İşten değil aramaktan yorulan gençlik

Türkiye’nin can yakan problemleri arasında işsizlik ilk sıralarda yer alıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu, Ekim 2019’a ait işgücü istatistiklerini ocak ayının ilk günlerinde duyurmuştu.

15 yaş üzeri nüfus 61.8 milyon. 32.7 milyonluk işgücü var ve istihdam edilen kişi sayısı 28.3 milyon olarak duyuruldu.

Bu vaziyete göre işsizlik oranı yüzde 13.4 ve 4.39 milyon kişi işsiz var...

Bu rakamların gerçek durumu ne kadar yansıttığını sizlerin takdirine bırakıyorum... Mevsimlik işçiler, iş güvenliği olmayanlar, iş aramaktan vazgeçenler...

Düzelme eğilimi göstermeyen, istihdam yaratma kabiliyeti sınırlı ve sıkıntılı ülkenin en zorda olanları hiç kuşkusuz gençlerimiz...

TÜİK’in Ekim 2019 rakamlarında 15-23 yaş arası grubun, gençlerin işsizlik oranı tam 3 puan yükseldi ve yüzde 25.3’e dayandı.

Özetle 4 gençten biri işsiz...

Doğru düzgün eğitilmemiş, bir noktadan sonra çeşitli nedenlerle eğitim sisteminin dışına itilmiş dev bir işsiz ordusunda savruluyor, eziliyor gençler...

En verimli çağlarında açlıkla, geleceğe dair bir umut besleme şansı bile olmadan yuvarlanıp gidiyorlar ve bu dev işsizler ordusu gün geçtikçe büyüyor...

Geçtiğimiz temmuz ayında Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yalçın Karatepe, sosyal medya hesabından durumu şöyle özetliyordu:

“Genç işsizlik oranı yüzde 27.1 ancak buna çalışmayan ve eğitimde olmayanlar (yüzde 29.4) eklendiğinde gençlerin yüzde 56.5’nin işsiz olduğu görülüyor. Gençlerin yarısından fazlası boşta...”

Ne yapacak bu gençler?..

Nasıl geçecek ömür?..

Dün Kocaeli’nden geçilen ve insanın içini paramparça eden şu habere bir bakın:

“Kocaeli’nin Kartepe ilçesinde yaşayan 21 yaşındaki Adnan Kalmuk, askerden döndükten sonra yaklaşık 5 ay işsiz kalınca ilginç bir yola başvurdu. Sokak sokak, cadde cadde dolaşan Kalmuk, gördüğü her ağaca ve reklam panosuna ‘İş aramaktan yoruldum, iş varsa siz arayın. Yaşım 21, askerliği yaptım. Eli yüzü düzgün... Her türlü işi yaparım’ yazılı afişler astı...”

İşte değil iş ararken yoruluyor gençler...

Ah ile vah ile...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Rakibi meşgule düşürdü

G.Saray öyle baskılıydı ki, rakibe kendi oyun planını unutturdu.

Fatih Terim maç öncesinde Kayserispor karşısında ilk yarıda iyi oynadığını belirttiği takımı yeniden sahaya süreceğini söylüyordu. Dediğini de yaptı zaten.

İşin ilginç yanı maç da 1-1 sonuçlanan o karşılaşmayı hatırlatacak şekilde gelişti uzun süre.

Galatasaray yine bol bol atak tazeledi, yine çok gol pozisyonuna girdi ve yine ya müthiş oynayan kaleciye (bu durumda Gökhan Akkan) ya direğe takıldı.

Kilidi açan yine bir penaltı vuruşu oldu ve yine penaltıyı Diagne gole çevirdi hatta!

DIAGNE BiLE DiSiPLiNLiYDi

Ancak Rizespor karşılaşmasında Galatasaray’ın geçen maçın kopyası şeklinde oynadığını söylemek haksızlık olur; çünkü çok daha iyiydi.

Mesela çok daha etkili bir baskı uyguladı, bu baskıyı sahanın her noktasına (evet, Diagne’ye kadar) disiplinli bir şekilde sürdürdü.

Mesela rakibi kendi oyun planını unutturacak derecede meşgul etti, çok kaçırsa da hep gole yakın oldu.

Yazının Devamını Oku

Ezilmişler '10'dan razıdır

Çoğumuz “Maradona” demeyi tercih ederiz ancak Güney Amerika’da “Diego” diye seslenirler yoldaşlarına.

Yoldaş demem boşuna değil; kendisini ‘solcu’ olarak tanımlayan, Latin Amerika’nın yetişebildiği her köşesinde sosyalist liderleri destekleyen, onlarla güçlü kişisel ilişkiler kuran ve her zaman yoksulların, ezilenlerin yanında, zorbaların karşısında yer alan bir kahramandı.

Buenos Aires’in çok yoksul bir gecekondu mahallesinde 8 kardeşin beşincisi olarak doğan, suyu ve elektriği olmayan bir baraka bozmasında büyüyen Diego sınıfını asla unutmadı, onlar için güçlülerin karşısına dikildi. Bu sadece siyaset alanıyla da kısıtlı değildi. Kiliseyi, Vatikan’ı yerden yere vurmaktan çekinmedi. Vatikan’ı ziyaret edip altın tavanları gördükten sonra şunları demişti: “Daha sonra Papa’nın aç çocuklar için kaygılandığını söylediği konuşmasını duydum. O zaman altın tavanları sat amigo; bir şey yap!”

<iframe width="1280" height="720" src="https://www.youtube.com/embed/85XbfpDT78M" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>

CHE, CASTRO VE FİLİSTİN...

Kıtadaki Chavez, Lula gibi solcu liderlere kayıtsız şartsız destek verdi. ABD’den ‘nefret ettiğini’ defalarca dile getirdi, Irak Savaşı protestolarında en önde yer aldı, Bush’a giydirmediği laf kalmadı. Kahramanı Che Guevara idi; Fidel Castro’yu ise “ikinci babam” diye anıyordu. Bağımlılık tedavisi ararken kapıların yüzüne kapandığı günlerde Küba’nın kapılarını açan Castro’yu da Che’yi de dövme yaptırmıştı vücuduna. Çok başka sevdiği Fidel ile aynı gün öldüğü detayını yazdı gazeteler. Filistin’in yılmaz bir savunucusuydu, her koşulda Filistin’in yanında olduğunu defalarca gösterdi; “Kalbimde bir Filistinliyim” sözüyle akıllarda kaldı. Bence 1 numara oydu ve hep o kalacak. Ezilmişler, itilmişler, yoksullar, mazlumlar ondan razıdır. Elveda yoldaş Diego...

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJFUU10eXhPSyIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Yazının Devamını Oku

Tek derdimiz telefonu kaybetmekken...

Karantina, İtalyanca “kırk gün” demek...

14’üncü yüzyılın korkunç Kara Veba/Kara Ölüm salgını on milyonlarca insanın canını alarak ilerliyor. Tahminler 75 milyon ila 200 milyon insanın bu salgında hayatını kaybettiğini işaret ediyor.

İşte o dönemde salgından korunmak isteyen Venedik, dışarıdan gelen gemileri alargada 40 gün süreyle bekletiyor, denizcilerin, yolcuların veya yüklerin bu süre zarfında inmesine izin vermiyor.

40 günlük bu tecrit, gözetim, denetim sürecine borçluyuz “karantina” kelimesini.

2020 içinde ezber ettiğimiz kelimelerden biri olan “karantina”nın hikâyesini, kökenini merak edip öğrenenleriniz muhakkak vardır.

Her sene “yılın kelimesi”ni açıklayan Cambridge Sözlüğü, 2020’nin kelimesi olarak “karantina”yı seçti.

Bunun nedeni, 2020’de, ağırlıklı olarak da 18-24 Mart tarihleri arasında sözlükte en fazla aranan kelime olması...

Esasında en fazla aranan üçüncü kelime

Yazının Devamını Oku

İnsanın yolu vizonun laneti

Şirin suratı, boncuk gözleri, düğme burnu ne yazık ki korkunç kaderini engellemeye yetmedi vizonların.

Tüylerinin güzelliği nesiller boyu bir lanete dönüştü, çekmediği zulüm, işkence kalmadı gelincikgillerin bu üyesinin...

Daracık kafeslere doğdu, büyüdü, katledildi ve süs niyetine kürkünü giyenlerin talebi arttıkça bu ölüm yuvaları büyüdükçe büyüdü...

Danimarka, bu ölüm çiftlikleri arasındaki rekabette en önde gidenlerden...



Elbette ABD var, Çin var, İtalya var, İspanya var, Hollanda var...

Yazının Devamını Oku

Futbol ofsayta düşerken

İlk bakışta puan tablosunu andırıyor haberlere yansıyan görüntü...

“Beşiktaş 8, Galatasaray 5, Antalyaspor 4, Yeni Malatyaspor 4...” diye uzayıp gidiyor.

Bu puan tablosu değil elbette; Süper Lig’de yarışan futbol takımlarında rastlanan koronavirüs vakaları sıralanıyor...

İşin içine “geniş futbol ailesini” kattığımızda, yani teknik kadroları, kulübün diğer personellerini vb eklediğimizde tablo daha da çarpıcı hale geliyor...

Salgının ardından 2019-2020 sezonunu şartlar gereği paldır küldür kapatan dünya futbolu yeni sezona kurallar, yeni uygulamalar, kısıtlamalar eşliğinde tedirgin ancak umutlu bir başlangıç yapmıştı.

Ancak yayılma hızı katlanarak artan virüsten kaçmak mümkün olmadı; gelinen nokta ortada...

Gelinen nokta demişken... “Localara seyirci alarak yapılan denemeler” vesaire son kısıtlamalara tosladı; seyirci yok ama futbola devam noktasında beklemekteyiz.

Sürdürülebilir bir durum mu bu?

Yazının Devamını Oku

Ah o kortejde ben de olsaydım

Cumartesi günü, öğleye doğru...

Gümüşsuyu’ndan Taksim’e doğru seyreden taksiyle geçip giderken, aksi istikamette ilerleyen dünyanın en tatlı kortejini gördüm...

Kortej dediğim, toplasanız 10-15 kişi... En önde çerçeve içinde Yaprak dergisi; şiirler okuyarak geçtiler...

“Keşke işim olmasaydı...” dedim içimden, keşke avareliğime teslim olsaydım ve sonra düşününce o kadar da önemli gelmeyen işimi assaydım...

Yürüyen “göstericiler” hakkında daha önceki yıllarda okuduğum haberlerden dolayı bilgim var.

1996’dan beri 14 Kasım’da, Orhan Veli’nin ölüm yıldönümünde Taksim’den Aşiyan’daki mezarına kadar yürüyor sevenleri.


Yazının Devamını Oku

‘Bolluğu ancak devlet temin eder’

Nisan 1941’de gazete bayilerinde yeni bir dergi belirir: “Perde ve Sahne”...

Sahibi ve neşriyat müdürü muhteşem Muhsin Ertuğrul olan derginin ileriki dönemde kurucusu olarak anılacak kişi de eşi Neyyire Eyüp Ertuğrul veya efsaneleşmiş adıyla Neyyire Neyir’dir. Neyyire Hanım 1943’te çok genç yaşında aramızdan ayrılmıştır; bu notu da düşmüş olalım.

İstanbul’da çıkan dergi adından da anlaşılacağı üzere tiyatro başta olmak üzere sahne sanatlarına ve sinemaya odaklanacaktır.

İlk sayısında Muhsin Ertuğrul “Dört Tarih” başlıklı bir yazı yayınlar...

1909’da sahneye adım atan Muhsin Ertuğrul, yolun başında olduğu yılların çaresizliklerini,  operatör Cemil Paşa’nın (Topuzlu) önayak olmasıyla kurulan Darülbedayi’nin heyecanını, Darülbedayi’nin yerine geçen İstanbul Tiyatrosu’nun başarısını andıktan sonra 30 yıl sonra erişilen noktayı değerlendirir...

Geçilen yolların güçlüklerini andıktan sonra uğruna bir ömür harcadığı Türk tiyatrosunun gelişimine devam için formülünü de açıklar:

“... Bu da (başarı da) sanatkârların ve sanatkârları idare edenlerin sanat işlerinde hiçbir maddi kazanç düşüncesiyle hareket etmemeleri ile olur. Bu bolluğu da ancak devlet temin eder...”

Derginin yayınlandığı yıllar tiyatro geçmişe göre hızla ilerlemekte, Cumhuriyet’in sanatçılara daha fazla imkânlar sunmasıyla güç toplamaktadır.

Yazının Devamını Oku

Bir orkestranın izinde...

Siyah-beyaz fotoğrafta gencecik, pırıl pırıl 5 delikanlı...

Beyaz pantolonları, parlak kumaştan havalı ceketleri, o yılların modasına uygun papyon/kravatlarıyla çok şıklar ve fotoğrafa bakanın içini aydınlatan bir gülümsemeyle yakışıklı yakışıklı bakıyorlar hayata, geleceğe...

Kıymetli ağabeyim, şahane insan Mehmet Teoman 4 gün önce iç sızlatan “Kala kala 2 kişi kaldık...” notu eşliğinde paylaştı bu fotoğrafı...



En soldaki uzun boylu, serinkanlı duruşlu, güneş gözlüklü delikanlı Mehmet Teoman...

Hemen yanında

Yazının Devamını Oku

Seçim galerisinden numune manzaralar

ABD seçimleri öncesinde yapılan “karakolda biter/mahkemede biter” analizini doğrulayacak şekilde gelişiyor hadiseler...

“Sonuçlar ne zaman netleşir? Senato’da kimin, Temsilciler Meclisi’nde kimin borusu ötecek? Bu gelişmelerin Türkiye’deki, dünyadaki yansımaları nasıl olacak?” gibi soruların net cevapları için beklemek ve epeyce gümbürtü koparacak süreci izlemek gerekecek. Olasılıklar üzerine çene yormaktansa “net” bazı haberlere odaklandım dün sabah erken saatlerden itibaren. Trump ve Biden hattının dışına çıkmak, seçimle bağlantılı 3 farklı karaktere odaklanarak oyalanmak isterseniz beni takip edin...

KANYE WEST
GÜVENDİĞİM BİRİNİ KENDİMİ SEÇİYORUM

MEŞHUR hip hop yıldızı Kanye West, bu seçimlerde ilk kez oy kullandı ve bilin bakalım kime oy attı? Kendisine...


Yazının Devamını Oku

Gerçek kahramanları nasıl tanıyabiliriz?

Bir kahramanı nasıl tanıyabilirsiniz?

Bu konuda kahramanların ortak özelliklerini süzerek elde edilen “bilimsel” kalıplar vardır.

Mesela Richmond Üniversitesi’nden Scott T. Allison ve George R. Goethals, kahramanları inceledikleri ortak çalışmalarında tanımlayıcı “8 temel özellik” sıralar:

“Zeki. Güçlü. Esnek. Özverili. Müşfik. Karizmatik. Güvenilir. İlham verici...”

Eksiği vardır, fazlası yoktur bu tanımlayıcı sıfatların; tek madde daha eklemek şansım olsa “mütevazı”yı önerirdim...

Kurgusal kahramanlara ilgi göstermeyi, siyaset veya ne bileyim işte spor alanından imaj paketlemesi marifetiyle kerameti kendinden menkul kahramanlar bulmayı ve onları yüceltmeyi severiz...

Oysa gerçek kahramanlar aramızda sessizce, belirecekleri anı ve yaratacakları etkiyi hesaplamadan yaşarlar.

Gerçek kahramanlar iyi birer hatip olmayabilirler, olmak zorunda da değillerdir zaten. Anlatmak ve böbürlenmek için değil, karşılıksız iyilik için sıralarını beklerler.

Gerçek kahramanlar pelerin giymezler, doğaüstü yeteneklere veya kerameti kendinden menkul

Yazının Devamını Oku

Vaziyeti idare

Galatasaray öyle ahım şahım bir performans sergileyemedi.

Lig başladıktan sonra sadece 4 kez maça çıkan, bu maçlarda 1 puan toplayabilen ve bir de kadrosunun önemli bir bölümünün Covid-19 testi pozitif çıkan Ankaragücü’nü sadece sahaya çıkabildiği için bile kutlamak gerekir. Ancak bu vaziyetteyken bile doğru bir oyun planını iyi bir şekilde uyguladıklarını söylemek de şart. Galatasaray’ın uygulamadaki problemleri belli olan, kolay okunan, rakipler tarafından ezber edilmiş, bireysel zaaflarla harmanlandığında felakete dönüşebilen bir oyun planı var.

KLASiK GÖRÜNTÜDEYDi

Ankaragücü de diğer rakipler gibi bu planı dağıtabilecek hızlı çıkışlarla, defansın ‘titrek’ bölgelerine baskıyla şansını denedi. Rakibinin 2-3 katı pas yapmak, topa yüzde 70-75 oranında sahip olmak ve mesela ikili mücadelelerde daha etkili taraf olmak bir anlam ifade etmeyebiliyor. Galatasaray ilk 45 dakika boyunca bolca hazırlık yapan ancak bir sonraki aşamaya asla geçemeyen, oyunu dikte edemeyen klasik görüntüsündeydi.

GÖRÜNMEZ ADAM DIAGNE!

Diagne’nin, örneklerine bilimkurgu filmlerinde rastladığımız türden ‘görünmez adam’ performansı elbette bu hücum verimsizliğinde başroldeydi ancak tüm günahı ona yüklemek de haksızlık olur. Bu süreçte gole yaklaşan, hem de kolayca yaklaşan ancak aradığını bulamayan taraf Ankaragücü iken; golü bulan Galatasaray oldu. En sık hücum motifiyle, Saracchi üzerinden rakip defansın dengesini bozan Galatasaray, Babel’in golüyle ilk devre sona ererken büyük ikramiyeyi tutturdu. İkinci yarıda Ankaragücü yine gol pozisyonları buldu ancak bu kez Galatasaray ilk yarıdaki derin uykudan hafif silkinmiş vaziyetteydi. İleride daha uzun süreli ve daha etkili baskı kurdu, gol için daha fazla fırsat yakaladı ve en azından oyunu yöneten tarafa dönüştü. “Oyunu yöneten” derken, öyle ahım şahım bir performanstan bahsettiğimi düşünmüyorsunuzdur umarım! Vaziyeti idare etti demek yeterli olacaktır.

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJxS0NoV3dsWCIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Yazının Devamını Oku

Senin bayramın bence kutlamalısın

Asırlarca, kuşaklarca mağdurlar yaratmış, mağrurların zulmüne sahne olmuş kadim bir coğrafyada yaşıyoruz.

Medeniyetlerin doğup öldüğü, en kudretinden sual olunmayacak kavimlerin bile zamana, şartlara yenik düştüğü bu topraklarda birlik içinde ayakta kalmanın güçlüklerini bilen bir toplumuz.

Bu bilgi birikimi, her zaman eski hataların tekrarlanmasına engel olmayı başaramıyor...

Bu bilgi birikimi, toplumun kriz yüklü fay hatlarını rahatlatmak veya mağduriyetleri gidermek için kullanacağı enerjiyi polemiklerde harcamasına engel olamıyor.

Bu bilgi birikimi, sağlıklı bir demokrasiden eğitim kalitesine kökleri çok eski zamanlara, çok derinlere dayanan problemleriyle yüzleşmesini tam olarak sağlayamıyor.

Ama burası bizim, benim, onun, senin cumhuriyetin; umudunu hiç kaybetmeyenlerin kurduğu bir cumhuriyet...

Bu kadar yaralı bir toplumun, radikalliğe saplanmışlar dışında görüşü ne olursa olsun hiçbir kesiminin laf ettirmeyeceği, üstüne titrediği bir ortak değer olarak görmesinden dolayı güzel bir cumhuriyet...

Hatalarıyla, günahlarıyla, kırdıklarıyla bir gün hesaplaşmasını bitirdiğinde daha da güzelleşecek bir cumhuriyet.

Yazının Devamını Oku

Vatan sana minnettar

2018 Türkiye Güzeli Şevval Şahin’in “Sorgu Sual” programında güç duruma düşmesi üzerine kopan yaygaradan haberiniz vardır herhalde.

“Fahrettin Koca’yı tanıyor musunuz?.. Türkiye’de kaç coğrafi bölge vardır?.. Atatürk’ün bir sözünü hatırlıyor musunuz?.. İstiklal Marşı’nı kim yazdı; bize okur musunuz?” şeklindeki sorular karşısında bocalayan 21 yaşındaki bir kızın üzerinden aklayıp paklıyor kitleler kendilerini.

6 yaşından itibaren yurtdışında yaşayan ve yabancı dilde, yabancı bir kültürde büyüyen Şahin’in bahanelerini yetersiz bulmak noktasından hareketle başlayan ve çağın insanının içindeki linç canavarını salmasıyla yayılan kampanya o kadar büyüdü ki; “Kıza haksızlık yapılıyor” noktasında buluşup karşı çıkan bir vicdanlılar hareketi de gördük.

Herkesin cevabını muhakkak bildiği kabul edilen sorular umulmadık anlarda belirince “bildiğini bile unutmak” örneğini yarışma programlarında, sokak röportajlarında veya bizzat yaşayarak görmüşüzdür herhalde.

Şevval Şahin üzerinden “Türklük” duygusu hakkında daha fazla bilgisi olduğunu düşünerek kabaranlar...

Pandemi sürecinde ezber edilmiş Sağlık Bakanı’nın adı dışında ikinci bir bakan adı söyleyemeyecek halde olsalar da kendilerini güncel siyasete kılcal damarlarına kadar hâkimmiş havasına bürünenler...

Sokak röportajında mikrofon afallaması içinde sorulan “kelime-i şehadet”i tekrar edememesine rağmen, İstiklal Marşı’nın tamamını tersten okuyanlardanmış gibi hamaset krizine tutulanlar...

Bu durumda çok da üzme kendini, hatta gururlan Şevval Şahin.

Sen olmasan kimse kendini aklayamayacaktı; tertemiz olduk, aydınlandık, cehaletimizden arındık sayende!

Yazının Devamını Oku

Çok hayırlı galibiyet

Bu 3 puan daha fazla gecikseydi dertler çekilmez hale gelecekti.

Problemlerini halletmek veya gerginlikleri yatıştıracak makul çözümler üretmek yerine yenilerini icat ederek ilerliyor Galatasaray. Huzursuzluğu her halinden belli olan Galatasaray, alacaklarını alamamış, satacaklarını satamamış, maaş indirimi konusunda takım içi disiplini yıpratmış, kötü oynayan, ruh yakalayamayan, kenetlenemeyen bir takım olarak gitti Erzurum’a.

Başının üstünde toplanan kara bulutları dağıtmak için bir galibiyete, biraz ‘eh işte!’ dedirtecek kadar iyi oyuna ihtiyacı vardı.

Uzun bir dinlenme süresi geçiren Erzurum’un nasıl oynayacağı üç aşağı beş yukarı belliydi. Teknik direktör Mehmet Özdilek ‘baskı yapmaktan’, ‘orta sahada üstünlük kurmaktan’, ‘ileri çıkan Saracchi ve Omar’ın boşalttığı alanları zorlamaktan’ bahsediyordu.

Galatasaray geçtiğimiz maçlardaki ‘hayalet’ görüntüsünden neyse ki uzak, baskılı, rakibine dönüm dönüm boş alan bırakmayan, Saracchi ve Omar’ın katkılarıyla hücumda etkili bir oyunla başladı.

20’nci dakikada Emre Kılınç ile öne geçtikten sonra da bu oyun disiplinini korudu 35’inci dakikaya kadar kalesinde pozisyon bile görmedi.

İlk yarının son bölümünde bir uzuuuun topu ve rakibi karşılayamayarak yaktı başını Galatasaray, penaltı ile yakalandı rakibine.

FALCAO’NUN KIZARMASI DENGELERi DEĞiŞTiRDi

İkinci 45 dakikada Erzurumspor oyunun daha fazla içine girerken Galatasaray da uzun süre isabetsiz ortalarla aradığı golü şahane bir orta/pas ve yine şahane bir santrfor performansıyla buldu.

Yazının Devamını Oku

Taksim Meydanı için sandık

“Hangi alan onun gibi Cumhuriyet’in yeni tarihini böylesine ‘sinesine’ sığdırmıştır? Hem bir alandan da beklenen budur. Değil mi ki Pera adlı ‘iffet düşkünü’ bir İmparatoriçe’ye ondan geçip giriliyordur, öyleyse kendine bir çekidüzen vermelidir.”

Rahmetli İlhan Berk “Pera” kitabının “Cumhuriyet Atlaslarında Bir Dörtyol Ağzı Taksim Üzerinedir” başlıklı bölümünde 1923’ün Taksim Meydanı’ndaki sirki, nar çiçeği feslileri, Kemalî kalpaklıları anlatırken “Cumhuriyet” vurgusu yapar.

O dönem “1 kasap, 2 bakkal, 1 berber, 1 fırın, 1 karakol, 1 eskicili bir adadır” Berk’in ifadesiyle. Birkaç asır gayrimüslimlerin mezarlıklarının bulunduğu alan 20’nci yüzyılla birlikte hızlı bir değişime uğramış, Cumhuriyet ile birlikte siyasi anlamı öne çıkan bir hale gelmiştir.

Bir kolu İstanbul’un köklü eğlence merkezine uzanan Taksim Meydanı, 31 Mart’tan 1 Mayıs’lara memleketin pek çok kırılma anına sahne olmuş bir nevi en popüler mücadele alanıdır...

Geçtiğimiz 100 yıl boyunca kurulan, değiştirilen, eklemelere ve yıkımlara sahne olan, oynanmadık yeri kalmayan meydan İlhan Berk’in alaycı vurgusuyla “çekidüzen verilmesi” gereken bir alan görülmesinin bedelini çok ağır ödedi.

1970’lerin sonlarında çocuk gözlerimle çıktığım meydanla bugünkü beton çölünü karşılaştırıp konuyu şahsileştirmeye gerek yok.

Ancak son 30 yıldır hep civarında yaşadığım meydan için gönül rahatlığıyla “Hiç bu kadar berbat olmamıştı” diyebilirim.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi “Karar Senin” sloganıyla Taksim ve Bakırköy meydanlarıyla Salacak sahilinin geleceği konusunda halkın da fikrini almak istediğini duyurdu.

Mesela, uluslararası katılıma açık yarışmalarla eleğin üstünde kalan 3 proje sunuldu İstanbullulara Taksim Meydanı için.

Yazının Devamını Oku

Gençlik düşleri, aman ne tatlıdır

Gençlik düşleri dönüp duruyor siyasi partilerin zihinlerinde...

Araştırma şirketi Metropoll’ün Eylül 2020’de yaptığı seçim anketinin sonuçları üzerine analiz üreten Abdulkadir Selvi, dünkü yazısında kararsızlara ve gençlere yönelik yeni politikalar üretilmesi gerektiğini işaret ediyordu.

Selvi’nin dikkat çektiği “yeni seçmen bloku” gençlik hayalleri kurdurtmayacak gibi değil...

Seçimlerin planlandığı üzere 2023’te yapılması durumunda 5.5 milyon genç ilk kez sandığa gidecek.

5.5 milyon seçmenin potansiyel etkisini görmek için son genel seçimlere bakmak yeterli. İYİ Parti, MHP ve HDP, üç aşağı beş yukarı 5-6 milyon bandında oy alan partiler...

Hakkında çözümlemelere, tespitlere, öngörülere doyulamayan “Z kuşağı”ndan gelecek 5.5 milyon seçmenin sandığa gitme oranını kestirmek güç.

ABD’de 18-29 arası seçmenin yüzde 50’sinden fazlası sandığa gitmiyor ve bu ciddi bir mesele olarak görülüyor.

Ancak araştırmalar, sandığa gitme alışkanlığının “görerek edinilen” bir alışkanlık/davranış olduğunu ortaya koyuyor.

Toplumun yetişkinleri daha fazla oy kullandıkça gençlerin de eğilimi artıyor. Yüzde 80’i aşan katılımlarla bu konuda gayet iyi bir karnemiz olduğu söylenebilir; dolayısıyla günlük hayatta siyasete gereğinden fazla yer açmış, açılmasına rıza göstermiş bir ülkede gençlerin de katılımının yüksek olacağını düşünmek mümkün.

Yazının Devamını Oku

Daha ucuza da bu kadar kötü oynardı

Galatasaray için söylenecek o kadar çok söz var ki...

Maç öncesinde Alanyaspor Teknik Direktörü Çağdaş Atan’ın demeci, taktiğin ve niyetin açık beyanıydı: “Kaleci Fatih’ten başlayarak pres uygulamayı düşünüyoruz. 4-5 ofansif özellikli oyuncuyla sahaya çıkacağız.” İlk 4 maçta 11 gol üreten, sadece 1 gol yiyen, en fazla pozisyona giren takımlardan biri olan Alanya temsilcisi sözünün arkasında duran bir oyun sergiledi. Ligin en fazla pozisyona giren bir diğer takımı (duy da inanma desek mi?) Galatasaray ise büyük ölçüde bu iyi oyunu karşılamakta güçlük çeken, bocalamaktan oyuna girmeye vakit bulamayan bir görüntüdeydi. “Kesilen” Belhanda ve Feghouli’nin yerine Emre Akbaba ve Babel’i monte ederek takımı farklı bir harmanla sahaya süren Fatih Terim’in zihnindeki her ne ise sahaya yansımadı özetle.

‘BEN NE YAPIYORUM ŞiMDi?’

Rakibin diken üstünde tuttuğu Saracchi ve Linnes’in oyuna katılamamaları, orta sahasındaki “Ben ne yapıyordum şimdi?” sorusuyla boğuşan ekip Galatasaray’ı hep geride tuttu. Buna rağmen hediye kıvamında bir penaltı ile öne geçti Galatasaray. Ancak bu elbette Galatasaraylı taraftara “Yaslan arkana, maçı seyret şimdi” dedirtecek türden bir üstünlük değildi. Galatasaray savunması arkasına atılan uzun toplarda yarı sahasına havan mermisi düşmüş gibi dağılıveriyor. Böyle bir topu savunmaya çalışırken Marcao sarı kart gördü, kazanılan serbest vuruş da Babacar’ın şahane vuruşuyla gole dönüştü. Üstüne bir de 10 kişi kalınca...

DOĞAÜSTÜ GÜÇLER

İkinci yarıda eksilmiş Galatasaray karşısında Alanyaspor cesaretini bir kez daha topladı çarptı, baskıyı artırdı, sıkıştırdıkça sıkıştırdı rakibini kendi yarı sahasına. Galatasaray kalesinde gol görmeyişini ancak mucizelerle veya doğa üstü hadiselerle açıklayabileceğimiz bu süreci bir şekilde atlatıp 70’nci dakikadan itibaren rakibine karşılık vermeye başladı. Sayılmayan bir gol üretilebilen ve kısa süren bu ‘ateşe ateş’ oyunundan da fayda sağlayamadı Galatasaray... Bu vaziyette yani berbat oynarken, 10 kişi kalmışken rakipten 1 puan almayı başarı kabul edecekken son dakikada Alanyaspor hak ettiği galibiyete erişti. Galatasaray için söylenebilecek söz çok ancak özetle bu kadar kötü oynamayı çok daha ucuz bir kadroyla da başarabilirdi! Bari parası cebinde kalmış olurdu. Bu kadroya bu rezil oyun, bu ruhsuzluk...

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiI0SER4S3JwVSIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Yazının Devamını Oku

Plağın çıtladığı yerden

Salgın korkusuyla evlere kapandığımız, hayatın “duraklat” ikonunu tıklayıp kabuklarımıza çekildiğimiz günler...

Kiminin mutfak işlerine sardırdığı, kiminin ertelenmiş veya yeni heyecanları müjdeleyen hobilere sığındığı, kiminin de kucakta bulunan boş zamanda böyle faydalı işlere kalkışıyormuş gibi yapıp pinekleme destanı yazdığı o tuhaf dönem...

Daha çok pinekleyenlere yakın durduğumu söyleyebilirsiniz fakat “elle tutulur” bir iş yapabileceğimi göstermek için plaklarımla ilgili bir düzenlemeye de kalkıştım.

Müziği hâlâ “fiziksel kopya” yani plak, kaset, CD olarak satın almayı, dinlemeyi, toplamayı, biriktirmeyi sevenlerin aşina olduğu bir uygulama var “Discogs” diye...

Burası aslında dünyanın her yerinden koleksiyonerin ve satıcıların toplandığı bir market. Türkiye’de “PayPal” yasaklanana kadar biz de bu marketten gönlümüzce faydalanabiliyorduk, plakçı arkadaşlarımız da ticari faaliyet yürütebiliyordu ama artık sadece “arşivleme” özelliğini kullanabiliyoruz.

Özetle elinizdeki kaseti, plağı, CD’leri burada arşivleyebiliyorsunuz; çok merak ediyorsanız elinizdeki “fiziksel kopya”nın benzerlerinin ticari değerini vesaireyi de öğrenebiliyorsunuz.

Plakları “discogs’a girerken” eğer plakların gözden düştüğü ve mali açıdan çok zorlayıcı olmadığı günlerde bu işe başlamamış olsaydım bugün bu fiyatlarla bu işe asla kalkışamayacağımı düşündüm.

2020’de dövizin yüzde 30 ile 40 arası, altının yüzde 65 civarı değer kazandığını okudum geçen gün, plaklar ne kadar zamlandı bilmiyorum ama eli sağlam yaksa da dövizin arttığı kadar artmamıştır.

Yani zaten güç bela ayakta kalmaya çalışan bağımsız müzik dükkânlarının bu işten kârlı çıktığını düşünmeyin, hâlâ güç bela tutunuyorlar hayata.

Yazının Devamını Oku

Aman arabaya dikkat canım dostum

2019’da araştırma şirketi KONDA tarafından 29 ilde 2 bin 745 kişiyle görüşülerek hazırlanan “Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı” başlıklı rapora bir bakalım önce...

Toplumun yüzde 71’i iklim değişikliğinin artan felaketlerdeki rolünü öne çıkarırken, yüzde 23 ise “Endişeli değilim çünkü iklim değişikliğinin ne olduğunu bilmiyorum” demiş...

Ankete katılanların yalnızca yüzde 15’i iklim değişikliğiyle mücadelenin “süper” yürütüldüğüne inanıyor ki; hepimize bu rahatlıktan ve vurdumduymazlıktan bir parça isterim açıkçası...

İklim krizi demek sadece Abi yazlar da çok sıcak oldu artık ya; mevsim döndü, sonbahar artık kasımda başlıyor” diye yorumlanmayacak genişlikte bir hadise; malumunuz.

Türkiye de bu konuda payına düşeni yaşadı, yaşıyor ve yaşamaya devam edecek.

“Canımızın içi arabacıklarımızın” kaportalarını yamultan dolu yağışlarından korkuyoruz, sonra hayat devam ediyor elbette...

Kuraklıklar, seller, hortumlar gidiyor, kum fırtınaları, çöl rüzgârları, süper hücre yağışları ve daha nice “olağanüstü” hava hadisesi geliyor...

Küresel iklim krizinin ülke bazında baş sorumlusu elbette biz değiliz ama bizim de kendimizce, karınca kararınca bir katkımız var.

Baş sorumlu ülkelerin 2018’de Çin’in plastik ithalatına kapılarını kapatmasının ardından bir numaralı plastik çöp üssü haline gelmiş bir ülke olarak (günde yaklaşık 213 kamyon plastik çöp geliyor Türkiye’ye Greenpeace’e göre) kirletmediğimiz yerlerin çöpünü de biz topluyoruz diyebiliriz üzülerek...

Yazının Devamını Oku

Bari eğlencesini kaçırmayalım!

Bugün bildiğimiz şekliyle “başkanlık münazaraları”, 1960 yılında Kennedy ve Nixon arasında gerçekleştirilmiş.

19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD’de farklı aday tartışma formatları denense de iki başkan adayının televizyon ekranında bugüne benzer şekilde tartışmaları 60 yaşında...

O yıllarda 179 milyonluk nüfusa sahip ABD’de 66.4 milyon kişiyi ekran başına çekerek tarihi bir rekor kıran bu format 1976’ya kadar tekrarlanmadı, sonrasında ise kesintisiz devam etti.

2016’da Trump-Clinton kapışmasının ilk raundunu 84 milyon kişi izledi ve rekor kırıldı ama artık nüfus 320 milyonu aşmış vaziyette, bunu da hesaba katmak lazım.

Yine de bir ara 46 milyon seyirciye kadar “düşen” bu canlı yayın tartışmalarını Trump Şov’un canlandırdığı ortada...

Önceki gün Cleveland’da gerçekleşen ilk raundun 100 milyon civarında izleyici toplayacağı iddia ediliyordu; sonucu henüz bilemiyorum...

Peki nasıl bir tartışma oluyor?

Malumunuz; bu ilkiydi, şimdi sırada başkan yardımcısı adaylarının (Kamala Harris-Mike Pence) tartışması var, sonra Trump ve Biden iki tur daha boy ölçüşecek.

İlk tartışmanın yansımalarını görmüşsünüzdür belki...

Yazının Devamını Oku