Festivalimiz sen çok yaşa!

SALI akşamı Zorlu PSM’de İstanbul Caz Festivali’nin programının açıklanacağı toplantıdayız.

Bu yıl 25’inci kez düzenlenen müzikseverlerin gözbebeği, sloganını “25 Yıldır Caz ve Daha Fazlası” olarak belirlemiş.

İKSV Genel Müdürü Görgün Taner ve İstanbul Caz Festivali Direktörü Pelin Opcin konuşurken slogana ve 25 yılı özetleyen filme dalıp gidiyorum...

İçimde “Gençliğim eyvah!” hissi de dolaşıyor elbette neredeyse hepsini izlediğim konserlerden alınmış görüntüler akarken...

“The Festival” ile kişisel bağı Caz Festivali’nin İstanbul Festivali’nden koparak bağımsızlığını ilan ettiği 1994’ten de önceye uzananlardanım...

‘CAZ VE DAHA FAZLASI’

1980’li yıllarda “ergen irisi” bir lise öğrencisi olarak sızıverdiğim Herbie Hancock konseriyle başlayan ve hızla büyük bir aşka dönen ilişkimizin belleği sayısız hatırayla dolu...

“Caz ve Daha Fazlası” sloganını Santana’dan B.B. King’e, Bob Dylan’dan Chick Korea’ya, Patti Smith’ten Wayne Shorter’a müziğin farklı kulvarlarından yüzlerce büyük sanatçıyı ağırladığı için “Festival sadece caz müziği ile sınırlı değil” şeklinde okumak doğru olur.

Ama sanırım daha doğru okuma, 1973’te rahmetli Dr. Nejat F. Eczacıbaşı ve bir grup arkadaşının klasik müzik odaklı bir şehir festivali olarak başlattıkları kültür devrimine ve etkilerine bakarak olacaktır.

“Hayal bile edilemeyen” efsaneler canımızın içi Açıkhava Tiyatrosu’ndan Beykoz Kundura Fabrikası’na farklı mekânlarda belirirken sadece “iyi müzik ve tatlı geceler” bırakmadılar hafızalara...

AH O TATLI İKLİM!

Bir iklim yaratıldı ve hepimiz de faydalandık bu iklimin güneşinden, tatlı rüzgârından...

Bir gazeteci, bir müzik yazarı olarak yurtdışındaki dev festivallerde sohbet ettiğim yabancı meslektaşlarıma “Miles Davis mi? 1988’de üç gece üst üste dinlemiştim babayı” diye hava atmak, gururlanmak işin şahsi kısmıdır...

“Festival insanlarının” şahsi deneyimlerinin toplamına bakınca görebiliriz belki bahsettiğim bu harikulade iklimi...

“Kısa keselim, kimler geliyor bu sene?” sorusuna geçelim mi sizi daha fazla “şahsi hatıraya” boğmadan?..

2001’de, 17 sene önce ağırladığımız Nick Cave&
The Bad Seeds
geliyor, malumunuz, müjdesi önceden verilmişti.

Led Zeppelin’in efsane solisti Robert Plant de 11 yıl sonra aramızda olacak, bahtiyarız, çok bahtiyarız...

Benjamin Clementine, BadBadNotGood gibi müzik dünyasında yakın zamanda parlayan yıldızlar geliyor...

Melody Gardot, Dave Holland gibi eski dostlar geliyor...

Fred Hersch, Avishai Cohen, Kurt Elling, Marquis Hill, Julian Lage gibi caz yıldızları yağıyor 26 Haziran-17 Temmuz arasında İstanbul’a*...

ASLAN YÜREKLİ SPONSORLAR

Bu noktada, bu yazı yazılırken 1 ABD Doları’nın 4 lira 20 kuruşu, Euro’nun 5 lira 17 kuruşu, İngiliz Poundu’nun neredeyse 6 lirayı gördüğü noktada, bir de teşekkür gerekiyor festivali mümkün kılan destekçilere, sponsorlara...

Başta İKSV’yi büyük çabalarla, özveriyle kurup yaşatan Eczacıbaşı ailesine, festivalin yıllardır ana sponsorluğunu üstlenen Garanti Bankası’na teşekkür borçluyuz...

SOCAR Türkiye’den Zorlu’ya, Volvo’dan Tuborg’a, Vodafone’dan DHL’e uzanan destekçilere de gönülden teşekkürler...

Bu ekonomik şartlarda, bu çıldırmış ama farkında bile olmayan ortamda gösterdikleri cesareti ve cömertliklerini takdir etmek ve konserleri doldurmak kalıyor bizlere de...

Ve en az üç kere tekrar etmek gerekiyor şu sloganı coşkuyla, müzik aşkıyla: “Festivalimiz sen çok yaşa, festivalimiz sen çok yaşa, festivalimiz sen çok yaşa!”

------------

(*) Detaylı programa

caz.iksv.org adresinden veya İKSV Mobil uygulamasından ulaşabilirsiniz.

 

X

Diplomasi soğuk yenen bir yemektir

TÜRKİYE ile Fransa arasındaki gergin hava geçtiğimiz ekim ayında zirve yapmış, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Emmanuel Macron’a “Zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacın var” diye seslendiği noktaya kadar varmıştı.

Azerbaycan-Ermenistan, Libya, Suriye, Doğu Akdeniz üzerinden tutun da Hz. Muhammed karikatürlerinin Fransa’da resmi kurumlarda sergilenmesine, AB’nin yaptırım hamlelerine kadar pek çok noktada problem yaşayan iki eski tanışın frene basması da çok uzun sürmedi.

İki liderin birbirlerine “Sevgili Emmanuel”, “Değerli Tayyip” diye hitap ettikleri ve “Diplomaside küslük olmaz” sözüne göz kırpan mektuplar gazetelerde yayınlanınca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu şunları söyledi:

“Cumhurbaşkanımız, yeni yıl dileklerini iletmek ve Fransa’yı hedef alan terör saldırılarının ardından taziyelerini sunmak için Sayın Macron’a bir mektup yazdı. Bu mektuba bu hafta yanıt aldık. İlişkileri geliştirmek isteğini, Türkiye’ye atfettikleri önemi ve önümüzdeki süreçte Cumhurbaşkanımızla görüşmeyi de arzu ettiğini vurgulayan, güzel, pozitif, hatta bazı kısımlarında Türkçe ifadelerin bulunduğu bir mektup aldık. Cumhurbaşkanımıza takdim ettik. Cumhurbaşkanımız da ‘Memnuniyetle görüşürüz’ yanıtını verdi...”

Nihayet iki lider pazartesi günü video konferans aracılığıyla buluştu, görüştü, yapılan açıklamada karşılıklı işbirliğinin öneminden, potansiyelinden, ortak çalışmanın getireceği başarılardan bahsedildiği vurgulandı.

Özetle nar gibi kızarmışken derin dondurucuya atılan ilişkiler, soğuk zincir kırılmadan tekrar dünya gerçeklerine döndürülmeye çalışıldı.

Çatışma alanları bâki olsa da, tonda düzeltmeler yapılarak yeniden konuşmak için kapı aralandı.

Ocak ayında Anadolu Ajansı için “Türkiye-Fransa ilişkilerinde tarih tekerrür mü ediyor?” başlıklı bir analiz hazırlayan Doç. Dr. Yıldız Deveci Bozkuş, iki milletin tanışıklığının tarihini XI’inci yüzyıldaki Haçlı Seferleri’ne kadar götürmenin mümkün olduğunu vurgulayarak başlıyordu sözlerine.

Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili sayfasında

Yazının Devamını Oku

Kolay lokma yok

Galatasaray bu maçtan gerekli dersleri çıkarmak zorunda.

Zorluğu basitliğinde gizli bir maça çıkıyordu Galatasaray. “Basit” derken yanlış anlaşılmak istemem; elbette kâğıt üzerinde, puan cetvelindeki vaziyetten bahsediyorum.

Rakip Ankaragücü puan cetvelinin son sırasında, bir mağlubiyet sarmalında çırpınan, acilen puan bulması gereken bir durumda.

Galatasaray’ın hedefi, pozisyonu belli; uzun koşuda sıkışık ön tarafta hızını kesmeden yola devam etmesi gerekiyor.

Hal böyleyken, kazanan kadroda yapılan Donk-Luyindama değişikliğiyle sahaya çıkan Galatasaray son derece düşük bir tempoyla başladı ve devam etti maça.

AMANVERMEZ SAVUNMA

Ankaragücü’nün sıkışık, dinamik, amanvermez savunmasını aşmak için rölantiye alınmış bir oyundan ötesini üretemedi. Buna rağmen biri Onyekuru’yla, diğeri Emre Kılınç’la iki net fırsat yakaladı fakat gol üretemedi.

Galatasaray’ın gelemediğini fark eden, üstün körü baskıyı savuşturan Ankaragücü rakip alanı da yoklamaya başlayınca bir kötü savunma kazasından penaltı kazanmayı bildi ve perde kapanırken öne geçti.

İkinci devreye seri oyuncu değişiklikleriyle başlamayı ve takımını silkelemeye karar veren Fatih Terim, mesela Falcao uygun pozisonda golü atabilseydi planını tutturabilirdi. Ancak maç hızla felakete dönüştü Galatasaray için.

Yazının Devamını Oku

‘Vidayı yanlış bağladın usta!’

SSCB’nin ABD’yle giriştiği uzay yarışında öne geçtiği Voshhod 2 seferinin insanlık tarihinde ayrı bir önemi vardır.

18 Mart 1965’te uzay aracının kapısından dışarı süzülen kozmonot Aleksey Leonov, 12 dakika süren ve gemisinden 15 metre uzaklaştığı seferiyle “ilk uzay yürüyüşünü” gerçekleştirmişti.

“Uzay yürüyüşü” veya daha doğru ve havalı söyleyişle “Uzay Taşıtı Dışı Etkinlik/ Extra-Vehicular Activity” benim gibi “İnsanoğlu Ay’a ayak basmıştır” bilgisi cepte büyüyen kuşaklar için en sevgilisinden bir hayaldir...

Pirimiz Han Solo gibi, Flash Gordon (nâm-ı diğer Baytekin) gibi, Silver Surfer gibi, Kaptan Körk gibi “fezada maceradan maceraya koşmak”, galaksiler arasında ışık hızıyla esmek, gök atlasının bilinmeyen diyarlarına bir kâşif ruhuyla gitmek hangi çocuğu heyecanlandırmaz ki?

İzlediğimiz diziler, filmler dünyadan ayrılıp uzayın derinlerine gidenlerin hayatlarını zihinlerimizde şekillendirmekte elbette önemli rol oynamıştı.

Kafasına cam fanusu andıran küreyi geçirip boşlukta gezen astronotların, kozmonotların “uzay yürüyüşleri” özentimize Michael Jackson imzalı “moonwalk” figürünün eşlik ettiği güzel zamanlar...

Türkiye’nin uzay programlarını konuşmaya, tartışmaya, kaynatmaya, tiye almaya doyamadığı günlerden geçerken insanoğlu yeni bir uzay yürüyüşü gerçekleştirdi önceki gün.

Yazının Devamını Oku

Bir nevi süper kahraman

Mustafa Muhammed bey ne yapıyorsunuz?

Galatasaray’ın Kasımpaşa maçı yorgunu zeminde ağırladığı Erzurumspor, Mesut Bakkal yönetiminde son dönemde özellikle deplasmanlarda dirençli ve puan kopartan kimliğiyle ön plana çıkıyordu.

Geçen hafta topla çok az oynayarak zorlu bir viraj dönen sarı kırmızılılar, dün akşam maçın başlangıç bölümünde topa sahip ancak hücum enerjisi düşük bir görüntü çizdi.

Buna karşılık, 18’inci dakikada Gomes’in şutu ve Muslera’nın kurtarışı ile sonuçlanan hızlı hücum çıkışlarına umut bağlamıştı Mesut Bakkal’ın öğrencileri.

iSYAN BAYRAĞINI ÇEKTi

Erzurumspor oyunu kontrol ettiğini düşünürken –ki ediyordu kendince- ve skor üretebileceğine inanırken –ki üretebilecek pozisyonlar da buldu- devreye Mustafa Muhammed girdi.

Galatasaray taraftarının bir nevi “süper kahraman” olarak görmeye başladığı Mustafa Muhammed, önce uzaktan bir şutla takımının hücum mıymıylığına isyan bayrağı çekti.

38’inci dakikada köşe vuruşu ardından oluşan karambolde topu önünde bulduğunda ideal santrforun yapması gerekeni yaptı ve sert bir şutla golünü attı.

Bununla da kalmadı, Arda’nın ofsayt tuzağıyla beliren fırsatı ısrarla kovalayıp, yine Arda’nın 5 dakika önce kaidesinden sarstığı direği bir daha hırpalayarak ikinci golünü kaydetti.

Yazının Devamını Oku

Müzik akıp giderken olanlar

Müzik dinleme alışkanlığının merkezine yerleşen “streaming” servisleri pazarın kralı olduğunu ilan edeli ve kesin üstünlüğünü kabul ettireli epeyce oldu.

Spotify, Apple, Deezer, Tidal, Amazon gibi devler arasında müzik satışlarından elde edilen gelirin yüzde 80-85’ini temsil eden pasta için rekabet de tam hız devam ediyor.

2020’nin ilk yarısında “streaming” gelirleri 2.5 milyar doları bulmuştu; pasta büyüdükçe tatlanıyor...

“Streaming” ve müzik dünyasındaki etkileri çok dallı budaklı, sanatçıdan tüketiciye farklı tartışma başlıkları bulunan bir konu.

Telifler, müziğin üretim hızı ve şekli gibi büyük sorunların yanında bir de dinlediğiniz müziğin ses kalitesi problemi var.

Benim gibi hâlâ fiziksel kopyalarla (plak, kaset, CD) haşır neşir olanların da elbette kayıtsız kalmadıkları/kalamadıkları bu servislerin en önemli problemi ses kalitesi.

Burada “plaktan çıkan ses, CD’nin sesi, streaming’in sentetik yapısı” gibi çok klasik ve çok uzun tartışma gerektirecek konulara girmek güç. Teknik açıdan bu işlerin uzmanlarının konuşması daha faydalı olur zaten.

Bir müzik meraklısı olarak plaklarda, CD’lerde bulduğum ses kalitesinin yanına bile yaklaşamayan

Yazının Devamını Oku

Nihayet tersi düze çevirdi

Galatasaray, Alanya karşısında bugüne kadar yaptığının tersini yaptı.

Futbol jargonunda sevmediğim “kısa yollu açıklamalar” arasında “O takım bize ters” klişesinin güzide bir yeri vardır. “Rakibi çözememek”, “direnç kırıcı hamle üretememek”, “konsantre olamamak” ve hayya “basireti bağlanmak” bile daha iyi bir açıklamadır. Duyduğum zaman “Ne demek tersimize geliyor? Sen de ona ters gelecek bir çözüm üret” demek gelir içimden ki Fatih Terim de buna benzer bir şey demiş olmalı. Sadece bu sezon iki kez İstanbul’da yenildiği, uzun süredir diş geçiremediği Alanyaspor karşısında deyim yerindeyse bugüne kadar yaptığının tam tersini yaptı Galatasaray.

ACAR GOLCÜ MOSTAFA

Rakibin üstüne yaldır yaldır gitmek yerine topu Alanyaspor’a bırakıp, uzun toplarla, diyagonal paslarla gardını düşürmeyi hedefledi. İlk yarı sona erdiğinde topla oynama oranı yüzde 36 idi fakat ne gam! Galatasaray’ın özellikle 18’inci dakikada golü bulana kadar sergilediği “ters” oyunun kahramanı Mostafa Mohammed oldu. Baskıya, savunmaya katkı verdi, takımını atağa hazırladı, Onyekuru’ya asiste dönüşmemesine hayıflanılacak güzellikte bir pas verdi, kendi ürettiği pozisyonda direğe takılmasa golü de bulacaktı acar golcü Mostafa. Yedlin’in müthiş uzun pasını iki hamlede Emre Kılınç ile gole çeviren Galatasaray, “ters” oyununun sağlamasını da yapmış oldu. İlk yarıda Alanyaspor da gol için zorladı, direğe takıldı fakat terazide üstün olan taraf Galatasaray’dı.

MUSLERA EFSANE OYNADI

İkinci yarıda da Galatasaray topu rakibe bıraktı, gol için hamle haklarını kullandı, oynun iplerini böyle tutmaya çalıştı. Alanyaspor özellikle Galatasaray’ın yorgunluk emaresi göstermesiyle birlikte müthiş bir baskı kurdu, rakibi kendi sahasında yordu. Terim bu çok bariz yorgunluğa karşı oyuncu değişikliği hamlesini 78’inci dakikaya kadar cebinde tutmayı tercih etti. Alanyaspor maçın kalan kısmında muazzam bir baskı kurdu, sürekli el artırdı, canını dişine takarak rakibini zorladı fakat Galatasaray’ın direncini kıramadı, bir kez daha efsane oynayan Muslera’yı aşamadı.Lider Galatasaray çok zorlu bir deplasman bilmecesini, ligin en zorlu problemlerinden birini çözdü, “ters” oynayarak düze çıkmayı başardı... Çok önemli bir engel açmanın rahatlığıyla, birikmiş bir hesabı kapatmanın huzuruyla evine dönüyor; “Bravo!” demek gerek.

<iframe width="727" height="422" src="https://www.youtube.com/embed/VXCba8vjLpc" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>

250 TL'ye varan "Hoş geldin bonusu" sadece Misli.com'da! Hemen üye ol...

Yazının Devamını Oku

Karlı tarih notları arasında

Artık ufaktan İstanbul’u terk edeceğe benzeyen karın henüz kente yaklaştığı günlerde sıkça “1987 kışı”na gönderme yapıldı.

1987’deki kar yağışını hatırlayan benim gibiler dün sabahki “coşma anının” dışında pek aradıklarını bulamadılar sanırım. Yağdı, arada güzel de yağdı fakat nerede ‘87’deki o kar?

Barajların durumu, artık kalıcı bir tehdit boyutuna ulaşan kuraklık ve yine aşırı sıcak geçeceği öngörülen “susuz yaz” düşünüldüğünde İstanbul’da kar büyük nimettir tetiklediği zorluklara rağmen...

Kar getiren havayı “Arada uğramayı ihmal etme” diyerek uğurlamaya hazırlanırken, Cengiz Kahraman’ın “İstanbul Kış Günlüğü 1929-1954” adlı eşsiz çalışması eşliğinde İstanbul’un meşhur kışlarına doğru bir yolculuğa çıktım.

“Boğaz’ın buz tuttuğu günlerin” izinde gezen Cengiz Kahraman, 1929 ve 1954’te İstanbul’u 2-2.5 ay felç eden karakışları arşivden muhteşem fotoğraflar ve dönem gazetelerinden haberlerle, makalelerle, karikatürlerle harmanlar.

Kitabın açılış sayfalarında “İstanbul’un Meşhur Kışları Kronolojisi” ile karşılanırız.

İlk not 378’de, İmparator Valens’in saltanat döneminde Haliç’in bazı bölgelerinin buz tuttuğuna dair...

739’da Boğaz buzlarla kaplanınca halk tıpkı 401’de olduğu gibi kentin tanrının gazabına uğradığını düşünür.

Yazının Devamını Oku

Kahramanımdınız Demir Bey

"Bütün o büyük, gece vakti ışıklı, parlak cadde; sinemalar, pastahaneler, lokantalarla meyhaneler, vitrinlerinin ışıkları yanan büyük mağazalar, sonra da o ana caddeden aşağıya inen ya da Meşrutiyet Caddesi’yle birleşen Tepebaşı Caddesi’ne açılan, ardından Aynalıçeşme’ye Dolapdere’ye, Kaşımpaşa’ya, Ziba Sokağı’na inen sayısız bakımsız yol... Buydu yaşadığım dünya benim...”

Bu satırları nasıl bir iştahla, kendimi hikâyenin kahramanıyla özdeşleştirerek okuduğumu şu anda bile hatırlıyorum.

İlk gençlik yıllarımda bir kitap fuarında kapağındaki Magritte desenine, adına ve arka kapağındaki “...gizemli İstanbul kentinde hiçbir yer beni Tünel alanı kadar ilgilendirmemiştir” notuna takılarak aldığım “Bir Beyoğlu Düşü”, Demir Özlü’yü tanımama vesile olan kitaptı.



Edebiyat atlasında iştahlı bir şekilde gezmeye başladığım, çok sevdiğim Beyoğlu civarında geçen kitaplarla ayrı bir bağ kurduğum dönemdi...

Yusuf Atılgan’

Yazının Devamını Oku

Astronot Fehmi’yi haliyle elerken

Türkiye, cinnet derecesinde yoğun gündeminde “Memleketten uzaya gidecek kimseye ne isim vereceğiz?” sorusuna da cömertçe yer açtı...

Uzay programıyla ilgili hedeflerin açıklanmasıyla hararetlenen tartışmayı “Türkler uzayda konulu esprileri 1996 itibarıyla tüketmemiş miydik?” sorusunun peşinden nostalji dehlizlerine düşe çıka izliyorum...

“Uzay Yolu”, “Uzay 1999”, “Galaktika” gibi dizilerle büyümüş ve bu sayede Fırıldak Gökadası senin, Cüce Ejderha benim galaksi galaksi gezmiş bir kuşaktanım...

Star Wars’u Dünyayı Kurtaran Adam ile harmanlamış, bulunduğu ortamda sıkıldığında “Işınla beni Scotty!” diye hayıflanmış kimseleriz netice itibarıyla.

Turist Ömer Uzay Yolunda’da Sadri Alışık “Mantıksız bir olay Kaptan” dediğinde “Katılıyorum Turist Abi!” demiş, E.T.’nin yerli ve milli olan hali Badi’nin maceralarını izleyerek uzay konusunda kararlılığımızı göstermiş bireyleriz!

Konu Fantastik Türk Sineması’nın uzay bağlantılı kült filmlerine gelmişken, sevgili Yekta Kopan’ın sosyal medyada “Astronota isim önerin bakalım dostlar” çağrısına gelen cevaplara da değinmek isterim.

“Fehmi” diyenler olmuş...

Aydemir Akbaş’

Yazının Devamını Oku

Seri sonu ve teselli

G.Saray için dünkü yenilgi nazar boncuğu sayılabilir.

Galatasaray’ın Alanyaspor karşısında uğradığı hezimet için her biri kendi içinde tutarlı pek çok senaryo, analiz, eleştiri, tespit üretmek mümkün. Kadıköy’de Fenerbahçe’yi yenerek liderlik koltuğuna yerleştiği maçın öncesinde, esnasında ve sonrasında biriken stres ve/veya rahatlama hissine bakarak psikolojik bir dalgalanmaya kurban gittiğini söyleyebiliriz. Yoğun ve zorlu bir fikstürde yakaladığı müthiş serinin fiziksel ve mental yükünü taşımakta güçlük çekip yıkılmıştır da diyebiliriz. “Rotasyon yapılsaydı böyle olmazdı, ikinci devreye başladığı kadro gibi bir kadroyla çıkmalı, en azından bazı oyuncuları dinlendirmeliydi” fikrine alkış tutanlar çıkabilir.

ATAN DERSiNi ÇALIŞILMIŞ

Bu tarz başka ‘haklı çıkılacak’ başka argümanlar da sıralayabiliriz... Ama böyle yaparsak, Alanyaspor’un harikulade oyununa biraz ayıp etmiş oluruz. Çağdaş Atan hem kendisi çalışmış dersine, hem de oyuncularını çok iyi çalıştırmış. Galatasaray’ı oyunun başlarında biraz tarttıktan sonra zayıf bütün noktalarını felç edecek akınlar düzenlemeye başladı Alanya ekibi. Bir yüklendi, iki yüklendi; 30 dakika dayanabildi Galatasaray… Babel ve Yedlin’e emanet olan tarafın boşluğundan ve yumuşaklığından bol bol faydalandılar, hızlı oyuncularıyla sarı kırmızılı defansı hallaç pamuğu gibi attılar.

İlk yarıda rakibi okumakta güçlük çeken, hamle yapacak hali olmayan Galatasaray faturayı ‘2 golde kalan’ bir mağlubiyetle ödedi. İkinci yarıda perde penaltıyla açılıp skor 0-3’e gelince maç da büyük ölçüde bitmiş oldu. Galatasaray elbette bu tarz skorları çevirebilecek güçte bir takımdır, böyle mucizeler genlerinde vardır ancak dün akşamki oyunla bu pek mümkün değildi.

YENİLER ATIYOR!

Mustafa Mohamed’in ve Gedson Fernandes’in farkı eriten golleri netice itibariyle teselli ikramiyesi olmaktan öteye gidemedi. Alanyaspor’u kutlamak ve kupa macerasının kalan kısmında başarı dilemek, Galatasaray’a da “Bu mağlubiyet nazar boncuğu sayılır” deme hakkını bu maçta kullanabilirsin. “Bak hem yeni transferler attıkça atıyor” diye teselli etmek gerekir...

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJqV29xTDNQYiIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Yazının Devamını Oku

Darmstadt’ın Kamburu der ki

“Dünya bütün insanların ortak vücududur, ondaki değişiklikler tam o sırada o belirli kısma yönelmiş olan bütün insanların ruhunda değişikliğe yol açar...”

Pandemi sürecinde tanıdığıma en memnun olduğum kişiye, Georg Christoph Lichtenberg’e (1742-1799) ait bu sözler...

Lichtenberg’in “Kendine hep saldır, insan” başlığı ile yayınlanan “Karalama Defterleri”nden seçmeler daha önce de Tevfik Turan’ın çevirisiyle yayınlanmış fakat atlamışım...

Eve kapandığımız dönemde karıştırmaya başladığım ve ergen irisi olduğum yıllardan beri sevdiğim türden “aforizmalar” ile dolu bu küçük kitap günlerimi, gecelerimi aydınlattı...



“Aforizma”

Yazının Devamını Oku

Bonusu bol galibiyet

Galatasaray, 3 puandan çok daha fazlasını kazandı

Faulü bol, futbolu az, gol pozisyonu nadir, orta sahaya sıkışmış bir itiş kakıştan ibaretti derbinin ilk yarısı. Galatasaray kimi zaman yüzde 70’i aşan bir oranda topa sahip oldu fakat bu üstünlüğü pozisyon zenginliğine çeviremedi.

Rakip Fenerbahçe ise özellikle ilk 20-25 dakikayı büyük ölçüde kendi sahasında geçirmesine rağmen en azından kaleyi bulan şut üreten taraf oldu. Faul sayısı dikkat çekici düzeyde fazlaydı ve Cüneyt Çakır’ın kararlarındaki tutarlılığı yine bir muammadan öteye gidemedi.

Özellikle son yıllarda bir derbi karakteristiği olarak beliren ‘aman yenilmeyelim de’ zihniyetine kurban mı veriyoruz yine dedirten, vasatlık sınırını bile zorlayamayan bir 45 dakika izledik özetle. İkinci yarı ise başka bir hikâye...

MAÇI SiLKELEYEN GOL

İkinci devrenin hemen başlarında maçı silkeleyecek gelişme yaşandı, Galatasaray golü buldu.

Önce Onyekuru ile Altay’ı zorlayan sarı kırmızılılar, çok geçmeden, 54’üncü dakikada Mostafa Mohammed’in ‘sıkı golcü’ kumaşına sahip olduğunu gösterdiği pozisyonda öne geçti. Topu alışı, vuruş için hazırlanması, önünü açışı, bakarak yaptığı vuruşla köşeyi görüşü mükemmeldi.

Geriye düşen Fenerbahçe dönem dönem sarı kırmızılı defansı zorlamaya başladı. Duran top organizasyonu üzerinden gelen, ofsayt gerekçesiyle iptal edilen gol ve Muslera’nın kurtardığı iki şut çıktı bu baskıdan.

Kazandığını korumak refleksiyle büyük ölçüde sahasına çekilen Galatasaray, kimi zaman sallanır gibi olsa da ayakta kalmayı başardı.

Yazının Devamını Oku

Bir eylül efsanesi

"Islık çalabilir misin hiç ağlamaklı olunca? O da çalamamış o yağışlı eylül günü İstanbul’dan ayrılırken. İstanbul bir daha güzelmiş yağmur altında. Eylül bu...”

Böyle romantik bir üslupla başlayan “Bir Eylül Efsanesi” başlıklı röportaj Ocak 1966’da, aylık müzik ve kültür dergisi “Modern Çağ”ın 4’üncü sayısında yayınlanmış.

55 sene önceden gelen röportajı yapan kişi 2014’te kaybettiğimiz kıymetli ağabeyimiz Arda Uskan...

Arda Abi’nin romantik bir girizgâh ile tanıttığı genç yıldız adayı da Barış Manço...



İki sayfalık röportajda kısa saçlı, bıyıksız, o yıllarda yurtdışında müzik yapan, 20’lerinin henüz başında, pırıl pırıl bir delikanlı görüyoruz.

Yazının Devamını Oku

Ne zaman patlar´bu balonlar

Pandemi sürecinde en çok neyi özlediğimi düşündüğümde aklıma önce konserler geliyor.

Kalabalığın içinde müzik dinlemek, bir şarkıya eşlik etmek, sevdiğin grupla/müzisyenle ve hiç tanımasan da “kafadar” olduğunu düşündüğün bir kitleyle birkaç saat takılmak...

Konser sadece “canlı müzik”ten ibaret değil; arkadaşlarla buluşmak, hayatın dertlerine bir süre dur demek, derde ve kedere küçük bir çalım atmak...

Normalde yılın bu zamanları arkadaşlarımla yaz için bir, imkânlar el verirse daha fazla konsere gitmek için planları detaylandırmaya başlamış olurduk. Tatil anlayışımız bu, yapacak bir şey yok...

Bugün veya çok yakın gelecekte “eski usul” konser yapmaya imkân yok. “Online” konserleri takip ediyorum, bu tarz girişimleri seviyor ve destekliyorum...

Ama aklımda, üstümde AC/DC tişörtü, yanımda sevdiklerim, elimde içkimle “sahneyi gören sakince bir yerde takılmak” var...

Ne zaman gelecek o eski güzel günler?

Kış ve bahar konserleri ertelendi doğal olarak; yaz konserleri ve festivalleri birer birer sonbahar/kış aylarında yeni tarihler açıklıyor ancak onu da iptaller izleyecek gibi duruyor.

Yazının Devamını Oku

Ben de kendimce haklıyım hocam

En meşhur Nasreddin Hoca fıkralarından biridir “Sen de haklısın!..”

Hani kadılık günlerinde bir adam gelip hasmını şikâyet etmiş ve sormuş: “Söyle Allah aşkına, haksız mıyım hoca?”

Hoca “Haklısın” demiş.

Az sonra adamın hasmı gelmiş o da diğeri hakkında ağzına geleni söyleyip “Haksız mıyım?” diye sormuş, Hoca ona da “Haklısın” demiş...

Bu kez karısı Nasreddin Hoca’ya “Kadılığın da pek tuhaf, iki adama da haklısın dedin, hiç öyle şey olur mu?” diye sormuş.

Hoca “Hatun, sen de haklısın” demiş...

Koronavirüs salgınıyla ilgili haberleri, yorumları, demeçleri izlerken kendimi Nasreddin Hoca gibi hissediyorum...

Restoran işletmecileri “Bittik, tükendik, imdat! Açın bizi” diyor, “Haklısınız” diyorum...

Yazının Devamını Oku

Birlik ve konsantrasyon

Galatasaraylı futbolcular için başarının formülü belli...

Son iki deplasman seferinden puansız dönen Galatasaray, zirve yarışında pozisyonuna tutunmak ve fırsat kollamak için acilen bir galibiyet serisi yakalamak durumunda... Hal böyleyken, kupa maçında 12 gün önce 120 dakika boyunca yenişemediği Yeni Malatyaspor’a konuk oldu. İlk yarı kupa maçının üstüne bir 45 dakika daha eklenmiş gibi, o derece sıkıcı geçti. Pozisyon zenginliği olmayan, heyecan seviyesi ve futbol kalitesi düşük bir maç seyrettik.

Fakat betonarmeden hallice bu zeminde daha fazlasını beklemek de gerçekçi bir yaklaşım olmaz... Maçı sağlam tamamlamak bile kendince büyük başarıdır bu sahada. Topa zemin müsait ettiği ölçüde hâkim olan, baskıyla rakibi sahasında tutmak niyetinde olan taraf Galatasaray gibi duruyordu.

DURAN TOPLAR BERBAT!

Galatasaray bu ‘niyet’ boyutundan öteye geçemeyen baskıdan, Malatya ise rakibin kritik bölgelerde kırılan pas zincirinden medet umdu fakat iş pek ‘ciddiye varmadı...’ İkinci yarıda Terim’in öğrencileri topa biraz daha fazla sahip oldu, baskıyı biraz daha artırdı ancak Malatya savunmasında gedik açabilecek hamleyi uzun süre yapamadı.

Bu süreçte kazanılan duran topların, özellikle köşe vuruşlarının ‘berbat’ denecek seviyede kullanılmasının Galatasaray açısından düşünülmesi ve çözüm bulunması gereken bir problem olduğunu da ekleyeyim. Galatasaray’ın oyuncu değişiklikleriyle tazelenen ve baskısını artıran oyunu, ödülünü ısrarla yinelenen kanat organizasyonuyla değil, uzaklardan gelen bir şutla geldi.

BÜYÜK iKRAMiYE

Babel’in düzgün ve sert şutu maçın son dakikalarında Galatasaray’a büyük ikramiyeyi de getirmiş oldu. İşler giderek zorlaşmak üzereyken böylesi zorlu bir deplasmandan cebini 3 puanla doldurup dönmek hak edilmiş bir büyük ikramiyedir. İlk yarı 39 puanla sona erdi, bakalım oyunun ikinci perdesinde işler nasıl gelişecek Galatasaray için?

Başarının formülü ceplerinde; ilk satırda birlik olmak ve konsantrasyon yazıyor...

Yazının Devamını Oku

Bence zaten lahmacun ama...

Malumunuzdur, Vedat Milor “O mu, bu mu?”, “Böyle mi, şöyle mi?” kontenjanından kamuoyunu gıdıklayacak anketler zincirine son olarak “Pide mi, pizza mı?” sorusunu ekledi.

Soru bekleneceği üzere halkı ikiye böldü, Milor Gain’de bir pizza ve pide ustasını tatlı tatlı atıştırdı, iştah açıcı bu ankete belirlenen süre içinde 215 bin kişi katıldı ve pide oyların yüzde 60.5’ini alarak birinciliğini ilan etti.

Vedat Milor pidenin gelişime açık olduğunu ancak malzeme kalitesi ve standart konusunda sorunlar yaşadığını ve tercihinin pizza olacağını belirtti.

Kıymetli Vedat Milor gibi bir uzman, yemek kültürü konusunda o boyutta donanıma sahip biri değilim; zaten konuyla direkt bağlantısı olmasa da benim tercihim her zaman lahmacun olur.

Pidenin de pizzanın da iyisine çoğunluk gibi bayılırım, tercihe zorlansam herhalde ben de Milor gibi tercihimi pizzadan yana kullanırım.

Şimdi gelelim cep karşılaştırmasına.

Bu tartışmaya bir katkı sağlar mı bilemem fakat pide ile pizza arasında tercihi belirleyen ölçülerden birinin

Yazının Devamını Oku

Deha, delilik ve pop müzik

Deha ve delilik arasındaki bağlantı üzerine yazılmış pek çok kitap, makale, veciz söz bulunuyor.

İnsanlığa büyük besteler, kitaplar, resimler, heykeller vb bırakmış onlarca dâhinin mental problemlerle uğraşmış olması aradaki bağı kuvvetlendiriyor.

Tolstoy’dan Michalengelo’ya, Balzac’tan Jackson Pollock’a, Van Gogh’tan Victor Hugo’ya, Charles Dickens’tan Ernest Hemingway’e kadar uzanıyor listeler...

Marcel Proust “Dünyada harika olan her şey nevrotiklerin eseridir” dedikten sonra bu başyapıtları insanlığa armağan edenlerin üretirken yaşadıkları korkulara, baskılara, fiziksel ve ruhsal zorluklara dikkat çeker...

Geçtiğimiz günlerde kendisinden bir canavar yontmuş büyük bir dehayı kaybettik...



Yazının Devamını Oku

Güçte denge değişimi

Diagne’nin kırmızı kart görmesi derbinin kaderinde belirleyici oldu.

İstanbul’un iki köklü kulübü mesajı, kazancı, havası büyük bir galibiyet hayaliyle kar altında sahaya çıkarken iyi ve heyecanlı bir derbi beklentisi de haliyle yüksekti. Futbol kalitesinin bu beklentinin altında kaldığı bir ilk yarı izledik. Beşiktaş’ın topla oynama oranlarına yansıyan üstünlüğü ve oyunu dikte ettirme isteği 20 dakika dolmadan kırıldı ve maçın terazisi dengelendi.

Pozisyon üretiminde iki takımın da güçlük çektiği gözlenirken, 30-35’inci dakikalar arasında bir yerde ‘güçte bir dalgalanma’ oldu, iki takım da golü kokladı. Marcao’nun vurduğu, Atiba’nın çizgiden savuşturduğu şutu, Beşiktaş’ın Larin’le değerlendiremediği net pozisyon izledi. ‘Güçte esas değişim’ ise Diagne’nin kırmızı kart görmesi ve Galatasaray’ın 10 kişi kalmasıyla yaşandı.

ÇAKIR’A ACiL FORM DiLERiM

Çok istenirse Diagne’nin kırmızı kart gördüğü pozisyonu konunun uzmanları hakkıyla tartışır ancak Cüneyt Çakır’ın genel olarak pozisyonları süzmekte güçlük çektiğine, iki takımın da kartlık bazı faullerini görmediğine/göremediğine, sahada nerede durduğunu şaşırdığına şahit olduğumuzu hatırlatayım... Kendisine acil form ve şifa dilemek lazım.

Sergen Yalçın eksilen Galatasaray’ı, Oğuzhan’ı Mensah’la, sarı kartı cebinde gezen Ghezzal’ı da N’Koudou ile değiştirerek yıpratma planını devreye soktu. Fatih Terim de bu değişikliğe Arda Turan’ı Donk ile, Belhanda’yı da Babel ile değiştirerek karşılık verdi.

Beşiktaş 10 kişi kalan rakibini baskıyı artırarak hataya zorlamak için çabaladı ve bu çaba Luyindama’ya yazılacak bir hata üstünden golü getirdi.

ETEBO FiLAN OLACAK iŞ DEĞiL!

G.Saray, ufukta zorlu deplasmanlar belirmişken zirve yarışında telafisi mümkün gözükse de ağır bir yara aldı. Bu maçın kaybedilmesini eksik kalmaya bağlamanın Galatasaray’a fayda sağlamayacağını, dün rakibini birkaç cılız pozisyon dışında zorlayamayan oyun zihniyetine dikkatle bakmak gerektiğini söylemeliyim. Kadro seçimi üzerinden eleştiri getirmeye sıcak bakmam fakat Etebo filan pek olacak iş değil; sanki zorlamamak lazım, öyle değil mi?

Yazının Devamını Oku

Kıyamet demeyelim de felaket diyelim

Video konferans aracılığıyla partisinin 4 ildeki kongrelerine seslenen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının sonunda Sivas’takilere sordu: “Sivas’ta kar var mı?”

Cevap geldi: “Yok...”

Ardından Yozgat’a sordu: “Yozgat, kar var mı?”

Cevap yine “Yok” şeklinde geldi...

Ocak ayında Sivas’ta, Yozgat’ta kar olmaması kıyamet değilse bile felaket habercisidir.

Erzurum’da, bakın Erzurum diyorum, köylülerin ocak ayında kar duasına çıktığını okudum; daha ne olsun?

Durum malum; müthiş bir kuraklık yaşanıyor.

Antalya Çayboğazı’ndan İznik Gölü’ne, güzelliğinin kurbanı olan Salda’dan

Yazının Devamını Oku