Sinema, ah güzel sinema

Türkiye dün itibarıyla “normalleşme” sürecinde yeni bir döneme girdi; sinema ve tiyatrolar, açık hava konserleri, internet kafe, düğün ve nişan salonları kapılarını açmaya başladı...

Şu sıralar, birkaç hafta önce bir kitap mezatı sayesinde elime geçen 90 yaşında bir ciltle aşk yaşadığım için sinema aşkım coşmuş vaziyette.

“Vakıt” gazetesinin, Harf İnkılabı’nın devreye yeni girdiği bir dönemde, 1930’da vermeye başladığı ve ağırlık noktası “sinema-varyete” olan haftalık aktüalite ilavesini merakla, sevgiyle, heyecanla okuduğum günler...

“Sesli filmlerin” devreye girdiği, “Vakıt”ın iddiasına göre “her sene memleketimizde sinemaya gidenlerin adedinin bütün Türkiye nüfusuna müsavi (eşit) olduğu” günlerden gelip elime ulaştı bu cilt...

Ocak 1930’da yayınlanan “Bizde sinema” başlıklı makaleye göre İstanbul’da 31, İzmir’de 11, Ankara, Eskişehir ve Adana’da 3 sinema salonu var.

Samsun, Edirne, Antalya, Urfa, Giresun gibi toplamda 13 şehirde 2’şer salon faaliyette. Tek sinema salonu olan şehir sayısı da epeyce fazla, yılda 12 milyondan fazla bilet kesiliyor...

Sinema aşkının dünyaya paralel olarak hızla büyüdüğü ve mesela Majik Sineması’nda “büyük bir itina ile vaz’ı sahne edilen ve Yili Friç, Lilyan Harver, Varvik Vard gibi 3 büyük yıldız tarafından temsil edilen, en müşkülpesentleri bile memnun edecek Benli Kadın” filminin gösterildiği günler

Filme ilaveten “Dansing Jim’in Varyete Siyah Kuşlar” adlı trupu da Levis Duglas’ın merdiven dansını hakiki ve mahirane bir şekilde sergiliyor; dikkatlerden kaçmasın...

Böylesi bir nostalji rüzgârına tutulmuşken sinema salonlarının yeniden açılış haberlerini ne yazık ki müjdeli haber” olarak görmenin pek mümkün olmadığı günümüze dönüveriyoruz...

Dün izin çıktı fakat kaç salon kapılarını açabilecek?

Sinema Salonları Yatırımcıları Derneği Genel Sekreteri Fevzi Genç, Aydınlık’tan Ersoy İrşi’nin sorularını cevaplarken zaten son dönemde “mısır savaşları” gibi hadiselerle de darbe yemiş olan sinema salonlarının hazin manzarasını anlatmış

Fevzi Genç’e göre “İzin var ama imkân yok” diye özetlenebilecek günümüz şartlarında Türkiye çapında ancak 20 veya 30 salon kapılarını açabilecek.

Temmuz ölü sezon, iddialı yapım yok, seyircinin zaten “çok anlaşılabilir şekilde” gidesi yok...

2 bin 400 sinema salonundan 200’ü kapanmaya yakın, eğer destek verilmezse bu rakam rahatça 500’ü bulacak diyor Genç...

Bir yandan da AVM’lerin baskısı var: İmkânımız olmadığı halde salonlarımızı açmamızı istiyorlar. Eğer kira ödeyip açmazsak, günlük ceza keseceklerini belirtiyorlar. Bir kıskaç içinde kaldık maalesef...”

Peki çözüm önerisi?

“Bizim elimizde birçok çözüm önerisi var. Ama biz esasen birinin öne çıkmasını istiyoruz. O da bizlerden alınan eğlence vergisi. Bunun kaldırılmasını istiyoruz. Sattığımız biletin yüzde 10’unu direkt devlete veriyoruz. Sinemacılara moral vermenin, salonların kapanmaması için atılacak en önemli adımın bu olduğunu düşünüyoruz. Bizim artık bu vergiyi verebilecek canımız yok...”

Yetkililerle temas halinde olduklarını, onların da kendilerine hak verdiklerini ancak somut bir çözümün uzak görüldüğü günler yaşadıklarını söylüyorlar...

Bugün gidemesek de, bir süre daha gitmeyi aklımızdan bile geçirmeyecek olsak da, sinemalara sırtımızı mı döneceğiz?

Hayallerimizi, aşklarımızı, yalnızlıklarımızı, heyecanlarımızı besleyen salonların birer birer yok olmasını seyretmekle mi yetineceğiz?

Umarım seslerini duyan, dertlerine çare üreten çıkar...

Sonra çok pişman oluruz, benden söylemesi...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Bu harbin zenginleri

Sahte maske, sahte dezenfektan haberlerini okudunuz mu?..

Fırsatçıda, muhtekirde, tağşiş veya taklit ürün yapanda ahlak veya vicdan arayacak halimiz yok, olsa zaten yapmazlardı bu alçaklığı.

Eskiden “harp zengini” olarak anılan şeref yoksunlarından bahsederken kullanılan bir ifade “muhtekir”, “ihtikâr yapan kimse” demek.

İhtikâr nedir diye soracak olursanız, Ferit Devellioğlu’nun sözlüğü şöyle tarif eder mesela: “Halkın zaruri ihtiyaçlarını ucuz ucuz toplayıp fırsat bulunca pahalı satma, vurgunculuk,  boğuntu, madrabazlık...”

Eski bir ifade ama özü eskimemiş, varlığı hâlâ halkı, özellikle de yoksulları kemiriyor...

Çoğu İttihat ve Terakki’nin “milli iktisat” çabasının ürünü olan “harp zenginleri” Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nda palazlanmış bir tip...

Millet canının derdindeyken türlü numaralarla istifçilik, sahtecilik, vurgunculuk yapan harp zenginleriyle bugünküler arasında bir fark var mıdır allasen?

Birinci Dünya Savaşı’nda enflasyonun yüzde 400’e ulaştığı dönemler yaşanmıştı Osmanlı’da.

Araştırmalar zahiredeki fiyat artışlarının o dönemde Berlin’de yüzde 124’e, Viyana’da yüzde 178’e ulaşırken, İstanbul’daki artış oranı yüzde 1970’e ulaşmıştır. Varın siz hesaplayın bizim vurguncuların hırsını ve ahlakını...

Yazının Devamını Oku

Biz bu kavgayı görmüştük

Cübbeli Ahmet’in Ahmet Hakan’ın “Tarafsız Bölge”sinde 2 bin civarında Selefi derneği bulunduğunu söyleyip “Şahıslar pompalı mompalı... İç savaşa hazırlanıyorlar” demesi çarşıyı karıştırdı.

Daha sonra Sözcü’den Saygı Öztürk’e “Sözlerimin arkasındayım. En az 150’sinin isimlerini vermeye hazırım. Savcılar beni çağırsın” demesi hadiseyi daha da alevlendirdi...

Ama bir dakika...

Biz bu filmi daha önce görmemiş miydik yahu?..

Bu Cübbeli Ahmet’in “Selefiler silahlanıyor...” şeklindeki ilk çıkışı değil...

Mesela 17 Ocak 2020’de HaberTürk yayınına katılan Cübbeli Ahmet ismiyle tanınan Ahmet Mahmut Ünlü, “2 bin tane Selefi dernek var şu an. Selefiler sıkıntı. Adıyaman civarı çok ateşleniyor. Çok dernekler kuruluyor oralarda. Tehlike boyutuna gelmeden tedbir alınmazsa FETÖ boyutuna dönmesin” demiş ve iç savaş riskine dikkat çekerek “IŞİD ve El Kaide de Selefi’dir” diye eklemişti.

O dönem, yani bu yılın hemen başında, Independent Türkiye’den Ali Kemal Erdem, Cübbeli Ahmet’in suçlamalarını görüşmek üzere Selefilerin Türkiye’deki önemli isimlerinden Mehmet Balcıoğlu ile buluşmuştu.

Ebu Said El Yarbuzi adıyla bilinen Mehmet Balcıoğlu ile yapılan bu kapsamlı röportajı kendi sosyal medya hesaplarından izlemek de mümkün.

Antalya’da doğan, çocukken ailesiyle birlikte Belçika’ya göç eden, 16-17 yaşında İslamcı hareketlerle tanışan, 40 yaşından sonra da Türkiye’ye gelen bir isim

Yazının Devamını Oku

Yol doğru görünüyor

Galatasaray’ın kararlı oyunu umutları yeşertti.

Sezonun hemen başı için zorlayıcı bir fiktsür problemi duruyor Galatasaray’ın önünde. Azerbaycan’dan geldi, 2 idman yaptı, Başakşehir deplasmanına gitti ve hafta yeni başladı henüz! Ufukta bir Hajduk Split bir de Fenerbahçe maçı var. Hal böyleyken Fatih Terim eksiltemediği/tamamlayamadığı kadrosuyla yola çıkmak ve ilerlemek durumunda.

Dün geceki maç, olayların nasıl seyredebileceği ile ilgili ipuçları barındırabilecek türdendi. Geçen sezonun şampiyonu bir ölçüde kadrosunu korumayı başarmış, sahasında bileği bükülmeyen türden.

Başakşehir’in topa sahip olmak konusunda ısrarcı bir takım olmadığı malum; bu durum Galatasaray’ın çok sevdiği pas trafiğini gönlünce sürdürmesine imkân tanıdı bir süre.

10’uncu dakikaya kadar pehlivan gibi birbirini tartan iki rakip bu dakikadan itibaren ivme kazanan oyunu güzelleştirmek için ellerinden geleni yaptı. 

 

DEMBA BA’NIN TALİHSİZLİĞİ

Demba ba’nın savunmaya koşan santrfor talihsizliği kategorisinden sebep olduğu penaltı Galatasaray’a gol olarak geri döndükten sonra Başakşehir silkindi ve iki takım istatistiklere de ‘kafa kafaya’ yansıyacak bir maç çıkardı.

Falcao’nun ligde üretilen ilk dört golle de ilişkili olması, Saracchi’nin savunmaya ve hücuma yüzde yüz katkı sağlayarak mükemmel bir ilk yarı oynaması, Taylan’ın gelişimi ve Omar Elabdellaoui’nin de umut veren yıldız kontenjanından radara takılması Galatasaray adına sevindiriciydi.

Yazının Devamını Oku

‘Ne koronası ya?’ diyenler için

TAZE anket sonuçlarına göre yüzde 11.4’ümüz “koronavirüs diye bir hastalığın varlığına inanmıyor” sevgili okur!

“Yok öyle bir şey” diyor, “Ne koronası abi yaaa” diyor, dünyayı temelinden sarsmaya devam eden krizin suni olduğuna inanıyor. “Güzel kafa, güle güle kullan” derdik bir zamanlar, ne diyeyim...

Avrasya Araştırma’nın yürüttüğü ankete katılanlar arasında koronavirüsün “ekonomimizi bozmak için dış güçler tarafından getirildiğini” düşünenlerin oranı ise yüzde 15.5...

“Koronavirüs abartılıyor” diyenler yüzde 33.2, “Devlet iyi çalışıyor ama halk dikkatsiz” diyenler de yüzde 40 ile temsil ediliyor.

“Ne koronası ya!?1” diyen model de elbette bize özgü değil, daha geçen hafta Londra’da 20 bin, Berlin’de 38 bin kişilik “maskesizler” grubu gösteri düzenledi, polisle çatıştı, 200 kişi gözaltına alındı...

Virüs tedbirlerin gevşetildiği dönemde gücünü kaybetmediğini, hatta arttırdığını her gün istatistik istatistik kanıtlıyor oysa...

Sağlık sisteminden yükselen “Yapmayın, etmeyin, kurallara uyun, bitiyoruz” çığlıkları ne derece duyuldu, kabul gördü takdiri size bırakıyorum.

Ön cephede savaşan ve bu kahramanlıklarının bedelini ölerek, hastalanarak, aile düzenlerini kaybederek ödeyen sağlık çalışanları birbiri ardına istifa etmeye başladı; bu haberler de artışa geçti...

Denetim?

Yazının Devamını Oku

Işınla beni bu trafikten

İstanbul’da yaşayanlar trafiğin pandemi öncesindeki yoğunluğa yavaş yavaş eriştiğinin farkındadır...

İstanbul’un meşhur trafik denklemi hassastır, sabah ve akşam yoğunlukları dışında “mevsimsel” diyebileceğimiz etkiler, mesela okul servis araçlarının katılımı, yağmur veya kar veya şiddetli rüzgâr gibi hadiseler hemen trafiğin dengesini değiştirir.

Toplu taşıma trafik yükünün önemli bir kısmını kaldırırken, benim gibi trafikte kalınca fenalık geçirenlere metro, vapur, yoğunluk saatleri dışında otobüs gibi nispeten hesaplı ve pratik hizmet de sağlar.

“Normalleşme” sürecinde gevşetilen bazı uygulamalarda yeniden sıkılaştırmaya gidildi ve toplu taşıma araçlarında ayakta yolcu taşımak da yasaklandı.

Pandemi sürecinde kimsenin çıkıp da “Bu ne biçim yasak?” diye soracak hali yok elbette, 12 kişilik minibüsten 33 kişi inmesinin savunulacak bir yanı olmadığı gibi.

Ancak başka sorular var elbette...

Normalleşme sürecinde ekonominin, memleketin çarklarının dönmesi konusunda herkes mutabıktı, evine ekmek götürmek zorunda olan vatandaş da, başta devlet olmak üzere tüm işverenler de “Çalışmak lazım” dedi...

Kadere emanet şekilde çıkılan bu belirsizliklerle dolu yolda yeni problemlerin nasıl çözüleceği de zamana bırakıldı bir ölçüde.

“Tamam çalışalım ama işe nasıl gideceğiz?”

Yazının Devamını Oku

Biraz dikkat lütfen Mariya Zaharova!

Sırbistan Devlet Başkanı Aleksandar Vucic’in “ekonomik normalleşme” müzakeresi için gittiği ABD’den, Beyaz Saray’dan yansıyan görüntüleri çok konuşuldu.

Diplomatik rezalet, nezaketsizlik, hakaretamiz davranış... Nasıl adlandırırsanız adlandırın, düştüğü/düşürüldüğü vaziyet hazin ve utanç vericiydi. Hani yanınızda biri azarlanır ve siz utanırsınız ya, işte öyle...

O Trump’ın dev masasının karşısına kondurulmuş sandalyedeki çaresiz yalnızlık duruşu...

Yine o dev masanın yanında ilkokulda sınava giren yetişkin gibi eğreti oturuşu...

Ve elbette Trump’ın “Sırbistan ve Kosova’nın Kudüs’te büyükelçilik açacaklarını” duyurduğu anda yaşadıkları...

“Haydi ya, öyle mi yapıyormuşuz?” bakışı, heyete dönüp “Niye benim haberim yok?” şeklinde yakarışı, “Şimdi bittik abi” ifadesiyle önüne düşen perçemlerini eliyle arkaya atışı...

Takım arkadaşı tarafından avlanan kaleci gibi bakakaldı “adamlarına”...

Utanç verici anlardı ve hem konvansiyonel hem de sosyal medyada aldı yürüdü bu görüntüler ve haliyle sert eleştiriler...

Vucic

Yazının Devamını Oku

Kötü haber, iyi haber, şenlik ateşleri

Kötü haber konusunda şerbetli sayılırız; bu sebepten, önce biraz kötü haberleri sıralayalım, sonra iyi haberler de olacak...

Her türden felaketin en önce ve en sert vurduğu kültür, sanat, eğlence dünyası pandemi sürecinde de çok ağır darbe aldı.

Önceki gün İngiltere’de yayınlanan bir araştırma müzik sektöründe çalışanların yüzde 64’ünün “mesleği bırakmak” noktasına geldiklerini ortaya koyuyordu.

Pandemi süreci başlarken yapılan benzer bir araştırma, katılımcı müzisyenlerin yüzde 20’sinin yakın gelecekle ilgili “umutsuz” olduklarını ortaya koymuştu; çaresizlik nasıl katlanarak büyümüş siz hesap edin...

Müzik dünyasında epeyce arkadaşı olan biri sayılırım. Tanıdıklarım sadece müzisyenlerle kısıtlı değil, “büyük müzik ailesi”nde ışıkçıdan konser organizatörüne, DJ’den yapımcıya pek çok dostumun madden ve manen yaşadıkları sıkıntılara şahidim...

Daha önceleri 2021’de işlerin yoluna gireceğini düşünen bazı “iyimserlerin” bile enseyi kararttıklarını görmek kalbimi de umudumu da kırıyor.

Dünyanın en büyük “konser üretim merkezi” olan dev Live Nation, 2019’da 2.64 milyar dolar ciro yaptığı dönemde bu yıl 141 milyon dolar civarında kaldığını açıkladı.

Kayıp müzik cephesinin her alanında çok büyük ki bunu sanat dünyasının diğer alanlarında da benzer şekilde görmek mümkün.

Kötü haber teker teker gelmiyor. Mesela 1998’den beri markasını müzikle bütünleştiren enerji içeceği devi Red Bull müzikten tamamen (plak şirketi kalıyor sadece) çekileceğini duyurdu.

Yazının Devamını Oku

Benim tek dostum maskem, kolonyam

Konuyu basit bir şekilde anlamak ve anlatmak için “istatistiklere” bakalım.

İstatistik dediğimiz ben, sen, o, biz, siz, onlar; hepimiz işte, tüm memleket...

Her “rakamın” altında bir acı kayıp, yanan yürekler olduğunu akıldan çıkarmadan, evlerden ırak ama bir sonraki “rakamın” yakınımızdaki birini işaret edebileceğini hiç unutmadan okuyalım lütfen...

24 Ağustos’ta, geçen hafta pazartesi günü 18 vatandaşımızı kaybetmiştik “Türkiye günlük koronavirüs tablosu”na göre...

25 Ağustos’ta 24 kişi, 26 Ağustos’ta 20 kişi, 27’sinde 26, 28’inde 36, 29’unda 39, 30’unda ise 42 vatandaşımızı kaybettiğimiz duyuruldu...

Bir hafta içinde ikiye katlanmış günlük kaybımız...

29 Temmuz’da durumu ağır olan hasta sayısı 542 olarak açıklanırken, bir ay sonra, 29 Ağustos’ta 1000’e dayanmış vaziyetteyiz...

Pandemi nedeniyle evlerimize kapandığımız o korku dolu günlerden, bahar aylarından daha iyi durumda olmadığımız aşikâr; ancak virüs yok olmuş da bundan sadece kendisinin haberi yokmuş gibi hayatlarımıza devam ediyoruz.

Artık nisan ayındaki

Yazının Devamını Oku

Zümküfül de gitmeseydi iyiydi

Balıkpazarı’ndaki meşhur Şampiyon Kokoreç, artan kira maliyeti nedeniyle 58 yıl önce kurulduğu Beyoğlu’na veda etti.

“Bir simge daha veda etti” tonundaki haberi okurken, 1980’lerden beri sinema çıkışı çabuk tarafından bir şeyler atıştırmak veya hızlı geceler öncesinde mideyi sağlama almak için uğradığım mekânın kapanmasına elbette üzüldüm.

Kokoreci bana tarz olarak pek uymaz, “zümküfül” olarak nam salmış acı soslu ve patatesle gelen sosisliyi ise çok severdim.

Şampiyon 1962’de doğduğu muhite veda etse de yıllar içinde şube sistemiyle İstanbul’a, Ankara’ya ve başka illere yayıldığından, marka varlığını sürdürecek.

Yakın geçmişe kadar tabiri caizse para basan bir mekânın son yıllarda darbe üstüne darbe yemiş olan Beyoğlu’na vedasını, haberdeki “parçalı nostaljik” bir havayla karşılamak da “Ticari bir karar almış, koca şirket sayılır” diye karşılamak da mümkün...

Geçen ay, İstanbul’un restoran tarihinde “ilk vejetaryen lokanta” olarak önemli bir yere sahip olan Zencefil de 27 yıl sonra kapandığını duyurmuştu.

Yemek zevki konusunda zıt kutupları temsil eden vejetaryen bir lokanta ile meşhur bir kokoreççiyi çekilme kararına zorlayan sebepler elbette ekonomik.

Bitmeyen kaldırım çalışmalarından terör saldırılarına, eğlence hayatına sistematik müdahaleden turist kimliğinin eksen değiştirmesine uzanan pek çok zorluğu göğüslemiş olan Beyoğlu esnafı, pandeminin ardından tamamen çaresiz kaldı.

Bu

Yazının Devamını Oku

Su yıkıp geçerken ne diyor?

Deneyimli, sıkı gazeteci büyüğüm Muharrem Sarıkaya dün sabah Habertürk’te yayınlanan ‘Gün Başlıyor’ programında Giresun’daki felaketin fotoğrafını bir başka açıdan çekme imkânı sunuyordu...

1858’deki Arazi Nizamnâmesi’nden bu yana 25 ayrı kanun çalışması yapılmış imarla ilgili...

25 girişim problemi çözmeye yetmemiş, kendi aralarındaki çelişkilerle rant kovalayanlara açık alanlar oluşturmuş sadece...

Faydası olacağı düşünülerek 2013’te bir girişim daha yapılmış ancak “yoğun gündem” filan feşmekan derken olmamış o iş de!

2019’da ısıtılmış, torbaya girmiş fakat aynı hızla kadük olmuş...

İmar afları vesaire derken bugün Giresun’da yaşadığımız acıyı yurdun her köşesinde yaşatabilecek binlerce, on binlerce hayalet adayı bina dikilmiş, dikilmeye de devam ediyor.

Akla, fikre, bilime aykırı şekilde, dere yatağına, su üstüne, heyelan bölgesine yayılırken binalar, farklı hesaplarla farklı rantların peşinde koşanlar kârı cebe indirmiş, olan dolaylı yoldan da direkt olarak da vatandaşa olmuş hep.

Bugünün sorunu değil bu sadece elbette. 162 yıldır yasa üstüne yasa çıkarılmış fakat uygulama, denetleme, cezalandırma kısımları hep es geçilmiş işte...

Uzmanlar 20 binden fazla nüfus barındıran Dereli’de de civarında da bu tarz problemlere gebe başka yerlerin göz göre göre felakete davetiye çıkardığını söylüyor.

Yazının Devamını Oku

Virüs taşıyan virüslü zihniyet

Hâlâ duymayan kalmış mıdır bilemiyorum fakat bir hatırlatma paraşütü ile iniyorum konuya: Koronavirüs, COVID-19 diye ölümcül bir virüs, dünyamıza, dolayısıyla da memleketimize musallat olmuş vaziyette!

“Bu ne biçim hatırlatma, bilmeyen mi var?” diyeceksiniz ve elbette haklı olacaksınız fakat akla sığmayacak bazı gelişmeler karşısında “Herhalde anlamadılar” diyorsunuz!

Bolu’da, Gölcük Tabiat Parkı’na Ankara’dan gelen bir çiftin pozitif çıkan testin sonucunu beklemeden tatile çıktıkları anlaşıldı.

Karantina kurallarına aykırı davrandıkları için para cezası kesilen çift, ekipler tarafından karantinaya yönlendirildi.

Bu umursamazlığı basiret bağlanması olarak gören de çıkacaktır, muhakeme eksikliği olarak gören de...

Peki Kırklareli’ndeki çiğköfteci M.A.’ya ne diyeceğiz?

Polis ve sağlık ekipleri COVID-19 tanısı konan ve karantinada olması gereken M.A.’yı gelen ihbar üzerine Balkan Caddesi üzerindeki dükkânında satış yaparken bulmuş...

Buna basiret bağlanması veya muhakeme eksikliği denmez herhalde! Vicdansızlıktan akılsızlığa uzanan pek çok seçenek var bu durum için ama neyse... Durum ortada...

Bu iki vaka elbette çok küçük örnekler.

Yazının Devamını Oku

Anlaşın artık, yeter!

Son olarak Antalya Kepez’de arka ayaklarını hortumla bağladığı köpeğe tecavüz eden sapığın serbest kalışını izledik çaresizce.

Mahallenin çocukları şüphelenip takip ediyor, tecavüzü görüntülüyor, polise şikâyet ediliyor, gözaltına alınıyor, para cezasına çarptırılıp salıveriliyor.

Bu aşağılık herif 71 yaşında! Mahalleli, daha önce de bu tür hareketlerinden şüphelendiklerini veya bildiklerini söylüyor.

71 yaşındaki aşağılık herif Halil Y. ve benzerlerinin paçayı bu kadar kolay ve çabuk tarafından kurtarabiliyor olmalarının nedeni her nedense bir türlü çıkarılamayan Hayvan Hakları Yasası’nın “sağladığı kolaylıklar”...

El insaf yahu!

Savunmasız bir canlıyı darp eden, işkence uygulayan, tecavüz eden, hunharca, umursamazca canına kıyan bu pisliklerden kime ne fayda gelir?

Topluma mı, ailesine mi, komşularına mı?

Hasta tipleri, suça eğilim gösteren bu rezilleri niçin hâlâ yasal koruma altında tutuyoruz biri açıklayabilir mi?

Yaklaşık 1000 TL ceza ödemekten öte bir iş gelmeyecek başlarına, bunu biliyor uğursuzlar...

Yazının Devamını Oku

Dramasavar lama göreve

Oksimoron, birbirine tamamen zıt iki kavramın, birlikte kullanılmasını işaret eder.

Örnek vererek açıklamak gerekirse Belarus’ta demokratik bir seçim yapıldı” dediğimiz zaman katmerli tarafından bir “oksimoron” çıkar karşımıza.

“Belarus ve demokrasi” veya “Belarus ve seçim” dediğinizde ülkenin durumu hakkında az çok bilgisi olan bir dünyalı “Tabii canım, eminim öyledir” demekle yetinecektir.

“Doğu Bloku” dağılırken bağımsızlığını ilan eden ancak “SSCB modeliyle” bağını sürdüren tek memleket Belarus oldu.

Ordu kökenli, daha sonra “kolhoz” (bir nevi tarımsal kooperatif, köleliğin hallicesi) idareciliği yapmış olan Aleksandr Lukaşenko 1994’te yapılan ilk seçimleri kazandı ve o günden beri kazanmaya devam ediyor.

Lukaşenko’nun 26 yılı dolduran iktidarını başarılı ve vizyoner bir yönetici olmasına, ülkesine istikrar ve bereket sunmasına, saygı ve sevgiyle desteklenen liderliğine bağlayan çıkar mı bilemem...

Katıldığı seçimleri yüzde 80 ve üstü oy toplayarak kazanan Lukaşenko’nun bu başarısı daha çok baskıcı yönetimine bağlı...

Rakiplerine “Çok istiyorsan muhalefet yap ama sonuçlarına katlanırsın” tarzı yaklaşımıyla ünlenen, son seçimler öncesi potansiyel rakiplerin bir bölümünü kargatulumba içeri alan, iradesine karşı esecek rüzgârda sallanacak yaprakları bile kopartan biri Lukaşenko...

Muhaliflere açıkça hakaret etmekte sakınca görmeyen, onları sıkça dış mihrak uzantıları olarak gösteren, kendisini otokrat bir lider olarak tanımlamaktan gocunmayan biri

Yazının Devamını Oku

Adam mezara, kitap mezata derler ki, doğrudur

“ADAM mezara, kitap mezata” yahut “Beyefendi mezara, metrukâtı mezata” sözünü ilk kez yıllar önce Sahaf Simurg’un Hasnun Galip’te dükkân açtığı dönemde duymuştum.

Haftanın belli bir günü Simurg’da toplanan eski tüfek entelektüellerin, “kitap muhibbân”ının merkeze sanatı ve kitabı alan, bol dedikodulu, içinden anılar akan bu sohbetlerini genç bir meraklı olarak çoğunlukla hiç sesimi çıkarmadan izlerdim.

Çoğu bugün hayatta olmayan bu kıymetli isimlerin ortak bir tanıdıkları önemli bir sanatçımızın ölümünün ardından mirasçıları kitaplarını, resimlerini apar topar satmışlardı, bu laf da yaşanan olay üzerine sarf edilmişti.

Sahaflar bu gibi konular açıldığında, bir koleksiyonerin birikimi parça parça satıldığı konusu açıldığında “Bu gözler neler gördü” derler ki, mütevazı bir koleksiyoner olarak ben bile neler gördüm neler...

Yıllar içinde sahaflardan topladığım kitaplar içinde heyecanlı bir okura samimiyetle imzalanmış olanların yanı sıra, meşhur isimlerin birbirlerine imzaladıkları da vardır.

Birlikte çalışma şansını yakaladığım rahmetli Orhan Duru’nun terekesinin, o bakmaya kıyamayacağınız harikulade Karagöz-Hacivat takımlarının vb satılması için birkaç ay ya beklenmişti ya beklenmemişti mesela...

Böyle durumlarda “sahafa düştü” ifadesinin kullanılmasını yadırgayan, hatta ayıplayanlardanım...

Çünkü sahaf, mesleğin usta isimlerinden Emin Nedret İşli’nin ifadesiyle “bir nevi kâğıt arkeoloğu”, bir “kültürel miras bekçisi” sayılır aynı zamanda.

Terk edilmiş veya mirasçılar tarafından korumak yerine para karşılığı kurtulmak gereken bir yük olarak algılanan kıymetli eserleri toplar, kollar, gözetir, gerekirse onarır/onartır ve kıymetini bilecek bir başka kişiye devredene kadar sahip çıkar neticede.

Yazının Devamını Oku

Cips paketi çitilemekten karışık teknik halaya geçiş

Kurban Bayramı’ndaki görüntülere bakıyorum, sonra koronavirüsün seyrini ortaya koyan istatistiklere ve kendi kendime diyorum ki “Sen bu işi hiç bilmiyorsun, anlamıyorsun...”

Sağlık Bakanı Koca’nın paylaştığı son manzara günde 18 can kaybettiğimiz, 987 kişide de koronavirüs tespit edildiğini gösteriyor...

Peki korkuyor muyuz? Asla!

Toplam 15 bin nüfuslu Avşa, Marmara ve Paşalimanı adalarında 150 bin kişi toplanmış...

Çeşme, Marmaris, Antalya, Bodrum gibi popüler tatil merkezlerindeki durum elbette daha feci...

İstanbul’daki Menekşe Plajı’ndan canlı yayın bağlantısına denk geldim, görüntüler içimi şişirdi...

Plajlarda sardalya kutusuna sıkıştırılmış gibi “tatillenenler”, kulüplerde güneş batırma/ay çıkartma partilerinde coşarak eriyenler gırla...

Maskeler artık çeneye indirilerek bile olsa takılmıyor, dirseğe paraşütçü inmiş gibi ekleştirilmiyor...

Bunlar işin görünen, medyaya yansıyan

Yazının Devamını Oku

Bravo ve çok bravo

TBMM, sosyal medya düzenlemesine ilişkin kanun teklifinin görüşmelerini dün sabah 07.00 gibi tamamladıktan sonra 1 Ekim’e kadar tatile girdi.

“Renkli” diye adlandırılan türdendi 27’nci dönem vekillerinin 118’inci birleşimi.

Üzerinde dislike/beğenmedim” yazan küçük pankart da gördük, AKP’li Rümeysa Kadak’ın Netflix dizisi “Dark” üzerinden Meral Akşener’e gönderme yapmasını da.

Malum, dün görüşülen tasarının altındaki ateşin harlandığı günlerde Meral Akşener “Dark’ın son sezonunu bitirmeden Netflix’i kapatırsan vallahi gücenirim Sayın Erdoğan” şeklinde itiraz etmişti.

Böylece ilk sezonunu “anladığımı sandığım” ancak sonra ipin ucunu kaybettiğim ve bulmaya da çok üşendiğim Alman yapımı “Dark”, memleketin siyaset tarihinde dizinin ruhuna uygun bir fenomene dönüştü; bahtiyarım herhalde, tam olarak bilemiyorum...

“Renkli” demişken bir “dislayk işaretli lolipop” ve bir dizi film geyiği yetmezdi elbette; birleşim, sayın vekillerimizin sabahın erken saatlerinde artık gelenekselleşen itişini, kakışını yapmasıyla taçlandırıldı.

Ancak itişme kakışma bu yasama yılında yine örneklerini görmüş olduğumuz yumruklaşmak, sıradan sıraya vekil fırlatmak, uçan tekme denemesiyle pantolon ağı test etmek gibi noktalara varmadı...

“Sezon finalini” böyle yapan vekilleri seyrederken fikirlerine, inançlarına, ülkülerine, ideolojilerine, davalarına, partilerine canlarından fazla kıymet verdiklerini göstermek istediklerini düşündüm!

Yoksa bugüne kadar Meclis çatısı altında 11’i vekil, toplam 43 kişide

Yazının Devamını Oku

Bu millet Ata’sını sever

Osmanlı referanslı polemik odunlarının birbiri ardına gündem fırınına atıldığı günler...

Hem önüne hem arkasına bakarak yürümeye çalışan kişi yolunda ne kadar verimli ilerleyebilir, onun takdirini sizlere bırakayım.

Memleket hakkında farklı düşüncelere sahip olsa da birlikte yaşamak iradesine hep tutunmaya çalışmış, ortak olarak sahip çıktığı bazı değerleri kavgalarından uzak tutmaya çabalamış bir toplumuz.

Her konuda ama her konuda kutuplaşma potansiyeli muazzam bir millet olsak da mesela “Ata” kavramı denildiğinde net bir çizgi çekeriz...

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın geçen cuma Ayasofya’da okuduğu hutbedeki “lanet” kısmını tartışıyor Türkiye haklı olarak.

Ali Erbaş’ın hutbesinde tepkilere yol açan “Fatih Sultan Mehmet Han, gözbebeği olan bu muhteşem mabedi kıyamete kadar cami olmak kaydıyla vakfedip müminlere emanet bırakmıştır. Bizim inancımızda vakıf malı, dokunulmazdır. Dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar...” ifadesinin Atatürk’ü hedef aldığı yolundaki eleştiriler artınca açıklamalar ve bir de “iptal” geldi.

Ahmet Hakan, yönelttiği “Atatürk’e lanet ettiğiniz şeklinde bir eleştiriyle karşı karşıyasınız. Bu konuda ne söylemek istersiniz?” sorusuna Erbaş’tan gelen yazılı cevabı köşesinde paylaştı.

“Vefat eden insana dua edilir, beddua değil” diyen Erbaş’ın açıklaması “Geçmiş geçmişte kalmış mirim, biz önümüze bakalım” tonunda ve açıkçası çok da tatmin edici türden değildi.

Halkın çok büyük bölümünün kahramanı ve sevgilisi konumundaki

Yazının Devamını Oku

Yeniden başlamak zamanı

Emre Akbaba’nın maçın henüz 3’üncü dakikasında depara hazırlanırken sakatlanması, Galatasaray’ın bu sezonki talihsizliklerle dolu hikâyesinin özetiydi sanki.

Yaşamadığı aksilik kalmadı sarı kırmızılıların. Hiç ardı kesilmeyen bir sakatlıklar zinciri, neredeyse sistematik şekilde gelen cezalar, hatalı hakem kararları vesaire derken ne kendisi oynadığını anlayabildi, ne biz... Dün ıstıraplarla dolu sezona noktayı koymak için bu mevsimde sıcağıyla insanı fena hırpalayan Antalya’daydı Terim ve ekibi. Beşinci sıraya tutunmak ve bir Avrupa bileti düşlemekten başka amacı kalmayan Galatasaray, futbol açısından hiçbir varlık gösteremediği korkunç bir başlangıç yaptı. İlk 20 dakika bırakın şutu, pozisyonu, rakip yarı sahada bile görülmedi. İlk yarı bittiğinde sadece bir şutu vardı ve o da elbette ‘isabetsiz şut’ kategorisindendi!

KOŞMAYA KÜSMÜŞ BİR GALATASARAY

İlk 45 dakikada, özellikle ilk yarım saatte niçin daha fazla gol üretemediğini Antalyaspor cephesi ciddi şekilde sorgulamalıdır; çünkü Donk’u biraz kenara ayırırsak karşılarında koşmaya bile küsmüş bir Galatasaray vardı. İkinci yarıda işin rengi değişti ve en azından karşı tarafta da bir kale olduğunu hatırlayan Galatasaray belirdi sahada. Yavaş yavaş dozu artan baskının neticesinde geçen hafta da takımını ateşleyen harikulade bir gol atan Saracchi ile beraberlik, sonra da kazanılan penaltıyla galibiyet sinyali geldi ancak tabelayı belirleyen yine 90’dan sonra yenilen gol oldu. Şimdi, yeniden başlamak zamanıdır Galatasaray için....

DURUM PARLAK DEĞİL

Durum parlak değil, transfer işi çetrefil, imkânlar kısıtlı, gelir kaybı yaşanacağı kesin... Malumunuz, krizler aynı zamanda fırsat kapısıdır ve bu kapıyı açmak konusunda Galatasaray’dan daha iyisi yoktur. Yeniden başlamak, bariz ağırlıklardan kurtulmak, tazelenmek ve yeniden yarışın liderliğine soyunmak zamanıdır; o zaman herkes işbaşına...

 

Fatih Terim'den Antalyaspor maçı sonrası kadroda değişim sinyali; 

<iframe src='//www.hurriyet.com.tr/video/embed/?vid=41572499&resizable=1&autostart=true&playsinline=true&v_utm_source=haber_detay' width='580' height='326' frameborder='0' scrolling='no' allow='autoplay; fullscreen' allowfullscreen></iframe>

Yazının Devamını Oku

Söz verme değil tutma zamanı

Kamuoyunu sarsan her kadın cinayetinden sonra aynı sözler, aynı kararlılık mesajları, aynı çıkışlar...

Kâr etmiyor, bir arpa boyu yol kat edilemiyor, İstanbul Sözleşmesi hakkıyla devreye sokulacağına kaldırmak için fırsat kollanıyor, kadını koruyacak mekanizmalar sağlıklı çalıştırılamıyor...

Pınar Gültekin’in katledilmesinin tepkisi büyürken Bodrum’dan, Pınar’ın katledildiği yere çok yakın bir başka noktadan yardım çığlığı yükseldi.

Sosyal medyadaki hesabında sözlerine “Bugün yaşananlardan ve kendi yaşadıklarımdan korktuğum için bunları yazacağım. Ben zarar görmek, ölmek istemiyorum! Benim de başıma bela olan sapık, ruh hastası ve gerçekten şizofreni olduğuna emin olduğum 46 yaşında N.Ş. isimli şahıs, beni kafasına takmış...” diye başlayan 21 yaşındaki T.Ç.’nin başından geçenler sistemin nasıl çalışmadığını ve nasıl çalışabileceğini de gösteriyordu.

T.Ç., oturdukları siteye yakın bir yerde dükkânı bulunan N.Ş.’nin yaklaşık 1.5 yıl önce kendisine hastalıklı bir şekilde ilgi göstermeye ve rahatsız edici mesajlar göndermeye başladığını söylüyor ki; bu takıntılı sapık işinin nerelere varabildiğini hepimiz biliyoruz.

Takıntılı sapığın tehditleri tahmin edilebileceği üzere hızlı bir şekilde T.Ç.’nin ailesine ve çevresine de yöneliyor. Korku salmak, kişileri çaresiz hissettirmek bu korkak sapıkların cesaret kotardıkları alandır, bunu da biliyoruz...

Şimdi “Burası Vahşi Batı mı kardeşim? Çağır polisi, ver mahkemeye” diyeceksiniz. İnanın bu ilk sizin aklınıza gelmiyor...

T.Ç. defalarda polise başvuruyor, hatta sapığın tehditlerine verdiği karşılık yüzünden mahkemeye bile çıkıyor. Hâkimin tavsiyesinin “Ben de her gün tehdit ediliyorum ama bak yaşamaya devam ediyorum” olduğunu belirtiyor T.Ç.

Polisler fiziksel bir saldırı olmadan bir şey yapamayacaklarını söylüyorlar. Resmi birkaç

Yazının Devamını Oku