GeriKanat ATKAYA Açın kapıları, kadınlar film izleyecek
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Açın kapıları, kadınlar film izleyecek

“Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sinemaya ilgisi az çok bilinen bir konudur... Zaten hikâyesi de epik bir sinema filminin konusundan farksız ve bir o kadar da inanılmazdır. Kahraman bir asker, zaferden zafere koşan bir komutan, emperyalizme kafa tutan, ulusunu bağımsızlığa kavuşturarak mazlum milletlere ilham veren ve dünya barışı için mücadele eden bir lider...”

Uzun kapanmada ilk okuduğum kitap olan Ali Özuyar’ın “Gazi’nin Sineması” adlı çalışması bu cümlelerle açılıyor.

Özuyar’ın o dönemin kahramanlarının hatıratlarına sızanlar, gazete haberleri ve Cumhurbaşkanlığı Arşivi gibi kaynaklardaki belgelerle hazırladığı kitabına girerken belirttiği “konu hakkında az çok bilgisi olanlar” arasında yer aldığımı söyleyebilirim.

Cemil Filmer’in “Hatıralar”ını okurken, Atatürk’ün “kadın seyircilere kapıyı açtırması” hadisesinden çok etkilendiğimi hatırlıyorum.

Özuyar’ın da kitabında bahsettiği bu olay 27 Temmuz-3 Ağustos 1923’te Atatürk’ün Latife Hanım’la İzmir’e gerçekleştirdiği ziyaret sırasında yaşanıyor.

Açın kapıları, kadınlar film izleyecek

Kayınpederi Muammer Bey’in Göztepe’deki köşkünde kalan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türkiye’de sinemacılığın öncülerinden Cemil Filmer’in köşk bahçesinde gösterdiği filmleri izlemiştir.

Bu filmler arasında Cemil Bey’in bizzat çektiği Paşa ile Halide Edip’in cephe teftişlerinin görüntüleri de vardır fakat köşk bahçesindeki iptidai perdede filmleri hakkıyla izlemek mümkün değildir.

Cemil Bey, İzmir’de işlettiği Ankara Sineması’nda hem bu filmleri hem de başka ilave filmleri daha iyi izleme imkânları olabileceğini söyleyince Gazi hemen yaveri Muzaffer Bey’i çağırır, programını değiştirir ve sinemaya gideceğini belirtir.

Güvenlik gerekçesiyle sinemaya giden karakollara haber verilir ancak laf çabuk yayılır ve İzmir halkı Gazi Paşa’nın geçeceği yolları erken saatlerden itibaren doldurur...

Sonrasını Cemil Filmer’in “Hatıralar”ından okuyalım:

“Ankara Sineması ise İki Çeşmelik’in yokuş başında idi. O yokuş hıncahınç dolmuştu. Araba geldiği zaman bağrışmalar, alkışlar göğe yükseldi. Bir yandan kurbanlar kesiliyordu. Kadınlar arabanın camlarına, gövdesine yapışıyor, Atatürk’e coşkun gösteri yapıyorlardı. Öyle ki araba yürüyemez hale geldi. Ancak ne gam... Halk ite ite arabayı yokuşun başına kadar çıkarmıştı...”

Nihayetinde Gazi Paşa sinemaya girer, kendisine ayrılan locaya geçer, kendisiyle birlikte filmleri seyredecek vatandaşları selamlarken “Niçin aralarında kadın yok?” diye sorar.

Cevap gelir: “Paşam sadece salı günleri, yalnız kadınlara bir matine yapıyoruz. Başka gün yasak...”

Cemil Bey olayların nasıl geliştiğini şöyle anlatıyor:

“Bunu duyunca yaverine ‘Muzaffer aşağıya in ve dışarıdaki kadınları içeri al’ dedi. Yaver gitti ve bir süre sonra sinemanın içi tıka basa kadın doldu. Türkiye’de ilk olarak orada, Ankara Sineması’nda kadınlarla erkekler ve Atatürk bir arada film seyrettiler...”

Ali Özuyar’ın kitabında Gazi’nin sinema merakının izinden ilerlerken zamanının çok ötesinde bir liderle karşılaşıyoruz...

Sinemanın önemini kavramış, iletişim alanında tetiklediği devrimin neticelerini doğru tespit etmiş, propaganda gücünü görmüş ve akıllıca kullanmış, memlekette sinemacılığın önünü açmış, genç yetenekleri desteklemiş, moderniteyle bağı kuvvetli, teknolojik gelişmeleri bizzat takip eden bir lider...

Kimi zaman Şarlo’nun filmlerini kahkahalarla bir kez daha izlemek isteyen çocuksu bir sinema sevdalısı, kimi zaman şaşırtıcı şekilde gelişen sinemanın devletlerarası ilişkilerdeki rolünü doğru okumuş bir Cumhurbaşkanı olarak görüyoruz Atatürk’ü...

Bizzat senaryo çalışmaları yürüten ve hatta kamera karşısına oyuncu olarak geçen (Bir Millet Uyanıyor) vizyoner, pratik, aydınlık bir sinema sevdalısı...

Kimi zaman konutunda gece yarısından sonra tek başına haber kaynaklı veya kurgusal filmlerle oyalanan, kimi zaman yaverinin “Çok iyi film” uyarısına kulak verip haber vermeden sinemaya giden ve mesela Şarlo’ya kahkahalarla gülen bir sinemasever...

Ali Özuyar’ı titiz çalışması için ayrıca tebrik etmek gerekir...

----------

(Gazi’nin Sineması, Ali Özuyar, Yapı Kredi Yayınları, 2021)

(Hatıralar, Cemil Filmer, Emek Matbaacılık, 1984)

 

X

Z raporunu beklerken

Galatasaray çok kıymetli bir galibiyetle dönmeyi başardı.

Tam da “kasap et derdinde koyun can derdinde” dedirtecek türden bir maçtı... İki takımın da farklı nedenlerden şiddetle ihtiyaç duyduğu 3 puan için kapışması zirve ve düşme hattı civarında önemli bir kırılma oluşturabilirdi.

İki takım da maç öncesi tahmin etmesi güç olmayan rollerini hemen benimseyerek başladı maça.

Gençlerbirliği çok klasik şekilde katı savunma hattıyla rakibi durdurmayı ve hızlı çıkışlara güvenmeyi, Galatasaray da bu savunma duvarını ne yapıp ne edip geçmeyi amaçlıyordu.

SEÇENEKLER KISITLIYDI

Hücum organizasyonlarında çok zengin bir seçenek kataloğu bulunmayan Galatasaray’ın sol kanatta Ömer Bayram üzerinden geliştirmeyi umduğu ataklar veya “göbekten delme” girişimleri heyecan verici düzeye erişmeden solup gitti çoğunlukla. Terim’in ekibi Babel, Emre Akbaba, Ömer Bayram, Taylan Antalyalı gibi isimlerle gol niyetini belli etse de ya bu niyet çok açık olduğundan ya da vuruşlardaki yetersizlik yüzünden maksat hasıl olmadı.

Kilit pas üretemeyen, rakibi etkisiz hale getirecek sürprizler sunamayan Galatasaray, artık ezberlenmiş atak kombinasyonlarına bel bağlamakla yetindi uzun süre.

Bu süreçte ısrarından vazgeçmemesinin ödülünü Gençlerbirliği’nin gardını bir anlığına düşürmesiyle, Halil Dervişoğlu’nun kaleciyi çaresiz bırakan şık golüyle aldı Galatasaray.

iKiNCi GOLLE iYiCE RAHATLADI

Yazının Devamını Oku

Ojeler, metalcilik ve Oscar

Adayların ikisi dışında neredeyse hiçbirini seyretmediğim filmlerin yarıştığı Oscar gecesinin sabahına kaydettiğim töreni seyrederek başlasam da...

Merakıma çok çabuk yenik düştüm ve direkt haberlere bakıp kimlerin kazandığını öğrendim...

Filmleri seyredemesem de bolca tahmin yazısı, mesajı, yayını sayesinde favorilerden haberdardım; anladığım kadarıyla beklentilerle büyük ölçüde örtüşen bir dağılım oldu.

Şahane Anthony Hopkins’in 83 yaşında Oscar kazanmasına, hayranı olduğum Frances McDormand’ın başarısına, bir kadın yönetmenin, Chloe Zhao’nun ödülle eve dönmesine vesaire ben de sevindim.



Haberlerin peşinde

Yazının Devamını Oku

Matematik ve mucize

G.Saray, muhakkak kazanması gereken bir maçı istemenin karşılığını aldı.

Sezonun hızlanarak sona ereceği süreçte elinde kalan tek umuda, matematiksel bir ihtimale tutunmak için durmadan kazanmak zorundaydı Galatasaray.

Mart ayıyla birlikte uzun galibiyet serisini noktalayan ve puanları döke saça ilerlemeye başlayan Fatih Terim ve öğrencileri Antalya’da ‘takılmaları’ durumunda o ihtimalin de elinden kayıp gideceğini biliyordu.

BOFFiN VE DiREKLER 

Maça hızlı başladı, kapanmaya ve topu rakibe teslim etmeye meyilli rakibini devirmek için yüklendikçe yüklendi. Bu yüklenme son maçlarda yanından bile geçemediği ölçüde pozisyon bulmasını da sağladı fakat rakibi kıracak gol bir türlü gelmedi.

Pozisyon zenginliğine rağmen golün bir türlü gelmemesinin en büyük nedeni kariyerinde daha önce de bu tür maçlar çıkardığına tanıklık ettiğimiz Ruud Boffin’in mükemmel performansıydı. Kimi zaman direğe, kimi zaman Boffin’e hatta 1-2 pozisyonda hem Boffin’e hem direğe takılsa da yılmadan denemeyi sürdürdü Galatasaray.

PODOLSKi ATILINCA...

Podolski’nin kırmızı kart görmesiyle 10 kişi kalınca tamamen ceza sahası ve civarına duvar örerek direnmeye çalışan Antalya ekibinin direnci 77’inci dakikada nihayet kırıldı.

Şener Özbayraklı’nın pasında topu önünde bulan Mustafa Muhammed’in sert şutuyla gelen gol, Galatasaray taraftarının “Herhalde bu akşam ne yapsan olmuyor dedirten o klasik akşamlardan olacak” dediği anda yetişti. Muhakkak kazanması gereken bir maçı ısrarla istemenin karşılığını alarak dönüyor Galatasaray evine. Kalan maçlarda matematiksel bir ihtimali yaşatmak çabasının yanında mucizelere de ihtiyacı var...

Yazının Devamını Oku

Hoca, ‘koyin’, kazan ve tuhaf zamanlar

Kısa bir taksi yolculuğu sırasında iki Nasreddin Hoca fıkrasına birden atıfta bulunacağıma doğrusu hiç ihtimal vermezdim...

Kollarıyla abanarak idare ettiği direksiyonun ortasına yerleştirdiği cep telefonu ekranına takılmış şoför bir yandan da söyleniyor:

“Yaktın beni TE-PE-GE, ulan HA-YE-KÛ!..”

Telefon ekranına bakarak araç kullanan sinirli şoförün “özgüvenşov”uyla Allah’a emanet ilerlerken dikkatini belki toplarım umuduyla sohbet açıyorum...

“Hayırdır, kötü haber mi geldi?”

“Fena düştük, çıkmıyor da şimdi...”

“Düşen ne?”

“Koyin düştü!”

Yazının Devamını Oku

Top yuvarlaktır diyerek

“Oligarşik bir darbedir bu... Arkasına Amerikan emperyalizmini almış oligarşik bir kalkışma!..”

Sevgili dostum Serdar Ali Çelikler yaşanan küresel şoku böyle özetliyordu dün HaberTürk ekranlarında...

Oligarşi? Darbe girişimi? Kalkışma? Emperyalizm?

“Sonuçları bizi de ilgilendiriyor fakat dış güçler kendi aralarında kapışıyor gibi duruyor şimdilik” diyerek yüreğinize su serpeyim öncelikle.

Konu futbol...

Dünya üzerinde 4 milyardan fazla seyircisi bulunan futbolunun 12 “über” kulübü, bir bildiriyle Avrupa Süper Ligi’ni kurduklarını duyurdular...

İngiltere’den Arsenal, Chelsea, Liverpool, Manchester City, Manchester United ve Tottenham...

İspanya’dan Atletico Madrid, Barcelona ve Real Madrid...

İtalya’dan Milan, Inter Milan ve Juventus...

Yazının Devamını Oku

Karanlıkta bir umut ışığı

Genç Kerem, 3 golüyle simgesel bir hareket de yapmış oldu.

Galatasaray kimliğinin belirleyici niteliklerinden biri, belki de en önemlilerinden biri; kaostan birlik olarak, kenetlenerek çıkmasıdır.

“İmkânsız” denilen işler böyle başarılmıştır, çok geriden gelip kaldırılan kupalar müzeye bu yolla gitmiştir vesaire.

Her rakiple, her platformda başa çıkar, çıkabilir Galatasaray; ancak kendi kendisiyle uğraşmaya, ikilikler yaşamaya, iktidar, itibar ve ihtiras savaşları için cephe açmaya başladığında işler değişir.

BÖYLE REZiLLiK OLMAZ

Hafta içinde taraftarın yüzünü kızartacak boyuta ulaşan, atı alan Üsküdar’ı geçtikten saatler sonra yarım yamalak yalanlanan, üstüne daha beter, daha yüz kızartıcı bir hale gelen gelişmelerin sorumluları, hangi makam veya görevde olurlarsa olsunlar Galatasaray camiasına öncelikle özür borçludur.

“Böyle rezillik olmaz” demekle yetineyim şimdilik.

Esas meselemiz olması gereken maça dönersek...

Yaralı vaziyette İzmir’e ulaşan Galatasaray, Ünal Karaman ile birlikte ivme kazanan Göztepe karşısına kimini kazaya, kimini sakatlığa, kimini hastalığa, kalanını da demeç kırgınlığına kaptırdığı oyuncuların yerini doldurmaya çalışarak çıktı.

Yazının Devamını Oku

Şiir oku açılırsın

Postadan çıkan “şirket raporu” herhalde 3 kilo geliyordur; sert kapaklı, sağlam bir cildi var ve “çok iyi” kâğıda” basılmış...

2021 faaliyetleri parlak baskılı fotoğraflar, 1996 model bir grafik anlayışı eşliğinde sayfalar boyu anlatılıyor.

İçimden Kâğıda yazık, harcanan paraya yazık” diye söylendiğim noktada, hafızam birkaç gün önce okuduğum “Basıldığı kâğıdın cinsi şiirin sesini kısmaz” cümlesini çıkardı karşıma...

Şiir mi? O da nereden çıktı?

Evet şiir, “160. Kilometre”nin, “Gulyabani” serisinden çıktı.

160.Kilometre kültürel barbarlığın hükmettiği bir çağda 10’uncu yılına (kim bilir ne sıkıntılarla boğuşarak) girmeyi başaran, “Şiir direnirse kazanacak” düsturuyla hareket eden bir yayın dizisi.

10’uncu yılın şerefine hayranlık beslediğim şair Ahmet Güntan ve Ömer Şişman’ın editörlüğünde çoğu genç şairlerin yeni kitaplarını “ucuz kâğıda bastılar” ve harikulade bir tasarımla (Ömer Ozan Erdoğan ve Liman Mehmetcihat’ı ayrıca kutluyorum) yayınladılar.

Her kitabın başında yer verilen manifestoyu aktarmak şiirle bağını korumaya çalışan, bunca hoyratlığın içinde güç bulmak için şairlere sığınanlara karşı boynumun borcudur.

Yazının Devamını Oku

Umut ışığını kapatıp çıktı

Galatasaray’ın dün tek başarısı yediği gole anında cevap vermekti.

Ligin zirvesinde takımların karşılıklı ikramlarını izlediğimiz süreçte Galatasaray için olmazsa olmaz veya ‘olmazsa bu iş olmayacak’ maçıydı. Puanları döke saça ilerleyen, oyun kalitesi açısından gerileyen, umut vermeyen Galatasaray, İstanbul’un dinamik ve etkili ekiplerinden Karagümrük karşısında bir umut ışığı peşindeydi.

Maça bu umut ışığının peşinde koşan, kararlı, hedefine odaklanmış, canını dişine takmış bir takımın çıktığını söylemek ise pek mümkün değildi.

HANTAL ORTA SAHA

Kâğıt üzerinde bile verimsiz duran Etebo-Emre Akbaba-Fernandes-Oğulcan bloğu Karagümrük savunmasını zorlayacak, açacak, gardını düşürecek hamleler hazırlamak konusunda etkisiz kaldı.

Bu manzaraya yaklaşık 70 dakika neden seyirci kalındığını, bu etkisiz yapıya işlev kazandıracak hamlelerin neden daha erken yapılmadığını sanırım sadece merak ettiğimizle kalacağız.

İlk yarıda topla oynama konusunda rakibin gerisinde kalan, kanatları işlevsiz, orta sahası hantal Galatasaray da, kontrollü ve derli toplu oynayarak rakibini avlamaya çalışan Karagümrük de pozisyonlar çıkardı, en azından kaleyi buldular fakat başarılı iki kaleciyi geçemediler.

ÇiFTE STANDARTLI HAKEM

İkinci yarıda oyunu rakip sahaya yığmak konusunda ‘azıcık’ daha kararlı, ancak Babel dışında hücum organizasyonlarını elektriklendiremeyen bir Galatasaray vardı. Bu oyunun en büyük başarısı, yediği gole anında karşılık vermek oldu dersek yeridir.

Yazının Devamını Oku

Makine şarkıya ruh üfleyebilir mi?

JIMI Hendrix, Amy Winehouse, Jim Morrison (The Doors) ve Kurt Cobain’den (Nirvana) yeni şarkı mı?..

Kanada Toronto merkezli sivil toplum örgütü Over The Bridge’ın projesi kapsamında yapay zekâ marifetiyle üretilen 4 “yeni şarkı” haberini görmüş, duymuşsunuzdur.

Over The Bridge, müzisyenlerin yaşadıkları ruh sağlığı problemlerine dikkat çekmek, çeşitli programlarla soruna çare üretmek amacıyla faaliyet yürütüyor.

Neoklasik ifadeyle “farkındalık yaratmak” için 4 şarkılık bir mini-albüm hazırlamayı düşünmüşler ki, haberin uyandırdığı ilgiye bakılırsa çok da isabetli düşünmüşler.

“Drowned in the Sun–Lost Tapes Of The 27 Club” adıyla yayınlanan mini-albümün vurgusundan da anlaşılacağı üzere “27’ler Kulübü” üyeleri var albümde.

“27’ler Kulübü”nü uzun uzun anlatmayayım ama üyelerin ortak özellikleri 27 yaşında hayata veda etmiş olmaları. Uzun ve hazin bir listedir...

Peki hayatını kaybetmiş sanatçıların yeni şarkıları nasıl oluyor?

Daha önce görmediğimiz bir iş değil aslında.

Yazının Devamını Oku

'Hacı Laklak'ı vuran alçak

"Bir dağ vardır sade çakmak taşından/ Bir dağ vardır hiç aşılmaz başından/ Bir şehir var, varan ölür dışından/ Ondan öte uçar gider leylekler.”

Karacaoğlan’ın “Leylekler Destanı”na, Selim Somçağ’ın “Türkiye Kuşları” kitabında rastlamıştım.

Somçağ kitabının “Leylek (ciconia ciconia)”ya ayırdığı bölümüne şu iç ısıtan satırlarla başlar:

“Leylek Türk halkının en iyi tanıdığı ve en çok sevdiği kuşlardan biridir. Köy evinin damına, köy meydanındaki, cami avlusundaki ulu çınara yuva yapan leyleği Türk halkı sevecenlikle benimsemiş, yaz sonunda güneye doğru göç etmesinden yola çıkarak ona ‘hacı’ sıfatını yakıştırmıştır. Bu sevgi lafta da kalmamıştır.

Asırlar boyunca kanadı kırılıp soydaşlarıyla sıcak iklimlere göç edemeyen veya maişetini teminden aciz kalan leyleklere İstanbul’daki Eyüp Sultan Camii’nin avlusunda bakılmıştır...”

Yaşadığımız coğrafyada köklü, derin izleri var leyleklerin; efsanelerle gerçeklerin masallarla rüyaların birbirine karıştığı bu güzel kültürel bağla ilgili pek çok şahane örnek var...

Yaren Leylek ile Adem Amca’nın sıcacık dostluk hikâyeleri malum; yakın geçmişte bolca okuduk, izledik haberlerini.

Geçen hafta DHA, Sakarcalık Köyü’nün 1986’dan beri simgesi haline gelen leyleğin köy camisinin minaresine yıllar içinde kurduğu yuvasına dönüşünü müjdeledi.

Sakarcalık yerlisi köyü tarif için

Yazının Devamını Oku

Bağrımızda taş, konserdeyiz arkadaş

Pandemi döneminde en özlediğim hadise, çok açık farkla konsere gitmek oldu.

“Rüyama girdi” desem yalan söylemiş olmam, çünkü geçen bir yıl içinde rüyama fon olmuşluğu da var...

İlk gençlik yıllarımda gittiğim bir Egzotik Band performansıyla başlayan “konserli hayat” hep ilgimin odak noktasında oldu, canlı ve “o anda” yapılan müziğin bir parçası hissetmek tutkusu ruhumu hiç terk etmedi.

Tatil planlarımı konserlere göre yaptım, bütçemi yılda en az bir festivale gidecek şekilde denkleştirmeye dikkat ettim, kendimi ses, ışık ve kitlenin heyecanıyla besledim.

Geçen hafta, çarşamba gecesi, İstiklal Caddesi’nde cebimdeki izin kâğıdı ve üç katlı maskeme dayanarak Suriye Pasajı’na doğru ilerlerken de kendimi bir tür hayalin içinde hissediyordum...

Galatasaray tarafından Tünel’e doğru ilerlerken sağda beliren Suriye Pasajı’nın veya daha doğru ifadeyle Suriye Pasajı’ndan geriye kalanın önünde durdum.

Hasan Halbuni Paşa ile Mehmet Abbud Paşa’nın mimar Demetre Th. Bassiladis’e yaptırdıkları, 1908’de kapılarını açan bu neoklasik şaheser, koruma altında olmasına rağmen yediği darbelerle kimliğini büyük ölçüde yitirdi ancak ayakta kalmayı sürdürüyor.

Suriye Pasajı’nın üst katlarında, yıpranmış olsa da karakterini ve güzelliğini koruyan bir eski Beyoğlu apartman dairesinin holüne vardığımda kapının arasından görüyorum grubu...

Yazının Devamını Oku

Gerçek ve zahiri arasında bir köprü

Dün, öğlene doğru, Dolapdere’de bir benzin istasyonu ile bir hırdavatçının arasında son derece “serinkanlı bir bina” şeklinde beliren Pilevneli’nin önünde sergi için sıramı bekliyorum.

Yapay zekâ ve sanatın kesiştikleri, hem gerçek hem zahiri bir coğrafyanın uçbeyi olarak tanınan Refik Anadol’un “Makine Hatıraları: Uzay” sergisini erken gezme şansını yakalayan küçük bir grubuz.

HES kodu sorgulamasının ardından, maskeli, mesafeli vaziyette ve ne şanslıyız ki Refik Anadol rehberliğinde sergiyi gezeceğiz.

“Makine Hatıraları: Uzay”, Refik Anadol’un 2014’te Los Angeles’ta kurduğu, bugün 10 ülkeden gelen ve 14 dilin konuşulduğu RAS (Refik Anadol Stüdyo) tarafından tasarlanan klasik tanımla bir “yapay zekâ ve yaratıcılık zirvesi”...

Dünyanın dört bir yanında popüler olan, olağandışı işleriyle alanında bir nevi “rock yıldızı”na dönüşen Refik Anadol bizi önce Pilevneli’nin zemin katındaki “Veri Tüneli”ne indiriyor.

Burada NASA’nın 60 yıllık, “halka açık” arşivleri, mesela ISS ve Hubble’ın görüntüleri, dev muazzam bir verinin piksel piksel önünüzden aktığını görüyorsunuz.

2018’de NASA ile başlayan çalışmanın ete kemiğe, düşe bürünme yolculuğunu anlamak, kullanılan devasa hafızayı, ses, görüntü ve hatta ısı verilerinin dönüşümünü izlerken teknoloji karşısında benim gibi kendinizi biraz küçük hissetmeniz herhalde normal karşılanmalıdır...

Yazının Devamını Oku

Kasetten dinliyoruz: Yıkılmadım ayaktayım

"Kasetin Mucidi" olarak tanınan Hollandalı mühendis Lou Ottens’in 94 yaşında hayatını kaybetmesi, hem konvansiyonel medyada hem de sosyal medyada nostalji rüzgârları esmesini sağladı.

Bir süredir çıkardığım notlar, rastladıkça kendime “postaladığım” bazı haberler, makaleler ve biraz da kaset konusunda attığım şahsi adımlar bu “büyük ölçüde kaybolduğu zannedilen” formata bir iade-i itibar yazısı için gerekli zemini oluşturmuştu.

Toprağı bol olsun, 1963’te dünyaya “kompakt kaseti” sunan (CD’nin doğuşunda da büyük emeği vardır) Ottens’in vedası, müzik sektörünün akışını değiştiren, hatta kimi zaman rejimleri deviren bu “küçük kutu”ya çevirdi gözleri.



Önce şu, “rejim devirme” meselesini açıklayayım...

Maliyeti öncülü plaklara göre düşük olan, ses kaydını daha ucuza, daha fazla miktarda arz etmeyi sağlayan ve elbette isteyenin istediği gibi kayıt yapıp çoğaltmasına da imkân sağlaması kaseti çıkar çıkmaz popüler kılmıştı.

Yazının Devamını Oku

Seviyoruz Paşam biliyorsun

2014’te Yapı Kredi’nin Galatasaray’daki salonlarında açılan “İşte Benim Zeki Müren” adlı sergi, memleketin toplumsal hafızasına nakşolmuş bir ikona duyulan sevgiyi de ortaya koymuştu.

Ölümünden 18 yıl sonra açılan sergi “laf olsun diye değil, hakiki manada ziyaretçi rekoru kırdı”, süresi uzatıldı, İstanbul’un ardından Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Bodrum’da, Eskişehir’de kapılarını açtı, yine olağanüstü ilgi gösterildi.

Toplumun kuşakları bağlayarak devam eden kesintisiz bir sevgiyle kuşattığı isimlerin sayısı bellidir, Zeki Müren bu isimlerden biridir, sergiye gösterilen ilgi de bunun küçük bir örneklemesidir.

81 yaşında, üst düzeyde müzik yeteneğine sahip bir kişi olan Özdemir Erdoğan’ın Zeki Müren’le ilgili periyodik olarak ileri geri konuşması bu kadar kabak tadı vermeyeydi “Bu vesileyle Paşa’yı anmış olalım” demeyecektim.

Erdoğan’ın durumunu hazin bulduğumu, Celal Bayar’ın “Bu kış komünizm gelebilir” diye söylenip durması gibi Zeki Müren’e saydırmasını acıklı bir manzara olarak değerlendirdiğimi, şahsiyet erozyonunun endişe verici boyutlara ulaşabileceğini anladığımı söylemekle yetineyim.

23’üncü İstanbul Caz Festivali’nde (2016) müziğinin hakkı olarak Yaşam Boyu Başarı ödülü kazandığında, İKSV’nin hazırladığı tanıtım metnindeki biyografisi şöyle başlıyordu Erdoğan’ın:

“18 Haziran 1940’ta İstanbul’da dünyaya gelen sanatçının annesi klasik piyanistti. Dayısı da keman ve piyano çalıyordu. 9-10 yaşlarındayken aile içinde Frank Sinatra ve Zeki Müren’in taklitlerini yapıyordu...”

Yazının Devamını Oku

Bir de kadına sor

Hayatın zor olduğunu, salgın döneminde, bu ekonomik şartlarda, bu kaotik dünyada ayakta kalmanın güçlüğünü düşünenlere, dün geride bıraktığımız 8 Mart Dünya Kadın Emekçiler Günü vesilesiyle “Bir de kadın olduğunuzu düşünün” notları hazırlamaya çalıştım.

Hayat şartları gerçekten zor, herkes kendi çektiğini bilir elbette içinde debelenip durduğumuz bu mağduriyetlerden örülü ağın içinde...

Bir de eğitimde geri bırakılmış, buna rağmen şartları zorlayıp negatif ayrımcılık duvarlarını aşıp iş bulmayı başarmış, çalışmak isteyen, çalışmak zorunda olan bir kadın olduğunuzu düşünün...

Şiddet sarmalına, tacize ve bu tarz saldırıların tümüne karşı kendinizi savunmasız hissettiğiniz, saldırganların neredeyse cezasız kaldığını görüp durduğunuz bir dünyada ayakta kalmaya çalıştığınızı...

Evi geçindirmeye katkının yanı sıra evde de çalışmak zorunda olduğunuzu, bir de başlı başına bir mucize olan iyi bir annelik yapmaya uğraştığınızı...



Yazının Devamını Oku

Hedefsiz görünmenin bedeli

G.Saray, uyumsuz bir 11’le başlamanın faturasını ödedi.

Ankara’daki soğuk duşun ardından yola kaldığı yerden galibiyetle devam etmek niyetiyle Sıvaspor’u ağırladı Galatasaray.

Rakip, direnci yüksek, 5 haftadır yenilmeyen, cıva gibi Max Gradel tarzı oyuncularıyla rakip defansı sersemletme özelliği bulunan bir takım.

Bu kez ‘yenilen takımı değiştirerek’ ve Gedson Fernandes’i filan saymazsak “2019-2020 model” bir kadroyla sahaya çıktı Fatih Terim.

“O model” Galatasaray’ın defoları malumunuz; zaten dün de kendisini hatırlattı sağ olsun... Formasına tekrar kavuşanların listesi kabarıktı fakat çoğunun bıraktığı yerden devam ettiğini söylemek veya “Dönüşü muhteşem oldu” diyecek birini bulmak güçtü.

FALCAO’DAN MUHAMED’E MESAJ

Linnes’in son derece bireysel hatasını Max Gradel’in tüm özelliklerini sergileyerek cezalandırması için sadece 9 dakika yetti.

Formasına kavuşanlar arasında en faydalı olan şüphesiz Radamel Falcao idi. Topu alışı, dönüşü, rakibini oyundan düşürmesi ve şahane gol vuruşuyla hem “Döndüm ve buradayım” dedi hem de sanki biraz Mustafa Muhammed’e “Bende de bu numaralar var” mesajı göndermiş oldu.

1-1’in ardından Onyekuru’nun 17’inci dakikada inanılması güç şekilde kaçırdığı pozisyon gibi anlarda öne geçme fırsatını yakaladıysa da hantal oyunuyla göz doldurmayı veya rakibi sıkıştırmayı başaramadı Galatasaray takımı.

Yazının Devamını Oku

Diplomasi soğuk yenen bir yemektir

TÜRKİYE ile Fransa arasındaki gergin hava geçtiğimiz ekim ayında zirve yapmış, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Emmanuel Macron’a “Zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacın var” diye seslendiği noktaya kadar varmıştı.

Azerbaycan-Ermenistan, Libya, Suriye, Doğu Akdeniz üzerinden tutun da Hz. Muhammed karikatürlerinin Fransa’da resmi kurumlarda sergilenmesine, AB’nin yaptırım hamlelerine kadar pek çok noktada problem yaşayan iki eski tanışın frene basması da çok uzun sürmedi.

İki liderin birbirlerine “Sevgili Emmanuel”, “Değerli Tayyip” diye hitap ettikleri ve “Diplomaside küslük olmaz” sözüne göz kırpan mektuplar gazetelerde yayınlanınca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu şunları söyledi:

“Cumhurbaşkanımız, yeni yıl dileklerini iletmek ve Fransa’yı hedef alan terör saldırılarının ardından taziyelerini sunmak için Sayın Macron’a bir mektup yazdı. Bu mektuba bu hafta yanıt aldık. İlişkileri geliştirmek isteğini, Türkiye’ye atfettikleri önemi ve önümüzdeki süreçte Cumhurbaşkanımızla görüşmeyi de arzu ettiğini vurgulayan, güzel, pozitif, hatta bazı kısımlarında Türkçe ifadelerin bulunduğu bir mektup aldık. Cumhurbaşkanımıza takdim ettik. Cumhurbaşkanımız da ‘Memnuniyetle görüşürüz’ yanıtını verdi...”

Nihayet iki lider pazartesi günü video konferans aracılığıyla buluştu, görüştü, yapılan açıklamada karşılıklı işbirliğinin öneminden, potansiyelinden, ortak çalışmanın getireceği başarılardan bahsedildiği vurgulandı.

Özetle nar gibi kızarmışken derin dondurucuya atılan ilişkiler, soğuk zincir kırılmadan tekrar dünya gerçeklerine döndürülmeye çalışıldı.

Çatışma alanları bâki olsa da, tonda düzeltmeler yapılarak yeniden konuşmak için kapı aralandı.

Ocak ayında Anadolu Ajansı için “Türkiye-Fransa ilişkilerinde tarih tekerrür mü ediyor?” başlıklı bir analiz hazırlayan Doç. Dr. Yıldız Deveci Bozkuş, iki milletin tanışıklığının tarihini XI’inci yüzyıldaki Haçlı Seferleri’ne kadar götürmenin mümkün olduğunu vurgulayarak başlıyordu sözlerine.

Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili sayfasında

Yazının Devamını Oku

Kolay lokma yok

Galatasaray bu maçtan gerekli dersleri çıkarmak zorunda.

Zorluğu basitliğinde gizli bir maça çıkıyordu Galatasaray. “Basit” derken yanlış anlaşılmak istemem; elbette kâğıt üzerinde, puan cetvelindeki vaziyetten bahsediyorum.

Rakip Ankaragücü puan cetvelinin son sırasında, bir mağlubiyet sarmalında çırpınan, acilen puan bulması gereken bir durumda.

Galatasaray’ın hedefi, pozisyonu belli; uzun koşuda sıkışık ön tarafta hızını kesmeden yola devam etmesi gerekiyor.

Hal böyleyken, kazanan kadroda yapılan Donk-Luyindama değişikliğiyle sahaya çıkan Galatasaray son derece düşük bir tempoyla başladı ve devam etti maça.

AMANVERMEZ SAVUNMA

Ankaragücü’nün sıkışık, dinamik, amanvermez savunmasını aşmak için rölantiye alınmış bir oyundan ötesini üretemedi. Buna rağmen biri Onyekuru’yla, diğeri Emre Kılınç’la iki net fırsat yakaladı fakat gol üretemedi.

Galatasaray’ın gelemediğini fark eden, üstün körü baskıyı savuşturan Ankaragücü rakip alanı da yoklamaya başlayınca bir kötü savunma kazasından penaltı kazanmayı bildi ve perde kapanırken öne geçti.

İkinci devreye seri oyuncu değişiklikleriyle başlamayı ve takımını silkelemeye karar veren Fatih Terim, mesela Falcao uygun pozisonda golü atabilseydi planını tutturabilirdi. Ancak maç hızla felakete dönüştü Galatasaray için.

Yazının Devamını Oku

‘Vidayı yanlış bağladın usta!’

SSCB’nin ABD’yle giriştiği uzay yarışında öne geçtiği Voshhod 2 seferinin insanlık tarihinde ayrı bir önemi vardır.

18 Mart 1965’te uzay aracının kapısından dışarı süzülen kozmonot Aleksey Leonov, 12 dakika süren ve gemisinden 15 metre uzaklaştığı seferiyle “ilk uzay yürüyüşünü” gerçekleştirmişti.

“Uzay yürüyüşü” veya daha doğru ve havalı söyleyişle “Uzay Taşıtı Dışı Etkinlik/ Extra-Vehicular Activity” benim gibi “İnsanoğlu Ay’a ayak basmıştır” bilgisi cepte büyüyen kuşaklar için en sevgilisinden bir hayaldir...

Pirimiz Han Solo gibi, Flash Gordon (nâm-ı diğer Baytekin) gibi, Silver Surfer gibi, Kaptan Körk gibi “fezada maceradan maceraya koşmak”, galaksiler arasında ışık hızıyla esmek, gök atlasının bilinmeyen diyarlarına bir kâşif ruhuyla gitmek hangi çocuğu heyecanlandırmaz ki?

İzlediğimiz diziler, filmler dünyadan ayrılıp uzayın derinlerine gidenlerin hayatlarını zihinlerimizde şekillendirmekte elbette önemli rol oynamıştı.

Kafasına cam fanusu andıran küreyi geçirip boşlukta gezen astronotların, kozmonotların “uzay yürüyüşleri” özentimize Michael Jackson imzalı “moonwalk” figürünün eşlik ettiği güzel zamanlar...

Türkiye’nin uzay programlarını konuşmaya, tartışmaya, kaynatmaya, tiye almaya doyamadığı günlerden geçerken insanoğlu yeni bir uzay yürüyüşü gerçekleştirdi önceki gün.

Yazının Devamını Oku