GeriKamil Aydoğan Başını alıp gitmektir aşk
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Başını alıp gitmektir aşk

Bazı kentler vardır, şiiri çağrıştırır. Adını duyunca, şiir gelir aklınıza.

Bunun nedeni nedir bilmiyorum. Kentin doğal yapısı mıdır; kentin tarihi midir; kentte yaşayanların biriktirdiği toplam kültürel, duygusal değerler; o kentte yetişen, o kente anlam katan yazarlar, şairler, sanatçılar mıdır; onu da bilmiyorum.

*

Bildiğim bazı kentler şiirseldir, şiir yakışır bazı kentlere. Bazıları da vardır, şiirle, duyguyla, coşkuyla birlikte düşünemezsiniz o kenti.
Ülkemizdeki kentler için de, başka ülkelerin kentleri için de böyledir bu.
Petersburg’un çağrışımı ile Moskova’nınki aynı değildir.
Ankara ile İstanbul da aynı duygusal karşılığı vermezler insana.
Tahran’la Şiraz aynı duygu kuşağında görünmezler; Münih’le Regensburg da öyle.
Roma tarih, Paris aşk şehri gibi gelir hep.

*

Daha da genellersek, bazı kentler sanayi, bazı kentler politika, bazı kentler tatil, bazı kentler kültür, bazı kentler tarih, bazı kentler de şiiri, sanatı çağrıştırır.
Kentlerin üzerine sinmiş bu doku, çoğu kişi tarafından hissedilir, fark edilir.

*

Almanya’nın Regensburg kenti de şiir iklimindedir.
Şiirle aşkı birlikte düşünmek gerek. Çünkü şiir aşkın çocuğudur.
Sözcüklerden oluşmuş müzik gibidir şiir. Ya da müzik sesinin, kelimelerle ifadesi.

*

Geçtiğimiz günlerde Regensburg Belediyesi, Regensburg Haber Dergisi’yle birlikte; belediyeye ait zengin, birçok dilde yayımlanmış eserin bulunduğu şehir kütüphanesinin salonunda, Türkçe şiir programı düzenledi.
Bu program, ilkti burada.
Gelenekselleştirmek ve sürekli hâle istiyorlardı. İlk konuk olarak beni davet etmişlerdi. Bunu duyduğumda hem sevindim, hem de heyecanlandım.

*

Kütüphane yetkilisi Elizabeth Mair-Gummerman kısa bir açılış konuşması yaptı.
“Şiir evrenseldir. Bu programdan dolayı çok mutluyum ve bunu tekrarlamak istiyoruz.” dedi.
Şiirin yanında ney ve arptan oluşan müzik dinletisinin de programı zenginleştireceğini umduğunu söyledi.
Bayan Gummerman konuştuktan sonra ön sıraya oturdu ve tek sözcüğünü bile anlamadığı şiirleri, gözlerini kırpmadan, derin bir heyecanla, duyguyla dinledi.
Onu burada tutan şey göreviyle ilgili sorumluluk duygusundan çok, onun şiire olan ilgisi, şiire olan yakınlığı ve saygısıydı.
Şiiri anlamak için yazıldığı dili bilmek gerekmiyordu belki de.

*

Ben de programı düzenleyenlere teşekkür ettikten sonra, Sezai Karakoç’un Özgür Bahar ve Mona Roza’sını okudum.
Regensburg Haber Dergisi Genel Koordinatörü Salih Altuneri’nin yüzü gülüyordu.
Regensburg Üniversitesi’nden Edebiyatçı Esin Alçiçek programın alt yapısını oluşturmuştu. Şiir de okudu.
Üniversite öğrencisi Betül Yüksel, eğitimci Veli Aktürk de çeşitli şairlerden şiirler okudurlar.
Programda Musa Yoğurtçu ney sesiyle gönülleri dağladı. Bayan Jhana Aktürk arp sesiyle şiirleri canlandırdı, diriltti, bahar rüzgârı gibi savurdu adeta.

*

Yeni yazdığım Bir Yalnız Adamın Hikâyesi’ni okudum.
/ Yani demem o ki / Buralarda ıslanmış ne varsa yalnızlığımla ilgili / İnsanların utandığı ne varsa / Bana aittir /

*

Yalnızlıkla ilgili konuştum; yalnızlığın şiirin kardeşi olduğunu, hayatın karmaşası, kalabalığı içinde, tek başımıza ve yalnızca kendimizle dolaştığımızı söyledim. Günümüz insanının ve sosyal hayatımızın bir yalnızlık trajedisine dönüştüğünü de belirttim.
/ Bir sabah ansınız çıkar kapısından / Yalnız dağların yaslandığı adam / Yalnız adam /

*

/ Yalnız üşür / Yalnız dolaşır / Yalnız yaşar / Ve herkese hatırlatarak yalnızlığını / Yalnız ölür / Yalnız adam /

* * *

Regensburg’un ortasından Tuna akıyor. Şiir gibi, belki şair gibi akıyor.
Tuna da insanlar gibidir. Bazen durgun, sakin, ağırbaşlı, vakur, nazlı nazlı akıyor.
Göğsünde demirlemiş devasa gemilerse, gizemli Tuna’ya teslim olmuş.
Gemilerin biri gidiyor, biri geliyor.
Belli ki içlerinde köpüren ne varsa Tuna ile dizginlemeye çalışıyor insanlar. Ve yine belli ki kendisini ıssızlığa, derinliğe, şiire vurmuş nice yürekler, aşklarını Tuna’ya döküyor ve Tuna, aşkın köpükleriyle gidiyor.
Tuna, bazen başını alıp gidiyor işte.
Çünkü aşk, başını alıp gitmektir.

*

Bazen de Tuna, aklını azad etmiş, duyguları şaha kalkmış ve inadına içinde köpüren duyguların peşinden giden; coşan, koşan, kaçan çılgın bir yüreğin hiçbir tarife sığmayan akışı gibi akıyor.
Önüne çıkan ne varsa, süpürüyor.
Yüzlerce yıllık köprüyü oynatıyor yerinden ve devasa taşları söküp alıyor da bazen.

*

İnsan bazen Tuna gibidir, Tuna da insan gibidir bazen.
Bazen Bir Yalnız Adamın Hikâyesi Tuna’yla akar, Tuna’ya akar, Tuna’yı korkutur bazen.
Alır başını gider Tuna; aşk, alıp başını gitmektir çünkü.

X

Dostluğun şakası yoktur

Acılar da çeşit çeşittir. Kendiliğinden gelenleri vardır; görüne görüne...

Ağır ağır gelenleri vardır; birden, ansızın gelenleri; yaz yağmuru gibi, sağanak şeklinde peş peşe gelenleri vardır.
Somut acılar, keskin sancılar vardır, acı çekersin; ilaçlarla dindirmeye çalışırsın.
Soyut acılar vardır; çok sevdiğin, en sevdiğin yakınının, dostunun ölüm haberi gelir birden. Sarsılırsın.
Her şey olağan akışında giderken, birden kararır dünyan; anlamsız, boş, hatta eziyete dönüşür yaşamak.
Hepsi ateştir, “düştüğü yeri yakar”.
*
İnsanoğlu dayanıklıdır, zaman da ilacıdır acıların.

Yazının Devamını Oku

Yazarların buluşması

İki günlüğüne Ankara’ya gelmiştim.

Üç beş ay yurt dışına çıktığınız ve kendi ortamınızdan uzaklaştığınız zaman, hayatın olağan akışından uzaklaştığını, birçok şeyin değiştiğini sanıyorsunuz.
Aynı kentte birlikte yaşarken bazen aylarca görüşemediğiniz kişileri de özlüyor, merak ediyorsunuz.
Ülkenizden, yaşadığınız kentten uzak olmak daha duyarlı, daha duygusal hale getiriyor sizi.
* * *
İki günlüğüne gelince de, çok az kişiyi görebiliyorsunuz koşuşturmaca içinde.
* * *
Bu kez öyle olmadı, hemen hemen herkesi görme şansını yakaladım.

Yazının Devamını Oku

Okullar tatile girdi-2

Geçtiğimiz hafta, okulların tatile girmesi nedeniyle, eğitime ilişkin bir değerlendirme yapmaya çalışmıştık.

Ekonomik, sosyal ve yaşam standartları açısından gelişmiş toplumlarla, gelişmemiş toplumların eğitimleri arasındaki farklarla ilgili birkaç başlık daha açılabilir.
*
* Gelişmiş toplumlarda aile eğitimin önemli bir parçasıdır. Öğretmenler, çocuğu tanıdığı gibi, ailesini de yakından tanır, bilir, önemser. Çocuğun ailesiyle diyalog kapısını sürekli açık tutar.
* Gelişmemiş toplumlarda aile, çocukla ilgili sadece önemli bir sorun olduğunda okula davet edilir. Çoğu kez, “Çocuğunuzun terbiyesini verin.” biçiminde bir yaklaşım sergilenir.
Aile okula gelmekten, mahcup edilmekten çekinir.
*
* Gelişmiş toplumlarda birçok hiyerarşik silsile yoktur. Hem sorumlu hem de yetkililer vardır.

Yazının Devamını Oku

Okullar tatile girdi-1

Geçtiğimiz günlerde okullar tatile girdi. Herkes çok sevindi.

Bu yazıyı, yurt dışındaki gözlemlerimi, izlenimlerimi de katarak yazıyorum.
*
* Gelişmiş ülkelerde tatil başlar başlamaz uygulayıcılar, uygulamalar ve sonuçları üzerine uzun değerlendirmeler yaparlar; strateji, politika geliştirmesi gereken yerlere gönderirler.
Değerlendirenler de bu raporlardan anlarlar, bir sonuç çıkarma deneyim ve yeteneğine sahiptirler.
Ayrıca, sadece bu konuya odaklanmış, sadece bu konuyla ilgilenmektedirler.
Mensubu oldukları toplumun geleceğini tasarladıklarının bilincindedirler.
Böyle olunca da, eğitim durmadan kendini yeniler, geliştirir.

Yazının Devamını Oku

Seçimlerimiz

Aslında her gün, irili ufaklı binlerce seçim yapıyoruz.

“Bugün de kalsın bakalım.” diyerek ertelemeyi seçtiklerimiz de vardır.
Kim bilir hangi labirentin kıvrımlarından, hangi fırsatlardan, hangi olumsuz sonuçlardan uzaklaşıyoruz ertelemeyi seçerek.
Ertelediğimiz şeye bağlı.
*
Farkında değiliz, sabahtan akşama kadar, bir ömür durmadan seçim yapıyoruz.
* Kahvaltıda atıştıracağımız şeyleri seçiyoruz.
* Sürekli olarak yüzümüze konduracağımız maskemizi seçiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Belki her şey değişir

Kahramanmaraş İmam-Hatip Lisesi’nde okurken, Mustafa Koyuncu adında bir hocamız vardı.

Meslek dersleri öğretmeniydi. Kur’an-ı Kerim, Arapça gibi derslerimize giriyordu.
Duygulu, hüzünlü, içli birisiydi Mustafa Koyuncu.
Bir aşk insanıydı. Gönül insanıydı. Karac’oğlan gibi bir adamdı.
Edebiyatı, sanatı, şiiri önemser; derslerinde zaman zaman Karac’oğlan’dan şiirler okurdu. Karac’oğlan’ı anlayan, Karac’oğlan’ın duygularına, iç dünyasına yaklaşan bir insandı.
Önce hocamızdı, sonra aynı zamanda dostumuz olmuştu Mustafa Koyuncu.
Uzun yıllar Kahramanmaraş’taki liselerde müdürlük yaptı.
Biz Ankara’ya geldikten sonra da, irtibatımız hiç kesilmedi.

Yazının Devamını Oku

Günlük yazmak ve Hece Dergisi

Usta hikâyeci ve düşünce adamı Rasim Özdenören aradı.

Genel yayın yönetmenliğini yaptığı Hece Dergisi’nin haziran ayında “Günlük Özel Sayısı” çıkaracağını söyledi ve bu özel yayına benim de yazı göndermemi istedi.
Hece Dergisi’nin on sekiz yıl boyunca genel yayın yönetmenliğini yürüten Hüseyin Su’nun geçen yıl bu görevden ayrılışından sonra, dergi usta yazar Rasim Özdenören koordinasyonunda yoluna devam ediyor.

*

Hece Dergisi, 1997’den beri yayımlanıyor.
Bugüne kadar Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Sezai Karakoç, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Muhammed İkbâl, Cemil Meriç, Yahya Kemal Beyatlı gibi önemli şair ve yazarlara ilişkin özel sayılar çıkardı.

Yazının Devamını Oku

Aşk boyunu aşacak

Bin dokuz yüz seksenli yıllarda, Edebiyat Dergisi’nin Akay Yokuşu’ndaki yönetimevine, Anadolu’nun ıssızlıklarından kopup gelmiş ürkek, çekingen, gariban ve idealist gençlere, ilk soruyu sorardı Nuri Pakdil: “Hiç âşık oldunuz mu bayım?”

Hayata İslamcı bir bakışla bakan, yazılar yazan, bunun mücadelesini veren bir kişinin bu sorusu karşısında irkilir, ilk şoku yaşardı bu genç insanlar.
Büyük bir tereddüt, şaşkınlık ve mahcubiyetle başını eğerek “Yok abi” diyenler de olurdu, “Hayır efendim, hiç âşık olmadım.” diyenler de; sanki âşık olmak ayıpmış da, kendisini sınıyorlarmış gibi, “Hayır efendim, estağfurullah” diyenler bile olurdu.
Nuri Pakdil ise kararlı, keskin bir şekilde “Öyleyse git, âşık olunca gel” diye cevap verir ve bir daha da konuşmazdı.
Heyecan ve tedirginlikle karışık duygularla ve idealleri uğruna, uzun bir otobüs yolculuğundan sonra buraya ulaşmış bu gençler, yönetimevinde saatlerce otursalar bile, Nuri Pakdil tek kelime etmeden, öylece dururdu.

*

Derginin yönetimevinden çaresizce ayrılan insanlar, bu tabloyu çevrelerine heyecanla anlatır, uzun uzun yorumlar yaparlardı.

*

Bu yaşananları duyanlar yönetimevine geldiklerinde ise karşılaştıkları “Hiç âşık oldun mu?” sorusuna, hemen, “Oldum efendim” diye karşılık verince, ikinci şok soruyla karşılaşırlardı: “Nerene kadar âşık oldun?”

Yazının Devamını Oku

Çünkü

Dünyasını kin ve nefret üzerine kuranlara, sürekli intikam ateşiyle yanıp tutuşanlara, bunun için durmadan fırsat kollayanlara acımak gerek.

* Çünkü hayatları zindan olmuş, hiçbir şeyden keyif alamaz olmuşlardır.
* Çünkü çoluğuna çocuğuna, ailesine harcayacağı enerjiyi anlamsız, sonuçsuz, boş bir iş için harcamaktadırlar.
* Çünkü bu kişilerin işlerinde de verimli, üretken, başarılı olmaları mümkün değildir.
* Çünkü hayat ırmağı nazlı nazlı, tatlı tatlı akarken bu kişiler ırmağın kenarında, çamurlar içinde, kendi kendilerine debelenmekte; ırmağın berrak sularını da bulandırmaktadırlar. Başkalarının da huzurunu kaçırmaktadırlar.
* Çünkü bağışlayıcılığın erdemini, yüce gönüllülüğün hazzını, huzurunu yaşayamayacaklardır.
* Çünkü koca dünyada yapayalnızdırlar.
* Çünkü bir hedefleri, geleceğe ilişkin bir planları yoktur.

Yazının Devamını Oku

Hangi gündem

Bizim gündemimiz sürekli yoğun oluyor.

Bazen bir gün içinde gelişen gündem başlıkları, başka bir ülkede belki bir yıl, belki birkaç yılda ancak gelişebilir.
*
Toplumun önemli bir kısmını, geleceğimizi hiç ilgilendirmeyen bir konu bazen günlerce güncelliğini korurken, aslında herkesi ilgilendiren bir başka konu gündeme girmeyi bile başaramıyor.
Konuşulan, tartışılan başlıkların çoğu kısa bir süre sonra hiç kimsenin hatırlamayacağı türden.
Çok kısa süre önce hararetle tartışılan konuları, bugün hatırlamıyoruz bile.
*
Geçtiğimiz günlerde TÜİK önemli bir istatistiki bilgi açıkladı. Özeti bir cümleydi: “Ülkemizde, evlenmelerde önemli bir değişim gözlenmezken, boşanmalar yüzde 4,5 arttı.”

Yazının Devamını Oku

Bizim medeniyetimiz

Bizim medeniyetimizde, “komşusu açken tok yatmak”; çevresinde ihtiyaç sahipleri varken, kayıtsız kalmak kınanmıştı.

Bizim medeniyetimizde, “sağ elin verdiğini, sol elin bilmemesi”, görmemesi gerekiyordu.
Bizim medeniyetimizde, yardım, gecenin karanlığında, özel yerlerdeki kutucuklara bırakılır; ihtiyaç sahipleri de, gecenin ıssızlığında, ihtiyacı kadarını alırdı.
Bizim medeniyetimizde, zenginlerin varlıklarında yoksulların da hakları vardı.
Bizim medeniyetimizde esnaf müşteriyi, siftah yapmamış komşu esnafa yönlendirirdi.
Bizim medeniyetimizde, insan onuru korunurdu.
Bizim medeniyetimizde, her insan çok kıymetliydi, şerefliydi.
Bizim medeniyetimizde, kimsenin kimseye üstünlüğü yoktu.

Yazının Devamını Oku

Eğitim zor iş

Gazetelerde, sosyal medyada eğitimle ilgili yazı ve haberlere baktığımızda, hemen hemen tamamının ya siyasi, ideolojik kaygılarla ya da yazanların kişisel durumlarına ilişkin olduğunu görürüz.

Bu haber, yorum ve yazıların eleştiri sınırlarını aşan, toptancı, yapılanları yok sayıcı, mevcut yöneticileri yıpratıcı nitelikte olduğuna da sık sık tanık oluruz.
Öte yandan bu yazı ve haberlerin çoğu da atamalarla ilgilidir.
Eğitimin özüne ilişkin, öğrenci davranışlarını belirlemeye, çocuğun ruh dünyasını onarmaya, karakter eğitimine ilişkin haber, yorum ve analiz yok gibidir.
Belki yapıcı, yol gösterici öneriler getiren yazılar da çıkıyor kıyıda köşede ama onlar da bu gürültü arasında kaybolup gidiyor.

* * *

Yazının Devamını Oku

Arta kalan ne var

Bir buçuk aydır Almanya’da yaşıyorum. Burada eğitim ataşesiyim.

Ev tutmak, eşya almak, yerleştirmek; elektrik, telefon, televizyon gibi temel ihtiyaçların işlemleri burada son derece yorucu. Bürokrasi, kâğıt, yazışma, imza, fotokopi o kadar çok ki, sadece elektrik işlemleri için kocaman bir dosyam oldu.
Burada, anlatıldığı gibi basit, güvene dayalı, çabucak oluveren bir anlayış yok. Tam tersine, herkes, her kurum hiçbir surette insana güvenmeyen, kendini sağlama alma refleksiyle hareket eden bir yapıya sahip.
Hayat yavaş yaşanıyor burada.
Sanki her şey ağır çekimde ilerliyor.
Bunun getirdiği olumlu durumlar da var. Bizdeki gibi bir telaş, koşturmaca, kan ter içinde, “şuna da yetişeyim, bunu da bitirmeliyim, bugün mutlaka yapmalıyım” diye bir hayat söz konusu değil.
Sakin, derin bir sükûnetle ilerliyor hayat.
Her şey yavaş yürüyor.

Yazının Devamını Oku

Günü kurtarmak bir davası olmak

Günü kurtarmak, sık sık çark etmektir; ilkesizliktir.

Günü kurtarmak, yapılması gerekenleri yapmamak, söylenmesi gerekenleri söylememektir. Başkalarının hoşuna gidecek şeyleri gerçekler olarak görmeye başlamaktır.
Günü kurtarmak, basit, sığ, küçücük bir davranıştır.
Günü kurtarmak, bir biçimde elde edilmiş imkânı, kişiliğinin tamamlayıcısı, kişiliğinin parçası olarak görmektir.
Günü kurtarmak, yeteneğine, birikimine, iradesine güvenememektir.
Günü kurtarmak, ille de birilerine yaslanma ihtiyacıdır.
Günü kurtarmak, “elimdekini kaybedersem, ben ne yaparım” telaşı ile yaşamaktır.
Günü kurtarmak, işine değil de, memnun edilmesi gerektiğini düşündüklerinin isteklerine odaklanmaktır.

Yazının Devamını Oku

Takma adla yazılar yazmak

Andırın’da lise müdürüydüm. Kahramanmaraş’a bağlı bu küçük ilçede Andırın Postası adlı bir de gazete yayınlanıyordu.

Sahibi Mehmet Ali Zengin’di.
İşte bu gazetenin sanat eki olarak İkindi Yazıları dergisini çıkarmaya başlamıştık.
Seksenli yıllardaydık. On iki eylül darbesinin üzerinden üç-dört yıl geçmişti.
İnsanların yüreklerindeki korku yerinde duruyordu daha.
Kendi adımızla bir gazetede yazı yazmak, hele bir memur için, neredeyse imkânsızdı.
Bu nedenle de İkindi Yazıları adlı sanat dergisini, uzunca bir süre H. İsmail Yasin takma adıyla yönetmiştim. M. Emre, Halil Yakup da takma adlarımdandı.

* * *

Sonra Ankara’ya geldik.

Yazının Devamını Oku

Anı yazmak

Nürnberg’e gitmek üzere evde hazırlanırken, Baki Kaya elinde bir kitapla beni uğurlamaya geldi.

Kurmay Albay Baki Kaya can dostumdur, ailemizdendir.
Hem iyi bir asker, hem de iyi bir kültür, sanat ve düşünce insanı olan Baki Kaya, aynı zamanda rekor sayılacak kadar fazla sayıda kitap okuyan, okuduklarını özümseyen, yorumlayan bir entelektüeldir.
Sağlık nedeniyle kısa bir süre önce emekli olmak zorunda kalınca, okuma oranını daha da artırdı.
Okuduğum kitapların önemli bir kısmını Baki Kaya’nın önerisiyle okumuşumdur.
Yayınlanan binlerce kitaptan hangisine öncelik vereceğimizi, hangilerini seçeceğimizi; bu kitapları okuyan, tanıyan, izleyen bir “kılavuz” vasıtasıyla belirleyebiliriz. Tarzımızı, duyarlılıklarımızı, eğilimlerimizi; hatta üzüntülerimizi, sevinçlerimizi bilen, hisseden birisi kitap seçimi konusunda bize yardımcı olabilir ancak.
Aslında herkesin bir Baki Kaya’sı olmalıdır.
Bunun adına ne denir, bilmiyorum. “Kitap Okutma Rehberi” ya da “Okuma Koçu” gibi.

*

Yazının Devamını Oku

Sürgün

Sürgün deyince, suç işleyen ya da bulunduğu ortamın huzurunu bozduğu düşünülen bir çalışanın, istemediği başka bir “mekâna” atanması; rahatının, kurulu düzeninin bozulması, cezalandırılması geliyor aklımıza.

O nedenle hepimiz korkarız sürgün olmaktan.
Yeni, tanımadığımız bir çevreye girmek, herkesin bakışlarına muhatap olmak; ev bulmak, taşınmak, yığınla sıkıntıyı göğüslemek elbette kolay değildir; ürkütücüdür, sancılıdır.

*

Sürgün kavramına bir de başka pencerelerden bakmalıyız.
Sürgünler gelir geçer, önemli değildir. Bazen daha da iyi olabilir; beklemediği, düşünmediği, hesaplamadığı kapılar açılabilir insana.

Yazının Devamını Oku

Yalnızlığımız

Hayatımızda değişen ne çok şey var, çoğunun farkında bile değiliz.

Cep telefonumuzu bir yerlerde unuttuğumuz zaman panikliyor, bir uzvumuzu kaybetmişiz gibi, bu dünyada yapayalnız kalmışız gibi bir duyguya kapılıyoruz.
İçimiz huzursuzlukla doluyor.
Sanki dünya kuruldu kurulalı cep telefonuyla yaşıyormuşuz gibi geliyor bize.

* * *

Bir de televizyon.

Yazının Devamını Oku

Yaslandığımız temel

Amerikan Harvard Üniversitesinden Finli eğitimci Pasi Sahlberg, eğitimde başarı konusundaki düşüncelerini paylaştı.

Pasi Sahlberg’in, Türkiye Özel Okullar Birliğinin Antalya’da düzenlediği sempozyumda yaptığı konuşmayı, Hürriyet’in eğitim editörü Nuran Çakmakçı, dünkü yazısında oldukça güzel özetlemiş.
Konuşmayı, Nuran Çakmakçı’nın yazısından okudum.
Anladığım kadarıyla Pasi Sahlberg konuşmasında, Finlandiya eğitiminin başarısını, bu başarıyı sağlayan etkenleri anlattıktan sonra, bizim için de birtakım önerilerde bulunmuş.
*
Pasi Sahlberg’in önerilerine elbette bir şey demiyoruz.
Bazen dışarıdan bakanlar da farklı şeyler görebilir, katkı sağlayabilirler.
*

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI