GeriKanat ATKAYA Hoca, ‘koyin’, kazan ve tuhaf zamanlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hoca, ‘koyin’, kazan ve tuhaf zamanlar

Kısa bir taksi yolculuğu sırasında iki Nasreddin Hoca fıkrasına birden atıfta bulunacağıma doğrusu hiç ihtimal vermezdim...

Kollarıyla abanarak idare ettiği direksiyonun ortasına yerleştirdiği cep telefonu ekranına takılmış şoför bir yandan da söyleniyor:

“Yaktın beni TE-PE-GE, ulan HA-YE-KÛ!..”

Telefon ekranına bakarak araç kullanan sinirli şoförün “özgüvenşov”uyla Allah’a emanet ilerlerken dikkatini belki toplarım umuduyla sohbet açıyorum...

Hoca, ‘koyin’, kazan ve tuhaf zamanlar

“Hayırdır, kötü haber mi geldi?”

“Fena düştük, çıkmıyor da şimdi...”

“Düşen ne?”

“Koyin düştü!”

“Haa, anlıyorsun herhalde bu işlerden?”

“Arkadaş tavsiyesiyle girdim. Durakta bir arkadaşın arkadaşı parayı ikiye katlamış; iyi de gidiyorduk ama düştü abi...”

Hoca, ‘koyin’, kazan ve tuhaf zamanlar

İşte tam bu noktada “Nasreddin Hoca’nın kazan hesabı gibi sanki... Hani komşudan aldığı kazanı geri götürürken içine tencere koymuş, sevinen komşuya ‘Kazan doğurdu’ demiş Hoca. Sonra başka bir zaman ödünç aldığı kazanı geri vermesi gerektiğinde kapıya gelen komşuya ‘Kazan öldü, kaybettik muhterem!’ deyince komşu ‘Kazan ölür mü?’ demiş. Hoca da ‘Doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun’ şeklinde bağlamış hikâyeyi” diyerek hayatımın Nasreddin Hoca fıkrası ile örnek verdiğim dönemine girmiş bulundum. Hafif bir tedirginlik oluyor tabii...

Araştırmalar Almanya, ABD ve İspanya’nın ardından İngiltere ile birlikte en fazla kripto para yatırımcısının Türkiye’de olduğunu gösteriyor.

3-4 milyon civarındaki yatırımcının çok büyük bölümü 1 yıl içinde toplandı ve tam olarak ne olduğunu bilmese de para kazandıran, belli durumlarda parayı katlama imkânı sunduğu düşünülen sisteme eklemlendi.

“Finansal okuryazarlık” seviyesi çoğunlukla eşten dosttan gelen vatsap mesajı okumak düzeyinde olan kitlelerin hücumu bir zenginleşme işareti midir, yoksulluk çaresizliği mi, kararı size bırakayım.

Araştırmalar kripto para türevlerine yönelenlerin yüzde 32.8’nin, üçte birinin 100 doların altında bir meblağ ile umut yolculuğuna çıktıklarını ortaya koyuyor.

Kripto para regülasyonlarının devreye girdiği veya girmeye hazırlandığı dönemde anlamlandırması güç, uzmanlık isteyen sayı kümeleri ekranda hızla devinirken, sinirli şoför arkadaş gibi milyonlar bir faturayı kriptoya ödetmek gibi beklentilerini karşılamaya çalışıyor.

“Hiç kazandığın oldu mu bari?” diye soruyorum...

“Kârdan zarardayım abi zaten ben, çekmiştim kârımın birazını” diyerek “O kadar da değil anlıyoruz bu işten biraz” mesajını veriyor şoför arkadaş.

“Dikkatli olun diyor uzmanlar, cıva gibi bir hadise bu, her şeyi kaptırmak da var kardeşim” diyorum...

“Ama kazanmak da var abi, bak bizim arkadaş güzel indirmişti mesela... Ben nereden katlayayım parayı? Haksız mıyım abi!”

“Herhalde haklısın kardeşim” diyorum, “Sen de haklısın, o da haklı, beriki de haklı...”

İkinci Nasreddin Hoca referansını da vermiş olmanın şokuyla “Dediğim gibi yine de dikkatli ol, üzülme” diyorum, taksiden inip kapı kolunu tuttuğum elime kolonya döküp “Hayat tuhaf, Nasreddin Hoca’ya selam olsun” diyerek evin yolunu tutuyorum...

Hoca, ‘koyin’, kazan ve tuhaf zamanlar


ADAM HAKLI BEYLER

KİM haklı? Konu ne?

Haklı olan kişi Patrick Bamford, konu da futbolda yaşanan güç dalgalanması sırasında yaşananlar.

Malum, “oligark” futbol kulüpleri sermaye ile işbirliği yaparak ayrı bir lig kuracaklarını duyurdular, dünya ayağa kalktı, “Yoksullar buldu, zenginler çaldı!” pankartları açıldı, kulüplerin asıl varlığının taraftarları olduğu çok net bir şekilde hissettirildi, futbolcular, teknik adamlar projeyi tefe koydu, neticede İngiliz kulüpleri özürler dileyerek filan geri adım attı, konu kapandı.

Leeds United oyuncusu Patrick Bamford da kadük kalan ligi protesto edenler arasındaydı ancak demecinde daha haklı olduğu bir nokta daha vardı.

Bamford “Futbol dünyasında işin ucu birilerinin cebine dokunduğunda yükselen isyan harikulade... Ancak yaşadığımız çağda ırkçılık ve benzeri problemler karşısında benzer bir isyanın yükselmiyor olması da utanç verici...” diyor.

Futbol dünyası fantastik zenginler ligini şimdilik de olsa tarihe gömdüğüne göre gerçek problemlerle de benzer şekilde uğraşmayı düşünür ve uygular diye umalım.

Adam haklı, çok haklı...

X

İyi haber, kötü haber; Cornwall, Afrika

Önce küçük ölçekli iyi haberler...

Aile hekimimiz dün sabah duruma gayet uygun şekilde dans eden bir emoji eşliğinde müjdeli haberi verdi:

“Aylar sonra COVID-19 hasta takip listem sıfır!”

Mahallemiz için büyük, dünya için küçük sayılabilecek bu haber umutlarımızı yeşertecek türdendi.

Aşı tedarikindeki sıkıntıyı kritik bir sıçrama ile aşan, hızla aşılama programını genişleten Türkiye, aşılamanın olumlu sonuçlarını da görmeye başladı.

2020 sona ererken günlük vaka sayısında 30 binleri aşan, önlemlerle şubat ayında önce günlük vakalarda 7 binlere inen sonra nisan ortalarında 63 binleri gören Türkiye kendine özgü kapanma şartları ve aşılamayla 5 binlere indi nihayet...

Programın bu hızla alt yaşlara doğru inmesi, ikinci dozların da tamamlanmasıyla sonbahar aylarında büyük bir rahatlama yaşanabileceğini söylüyor uzmanlar...

Tam gaz devam o zaman...

Yazının Devamını Oku

Algı nedir nasıl düzeltilir

Salı günü Türkiye saatiyle 12.00’de sanal âlemde sıraya giren on binlerce insan, 365 gün sonra Barcelona’da düzenlenecek bir müzik festivalinin biletlerini birkaç saat gibi kısa bir süre içinde silip süpürdü.

Tanesi 450 Euro (yaklaşık 5 bin TL) olan ‘VIP’ biletlerin tükenmesi için yalnızca birkaç saat gerekti...

2022’nin haziran ayında Primavera Festival’de bulunacak yüz küsur bin kişi arasına girmek için gösterilen yoğun ilgi sadece bu festivale özel bir durum değil. Pandemi sürecinde müzikten, danstan, birlikte olmaktan uzak düşmüş yorgun ruhlarımızın, yaşamayı yüceltmek ve kutlamak için hemen sanata sığınması sürpriz değil...

İspanya’da Barcelona, Katalonya bölgesi en ağır darbeyi yiyen yerler arasındaydı... Bu festival bir yerde “Yıkılmadık, ayaktayız” mesajını başarıyla verdiklerini ve işlerin yoluna gireceğini gördüklerinin kanıtı...

Kendi adıma “Merhaba turist, ben aşılıyım” maskesi yerine, bir festival düzenleme iradesine güvenmeyi tercih ederim...

COVID-19’un gösteri sanatlarında yarattığı tahribat üzerine geçtiğimiz süreçte defalarca yazı yazdım, sektörün yaşadığı sıkıntıları, umut ışıklarını, gelecek projeksiyonlarını yansıtmaya çalıştım.

İşler aşılamada hız kazananlar için yoluna giriyor, pandemide başarıyla sübvanse sağlayan ülkeler hasarı “olabildiğince” hafif atlatmanın meyvesini toplamak için hazırlanıyor...

Hal böyleyken Türkiye’de yüz binlerce kişinin evine ekmek götürdüğü sektörde kaos, haklı bir isyan ve yine haklı sorulara cevap arayışı var...

Yazının Devamını Oku

Acil olağanüstü hal çağrısı

Gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.

Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,

İçinde bir iş görmenin saadeti,

Gideceksin

Gideceksin ırıpların çalkantısında.

Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;

Sevineceksin.

Ağları silkeledikçe

Deniz gelecek eline pul pul...”

Yazının Devamını Oku

‘Festival gibisin katılmak istiyorum’

Ufuktaki karanlık bulutların dağılmaya başladığını hissetmemi sağlayan müjdeli haber, bir festival duyurusu şeklinde belirdi.

Barcelona’da düzenlenen ve “majör” festivaller arasında güzide bir yere sahip olan Primavera, 2022’nin görkemli programını, iki hafta sonuna yayılan bir formülle duyurdu.

Tahmin edileceği üzere yok yok türünden, dev bir kadro açıkladılar.

Geçen sene yakın dostlarla bilet alıp otel ayarlama hazırlıkları yaparken pandemiye yenik düşen Primavera hayalimiz yeniden canlandı...

Kimi denizden çıkmayarak, kimi yayladan inmeyerek, kimi inzivada, kimi popüler tatil beldelerinde tatil sever. Benim durumum ise biraz farklı...

Normalde kendi kuytusunda yaşamayı seven biri olarak tatillerimi kalabalık, gürültülü, uzun kuyruklar, sıcak hava gibi normalde tahammül edemeyeceğim şartları da işaret eden festivallerde geçirmek istemem çelişki gibi gelebilir.

Fakat biriktirilen hatıralar, müzikle bağlanmış bir kitleyle kafa dağıtmak, iyi müzik dinlemek, fiziksel yorgunluğu umursayacak yer bırakmıyor...

1990’ların ikinci yarısından itibaren Glastonbury, Roskilde, Primavera, Montreux Jazz gibi büyük festivallere, Beaches Brew gibi daha butik festivallere, H2000 ve Rock N’ Coke gibi bizim festivallere adadım tatillerimi. Aklım gidemediklerimdedir...

Yazının Devamını Oku

Ya ne verecekti deniz?

Burgazada İskelesi’nde, adanın namlı “köpek bireyi” Maço tanıdıklarını yolcu etmeye hazırlanıyor...

Günün ilk saatlerinin huzurunu taşıyan bir manzara... Güneş bulutlara “Açılın bakalım” demeye hazırlanıyor, Ergün’den alınmış taze poğaçaların nefis kokusu kâğıt poşetlere sığmıyor ve açıklarda gümüş rengi dalgaların kırılıp durmalarını izlerken Maço’yla oynamasına izin verilmeyen çocuk “Anne, denizde kaka var!” diyerek iskele ahalisini gerçek gündeme çekiveriyor...

Aylardır Marmara’nın farklı noktalarından “deniz salyası” haberleri geliyor...

“Deniz salyası Avşa’yı susuz bıraktı...”

“Salya İzmit’te sahile vurdu...”

“Salya dibe indi...”

“Marmara’nın dayanma gücü kalmadı...”

“Salya Bandırma’da binlerce balığı öldürdü...”

Yazının Devamını Oku

Keşkeler ve şampiyonluklar

Ne geceydi?! Nasıl nefessiz bir yarıştı?! Kaç duyguyu bir arada yaşadık?! En başta heyecan...

Sevinç, endişe, pişmanlık, öfke, coşku, depresyon, umur, yıkılmışlık... Zaman bile sevdiğimiz renge göre aktı gitti sanki... Bazı renkler için hızlı, bazı renkler için yavaş... Gözler bir sahada, kulaklar diğerinde bu heyecanın içinde yuvarlanıp durduk.

SEZONUN ÖZETİ GİBİ MAÇTI

Galatasaray’ın umudunu yüklenip çıktığı maç aslında bütün bir sezonun özeti niteliğindeydi. Kaçan fırsatlara, heba edilen avantajlara hayıflanmak ve umutlanıp umutlanıp sonu kaybetmeye varan yolda kaybolmak. Pek çok “keşke anı” var sezon içinde fakat bunların bir faydası yok; “keşkeler” ile gelmiyor şampiyonluklar.
Kavgalar, polemikler, skandallar arasında yıpranan, kendi içinde bile kavgalara tutuşan Galatasaray yine de yarışı son maçın son saniyesine kadar taşıyarak sağlam bir karakter göstermeyi bildi.

BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN

“Galatasaray vazgeçmez” dedirtti ve bu sözünün arkasında durdu. Son düzlükte ligin zirvesini hizaya çeken, görmezden gelinmesinin faturasını saldığı korkuyla kesen sarı kırmızılılar bu sezondan gerekli dersleri çıkartabilirse taraftarının yüreğine bir nebze su serpebilir... Şampiyon olan Beşiktaş’ı tebrik eder, Galatasaray takımına da “Başın öne eğilmesin” diyerek tesellilerimi sunarım...

Yazının Devamını Oku

‘Cumartesi Gecesi Ateşi’ yanarken

Futbolumuz oyun kalitesi, güzelliği ve başarılarıyla olmasa da heyecan dozuyla yoğun gündemde kendisine yer açmayı başardı.

Uzun ve yoğun bir maç trafiğinin ardından hem zirvenin hem düşme hattının kaderi son hafta belirlenecek.

Zirvede sezon boyu birbirlerine şampiyonluk şansını altın tepside sunup durmuş İstanbul’un 3 büyüğü olunca hiç hali olmayanlar bile mecburen “Cumartesi Gecesi Ateşi”ni beklemeye başladı.

Bir Galatasaray taraftarı olarak elbette takımımın şampiyon olmasını isterim; fakat hevesimi dizginleyip gerçekçilik sınırları içinde kalmak en iyisi.

Sezon içinde takımın yalpaladığı günlere, o berbat mart ayı performansına hayıflanmak yerine son düzlükte vites arttıran, yarıştaki en önemli rakibini yenerek zirve civarını hizaya getiren Galatasaray’la gurur duymayı ve beliren umut ışığını son düdüğe kadar takip etmeyi tercih edeceğim.

Ligin bu sezon en iyi oynayan takımı görüntüsündeki Beşiktaş’ın ve bir kez daha “yeniden yapılanarak” sezona girmesine rağmen yarışta söz sahibi olan ve şansını kâğıt üzerinde son haftaya taşımayı başaran Fenerbahçe’nin de hakkını vereceğim.

Cumartesi Gecesi Ateşi yanmaya başlarken, yaklaşık iki saatlik bir deparla sona erecek gün biterken sevinçten çıldırmak, üzüntüden sürünmek, heyecandan ne yapacağını bilememek, endişenden aklını yitirmek ve daha nice duygusal iniş çıkışlar yaşamak için hazır olacağım veya hazır olduğumu sanacağım...

Coşkun bahar günlerini eve tıkılarak ıskalamış ruhlarımızın gecenin sonunda açacağı bayrağın rengi ne olacak, şimdiden bilmek mümkün değil...

Ama gecenin sıcaklığı şimdiden hissediliyor...

Yazının Devamını Oku

Tut nefesi bekle cumartesiyi

Öncelikle kazanmak, mümkünse farklı kazanmak zorunda olan Galatasaray, ligden düşmesi kesinleşmiş, 11 maçtır galibiyet yüzü görmemiş rakibinin karşısında “aklı başka sahalarda görüntüsü” vererek başladı.

Yoğun fikstür ve derbinin getirdiği ekstra yorgunluk belirtileriyle sahaya çıkan sarı kırmızılar, maçın başlangıç bölümünde hücumda yolunu bulmak ve ritm tutturmak konusunda bocaladı. Bu dönemde tecrübeli oyuncuları üzerinden Galatasaray kalesine ciddi baskınlar düzenleyen Denizlispor, Muslera’nın direnciyle karşılaştı. Maçta Galatasaray’ın elini rahatlatan gol, sezonun kazanımlarından sayılması gereken “nöbetçi golcü” Halil Dervişoğlu’ndan geldi.

TUHAF HADİSE

Bu golün ardından hücumda iştahı belirgin şekilde açılan Galatasaray çok geçmeden Babel’in penaltı golüyle skoru geliştirdi. Skoru geliştirmek demişken... “Gole ve gollere acilen hem de çok acilen ihtiyaç duyulan” bir dönemde, ilk penaltıyı şahane kullanmış Babel dururken bu konuda karnesinde kırık bulunan Emre Akbaba’nın seçilmesi de bir tuhaf hadisedir... 2-0’ın ardından Galatasaray skoru geliştirmek için yüklendi fakat 40 pozisyonda ceza sahasında topla buluşsa da bir türlü rahata ereceği golleri üretemedi; bir de üstüne kalesinde gol gördü.

MOHAMED MUCİZESİ

Fatih Terim’in hücum hattını harmanlamasına kadar. Sakatlığına rağmen sahaya çıkan golcü Mustafa Muhammed biri penaltıdan iki gol birden atarak belki de bir mucizeye uzanacak kapıyı açmış oldu. Son dakikalar bir heyecan dalgasını büyütürken, İstanbul’daki ezeli rakiplerden gelen haberler düğümü futbol tarihinin en büyük düğümü haline getirdi. Tut nefesi, bekle cumartesiyi.

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJrU2N6Z2hjOCIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Yazının Devamını Oku

Aslan aslanlığını yaptı

Ligin düğümünü çözecek veya iyice sıkılaştıracak maç haline gelen derbi, tabirin hakkını verecek şekilde “fırtına gibi” başladı.

Ali Sami Yen’i lider olarak ziyaret eden siyah beyazlılar, bu moralle ve rakiplerini erkenden devirmek isteğiyle hızlı, baskılı bir başlangıç yaptı. Galatasaray’ı kendi yarı sahasına kıstırmak üzere hareketlenen Beşiktaş topa sahip olan ve gol için batıran taraftı fakat ava giderken avlandı.

BABEL ATTI, İŞ DEĞİŞTİ

Gedson Fernandes’in harikulade pasıyla buluşan Babel, bu flaş akında golü attı ve oyunun da çehresi değişti. Temposu baş döndürücü, faulleri bol ve sert, hızını sürekli artıran, aksiyon filmlerine selam çakan türden bir oyun izledik.

Atiba Hutchinson’ın “özetle” bir penaltı alması, bir penaltı vermesi ve bunu da 3 dakika içinde gerçekleştirmesi de skor tabelası için belirleyici oldu ilk devrede. İkinci yarı beklendiği üzere siyah beyazlıların yeniden baskı kurma çabasıyla başladı fakat Galatasaray’ın da söyleyecek sözü vardı ve açıkçası sesi de daha yüksek çıkıyordu. Kimi zaman en ileri uçta yoğun baskı uyguladı, oyunun temposunda belirleyici taraf olmayı başardı, rakibini etkisiz hale getirdi.

TERİM, TAKIMI 'DOĞRU' KURDU

Sahaya tecrübeli oyuncularla çıkan Fatih Terim, Uğur Meleke’nin maç öncesi analizine selam çakarak hem “takımı” doğru kurmuştu hem de “oyunu” daha iyi oynatıyordu.

Savunmada Marcao’dan, ortada Fernandes’e, Taylan’a, ileride Babel’e kadar maksimum konsantrasyonla takım olarak iyi oynayan Galatasaray’da sonradan dahil olan oyuncuların da performansı yüksekti.

TARAFTARI GURURLANDIRDI

Yazının Devamını Oku

Açın kapıları, kadınlar film izleyecek

“Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sinemaya ilgisi az çok bilinen bir konudur... Zaten hikâyesi de epik bir sinema filminin konusundan farksız ve bir o kadar da inanılmazdır. Kahraman bir asker, zaferden zafere koşan bir komutan, emperyalizme kafa tutan, ulusunu bağımsızlığa kavuşturarak mazlum milletlere ilham veren ve dünya barışı için mücadele eden bir lider...”

Uzun kapanmada ilk okuduğum kitap olan Ali Özuyar’ın “Gazi’nin Sineması” adlı çalışması bu cümlelerle açılıyor.

Özuyar’ın o dönemin kahramanlarının hatıratlarına sızanlar, gazete haberleri ve Cumhurbaşkanlığı Arşivi gibi kaynaklardaki belgelerle hazırladığı kitabına girerken belirttiği “konu hakkında az çok bilgisi olanlar” arasında yer aldığımı söyleyebilirim.

Cemil Filmer’in “Hatıralar”ını okurken, Atatürk’ün “kadın seyircilere kapıyı açtırması” hadisesinden çok etkilendiğimi hatırlıyorum.

Özuyar’ın da kitabında bahsettiği bu olay 27 Temmuz-3 Ağustos 1923’te Atatürk’ün Latife Hanım’la İzmir’e gerçekleştirdiği ziyaret sırasında yaşanıyor.



Yazının Devamını Oku

Z raporunu beklerken

Galatasaray çok kıymetli bir galibiyetle dönmeyi başardı.

Tam da “kasap et derdinde koyun can derdinde” dedirtecek türden bir maçtı... İki takımın da farklı nedenlerden şiddetle ihtiyaç duyduğu 3 puan için kapışması zirve ve düşme hattı civarında önemli bir kırılma oluşturabilirdi.

İki takım da maç öncesi tahmin etmesi güç olmayan rollerini hemen benimseyerek başladı maça.

Gençlerbirliği çok klasik şekilde katı savunma hattıyla rakibi durdurmayı ve hızlı çıkışlara güvenmeyi, Galatasaray da bu savunma duvarını ne yapıp ne edip geçmeyi amaçlıyordu.

SEÇENEKLER KISITLIYDI

Hücum organizasyonlarında çok zengin bir seçenek kataloğu bulunmayan Galatasaray’ın sol kanatta Ömer Bayram üzerinden geliştirmeyi umduğu ataklar veya “göbekten delme” girişimleri heyecan verici düzeye erişmeden solup gitti çoğunlukla. Terim’in ekibi Babel, Emre Akbaba, Ömer Bayram, Taylan Antalyalı gibi isimlerle gol niyetini belli etse de ya bu niyet çok açık olduğundan ya da vuruşlardaki yetersizlik yüzünden maksat hasıl olmadı.

Kilit pas üretemeyen, rakibi etkisiz hale getirecek sürprizler sunamayan Galatasaray, artık ezberlenmiş atak kombinasyonlarına bel bağlamakla yetindi uzun süre.

Bu süreçte ısrarından vazgeçmemesinin ödülünü Gençlerbirliği’nin gardını bir anlığına düşürmesiyle, Halil Dervişoğlu’nun kaleciyi çaresiz bırakan şık golüyle aldı Galatasaray.

iKiNCi GOLLE iYiCE RAHATLADI

Yazının Devamını Oku

Ojeler, metalcilik ve Oscar

Adayların ikisi dışında neredeyse hiçbirini seyretmediğim filmlerin yarıştığı Oscar gecesinin sabahına kaydettiğim töreni seyrederek başlasam da...

Merakıma çok çabuk yenik düştüm ve direkt haberlere bakıp kimlerin kazandığını öğrendim...

Filmleri seyredemesem de bolca tahmin yazısı, mesajı, yayını sayesinde favorilerden haberdardım; anladığım kadarıyla beklentilerle büyük ölçüde örtüşen bir dağılım oldu.

Şahane Anthony Hopkins’in 83 yaşında Oscar kazanmasına, hayranı olduğum Frances McDormand’ın başarısına, bir kadın yönetmenin, Chloe Zhao’nun ödülle eve dönmesine vesaire ben de sevindim.



Haberlerin peşinde

Yazının Devamını Oku

Matematik ve mucize

G.Saray, muhakkak kazanması gereken bir maçı istemenin karşılığını aldı.

Sezonun hızlanarak sona ereceği süreçte elinde kalan tek umuda, matematiksel bir ihtimale tutunmak için durmadan kazanmak zorundaydı Galatasaray.

Mart ayıyla birlikte uzun galibiyet serisini noktalayan ve puanları döke saça ilerlemeye başlayan Fatih Terim ve öğrencileri Antalya’da ‘takılmaları’ durumunda o ihtimalin de elinden kayıp gideceğini biliyordu.

BOFFiN VE DiREKLER 

Maça hızlı başladı, kapanmaya ve topu rakibe teslim etmeye meyilli rakibini devirmek için yüklendikçe yüklendi. Bu yüklenme son maçlarda yanından bile geçemediği ölçüde pozisyon bulmasını da sağladı fakat rakibi kıracak gol bir türlü gelmedi.

Pozisyon zenginliğine rağmen golün bir türlü gelmemesinin en büyük nedeni kariyerinde daha önce de bu tür maçlar çıkardığına tanıklık ettiğimiz Ruud Boffin’in mükemmel performansıydı. Kimi zaman direğe, kimi zaman Boffin’e hatta 1-2 pozisyonda hem Boffin’e hem direğe takılsa da yılmadan denemeyi sürdürdü Galatasaray.

PODOLSKi ATILINCA...

Podolski’nin kırmızı kart görmesiyle 10 kişi kalınca tamamen ceza sahası ve civarına duvar örerek direnmeye çalışan Antalya ekibinin direnci 77’inci dakikada nihayet kırıldı.

Şener Özbayraklı’nın pasında topu önünde bulan Mustafa Muhammed’in sert şutuyla gelen gol, Galatasaray taraftarının “Herhalde bu akşam ne yapsan olmuyor dedirten o klasik akşamlardan olacak” dediği anda yetişti. Muhakkak kazanması gereken bir maçı ısrarla istemenin karşılığını alarak dönüyor Galatasaray evine. Kalan maçlarda matematiksel bir ihtimali yaşatmak çabasının yanında mucizelere de ihtiyacı var...

Yazının Devamını Oku

Karanlıkta bir umut ışığı

Genç Kerem, 3 golüyle simgesel bir hareket de yapmış oldu.

Galatasaray kimliğinin belirleyici niteliklerinden biri, belki de en önemlilerinden biri; kaostan birlik olarak, kenetlenerek çıkmasıdır.

“İmkânsız” denilen işler böyle başarılmıştır, çok geriden gelip kaldırılan kupalar müzeye bu yolla gitmiştir vesaire.

Her rakiple, her platformda başa çıkar, çıkabilir Galatasaray; ancak kendi kendisiyle uğraşmaya, ikilikler yaşamaya, iktidar, itibar ve ihtiras savaşları için cephe açmaya başladığında işler değişir.

BÖYLE REZiLLiK OLMAZ

Hafta içinde taraftarın yüzünü kızartacak boyuta ulaşan, atı alan Üsküdar’ı geçtikten saatler sonra yarım yamalak yalanlanan, üstüne daha beter, daha yüz kızartıcı bir hale gelen gelişmelerin sorumluları, hangi makam veya görevde olurlarsa olsunlar Galatasaray camiasına öncelikle özür borçludur.

“Böyle rezillik olmaz” demekle yetineyim şimdilik.

Esas meselemiz olması gereken maça dönersek...

Yaralı vaziyette İzmir’e ulaşan Galatasaray, Ünal Karaman ile birlikte ivme kazanan Göztepe karşısına kimini kazaya, kimini sakatlığa, kimini hastalığa, kalanını da demeç kırgınlığına kaptırdığı oyuncuların yerini doldurmaya çalışarak çıktı.

Yazının Devamını Oku

Şiir oku açılırsın

Postadan çıkan “şirket raporu” herhalde 3 kilo geliyordur; sert kapaklı, sağlam bir cildi var ve “çok iyi” kâğıda” basılmış...

2021 faaliyetleri parlak baskılı fotoğraflar, 1996 model bir grafik anlayışı eşliğinde sayfalar boyu anlatılıyor.

İçimden Kâğıda yazık, harcanan paraya yazık” diye söylendiğim noktada, hafızam birkaç gün önce okuduğum “Basıldığı kâğıdın cinsi şiirin sesini kısmaz” cümlesini çıkardı karşıma...

Şiir mi? O da nereden çıktı?

Evet şiir, “160. Kilometre”nin, “Gulyabani” serisinden çıktı.

160.Kilometre kültürel barbarlığın hükmettiği bir çağda 10’uncu yılına (kim bilir ne sıkıntılarla boğuşarak) girmeyi başaran, “Şiir direnirse kazanacak” düsturuyla hareket eden bir yayın dizisi.

10’uncu yılın şerefine hayranlık beslediğim şair Ahmet Güntan ve Ömer Şişman’ın editörlüğünde çoğu genç şairlerin yeni kitaplarını “ucuz kâğıda bastılar” ve harikulade bir tasarımla (Ömer Ozan Erdoğan ve Liman Mehmetcihat’ı ayrıca kutluyorum) yayınladılar.

Her kitabın başında yer verilen manifestoyu aktarmak şiirle bağını korumaya çalışan, bunca hoyratlığın içinde güç bulmak için şairlere sığınanlara karşı boynumun borcudur.

Yazının Devamını Oku

Umut ışığını kapatıp çıktı

Galatasaray’ın dün tek başarısı yediği gole anında cevap vermekti.

Ligin zirvesinde takımların karşılıklı ikramlarını izlediğimiz süreçte Galatasaray için olmazsa olmaz veya ‘olmazsa bu iş olmayacak’ maçıydı. Puanları döke saça ilerleyen, oyun kalitesi açısından gerileyen, umut vermeyen Galatasaray, İstanbul’un dinamik ve etkili ekiplerinden Karagümrük karşısında bir umut ışığı peşindeydi.

Maça bu umut ışığının peşinde koşan, kararlı, hedefine odaklanmış, canını dişine takmış bir takımın çıktığını söylemek ise pek mümkün değildi.

HANTAL ORTA SAHA

Kâğıt üzerinde bile verimsiz duran Etebo-Emre Akbaba-Fernandes-Oğulcan bloğu Karagümrük savunmasını zorlayacak, açacak, gardını düşürecek hamleler hazırlamak konusunda etkisiz kaldı.

Bu manzaraya yaklaşık 70 dakika neden seyirci kalındığını, bu etkisiz yapıya işlev kazandıracak hamlelerin neden daha erken yapılmadığını sanırım sadece merak ettiğimizle kalacağız.

İlk yarıda topla oynama konusunda rakibin gerisinde kalan, kanatları işlevsiz, orta sahası hantal Galatasaray da, kontrollü ve derli toplu oynayarak rakibini avlamaya çalışan Karagümrük de pozisyonlar çıkardı, en azından kaleyi buldular fakat başarılı iki kaleciyi geçemediler.

ÇiFTE STANDARTLI HAKEM

İkinci yarıda oyunu rakip sahaya yığmak konusunda ‘azıcık’ daha kararlı, ancak Babel dışında hücum organizasyonlarını elektriklendiremeyen bir Galatasaray vardı. Bu oyunun en büyük başarısı, yediği gole anında karşılık vermek oldu dersek yeridir.

Yazının Devamını Oku

Makine şarkıya ruh üfleyebilir mi?

JIMI Hendrix, Amy Winehouse, Jim Morrison (The Doors) ve Kurt Cobain’den (Nirvana) yeni şarkı mı?..

Kanada Toronto merkezli sivil toplum örgütü Over The Bridge’ın projesi kapsamında yapay zekâ marifetiyle üretilen 4 “yeni şarkı” haberini görmüş, duymuşsunuzdur.

Over The Bridge, müzisyenlerin yaşadıkları ruh sağlığı problemlerine dikkat çekmek, çeşitli programlarla soruna çare üretmek amacıyla faaliyet yürütüyor.

Neoklasik ifadeyle “farkındalık yaratmak” için 4 şarkılık bir mini-albüm hazırlamayı düşünmüşler ki, haberin uyandırdığı ilgiye bakılırsa çok da isabetli düşünmüşler.

“Drowned in the Sun–Lost Tapes Of The 27 Club” adıyla yayınlanan mini-albümün vurgusundan da anlaşılacağı üzere “27’ler Kulübü” üyeleri var albümde.

“27’ler Kulübü”nü uzun uzun anlatmayayım ama üyelerin ortak özellikleri 27 yaşında hayata veda etmiş olmaları. Uzun ve hazin bir listedir...

Peki hayatını kaybetmiş sanatçıların yeni şarkıları nasıl oluyor?

Daha önce görmediğimiz bir iş değil aslında.

Yazının Devamını Oku