GeriKanat ATKAYA Kasetten dinliyoruz: Yıkılmadım ayaktayım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kasetten dinliyoruz: Yıkılmadım ayaktayım

"Kasetin Mucidi" olarak tanınan Hollandalı mühendis Lou Ottens’in 94 yaşında hayatını kaybetmesi, hem konvansiyonel medyada hem de sosyal medyada nostalji rüzgârları esmesini sağladı.

Bir süredir çıkardığım notlar, rastladıkça kendime “postaladığım” bazı haberler, makaleler ve biraz da kaset konusunda attığım şahsi adımlar bu “büyük ölçüde kaybolduğu zannedilen” formata bir iade-i itibar yazısı için gerekli zemini oluşturmuştu.

Toprağı bol olsun, 1963’te dünyaya “kompakt kaseti” sunan (CD’nin doğuşunda da büyük emeği vardır) Ottens’in vedası, müzik sektörünün akışını değiştiren, hatta kimi zaman rejimleri deviren bu “küçük kutu”ya çevirdi gözleri.

Kasetten dinliyoruz: Yıkılmadım ayaktayım

Önce şu, “rejim devirme” meselesini açıklayayım...

Maliyeti öncülü plaklara göre düşük olan, ses kaydını daha ucuza, daha fazla miktarda arz etmeyi sağlayan ve elbette isteyenin istediği gibi kayıt yapıp çoğaltmasına da imkân sağlaması kaseti çıkar çıkmaz popüler kılmıştı.

“Müzik endüstrisi”nde bir rejim değişikliğini tetikledi mesela. Hindistan gibi ülkelerde görüleceği üzere “üstten bakan ve kendince makul tarzları destekleyen” şirketlerin tekeli kasetler tarafından kırıldı mesela.

“Küçük gruplar”, “plak anlaşması imzalamaya değer görülmeyen” müzisyenler, önyargılarla önü kesilmiş türler (mesela punk), özetle dışarıda bırakılanlar bu ucuz format sayesinde kendilerine yol bularak oyuna dahil olma şansını yakaladı mesela.

Ve mesela İran’da Şah’ın devrilmesine giden süreçte Humeyni’nin propaganda kasetlerinin, rejim hattında bütün silahlardan büyük bir gedik oluşturabildiğine şahitlik edildi...

Ve kasetlerin müziği çoğaltma konusunda biz fanilere sunduğu imkân sayesinde yaptığımız karışık kasetler, işi alabildiğince “şahsileştirme” imkânı sunması vesaire elbette duygusal dünyamızda da bir devrim yaptı.

Geçenlerde yine bir vesileyle değindiğim “Müzik Nasıl İşler” adlı kitabında David Byrne tek dinleyicili bir radyo programı olarak gördüğü bu güzellikler için “Karışık kasetler dostunuz, psikiyatrınız ve avuntunuzdu” diyor...

Bu noktada ben de konuyu daha şahsi bir alana çekeyim...

Gençlik yıllarımda kendi kaydettiğim kasetlerden birkaç tanesi duruyor ama “karışık” olanlar ne yazık ki zamana, taşınmalara, müzik dünyasındaki teknolojik devrimlere ve ardılı formatlara yenildi.

Yine de kendimce bir kaset koleksiyonum var, halen kaset alıyorum ve her konu açıldığında “Deli misin ne kaseti?” diyenlere inat kasetçalar konusunda ısrarımı sürdürüyorum.

Pandemi sürecinde, eski kasa, pırıl pırıl, ilk jenerasyon bir walkman edindiğimde kendi içimden yükselen bir ses bile “Geçici bir heves” diyerek kaş kaldırmıştı.

Halen sürüyor hevesim. Vapurda walkman’i çıkartıp kaseti değiştirdiğimde ve mesela başka formatta asla bulunamayacak bir kaset koyduğumda duyduğum mutluluk ve zaman yolculuğu hissi eşsiz.

Uzun süredir problemlerini görmezden geldiğim eski “kaset deck”imle de nihayet bir devir teslim töreniyle vedalaştık. Görevini Kadıköy Plakhane’deki arkadaşlarım aracılığıyla ulaşılan ikinci el fakat pırıl pırıl, 1986 model canavar gibi bir arkadaşa devretti.

Dinliyor muyum? Hem de nasıl! Elbette plaklar, yakın zamanda el yükselttiğim “streamer” ve hatta CD’ler kadar kasetten müzik dinlemiyorum.

Ama mesela 2/5 BZ’nin, 1993 model “Opua Dişın/ Düzenin 7 Ceddine” adlı müthiş albümünü kasetten başka nerede dinleyeceksin? YouTube’da var mı? Oldu kardeşim, hayırlı olsun, iyi izlemeler...

2000’li yılların başında CD’nin üstüne bir de internet devrimiyle doğal ölümü gerçekleşen kasetler, sadece meraklıların arasında, illegal faaliyet muamelesi görecek şekilde hayatını sessizce sürdürdü.

Halen Hayvanlar Âlemi’nden Toz ve Toz’a, Radical Noise’dan Moribund Youth’a kült grupların kült kayıtlarını harikulade şekilde sınırlı sayıda yayınlayan Vaykorus Tapes gibi “cool misyonerler” ve Domuz’dan Shalgam’a bağımsız şirketler tarafından kaset üretiliyor.

Kasetlerin “yeni üretilen” müziklerin satışlarının içinde minik mi minik de olsa bir payı var ve bu pay katlanarak büyüyor.

Elbette endüstrinin dönüp bakmaya tenezzül etmeyeceği kadar küçük bir pay fakat satışlar yüzde 100’ü aşan bir oranda katlanarak artmaya başladı.

Britanya’da 2020’de 157 bin kaset satıldı ki; bu 2003 yılından bu yana ulaşılan en yüksek adet...

Kendisini deviren günümüz teknolojisi sayesinde çok iyi ses kalitesine sahip olan kasetler sadece “aile üyeleri ve arkadaşlarıyla birlikte henüz toplam 12 kişinin bildiği grupların” yanı sıra Lady Gaga’dan Dua Lipa’ya “ultra yıldızlar” da kaset formatında yayınlıyor yeni albümlerini.

Geçen sene Britanya’da en çok satan kaset Lady Gaga’nın albümü “Chromatica” idi; Selena Gomez, Dua Lipa gibi isimler de ilk 10 içindeydi......

“Yıkılmadım, ayaktayım” mesajını verecek kadar bile olsa sesini yükseltiyor neticede kasetler.

Kimileri bunu “hipster’ların yeni gözdesi” olmasına, kimileri yeni kuşakların “cool” bulmasına, kimileri sevdiği müzisyenin albümünü fiziksel kopya olarak bulundurmak isteğini daha ucuz yoldan sağladığı için, kimileri müzik arkeologlarının hoşuna gittiği için kasetlerin yeniden hareketlendiğini düşünüyor.

Benim aklım ise yanılmıyorsam 1984 yazında, sevgili İzzet Öz ağabeyimin bir TRT programından kaydettiğim, Bruce Springsteen’in “Dancing in the Dark”ıyla başlayan, Duran Duran’la filan devam eden ellerimle hazırladığım o kayıp kasette...

BİR KASETE 33 BİN LİRA

BAZI
albümlerin kasetleri, bazen sadece o formatta üretildiği için, bazen koleksiyonerler açısından cazip olduğu için, bazen de “ileride çok değerlenir” düşüncesiyle ilgi görüyor ve fiyatlar uçabiliyor.

Fiziksel kopya olarak müzik toplayanların, satıcıların, profesyonellerin ve amatörlerin ortak marketi olan Discogs üzerinden buldukları ganimete binlerce dolar sayanların listesi var...

Kasetten dinliyoruz: Yıkılmadım ayaktayım

Daha sonraları Linkin Park adıyla bir deve dönüşecek olan grubun (ki ben hiç bayılmam!) Xero adıyla 1997’de yayınladığı albümün kaseti, 2020’nin ocak ayında tam 4 bin 500 dolara, bugünün kuruyla 33-34 bin TL’ye satıldı.

Daha önceki rekor, Prince’in isim yerine bir sembol, bir logo kullandığı dönemde çıkan “The Versace Experience-Prelude 2 Gold” adlı sınırlı sayıda üretilmiş kasetine aitti: 4 bin 117 dolar...

Gözünü karartmış koleksiyonerlerin bir Depeche Mode kasetine 1.500 dolar vermesi veya Burzum albümünün “promosyon kopyasına” 600 dolar bayılması “ekstrem koleksiyoner hareketleri” olarak görülebilir.

Ancak kasetin “bir sanat formu” olarak kendi hikâyesini yazmayı sürdürdüğünü düşünmek daha çok hoşuma gidiyor...

X

Karanlıkta bir umut ışığı

Genç Kerem, 3 golüyle simgesel bir hareket de yapmış oldu.

Galatasaray kimliğinin belirleyici niteliklerinden biri, belki de en önemlilerinden biri; kaostan birlik olarak, kenetlenerek çıkmasıdır.

“İmkânsız” denilen işler böyle başarılmıştır, çok geriden gelip kaldırılan kupalar müzeye bu yolla gitmiştir vesaire.

Her rakiple, her platformda başa çıkar, çıkabilir Galatasaray; ancak kendi kendisiyle uğraşmaya, ikilikler yaşamaya, iktidar, itibar ve ihtiras savaşları için cephe açmaya başladığında işler değişir.

BÖYLE REZiLLiK OLMAZ

Hafta içinde taraftarın yüzünü kızartacak boyuta ulaşan, atı alan Üsküdar’ı geçtikten saatler sonra yarım yamalak yalanlanan, üstüne daha beter, daha yüz kızartıcı bir hale gelen gelişmelerin sorumluları, hangi makam veya görevde olurlarsa olsunlar Galatasaray camiasına öncelikle özür borçludur.

“Böyle rezillik olmaz” demekle yetineyim şimdilik.

Esas meselemiz olması gereken maça dönersek...

Yaralı vaziyette İzmir’e ulaşan Galatasaray, Ünal Karaman ile birlikte ivme kazanan Göztepe karşısına kimini kazaya, kimini sakatlığa, kimini hastalığa, kalanını da demeç kırgınlığına kaptırdığı oyuncuların yerini doldurmaya çalışarak çıktı.

Yazının Devamını Oku

Şiir oku açılırsın

Postadan çıkan “şirket raporu” herhalde 3 kilo geliyordur; sert kapaklı, sağlam bir cildi var ve “çok iyi” kâğıda” basılmış...

2021 faaliyetleri parlak baskılı fotoğraflar, 1996 model bir grafik anlayışı eşliğinde sayfalar boyu anlatılıyor.

İçimden Kâğıda yazık, harcanan paraya yazık” diye söylendiğim noktada, hafızam birkaç gün önce okuduğum “Basıldığı kâğıdın cinsi şiirin sesini kısmaz” cümlesini çıkardı karşıma...

Şiir mi? O da nereden çıktı?

Evet şiir, “160. Kilometre”nin, “Gulyabani” serisinden çıktı.

160.Kilometre kültürel barbarlığın hükmettiği bir çağda 10’uncu yılına (kim bilir ne sıkıntılarla boğuşarak) girmeyi başaran, “Şiir direnirse kazanacak” düsturuyla hareket eden bir yayın dizisi.

10’uncu yılın şerefine hayranlık beslediğim şair Ahmet Güntan ve Ömer Şişman’ın editörlüğünde çoğu genç şairlerin yeni kitaplarını “ucuz kâğıda bastılar” ve harikulade bir tasarımla (Ömer Ozan Erdoğan ve Liman Mehmetcihat’ı ayrıca kutluyorum) yayınladılar.

Her kitabın başında yer verilen manifestoyu aktarmak şiirle bağını korumaya çalışan, bunca hoyratlığın içinde güç bulmak için şairlere sığınanlara karşı boynumun borcudur.

Yazının Devamını Oku

Umut ışığını kapatıp çıktı

Galatasaray’ın dün tek başarısı yediği gole anında cevap vermekti.

Ligin zirvesinde takımların karşılıklı ikramlarını izlediğimiz süreçte Galatasaray için olmazsa olmaz veya ‘olmazsa bu iş olmayacak’ maçıydı. Puanları döke saça ilerleyen, oyun kalitesi açısından gerileyen, umut vermeyen Galatasaray, İstanbul’un dinamik ve etkili ekiplerinden Karagümrük karşısında bir umut ışığı peşindeydi.

Maça bu umut ışığının peşinde koşan, kararlı, hedefine odaklanmış, canını dişine takmış bir takımın çıktığını söylemek ise pek mümkün değildi.

HANTAL ORTA SAHA

Kâğıt üzerinde bile verimsiz duran Etebo-Emre Akbaba-Fernandes-Oğulcan bloğu Karagümrük savunmasını zorlayacak, açacak, gardını düşürecek hamleler hazırlamak konusunda etkisiz kaldı.

Bu manzaraya yaklaşık 70 dakika neden seyirci kalındığını, bu etkisiz yapıya işlev kazandıracak hamlelerin neden daha erken yapılmadığını sanırım sadece merak ettiğimizle kalacağız.

İlk yarıda topla oynama konusunda rakibin gerisinde kalan, kanatları işlevsiz, orta sahası hantal Galatasaray da, kontrollü ve derli toplu oynayarak rakibini avlamaya çalışan Karagümrük de pozisyonlar çıkardı, en azından kaleyi buldular fakat başarılı iki kaleciyi geçemediler.

ÇiFTE STANDARTLI HAKEM

İkinci yarıda oyunu rakip sahaya yığmak konusunda ‘azıcık’ daha kararlı, ancak Babel dışında hücum organizasyonlarını elektriklendiremeyen bir Galatasaray vardı. Bu oyunun en büyük başarısı, yediği gole anında karşılık vermek oldu dersek yeridir.

Yazının Devamını Oku

Makine şarkıya ruh üfleyebilir mi?

JIMI Hendrix, Amy Winehouse, Jim Morrison (The Doors) ve Kurt Cobain’den (Nirvana) yeni şarkı mı?..

Kanada Toronto merkezli sivil toplum örgütü Over The Bridge’ın projesi kapsamında yapay zekâ marifetiyle üretilen 4 “yeni şarkı” haberini görmüş, duymuşsunuzdur.

Over The Bridge, müzisyenlerin yaşadıkları ruh sağlığı problemlerine dikkat çekmek, çeşitli programlarla soruna çare üretmek amacıyla faaliyet yürütüyor.

Neoklasik ifadeyle “farkındalık yaratmak” için 4 şarkılık bir mini-albüm hazırlamayı düşünmüşler ki, haberin uyandırdığı ilgiye bakılırsa çok da isabetli düşünmüşler.

“Drowned in the Sun–Lost Tapes Of The 27 Club” adıyla yayınlanan mini-albümün vurgusundan da anlaşılacağı üzere “27’ler Kulübü” üyeleri var albümde.

“27’ler Kulübü”nü uzun uzun anlatmayayım ama üyelerin ortak özellikleri 27 yaşında hayata veda etmiş olmaları. Uzun ve hazin bir listedir...

Peki hayatını kaybetmiş sanatçıların yeni şarkıları nasıl oluyor?

Daha önce görmediğimiz bir iş değil aslında.

Yazının Devamını Oku

Bağrımızda taş, konserdeyiz arkadaş

Pandemi döneminde en özlediğim hadise, çok açık farkla konsere gitmek oldu.

“Rüyama girdi” desem yalan söylemiş olmam, çünkü geçen bir yıl içinde rüyama fon olmuşluğu da var...

İlk gençlik yıllarımda gittiğim bir Egzotik Band performansıyla başlayan “konserli hayat” hep ilgimin odak noktasında oldu, canlı ve “o anda” yapılan müziğin bir parçası hissetmek tutkusu ruhumu hiç terk etmedi.

Tatil planlarımı konserlere göre yaptım, bütçemi yılda en az bir festivale gidecek şekilde denkleştirmeye dikkat ettim, kendimi ses, ışık ve kitlenin heyecanıyla besledim.

Geçen hafta, çarşamba gecesi, İstiklal Caddesi’nde cebimdeki izin kâğıdı ve üç katlı maskeme dayanarak Suriye Pasajı’na doğru ilerlerken de kendimi bir tür hayalin içinde hissediyordum...

Galatasaray tarafından Tünel’e doğru ilerlerken sağda beliren Suriye Pasajı’nın veya daha doğru ifadeyle Suriye Pasajı’ndan geriye kalanın önünde durdum.

Hasan Halbuni Paşa ile Mehmet Abbud Paşa’nın mimar Demetre Th. Bassiladis’e yaptırdıkları, 1908’de kapılarını açan bu neoklasik şaheser, koruma altında olmasına rağmen yediği darbelerle kimliğini büyük ölçüde yitirdi ancak ayakta kalmayı sürdürüyor.

Suriye Pasajı’nın üst katlarında, yıpranmış olsa da karakterini ve güzelliğini koruyan bir eski Beyoğlu apartman dairesinin holüne vardığımda kapının arasından görüyorum grubu...

Yazının Devamını Oku

Gerçek ve zahiri arasında bir köprü

Dün, öğlene doğru, Dolapdere’de bir benzin istasyonu ile bir hırdavatçının arasında son derece “serinkanlı bir bina” şeklinde beliren Pilevneli’nin önünde sergi için sıramı bekliyorum.

Yapay zekâ ve sanatın kesiştikleri, hem gerçek hem zahiri bir coğrafyanın uçbeyi olarak tanınan Refik Anadol’un “Makine Hatıraları: Uzay” sergisini erken gezme şansını yakalayan küçük bir grubuz.

HES kodu sorgulamasının ardından, maskeli, mesafeli vaziyette ve ne şanslıyız ki Refik Anadol rehberliğinde sergiyi gezeceğiz.

“Makine Hatıraları: Uzay”, Refik Anadol’un 2014’te Los Angeles’ta kurduğu, bugün 10 ülkeden gelen ve 14 dilin konuşulduğu RAS (Refik Anadol Stüdyo) tarafından tasarlanan klasik tanımla bir “yapay zekâ ve yaratıcılık zirvesi”...

Dünyanın dört bir yanında popüler olan, olağandışı işleriyle alanında bir nevi “rock yıldızı”na dönüşen Refik Anadol bizi önce Pilevneli’nin zemin katındaki “Veri Tüneli”ne indiriyor.

Burada NASA’nın 60 yıllık, “halka açık” arşivleri, mesela ISS ve Hubble’ın görüntüleri, dev muazzam bir verinin piksel piksel önünüzden aktığını görüyorsunuz.

2018’de NASA ile başlayan çalışmanın ete kemiğe, düşe bürünme yolculuğunu anlamak, kullanılan devasa hafızayı, ses, görüntü ve hatta ısı verilerinin dönüşümünü izlerken teknoloji karşısında benim gibi kendinizi biraz küçük hissetmeniz herhalde normal karşılanmalıdır...

Yazının Devamını Oku

Seviyoruz Paşam biliyorsun

2014’te Yapı Kredi’nin Galatasaray’daki salonlarında açılan “İşte Benim Zeki Müren” adlı sergi, memleketin toplumsal hafızasına nakşolmuş bir ikona duyulan sevgiyi de ortaya koymuştu.

Ölümünden 18 yıl sonra açılan sergi “laf olsun diye değil, hakiki manada ziyaretçi rekoru kırdı”, süresi uzatıldı, İstanbul’un ardından Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Bodrum’da, Eskişehir’de kapılarını açtı, yine olağanüstü ilgi gösterildi.

Toplumun kuşakları bağlayarak devam eden kesintisiz bir sevgiyle kuşattığı isimlerin sayısı bellidir, Zeki Müren bu isimlerden biridir, sergiye gösterilen ilgi de bunun küçük bir örneklemesidir.

81 yaşında, üst düzeyde müzik yeteneğine sahip bir kişi olan Özdemir Erdoğan’ın Zeki Müren’le ilgili periyodik olarak ileri geri konuşması bu kadar kabak tadı vermeyeydi “Bu vesileyle Paşa’yı anmış olalım” demeyecektim.

Erdoğan’ın durumunu hazin bulduğumu, Celal Bayar’ın “Bu kış komünizm gelebilir” diye söylenip durması gibi Zeki Müren’e saydırmasını acıklı bir manzara olarak değerlendirdiğimi, şahsiyet erozyonunun endişe verici boyutlara ulaşabileceğini anladığımı söylemekle yetineyim.

23’üncü İstanbul Caz Festivali’nde (2016) müziğinin hakkı olarak Yaşam Boyu Başarı ödülü kazandığında, İKSV’nin hazırladığı tanıtım metnindeki biyografisi şöyle başlıyordu Erdoğan’ın:

“18 Haziran 1940’ta İstanbul’da dünyaya gelen sanatçının annesi klasik piyanistti. Dayısı da keman ve piyano çalıyordu. 9-10 yaşlarındayken aile içinde Frank Sinatra ve Zeki Müren’in taklitlerini yapıyordu...”

Yazının Devamını Oku

Bir de kadına sor

Hayatın zor olduğunu, salgın döneminde, bu ekonomik şartlarda, bu kaotik dünyada ayakta kalmanın güçlüğünü düşünenlere, dün geride bıraktığımız 8 Mart Dünya Kadın Emekçiler Günü vesilesiyle “Bir de kadın olduğunuzu düşünün” notları hazırlamaya çalıştım.

Hayat şartları gerçekten zor, herkes kendi çektiğini bilir elbette içinde debelenip durduğumuz bu mağduriyetlerden örülü ağın içinde...

Bir de eğitimde geri bırakılmış, buna rağmen şartları zorlayıp negatif ayrımcılık duvarlarını aşıp iş bulmayı başarmış, çalışmak isteyen, çalışmak zorunda olan bir kadın olduğunuzu düşünün...

Şiddet sarmalına, tacize ve bu tarz saldırıların tümüne karşı kendinizi savunmasız hissettiğiniz, saldırganların neredeyse cezasız kaldığını görüp durduğunuz bir dünyada ayakta kalmaya çalıştığınızı...

Evi geçindirmeye katkının yanı sıra evde de çalışmak zorunda olduğunuzu, bir de başlı başına bir mucize olan iyi bir annelik yapmaya uğraştığınızı...



Yazının Devamını Oku

Hedefsiz görünmenin bedeli

G.Saray, uyumsuz bir 11’le başlamanın faturasını ödedi.

Ankara’daki soğuk duşun ardından yola kaldığı yerden galibiyetle devam etmek niyetiyle Sıvaspor’u ağırladı Galatasaray.

Rakip, direnci yüksek, 5 haftadır yenilmeyen, cıva gibi Max Gradel tarzı oyuncularıyla rakip defansı sersemletme özelliği bulunan bir takım.

Bu kez ‘yenilen takımı değiştirerek’ ve Gedson Fernandes’i filan saymazsak “2019-2020 model” bir kadroyla sahaya çıktı Fatih Terim.

“O model” Galatasaray’ın defoları malumunuz; zaten dün de kendisini hatırlattı sağ olsun... Formasına tekrar kavuşanların listesi kabarıktı fakat çoğunun bıraktığı yerden devam ettiğini söylemek veya “Dönüşü muhteşem oldu” diyecek birini bulmak güçtü.

FALCAO’DAN MUHAMED’E MESAJ

Linnes’in son derece bireysel hatasını Max Gradel’in tüm özelliklerini sergileyerek cezalandırması için sadece 9 dakika yetti.

Formasına kavuşanlar arasında en faydalı olan şüphesiz Radamel Falcao idi. Topu alışı, dönüşü, rakibini oyundan düşürmesi ve şahane gol vuruşuyla hem “Döndüm ve buradayım” dedi hem de sanki biraz Mustafa Muhammed’e “Bende de bu numaralar var” mesajı göndermiş oldu.

1-1’in ardından Onyekuru’nun 17’inci dakikada inanılması güç şekilde kaçırdığı pozisyon gibi anlarda öne geçme fırsatını yakaladıysa da hantal oyunuyla göz doldurmayı veya rakibi sıkıştırmayı başaramadı Galatasaray takımı.

Yazının Devamını Oku

Diplomasi soğuk yenen bir yemektir

TÜRKİYE ile Fransa arasındaki gergin hava geçtiğimiz ekim ayında zirve yapmış, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Emmanuel Macron’a “Zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacın var” diye seslendiği noktaya kadar varmıştı.

Azerbaycan-Ermenistan, Libya, Suriye, Doğu Akdeniz üzerinden tutun da Hz. Muhammed karikatürlerinin Fransa’da resmi kurumlarda sergilenmesine, AB’nin yaptırım hamlelerine kadar pek çok noktada problem yaşayan iki eski tanışın frene basması da çok uzun sürmedi.

İki liderin birbirlerine “Sevgili Emmanuel”, “Değerli Tayyip” diye hitap ettikleri ve “Diplomaside küslük olmaz” sözüne göz kırpan mektuplar gazetelerde yayınlanınca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu şunları söyledi:

“Cumhurbaşkanımız, yeni yıl dileklerini iletmek ve Fransa’yı hedef alan terör saldırılarının ardından taziyelerini sunmak için Sayın Macron’a bir mektup yazdı. Bu mektuba bu hafta yanıt aldık. İlişkileri geliştirmek isteğini, Türkiye’ye atfettikleri önemi ve önümüzdeki süreçte Cumhurbaşkanımızla görüşmeyi de arzu ettiğini vurgulayan, güzel, pozitif, hatta bazı kısımlarında Türkçe ifadelerin bulunduğu bir mektup aldık. Cumhurbaşkanımıza takdim ettik. Cumhurbaşkanımız da ‘Memnuniyetle görüşürüz’ yanıtını verdi...”

Nihayet iki lider pazartesi günü video konferans aracılığıyla buluştu, görüştü, yapılan açıklamada karşılıklı işbirliğinin öneminden, potansiyelinden, ortak çalışmanın getireceği başarılardan bahsedildiği vurgulandı.

Özetle nar gibi kızarmışken derin dondurucuya atılan ilişkiler, soğuk zincir kırılmadan tekrar dünya gerçeklerine döndürülmeye çalışıldı.

Çatışma alanları bâki olsa da, tonda düzeltmeler yapılarak yeniden konuşmak için kapı aralandı.

Ocak ayında Anadolu Ajansı için “Türkiye-Fransa ilişkilerinde tarih tekerrür mü ediyor?” başlıklı bir analiz hazırlayan Doç. Dr. Yıldız Deveci Bozkuş, iki milletin tanışıklığının tarihini XI’inci yüzyıldaki Haçlı Seferleri’ne kadar götürmenin mümkün olduğunu vurgulayarak başlıyordu sözlerine.

Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili sayfasında

Yazının Devamını Oku

Kolay lokma yok

Galatasaray bu maçtan gerekli dersleri çıkarmak zorunda.

Zorluğu basitliğinde gizli bir maça çıkıyordu Galatasaray. “Basit” derken yanlış anlaşılmak istemem; elbette kâğıt üzerinde, puan cetvelindeki vaziyetten bahsediyorum.

Rakip Ankaragücü puan cetvelinin son sırasında, bir mağlubiyet sarmalında çırpınan, acilen puan bulması gereken bir durumda.

Galatasaray’ın hedefi, pozisyonu belli; uzun koşuda sıkışık ön tarafta hızını kesmeden yola devam etmesi gerekiyor.

Hal böyleyken, kazanan kadroda yapılan Donk-Luyindama değişikliğiyle sahaya çıkan Galatasaray son derece düşük bir tempoyla başladı ve devam etti maça.

AMANVERMEZ SAVUNMA

Ankaragücü’nün sıkışık, dinamik, amanvermez savunmasını aşmak için rölantiye alınmış bir oyundan ötesini üretemedi. Buna rağmen biri Onyekuru’yla, diğeri Emre Kılınç’la iki net fırsat yakaladı fakat gol üretemedi.

Galatasaray’ın gelemediğini fark eden, üstün körü baskıyı savuşturan Ankaragücü rakip alanı da yoklamaya başlayınca bir kötü savunma kazasından penaltı kazanmayı bildi ve perde kapanırken öne geçti.

İkinci devreye seri oyuncu değişiklikleriyle başlamayı ve takımını silkelemeye karar veren Fatih Terim, mesela Falcao uygun pozisonda golü atabilseydi planını tutturabilirdi. Ancak maç hızla felakete dönüştü Galatasaray için.

Yazının Devamını Oku

‘Vidayı yanlış bağladın usta!’

SSCB’nin ABD’yle giriştiği uzay yarışında öne geçtiği Voshhod 2 seferinin insanlık tarihinde ayrı bir önemi vardır.

18 Mart 1965’te uzay aracının kapısından dışarı süzülen kozmonot Aleksey Leonov, 12 dakika süren ve gemisinden 15 metre uzaklaştığı seferiyle “ilk uzay yürüyüşünü” gerçekleştirmişti.

“Uzay yürüyüşü” veya daha doğru ve havalı söyleyişle “Uzay Taşıtı Dışı Etkinlik/ Extra-Vehicular Activity” benim gibi “İnsanoğlu Ay’a ayak basmıştır” bilgisi cepte büyüyen kuşaklar için en sevgilisinden bir hayaldir...

Pirimiz Han Solo gibi, Flash Gordon (nâm-ı diğer Baytekin) gibi, Silver Surfer gibi, Kaptan Körk gibi “fezada maceradan maceraya koşmak”, galaksiler arasında ışık hızıyla esmek, gök atlasının bilinmeyen diyarlarına bir kâşif ruhuyla gitmek hangi çocuğu heyecanlandırmaz ki?

İzlediğimiz diziler, filmler dünyadan ayrılıp uzayın derinlerine gidenlerin hayatlarını zihinlerimizde şekillendirmekte elbette önemli rol oynamıştı.

Kafasına cam fanusu andıran küreyi geçirip boşlukta gezen astronotların, kozmonotların “uzay yürüyüşleri” özentimize Michael Jackson imzalı “moonwalk” figürünün eşlik ettiği güzel zamanlar...

Türkiye’nin uzay programlarını konuşmaya, tartışmaya, kaynatmaya, tiye almaya doyamadığı günlerden geçerken insanoğlu yeni bir uzay yürüyüşü gerçekleştirdi önceki gün.

Yazının Devamını Oku

Bir nevi süper kahraman

Mustafa Muhammed bey ne yapıyorsunuz?

Galatasaray’ın Kasımpaşa maçı yorgunu zeminde ağırladığı Erzurumspor, Mesut Bakkal yönetiminde son dönemde özellikle deplasmanlarda dirençli ve puan kopartan kimliğiyle ön plana çıkıyordu.

Geçen hafta topla çok az oynayarak zorlu bir viraj dönen sarı kırmızılılar, dün akşam maçın başlangıç bölümünde topa sahip ancak hücum enerjisi düşük bir görüntü çizdi.

Buna karşılık, 18’inci dakikada Gomes’in şutu ve Muslera’nın kurtarışı ile sonuçlanan hızlı hücum çıkışlarına umut bağlamıştı Mesut Bakkal’ın öğrencileri.

iSYAN BAYRAĞINI ÇEKTi

Erzurumspor oyunu kontrol ettiğini düşünürken –ki ediyordu kendince- ve skor üretebileceğine inanırken –ki üretebilecek pozisyonlar da buldu- devreye Mustafa Muhammed girdi.

Galatasaray taraftarının bir nevi “süper kahraman” olarak görmeye başladığı Mustafa Muhammed, önce uzaktan bir şutla takımının hücum mıymıylığına isyan bayrağı çekti.

38’inci dakikada köşe vuruşu ardından oluşan karambolde topu önünde bulduğunda ideal santrforun yapması gerekeni yaptı ve sert bir şutla golünü attı.

Bununla da kalmadı, Arda’nın ofsayt tuzağıyla beliren fırsatı ısrarla kovalayıp, yine Arda’nın 5 dakika önce kaidesinden sarstığı direği bir daha hırpalayarak ikinci golünü kaydetti.

Yazının Devamını Oku

Müzik akıp giderken olanlar

Müzik dinleme alışkanlığının merkezine yerleşen “streaming” servisleri pazarın kralı olduğunu ilan edeli ve kesin üstünlüğünü kabul ettireli epeyce oldu.

Spotify, Apple, Deezer, Tidal, Amazon gibi devler arasında müzik satışlarından elde edilen gelirin yüzde 80-85’ini temsil eden pasta için rekabet de tam hız devam ediyor.

2020’nin ilk yarısında “streaming” gelirleri 2.5 milyar doları bulmuştu; pasta büyüdükçe tatlanıyor...

“Streaming” ve müzik dünyasındaki etkileri çok dallı budaklı, sanatçıdan tüketiciye farklı tartışma başlıkları bulunan bir konu.

Telifler, müziğin üretim hızı ve şekli gibi büyük sorunların yanında bir de dinlediğiniz müziğin ses kalitesi problemi var.

Benim gibi hâlâ fiziksel kopyalarla (plak, kaset, CD) haşır neşir olanların da elbette kayıtsız kalmadıkları/kalamadıkları bu servislerin en önemli problemi ses kalitesi.

Burada “plaktan çıkan ses, CD’nin sesi, streaming’in sentetik yapısı” gibi çok klasik ve çok uzun tartışma gerektirecek konulara girmek güç. Teknik açıdan bu işlerin uzmanlarının konuşması daha faydalı olur zaten.

Bir müzik meraklısı olarak plaklarda, CD’lerde bulduğum ses kalitesinin yanına bile yaklaşamayan

Yazının Devamını Oku

Nihayet tersi düze çevirdi

Galatasaray, Alanya karşısında bugüne kadar yaptığının tersini yaptı.

Futbol jargonunda sevmediğim “kısa yollu açıklamalar” arasında “O takım bize ters” klişesinin güzide bir yeri vardır. “Rakibi çözememek”, “direnç kırıcı hamle üretememek”, “konsantre olamamak” ve hayya “basireti bağlanmak” bile daha iyi bir açıklamadır. Duyduğum zaman “Ne demek tersimize geliyor? Sen de ona ters gelecek bir çözüm üret” demek gelir içimden ki Fatih Terim de buna benzer bir şey demiş olmalı. Sadece bu sezon iki kez İstanbul’da yenildiği, uzun süredir diş geçiremediği Alanyaspor karşısında deyim yerindeyse bugüne kadar yaptığının tam tersini yaptı Galatasaray.

ACAR GOLCÜ MOSTAFA

Rakibin üstüne yaldır yaldır gitmek yerine topu Alanyaspor’a bırakıp, uzun toplarla, diyagonal paslarla gardını düşürmeyi hedefledi. İlk yarı sona erdiğinde topla oynama oranı yüzde 36 idi fakat ne gam! Galatasaray’ın özellikle 18’inci dakikada golü bulana kadar sergilediği “ters” oyunun kahramanı Mostafa Mohammed oldu. Baskıya, savunmaya katkı verdi, takımını atağa hazırladı, Onyekuru’ya asiste dönüşmemesine hayıflanılacak güzellikte bir pas verdi, kendi ürettiği pozisyonda direğe takılmasa golü de bulacaktı acar golcü Mostafa. Yedlin’in müthiş uzun pasını iki hamlede Emre Kılınç ile gole çeviren Galatasaray, “ters” oyununun sağlamasını da yapmış oldu. İlk yarıda Alanyaspor da gol için zorladı, direğe takıldı fakat terazide üstün olan taraf Galatasaray’dı.

MUSLERA EFSANE OYNADI

İkinci yarıda da Galatasaray topu rakibe bıraktı, gol için hamle haklarını kullandı, oynun iplerini böyle tutmaya çalıştı. Alanyaspor özellikle Galatasaray’ın yorgunluk emaresi göstermesiyle birlikte müthiş bir baskı kurdu, rakibi kendi sahasında yordu. Terim bu çok bariz yorgunluğa karşı oyuncu değişikliği hamlesini 78’inci dakikaya kadar cebinde tutmayı tercih etti. Alanyaspor maçın kalan kısmında muazzam bir baskı kurdu, sürekli el artırdı, canını dişine takarak rakibini zorladı fakat Galatasaray’ın direncini kıramadı, bir kez daha efsane oynayan Muslera’yı aşamadı.Lider Galatasaray çok zorlu bir deplasman bilmecesini, ligin en zorlu problemlerinden birini çözdü, “ters” oynayarak düze çıkmayı başardı... Çok önemli bir engel açmanın rahatlığıyla, birikmiş bir hesabı kapatmanın huzuruyla evine dönüyor; “Bravo!” demek gerek.

<iframe width="727" height="422" src="https://www.youtube.com/embed/VXCba8vjLpc" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>

250 TL'ye varan "Hoş geldin bonusu" sadece Misli.com'da! Hemen üye ol...

Yazının Devamını Oku

Kahramanımdınız Demir Bey

"Bütün o büyük, gece vakti ışıklı, parlak cadde; sinemalar, pastahaneler, lokantalarla meyhaneler, vitrinlerinin ışıkları yanan büyük mağazalar, sonra da o ana caddeden aşağıya inen ya da Meşrutiyet Caddesi’yle birleşen Tepebaşı Caddesi’ne açılan, ardından Aynalıçeşme’ye Dolapdere’ye, Kaşımpaşa’ya, Ziba Sokağı’na inen sayısız bakımsız yol... Buydu yaşadığım dünya benim...”

Bu satırları nasıl bir iştahla, kendimi hikâyenin kahramanıyla özdeşleştirerek okuduğumu şu anda bile hatırlıyorum.

İlk gençlik yıllarımda bir kitap fuarında kapağındaki Magritte desenine, adına ve arka kapağındaki “...gizemli İstanbul kentinde hiçbir yer beni Tünel alanı kadar ilgilendirmemiştir” notuna takılarak aldığım “Bir Beyoğlu Düşü”, Demir Özlü’yü tanımama vesile olan kitaptı.



Edebiyat atlasında iştahlı bir şekilde gezmeye başladığım, çok sevdiğim Beyoğlu civarında geçen kitaplarla ayrı bir bağ kurduğum dönemdi...

Yusuf Atılgan’

Yazının Devamını Oku