skoru geliştirdi. Skoru geliştirmek demişken... “Gole ve gollere acilen hem de çok acilen ihtiyaç duyulan” bir dönemde, ilk penaltıyı şahane kullanmış Babel dururken bu konuda karnesinde kırık bulunan Emre Akbaba’nın seçilmesi de bir tuhaf hadisedir... 2-0’ın ardından Galatasaray skoru geliştirmek için yüklendi fakat 40 pozisyonda ceza sahasında topla buluşsa da bir türlü rahata ereceği golleri üretemedi; bir de üstüne kalesinde gol gördü.

MOHAMED MUCİZESİ

Fatih Terim’in hücum hattını harmanlamasına kadar. Sakatlığına rağmen sahaya çıkan golcü Mustafa Muhammed biri penaltıdan iki gol birden atarak belki de bir mucizeye uzanacak kapıyı açmış oldu. Son dakikalar bir heyecan dalgasını büyütürken, İstanbul’daki ezeli rakiplerden gelen haberler düğümü futbol tarihinin en büyük düğümü haline getirdi. Tut nefesi, bekle cumartesiyi.

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJrU2N6Z2hjOCIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Yazının Devamını Oku

Aslan aslanlığını yaptı

Ligin düğümünü çözecek veya iyice sıkılaştıracak maç haline gelen derbi, tabirin hakkını verecek şekilde “fırtına gibi” başladı.

Ali Sami Yen’i lider olarak ziyaret eden siyah beyazlılar, bu moralle ve rakiplerini erkenden devirmek isteğiyle hızlı, baskılı bir başlangıç yaptı. Galatasaray’ı kendi yarı sahasına kıstırmak üzere hareketlenen Beşiktaş topa sahip olan ve gol için batıran taraftı fakat ava giderken avlandı.

BABEL ATTI, İŞ DEĞİŞTİ

Gedson Fernandes’in harikulade pasıyla buluşan Babel, bu flaş akında golü attı ve oyunun da çehresi değişti. Temposu baş döndürücü, faulleri bol ve sert, hızını sürekli artıran, aksiyon filmlerine selam çakan türden bir oyun izledik.

Atiba Hutchinson’ın “özetle” bir penaltı alması, bir penaltı vermesi ve bunu da 3 dakika içinde gerçekleştirmesi de skor tabelası için belirleyici oldu ilk devrede. İkinci yarı beklendiği üzere siyah beyazlıların yeniden baskı kurma çabasıyla başladı fakat Galatasaray’ın da söyleyecek sözü vardı ve açıkçası sesi de daha yüksek çıkıyordu. Kimi zaman en ileri uçta yoğun baskı uyguladı, oyunun temposunda belirleyici taraf olmayı başardı, rakibini etkisiz hale getirdi.

TERİM, TAKIMI 'DOĞRU' KURDU

Sahaya tecrübeli oyuncularla çıkan Fatih Terim, Uğur Meleke’nin maç öncesi analizine selam çakarak hem “takımı” doğru kurmuştu hem de “oyunu” daha iyi oynatıyordu.

Savunmada Marcao’dan, ortada Fernandes’e, Taylan’a, ileride Babel’e kadar maksimum konsantrasyonla takım olarak iyi oynayan Galatasaray’da sonradan dahil olan oyuncuların da performansı yüksekti.

TARAFTARI GURURLANDIRDI

Yazının Devamını Oku