''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...
- Haklısın ama yeni lisanlar öğrenmek benim için özel bir zevk. Rusça, Almanca ve Fransızcayı gayet iyi; Türkçe, İspanyolca ve Ukraynacayı da nispeten iyi konuştuğumu söyleyebilirim. 
*Özel bir zevkten ziyade özel bir yeteneğiniz var desek daha doğru olacak galiba...
- Yetenek falan değil benimkisi, sadece birazcık cesaret işi...
*Nasıl yani?
- Yabancı bir dili yeni yeni konuşmaya başlayan kişi, insan içinde komik durumuna düşebiliyor. Ama ben çok kötü konuşsam da, hiç umursamadan söyleyeceklerimi dile getiriyorum. Böyle “korkusuzca” pratik yapınca da ister istemez o dili öğreniyor insan.
*Komik olmanın en akıllı yolu bu herhalde...
- (Gülüyor) Bilemiyorum ama bazen halimi görsen çok gülersin. Mesela birkaç Türk arkadaşımla dışarı çıkıyoruz, onlar farkında olmadan hızlı hızlı konuşmaya başlıyorlar. Muhabbetten tek bir kelime bile anlamadığım zamanlar oluyor, dışarı mı çıkacağız, çay mı içeceğiz, ne yapacağız bilemiyorum. Resmen grubun içindeki hiçbir şeyden haberi olmayan çocuk gibiyim. Ama dediğim gibi bu hiç umurumda değil, gün geçtikçe ilerleme kaydedeceğimden eminim.

Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir


BEN AJAN FALAN DEĞİLİM NORMAL BİR İNSANIM

*Alışılmışın dışında, sosyal medyada son derece aktif, daha “dokunabildiğimiz” bir diplomatsınız...
- O zaman senin başka İngiliz diplomatlarla da tanışman gerek.
*Bu şahsınıza özgü bir durum değil mi yani?
- Bazı hükümetler diplomatlarının sosyal medyada yer almasına karşı olsa da, Britanya bunlardan biri değil. Bizim sosyal medyayı kullanmaktaki amacımız insanları bir araya getirmek. Mesela benim İstanbul’u sevme sebeplerimi #reasonstolikeIstanbul hashtag’iyle sürekli paylaşmam inanılmaz güzel tepkiler alıyor. Lütfen Twitter adresimi yazar mısın? Belki takipçilerim artar; @leighturnerfco 
*Sosyal medyada insanlar genelde birbirini yerken, siz nasıl oluyor da “birlik, beraberlik” amacınızı gerçekleştirebiliyorsunuz?
- Öncelikle ben İstanbul ve Türkiye’yi çok seviyorum, bunu da paylaşımlarımla açıkça belli ediyorum. İkincisi, ben ülkenizde yaşayan yabancı bir ajan falan değilim, Twitter ve blog’umdaki paylaşımlarım sayesinde normal biri olduğumu gösterebiliyorum. Son olarak da işim gereği haşır neşir olduğum politika uzmanları, müdürler, gazeteciler dışında başka insanlarla da iletişim kurma şansı yakalıyorum.
*Oysa ben de sizi sosyal medyada ilk gördüğümde “MI6 ajanı falan mı acaba?” diye düşünmüştüm...
- Türkiye’deki yaygın komplo düşüncesiyle ilgili blog’umda pek çok yazı kaleme aldım. Komplo teorileri oldukça popüler burada (gülüyor). En çok da Galler Gizli Servisi ile ilgili paylaşımlarım oldu.

DÜNYADAKİ EN GÜÇLÜ GİZLİ SERVİS GALLER’İNKİ

*Anlatılanlara göre en tehlikeli istihbarat birimi onlarmış...
- Bunu söyleyen sensin, ben değil. Yazarken “Tehlikeli olabilir” dedim çünkü dünyadaki en güçlü gizli servis onlar. Neden mi diyeceksin, çünkü şu ana kadar yaptıkları hakkında tek bir kanıt bile elde edebilen yok. İstihbaratlarla ilgili ne kadar az şey bilinirse, bu o kadar sınırsız komplo teorisi anlamına gelir!
*Malum bizler duygusal insanlarız, yanlış bir şey yazarım da farklı bir yere çekilir diye hiç korkmuyor musunuz?
- Tweet atarken tabii ki çok dikkat ediyorum. Ara sıra yazdıklarımı beğenmeyenler olsa da, genel olarak sosyal medyadan aldığım geri dönüşler olumlu yönde.
*Peki gerçekten sosyal medyada göründüğünüz kadar samimi misiniz yoksa bu bir tür strateji mi?
- Yazdığım her şeyin arkasında samimiyetimi kolayca görebilirsin. Zaten tweet’lerinizi sizin yerinize bir başkası atarsa, insanlar orada gerçek kimliğinizle var olmadığınızı hemen anlarlar. Twitter’da bir şeyden hoşlandığımı yazıyorsam, gerçekten hoşlanmışım demektir. Tabii zaman zaman hoşlanmadığım şeyler de oluyor ama onları pek paylaşmıyorum.

50 LİRA VERDİĞİM TAKSİCİ DÖNÜP 5 LİRA VERDİN DEDİ

*Sizi neler rahatsız ediyor mesela? 
- Gittiğim bir restoranda fazla hesap getirmeleri ya da 50 lira verdiğim taksicinin dönüp bana “5 lira verdin” demesi gibi (gülüyor). 
*Blog’unuzda komplo teorilerinin bazen tehlikeli olabileceğini, politikacıları ve kamuyu daha agresif hale getirebileceğini yazmışsınız...
- Tecrübelerime dayanarak Türkiye’nin çok önemli ve güçlü bir ülke olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yine deneyimlerime dayanarak diyebilirim ki Türkiye’de neler olacağına sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları karar verir. 
Çünkü bu memleket dışarıdan güçler tarafından kontrol edilebilecek bir ülke değil. Bazı önemli partnerleriyle tartışmaya girdiğinde karşı taraf hep Türkiye’yi suçluyor. Böyle durumlarda “Belki tek hatalı taraf Türkiye değildir” diye düşünmek şart!
*Peki Birleşik Krallık’ın dolayısıyla da istihbarat servisleri MI6’in dünyadaki en büyük “oyun kurucu” olduğu efsanesi için ne diyeceksiniz?
- İstihbarat konularında bir yorum yapamam.

SEYAHATİ ÇOK SEVERİM HALİMDEN MEMNUNUM

*Buraya atanmadan evvel Ukrayna’da görevdeydiniz, ondan önce de Antarktika ve Hint Okyanusu çevresindeki bölgelerde bulundunuz. Hiç “Ah keşke Paris’e, Roma’ya tayin edilseydim” falan demediniz mi?
- Bu konuda şanslıyım çünkü son derece büyüleyici bir kariyerim oldu. Viyana, Moskova, Berlin, Kiev derken en son İstanbul’a geldim. Diğer bazı işlerim vasıtasıyla Çin, Hong Kong ve Japonya’da da bulundum. Anlayacağın seyahati çok seven bir adam olarak halimden gayet memnunum. Temmuzda büyükelçi olarak Viyana’ya dönüyorum. 
*Gönlünüz İstanbul’da kalmayacak mı?
- İstanbul’da olmaktan gerçekten büyük zevk aldım ama Viyana’ya gideceğim için de heyecanlıyım. İki şehri kıyaslamanın bir anlamı yok, Oscar Wilde’ın dediği gibi “Karşılaştırmalar nefret vericidir”...
*Oscar Wilde’ı bir kenara bırakalım ve gelelim LGBTİ bireylere verdiğiniz desteğe...
- Birleşik Krallık tüm ülkelerde her türlü ayrımcılığa karşı olan ve insan haklarını destekleyen bir hükümet. Dünyanın pek çok yerinde ayrımcılığa karşı yasalar olmasına rağmen asıl sorun bu yasaların uygulanıp uygulanmamasında. Türkiye’de LGBTİ bireyleri destekleyen aktivitelerin, derneklerin olması, gidebilecekleri kafelerin ve kulüplerin varlığı, aktif alanların bulunması, gerçekten çok iyi bir durum. Haziran 2013’te Gezi Olayları’nın hemen ardından yapılan Onur Yürüyüşü’ndeki adeta karnaval havası, Türkiye’ye eşcinsel hakları yönünden olumlu olarak geri dönecektir.
*Karnaval havasının yerini 2015’te biber gazı ve müdahaleler aldı ama...
- 2015 Onur Yürüyüşü’nde yaşananları şanssız birkaç nedene bağlıyorum. Bunlardan en önemlisi iletişimin gerçekten çok kötü olmasıydı. İnsanlar oraya güzel bir şeyin parçası olmak için gitti ama İstiklal’e doğru yürümek isterken ani bir müdahaleyle karşılaştılar. Tabii ki polis de işini yapacak ama ortada şiddet içeren hiçbir ortam olmamasına rağmen insanlar ağır bir “aksiyonun” içine düştü.

Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir


TÜRKİYE PEK ÇOK FARKLI DÜŞÜNCEYİ BARINDIRIYOR

*Türkiye’de yaşayan bir yabancının gözüyle baktığınızda giderek muhafazakârlaşan bir fotoğraf görüyor musunuz? 
- Bu benim ya da başka bir yabancının değil de sizlerin cevaplaması gereken bir soru. Bu arada toplum içinde bazı değişiklikler gördüğümü söyleyebilirim. Türkiye’yi daha az veya daha çok muhafazakâr diye yargılayamam. Sonuç olarak burası pek çok farklı düşünceyi içinde barındıran bir ülke. Muhafazakâr kesimin yanında liberali de var. Türkçe ve Kürtçe konuşanlar, Sünniler, Aleviler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler gibi pek çok grup mevcut bu topraklarda. Farklılıklar bir araya geldiği zaman bütünlüğün potansiyelini anlayabiliriz. Ülkenin bazı bölgelerinde kadınların çalışmasını doğru bulmuyorlar mesela ve bu da kadına şiddet gibi korkunç durumların yaşanmasına neden olabiliyor.
*Peki sizin bir çözüm öneriniz var mı?
- Bu durumlarda hükümete eğitim konusunda büyük sorumluluklar düşüyor. Kadına şiddet asla kabul edilebilir bir durum olamaz. Tabii ki bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir problem değil. Gerek ayrımcılık, gerekse de kadına şiddet global sorunlar.
*Genelde yabancıların Türkiye’ye gelmeden önce ülkeyle ilgili kafalarında yer etmiş bazı önyargılar vardır. Sizde durum neydi?
- “Türkiye nasıl bir yerdir?” diye sorduğunuzda, yurtdışındaki insanların fikirlerinden pek de emin olmadıklarına inanıyorum. Dürüst olmak gerekirse ben de bunlardan biriydim. Buraya ilk kez tatil yapmak için 1990’da geldim. O günden beri ülkenizle ilgili onlarca kitap okudum. Türkiye’nin olağanüstü bir tarihe sahip olduğunu gördüm. Öylesine kültürel ve tarihi bir zenginliğe sahipsiniz ki insanın gerçekten gözleri kamaşıyor. Geçtiğimiz yıl Güneydoğu’yu ziyaret etme şansım oldu. Diyarbakır, Batman, Midyat, Harran, Şanlıurfa ve Gaziantep’i tek kelimeyle tarif etmem gerekirse, o da herhalde “fantastik” olur. Türkiye’de görülecek binlerce yer varken, İngiltere’de turistlerin gitmesi için topu topu 10 yer sayabilirsiniz...

BAŞVURAN HER 100 KİŞİDEN 92’Sİ VİZE ALIYOR

*Zor vize verdiğiniz konusunda söylentiler var...
- Hayır bu kesinlikle doğru değil. Aksine bizden vize almak gayet kolay. Her yıl tüm dünyada 100 binden fazla Türk vatandaşına Britanya vizesi veriyoruz. Başvuruların yüzde 92’si olumlu sonuçlanıyor. Genelde vize işlemini 15 iş günü içinde bitirmeye gayret ediyoruz, kışları ise bu daha kısa sürede oluyor. Bir de daha hızlı servislerimiz var, belirli bir ücret karşılığı üç gün içinde işlemleri tamamlayabiliyoruz. Hatta biraz daha fazla ücrete bu bir güne de inebiliyor.
*Bastır parayı, al vizeyi diyorsunuz...
- (Gülüyor) Tabii ki hayır. Vize alabilmeniz için yapmanız gereken tek şey başvurularınızda sadece doğruları söylemeniz. Aslında durum bu kadar basit!
*Avrupa’da yaşanan terör saldırılarının ardından Müslümanların vize alması zorlaştı mı peki?
- Kesinlikle böyle bir durum söz konusu değil, vize işlemlerinde değişen hiçbir şey olmadı.

Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir

DEYİMLERİNİZİ ÖĞRENMEM TÜRKİYE’YE OLAN SAYGIMDAN

*Gelelim “Türkçeyi sevmem için 77 milyon nedenim var” konulu yazınıza.... 
- O meşhur Türk misafirperverliği var ya, işte dilinizi sevmemin 77 milyon nedeni oradan geliyor.
*Siz Türkçe’yi bu kadar seviyorsunuz ama bizim sokaklar, mağazalar maşallah hep İngilizce sözcüklerden oluşan tabelalarla “bezenmiş” durumda...
- Bu global bir akım! Fakat unutmamak gerekir ki moda sürekli değişen bir kavram. 19. yüzyıl sonlarında diplomasi dili Fransızcaydı. Herkes o lisanı konuşuyordu. Savaş ve Barış gibi çok önemli bir Rus klasiğinin bile ilk bölümünün yarısı Fransızca yazılmıştı. 20. Yüzyıl’da internetin etkisiyle İngilizce iyice yayıldı ve uluslararası bir dil olarak önem kazandı. Tüccar zihniyetli insanlar da haliyle ürünlerine İngilizce isim verdiklerinde daha çok satış yapacaklarını düşünüyorlar.
*Bahsettiğiniz kültür emperyalizminin etkisi olmasın...
- (Gülüyor) Bak senin de aklın komplo teorilerinde. Burada milyonlarca bireysel karar söz konusu, kimse kimsenin zekasını falan kontrol etmiyor. Senin açtığın kafeye hangi ismi vereceğine kim karışabilir ki?
*Türkçe “derdinizi anlatmakla” kalmıyorsunuz, bir de deyimlerimizi yerinde kullanıyorsunuz...
- “Dört gözle bekliyorum”, “Elimden geleni yapacağım” gibi deyimleri daha Türkçem çok iyi değilken bile kullanıyordum (gülüyor). Bu ülkenin deyimlerine varana kadar dilini öğrenmem, Türkiye’ye olan saygımdan dolayı. Tamam belki İstanbul’da çoğu insan İngilizce konuşuyor ama ben Türkçe konuşmaya başlayınca işin doğası değişiyor, daha sıcak bir ortam oluşuyor.
*Pratik için neler yapıyorsunuz?
- Kasım ayına kadar her gün bir saat ders aldım. Onun dışında Türkçe gazete okuyorum ve televizyon izliyorum.
*Ee o zaman Türk dizilerini de kaçırmıyorsunuzdur... 
- Daha çok haberleri izliyorum çünkü dizilerde pratik yapma şansım pek olmuyor.

SİZİN DİZİLERDE İNSANLAR DAKİKALARCA BAKIŞIYOR

*O niye? 
- Türkçemi geliştirmek ve konuşmaları dinlemek için bir dizi seyretmeye başlıyorum. Karşıma bir kadın ve erkek çıkıyor. Erkek beş dakika boyunca kadının yüzüne bakıyor. Müzik çalıyor. Sonra kadın bıyıklı erkeğe bakıyor. Ardından adam kafasını sallıyor. Derken kamera yine kadına dönüyor, bu arada kimse bir şey konuşmuyor. Türkçe duymak için açıyorum ama maalesef duyamıyorum. İnsanlar sadece dakikalarca birbirlerine bakıp duruyorlar (kahkahalar).
*Değişik deyimler duymak istiyorsanız Poyraz Karayel’i izleyin, aforizmaları muhteşem.
- Haklısın, doğru programı bulmam gerekiyor sanırım. Avrupa Yakası’nı beğenerek izliyordum. Bir de Türk filmlerinden bazılarını gerçekten çok severek seyrettim. Mesela Eyyvah Eyvah çok komikti. İzlemesi çok kolay olmasa da Nuri Bilge’nin Bir Zamanlar Anadolu’suna ve Mayıs Sıkıntısı’na ve Ramin Matin’in yönettiği, Emine Yıldırım’ın senaryosunu yazdığı Kusursuzlar’a da tek kelimeyle bayıldım. Ayrıca eski Türk filmlerini de seviyorum. Şener Şen’in Kırmızılı Kadın’ı favorim. Fakat içlerinden ille de bir tanesini seçmemi istersen, Yılmaz Güney’in Yol’u derim.
*Neden “Yol” peki?
- Filmden ziyade Yılmaz Güney’in Türkiye’de ne kadar önemli bir kişi ve sembol olduğunun farkındayım. Bence bireyler düşündüklerini istediği şekilde söyleyebilmeli. Eğer korkusuzca istediğinizi söylüyorsanız, bunun yanında da basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü varsa, demokrasi oturmuş demektir. Eğer durum tam tersiyse ve toplumda korku hakimse, sadece başarılı bir ekonomiyle demokrasiyi geliştirmek neredeyse imkansızdır. İkisi beraber yürümeli. Çin’de ekonomi başarılı ama demokrasi yok. Tabii ki istisnalar var ama birisi eksikken diğerinin ayakta duramayacağına inanıyorum. Türkiye, Avrupa Birliği yolunda ilerlerken ekonomisi kadar ülkedeki demokratik ortama da önem vermeyi ihtimal etmemeli. 
*Peki Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğü hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Elbette şu an sorunlar var. Gazeteciler hapse atılıyor. Az önce dediğim gibi güçlü bir demokrasi için mutlaka ifade özgürlüğü olmak zorunda. Aksi takdirde ülkenin nereye doğru gittiğiyle ilgili yararlı tartışmalar yapamazsınız. Eğer bu tip tartışmalar olmazsa da sağlıklı kararlar almak zorlaşır.

Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir


SİMİTE ZAM GELDİĞİNDE ÇOK ÜZÜLMÜŞTÜM

*Türkçenizi duyduktan sonra İstanbul’u da benden daha iyi bilebileceğiniz hissine kapıldım. Var mı mekan tavsiyeleriniz?
- Öncelikle Türk yemeklerinin hayranı olduğumu belirtmek istiyorum. Hele iki liraya mısır, bir liraya simit satılıyor ya, işte onlara bayılıyorum. Simite zam geldiğinde çok üzülmüştüm.
*Pintilik var sizde biraz galiba?
- Pintilik ne demek?
*Cimrisiniz sanırım...
- (Gülüyor) Hayır cimri falan değilim, pahalı restoranlara gitmenin bir sakıncası yok tabii ki ama ben sokak lezzetlerinden de zevk alıyorum. Fakat İstanbul’a bir misafirim geldiğinde onları dünya mutfağı servis eden lüks mekanlar yerine daha otantik restoranlara götürüyorum. Asmalı’daki Canım Ciğerim’i hepsine tercih ederim doğrusu.
*Gittiğiniz yerlerde sizi tanıyorlar mı?
- Hayır niye tanısınlar? Zaten protokolle değil sessiz sessiz gidiyorum. İşimi yaparken tabii ki konsolos gibi olmalıyım ama özel hayatımda bir restorana gittiğimde bana “Hoş geldiniz sayın konsolos” denmesinden hoşlanmıyorum. Mesela Galata Köprüsü’nün altındaki balıkçılarda keyif yapmaya bayılıyorum. Hele Eminönü’ndeki balık ekmek ve midyenin lezzeti gerçekten harika! Mesela son olarak Karadeniz kıyısında yer alan Şile’ye gittim ve çok beğendim. Kimse de beni tanımadı, kış güneşi altında Şile Plajı’nda çayımı keyifle yudumladım. 
*Sokağa çıktığınızda kaç güvenlikle dolaşıyorsunuz?
- Maalesef 2003’teki saldırıdan ötürü bizim konsolosluğun trajik bir geçmişi var. Ne yazık ki o olay burada çalışanların hâlâ hafızasında. Bu yüzden güvenlik düzenlemeleriyle ilgili konuşamam. Genel olarak yorum yapmam gerekirse, kendimi İstanbul’da Londra’da olduğumdan daha güvende hissediyorum. Ama umarım buradan ayrılana kadar bir kamikaze taksinin ya da ters yönde giden bir pizzacı motosikletinin altında kalmam. 
*Viyana’ya gitmeden önce Kraliyet Ailesi’nden birilerini buraya davet etmeyi düşünür müsünüz? Fena mı olur Kate ve William, Canım Ciğerim’i görse...
- Geçen yıl Prens Charles gelmişti. Fırsatımız olursa gerek Kraliyet Ailesi fertleri gerekse normal vatandaşları Türkiye’ye davet ederim tabii ki.

KADINLARA OLAN TAVRI YÜZÜNDEN BOND’LA ANLAŞAMAZDIM

*Dünyada 007’den müzik gruplarına kadar İngiltere’yi temsil eden pek çok marka var...
- Biz bu konuda çok şanslı bir ülkeyiz çünkü bahsettiğin gibi oldukça fazla sembolümüz var. Bayrağımız bile pek çok insanın tişörtünde, ayakkabısında ya da çantasında bir şekilde yer alıyor. Bunun yanında hemen hemen herkes Rolling Stones’tan, Led Zeppelin’den veya The Beatles’dan haberdar. Film endüstrisine bakıyorsun, James Bond’u ve Harry Potter’ı bilmeyen yok. Fakat doğrusunu istersen Bond’u tanısaydım kadınlara olan tavrı yüzünden kendisiyle herhalde pek anlaşamazdım (gülüyor).
*Dışarıdan bakıldığında Türkiye’nin sembolleri neler?
- Bence bu konuda bireysel başarı elde etmiş Türkler çok önemli. Mesela Almanya Yeşiller Partisi’ndeki Cem Özdemir ya da Arsenal’de oynayan Mesut Özil buna çok güzel iki örnek. Unutmadan söyleyeyim, Türkiye’nin en önemli sembollerinden biri de Türk Hava Yolları. 
*Peki ya dansöz, rakı, şiş kebap?
- (Gülüyor) Benim Londra’da yaşadığım yerde 20’ye yakın Türk restoranı var. Gerçekten hepsi farklarını belli ediyor. Türkiye “markasının” dünyadaki genel imajına gelince, bu konuda biraz daha çalışmalar yapılmasına ihtiyaç var. 
*Bu kadar iyi Türkçe konuşurken, Türkçe kitaplar da okuyorsunuzdur herhalde... 
- Buket Uzuner, Elif Şafak, Ahmet Ümit ve Orhan Pamuk’un kitaplarını İngilizce çevirilerinden okudum. Ahmet Ümit’in o muhteşem kitabı Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’ni de Türkçe okumaya çalıştım ama sadece ilk 100 sayfasına gelebildim. Türkçe tamamını okuduğum tek kitap Elçin Poyrazlar’ın Gazetecinin Ölümü adlı sürükleyici gerilim romanıydı. 
*Kuşlar, İstanbul’da geçen bir kitap yazdığınızı kulağıma fısıldadı..
- Evet boş zamanlarımda yazıyorum. Şu anda 1453 yılında başlayan ve bugünkü tarihten birkaç yıl ileri giden, İstanbul’da geçen bir gerilim romanı üzerinde çalışıyorum. Fakat bu yaz İstanbul’dan ayrılmadan önce bitmeyecek gibi duruyor. 
*Peki ya Türkçe müzikle aranız nasıl?
- Türkçe müzik dinlemek hoşuma gidiyor. Örneğin Sertab Erener’i, Hadise’yi, özellikle de “Good Morning Baby” adlı şarkısını ve Barış Manço’yu seviyorum. Ama beni İstanbul’da Garage Venue’deki konserlerine davet eden Duman grubu ile konser sonrası kuliste tanışmak özellikle mutluluk vericiydi.

Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir

ÜÇ BÜYÜKLER ARASINDA KARAR VEREMEDİM KASIMPAŞA’YI SEÇTİM

*İngilizler de aynen Türkler gibi futbola meraklı. Burada tuttuğunuz bir takım var mı?
- Türkiye’ye ilk geldiğimde Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş arasında karar veremedim. Konsolosluğun camından baktığımda da Kasımpaşa’yı görüyorum. Hâl böyle olunca Kasımpaşa’yı tutmaya karar verdim. Bunun yanında büyük bir Manchester United taraftarıyım.
*Souness ile tanışıyorsunuz sanırım, değil mi?
- Türk futbolunu biraz takip ediyorum. Galatasaray’ın eski teknik direktörü Graeme Souness ile tanışmaktan çok mutlu olmuştum. Kendisi sadece iyi bir futbolcu ve uzman bir teknik direktör değil aynı zamanda çok candan bir adam. “Ulubatlı Souness” olarak yaptığı ün de efsanevi. Videoyu izledim!
*Peki ya Slaven Bilic ve Jose Mourinho?
- Slaven Bilic, bu yıl West Ham’de süper sonuçlar alıyor ve harika bir iş çıkarıyor. Manchester United’a, benim takımıma sıralamada son derece yakınlar! Mourinho’nun da harika bir yönetim karnesi var... Ve her konuştuğunda manşetlere çıkmak gibi bir huyu...

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku