Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu?” diye kovaladı

Teslim olmaz bir Anka kuşu. Yükseklerde uçtu. Durdu, sustu derken yeniden doğuşu şaşırtmaz bizi. Doğasında var bu. Kendini arar bir ömür boyu Nükhet Duru. Ve bulur kendini farklı serüvenlerde.

Her yeni mücadele taze bir nefes olur, yeniden doğumdur her proje, ele avuca sığmaz bu uçarı kuş için... Renkli tüyleriyle yorulmadan hayatın yaralarını sarar. Darda kalana uçar, koşar. Bilgisi, hüneri, cüreti öyle fazla ki, avlanmaz kolay kolay. İstediğinde ulaşılmaz olur. Kendi masalını yazar ve yazdığını da yaşar... Kahramanlarını seçer, bulur. Alır, taşır. Uzaklara yolculuk yaptırır. Tekrar çağrılsın diye de tüylerinden bir demet bırakır. İşte o tüylerden bir demet sohbet size... “İstanbulname” adlı müzikaliyle Nükhet yine sahnede... 

* Nedir yıllar sonra Nükhet Duru’yu yeniden müzikal sevdasına kaptıran?
- Rahmetli Egemen Bostancı’dan sonra bu tip işler yapılmıyordu. Bir gün Türker İnanoğlu’nu ziyarete gitmiştim. “Yeniden müzikaller olmayacak mı, olamaz mı?” diye adeta dert yandım. Üzerinden bir yıl geçti, “Kız müzikalde oynayacak mısın?” diye beni aradı. Sesini duyunca ne konusunu sordum ne de rolümü, heyecanla “Tamam yolla anlaşmayı, hemen imzalıyorum” demişim.

* Konu müzikal olunca “Gözüm kapalı atlarım” diyorsun...
- Müzikalden ziyade işin içinde Türker Bey’in imzası olunca gözüm kapalı atlarım. Bilirim ki o beni kollar, bana en yakışacak işi benden bile daha iyi bilir. Zaten kendisi bugün Nükhet Duru’yu keşfeden üç kişiden biridir. Diğerlerini de sormadan söyleyeyim; Günay ve Egemen Bostancı...

* Hepsi bu piyasaya yön vermiş efsane isimler...
- Gayet tabii... Ben daha 15’imde ilk defa Çakıl’da sahneye çıktığımda hepsi şöyle bir bakıp “Heeee” demişler. Türker Bey hemen film yapmak istemişti fakat ben şarkı söyleme delisi olduğumdan kaçağa yatmıştım. Yıllar sonra televizyonda çok müthiş işlere imza atınca “Gel bakalım buraya” dediğinde de hemen gittim ve en başarılı programlarımı Erler Film çatısı altında yaptım. İnanoğlu’nun en önemli tarafı Türkiye’yi ve Türk halkını çok iyi tanıyor olması.

Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu” diye kovaladı


POPOLARI SALLAYALIM DİYE ŞARKI YAPMIYORUM

* Biraz da tırsıyor sanatçılar Türker Bey’in adını duyunca galiba...
- (Gülüyor) Eh korkarız azıcık kendisinden. Ama zaten öyle olmasa çok kolay şımarmaya müsait bir güruhtur bizim güruhumuz. Müzisyenler olsun, oyuncular olsun çoğumuz aynıyız. Biraz yaylanırsan ben dahil hepimiz gecikebiliriz. Hiyerarşik bir durum olmalı ki yönetilebilelim. Mesela bu müzikalde söyleyeceğim şarkılar bile benden önce Türker Bey’e gidiyor.

* Son onay Türker Bey’den yani...
- Zaten benim için “Kimse anlamaz, bu yine gider olmadık şarkılar seçer, getirin önce ben dinleyeyim” diyormuş (gülüyor).

* Kızma ama adam haklı... Sadece kendi ruhunu tatmin etmek için yaptığın çok şarkı var...
- Benimkiler zamansız ve gerçek insan hikayelerinden oluşan şarkılar İzzetçiğim. Bundan 30 yıl sonra da hepsi dinlenir. Üç ay elleri kaldırıp popoları sallayalım diye şarkı yapmıyorum yani. Sabahattin Ali’den, Nazım’dan, Ümit Yaşar’dan, Yahya Kemal’den eserler okuyorum.

* Nazım’ın, Sabahattin Ali’nin dizelerini Türk pop müziğine ilk sokan sen misin acaba?
- Evet solist olarak benim. O konuda çok şanslıydım çünkü karşıma çıkan prodüktör ve hocalarım hep bu yönde insanlardı. Ama peşinden giderken kendi içgüdülerimi de dinleyerek hareket ettim. Daha küçücük yaşta ne yapmak istediğimi de, istemediğimi de iyi biliyordum. Pek çok ünlü ismin okuduğu ve çok tutan şarkılar bana getirildiğinde “Ayy katiyen okumam” gibi bir ukalalık içinde geziyordum.

* Daha meşhur falan değilsin tabii o dönemlerde...
- Yok ayol ne meşhuru? Daha uvertürüm, fasıldan önce çıkıyorum. Ama “Bu kızda bir şey var, buna kırkbeşlik yapalım” diyen çok oluyordu.

KOMÜNİST DEĞİL HÜMANİSTİM

* Ben assolistliğin doğuştan geldiğini sanıyordum, daha önce hiç “Uvertürden geldim” diyenine rastlamadım...
- (Gülüyor) Zaten galiba bunun tek örneği de benim Türkiye’de. Hepimiz bir yerlerden başladık, kimimiz radyoda, kimimiz kırkbeşliği tutunca... Ben gazinoda sahneye ilkten başlayıp sona kadar çıktım.

* Bu kadar önemli mi gerçekten son çıkmak?
- Benim hayatım boyunca hiiiç umurumda olmadı. Fakat ileride hayalimdeki şarkıları söylemek için kendime 100 kişilik bir yer açacağım. Öyle takılacağım, gelen gelir, dinleyen dinler, dinlemeyen dinlemez. Ben zaten hiçbir zaman star olmayı istemedim. Mecburen üzerime biçildi o kumaş. Eğer isteseydim az önce bahsettiğim gibi bir repertuvar yapmazdım. Ben elitist, nev-i şahsına münhasır, cins bir kadındım hep.

* Hâlâ da öylesin?
- Hâlâ da öyleyim, değişmem!

* Senin bir komünist tarafın var sanki...
- Komünist değil de hümanist desek...

* Gel en son anarşistte anlaşalım...
- (Gülüyor) Tabii tabii, 30 yaşıma kadar sürdü bu anarşistliğim.

Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu” diye kovaladı

NE ZAMAN “GÜNEŞ”İ SÖYLESEM SİYASİ ŞUBE’YE GÖTÜRÜYORLARDI

* Sonra ne oldu?
- Meğer bütün cengaverliği anne olmadan önce yaşayabiliyormuş insan. 30’umda çocuğumu kucağıma alınca tam bir ödleğe dönüştüm. Herkese posta koyardım zamanında. Geçen gün eski ses tesisatçımla karşılaştım, “Beni görme diye davulun arkasına saklanırdım” dedi. Fakat Cem’den sonra tam bir pamuk oldum.

* Ben içindeki anarşist ruhtan bahsediyorum, sen sanatçı kaprisini anlatıyorsun...
- Her anlamda işte o dediğindendim ayol (gülüyor). Zaten sürekli beni alıp siyasi şubeye götürüyorlardı. Ne zaman Mehmet Teoman’ın “Güneş” şarkısını söylesem hooop Nükhet şubede! Düşünsene benim sahneden inip karakola gittiğimi. Saçım sepet gibi, kirpikler bildiğin ok, kıpkırmızı bir ruj ve pırıl pırıl bir elbise! “Yanlış kızı getirdiniz, o şarkıları söyleyen bu olamaz” diyorlardı kılığımı görünce.

* Karşılarında şuh bir “anarşist”...
- (Kahkahalar) Tabii canım. Yaşımı soruyorlar, “18” diyorum. Bir de üstüme başıma bakıp, “Bu işleri nereden bilecek” deyip yolluyorlardı beni. Ali’yi (Poyrazoğlu), Korhan’ı (Abay) ve beni aynı anda almışlardı içeri. Sonra polisler tek başımayken de tutup kolumdan götürdüler yanına. “Yapma evladım böyle şeyler, yapma canım benim” deyip durdu ama nafile. Nükhet yine bildiğini okudu!

* Ali ve Korhan’la, sizi Tantan’ın karşısına kadar çıkaracak ne yapmıştınız ki?
- “Yaşa Sevgili Dünya”yı sahneliyorduk. İddialı olacak belki biraz ama yüzyılın şovuydu resmen. Kapalı gişe oynuyorduk. Mehmet de (Teoman) “Harp ve Sulh” diye bir şarkı yazmış. Tuvaletimin üzerine geçiriyordum Deniz Gezmiş parkasını, başlıyordum “Bombalar düşmesin gül bahçelerime” diye söylemeye. Yine bir gece böyle devam ederken, polis bastı, komünizm propagandası yapıyoruz diye alıp götürdüler hepimizi. Sadettin Tantan bir parkaya bir de tuvalete baktı, “Nereden getirdiniz bunu?” dedi.

* Bir daha da korkudan giymedin herhalde parkayı...
- Giymez olur muyum ayol? Bendeki bu katır inadı olduktan sonra kimseyi dinlemem. Sen onu bunu bırak da düşünsene ne kadar güzel işler yapıyormuşuz zamanında... Millet gece kulübünde kahkahalar içinde hem tiyatro seyrediyor hem de resmen vizyonlarını genişletebiliyordu. Artık neden bu kalitede performanslar sergilenemiyor bilemiyorum. İnsanlar mı değişti acaba?

* Eskiden gece kulüplerine Nazım’lar, Sabahattin Ali’ler girebilirken; şimdi bunlar tek bir kesimin sahiplendiği olgular haline getirilmeye çalışılıyor belki de...
- Evet ama öyle olmamalı. Mesela geçen kış yoldan geçerken işte falanca gün komünizm üzerine seminer düzenliyoruz diye bir afiş gördüm. Halbuki 35 yıl önce böyle bir afiş asmak söz konusu bile değildi. Neredeyse K harfinin üstünden bile teğet geçmeye çalışırdık.

EGEMEN BOSTANCI’NIN RUHUNU GERİ GETİRİYORUZ

* Yıllar geçse de maalesef değişmeyen tek gerçek, bu topraklarda kısıtlı özgürlüklerle yaşamak zorunda olduğumuz. Bu da bizim kaderimiz deyip geçelim yeni müzikaline...
- Ah bayılacaksın “İstanbulname”ye! Caner Cindoruk’tan Kayhan Yıldızoğlu’na kadar pek çok değerli ismin bir araya geldiği 45 kişilik şahane bir kadromuz var.

* Playback mi yapacaksın?
- Aaaa ne münasebet! Londra’ya, New York’a gidip de özenerek seyrettiğimiz o performanslar vardır ya, işte “İstanbulname” onları aratmayacak kalitede bir iş. Orkestra canlı çalacak, biz de canlı canlı söyleyeceğiz.

* Danslar Broadway’i aratır ama herhalde...
- Yahu nedir senin bu terbiyesizliğin? (Gülüyor) Gel de gör canım Broadway’i arar mısın aramaz mısın... Koreografımız Selçuk Borak o kadar iyi çalışan ve çalıştıran bir adam ki, ortaya müthiş bir iş çıktı. Uzun bir aradan sonra Egemen Bostancı’nın ruhunu geri getiriyoruz.

* Uzun bir ara demişken, kaç oldun sen?
- Efendim? Anlamadım...

* Kaç yaşındasın diyorum...
- Beni boşver de, böyle devam edersen sen bir sonraki yaşını göremeyeceksin... (Kahkahalar)

SEYİRCİNİN İLGİSİNİ ÇEKMEK İÇİN CANIMIZI DİŞİMİZE TAKIYORUZ

* Biz yine sahne işlerine dönelim... Nasıl bir rolün var “İstanbulname”de?
- Karakterimin adı Uğurböceği. Zaten bütün hikaye onun ağzından anlatılıyor. Herkese uğur çiçekleri dağıtan, çok sevilen fakat kalbinde ve geçmişinde sırlar barındıran bir kadın. Bu gizemler oyun içinde ortaya çıkıyor. Ah ah! Şarkıları duyunca bayılacaksın. Hepsi sıfır, hiç duyulmamış parçalar.

* Hiç bilindik şarkı yok mu?
- “Yangın Olur Biz Yangına Gideriz” dışında hepsi yepyeni. Fakat inan bana tüm şarkıları sanki senelerdir dinliyormuş gibi hissedeceksiniz. Müzikal tamamıyla nostaljik öğelerle dolu. 1915-20 yılları arasında Osmanlı’nın biraz deformasyona uğramış son demlerinde geçiyor. Karakterler arasında hasımlar, haraç kesenler, ortalığı boş bulup hırsızlık yapanlar ve bir de bendeniz var.

Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu” diye kovaladı


* Sen ne işle meşgulsün?
- “Heeeyt”, “Ayrılın” falan gibi racon kesen bir çiçekçiyim. İnanılmaz komik diyaloglar ve durum komedileri var.

* Şimdiye kadar kaç müzikalde oynadın?
- Ohoo hangi birini sayayım şimdi? En sonuncusu “7 Kocalı Hürmüz”dü. Ondan önce “Cahide”yi oynamıştım. Şan Tiyatrosu’nda “7’den 77’ye” olsun, “Merhaba Müzik” olsun, “Operetler” olsun, “Carmen” olsun, pek çok müzikalde rol aldım.

* Senin bütün bu saydıkların arasında benim aklımda en çok yer eden “Saz mı Caz mı”...
- Orada Sezen’le birlikte olunca resmen kalabalıktan cam çerçeve kırılmıştı zaten.

* Bu piyasa şartlarında korkmuyor musunuz böyle büyük bir prodüksiyonun riskini almaya?
- Korkuyoruz tabii ki ama bir yandan da seyircinin ilgisini çekebilmek için canımızı dişimize takıyoruz. Şaka değil 1800 kişilik bir salonda oynayacağız. Bu ekonomik ortamda vazgeçilmez olman lazım, öyle dandik orta halli iş yapamazsın. Önemli olan seyircinin gülmesi, eğlenmesi, düşünmesi ve bilmediği şeyler öğrenip buradan mutlu çıkması.

EVET, GALİBA EVDE KALDIM!

* Alaturka bir albüm yaptığın konusunda dedikodular geliyor kulağıma...
- Hemen değil, gelecek sonbaharın projesi o. Aslında arabesk yapmamı isteyenler var. Orhan Gencebay’ın albümünde kendi yorumumla söylediğim şarkı çok beğenildi.

* Alaturka beklerken arabeskle karşılaşabiliriz yani...
- Her an her şey olabilir. Benim asıl istediğim canlı kayıtlar yaparak arkamda bir belge bırakmak.

* Seni karşımda bulmuşken aşk meşk sormadan olmaz...
- Aşk falan yok, ne yapayım?

* Evde mi kaldın Nükhet?
- Sus, kaldım galiba... (Kahkahalar) Şöyle söyleyeyim; kendi isteğimle uzunca bir süredir aşka kapalıydım ama bu yıl ufaktan kalbimin kapısını aralayabilirim. Artık hasarlarım tedavi olmuş sayılır.

EVDE OTURUP İSTİRAHAT EDECEK KADIN DEĞİLİM

* Senin muadillerin köşesine çekilip, torun torba sahibi olmuşken nedir Nükhet Duru’nun bitmek tükenmek bilmeyen enerjisinin kaynağı?
- Benim yaşam şeklim bu. Çok klişe bir söylem olacak belki ama kendimi en iyi hissettiğim yer sahne ve sanatın bir yerinde bulunmak. Öyle evde oturup, kendini dinleyip istirahat edecek kadın değilim.

* Ne olur evde otursan? En azından o güzel yemeklerinden yaparsın...
- İstemiyorum artık öyle şeyler.

* Yün de mi örmüyorsun artık?
- El işlerinden vazgeçmem. Ufak tefek arabada falan örüyorum hâlâ... Takı da yaparım, makyaj da... Fakat bunlar benim terapi kaynaklarım, yaşam biçimim değil.

* İçinde bir Derya Baykal var yani değil mi?
- Evet evet. Bir tarafım öyle her zaman. Çünkü biz kendi işlerimizi kendimiz yaparak büyüdük. Ben başladığımda ne makyöz, ne kuaför, ne de yardımcılar vardı. O yüzden hepsini kendim yapmayı, hatta yanımdakilere de yardım etmeyi ve bildiklerimi öğretmeyi çok seviyorum.

USTA YETİŞTİRİRİM BEN, ÇIRAK DEĞİL!

* Hiç Nükhet Duru’nun elinden tuttuğu birini göremedik ama...
- Nankör! Ben ilan etmeyi sevmem ama pek çok genç arkadaşıma yardımcı olmak için çalıştım. Sakın sorma, isim falan da vermem, onlar kendilerini bilirler. Ayrıca usta yetiştiririm ben, çırak değil.

* Senin elinden tutan var mıydı?
- Aynı jenerasyondaki arkadaşlarla birbirimize yardım ederdik herhalde.

* Nükhet’ciğim dikkat et kekeliyorsun...
- O dönemde herkes kendi derdiyle meşgulken, kimsenin “gel de seninle şöyle bir şey yapalım” diyecek hali yoktu.

* Son albümünde Sezen sana çok yardım etti.
- Tabii canım. Ölçü dışı bir şey o.

Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu” diye kovaladı

NİLÜFER ESKİDEN GERİDE DURURDU ZAMANLA SICACIK ÇOK TATLI OLDU

* Bunca yıl Sezen sana hiç şarkı vermemişken, ne oldu da şimdi işler değişti? Eskiden rakiptiniz de çocuklar büyüyünce birden “Biz bize kaldık, konken oynayalım” mı dediniz?
- Senin bu fesatlığın ne olacak İzzet? Hiç öyle bir durum yok. Sezen stüdyoda sürekli üretiyor. Biz çok eğlenen, gezen, dışarı çıkınca da durmadan yakalanan arkadaşlarız. O yüzden artık evde takılıyoruz. Çünkü iki kadeh içince ruh gibi oluyoruz.

* Direk dansı yapıyormuş galiba Sezen sana...
- (Kahkahalar) O işlere ben bakıyorum, direk dansını yapan benim. Aramızda çok güzel eğleniyoruz. Hatta ilerleyen yıllarda daha da iyi arkadaş olduk. Mesela Nilüfer de eskiden geride dururdu. O da şimdi sıcacık, çok tatlı oldu.

ÖYLE DEMEK İSTEMİYORUM AMA AJDA ABLAMIZDI TABİİ Kİ

* Nilüfer, Sezen ve sen 3 yapraklı yonca mı oluyorsunuz?
- Aynen öyle canım. Çıktığımız yıl itibariyle o ismi yakıştırmışlardı bize. Aslında dört yapraklı derlerdi ama Ajda bizim öncümüzdü her zaman.

* “Ablamızdı” mı diyorsun yani?
- Öyle demek istemiyorum ama aynı yılların içinde olmamıza rağmen ablamızdı tabii ki. Sezen ve Nilüfer’le bir araya geldiğimizde çok gülüyoruz. Üçümüzün kedi aşığı olması da cabası...

* Çocukların dedikodusunu yapıyor musunuz?
- Dedikodu falan değil, evlatlarımıza methiyeler düzüyoruz. Birimiz çocuğunu methettikçe, diğeri kendininkini daha çok anlatmaya başlıyor...

* Sezen’le yan yana gelince sizinkilerin kız arkadaşlarını çekiştiriyor musunuz?
- (Kahkahalar) Ah ah hem de nasıl?



* Hanginiz daha kötü kaynanasınız?
- Ben galiba. Sezen hepsini muck muck öpüyor. Ben direkt “Bunu istemiyorum” diyorum. Bir keresinde Mithat’a böyle yapınca çocukcağız “Neyini gördün?” diye sordu, ben de “Bilmiyorum. İçgüdülerim öyle söylüyor” diye cevap verdim.

* Kendi oğlun yetmiyor bir de Mithatcan’ın gönül işlerine mi karışıyorsun?
- Karışırım tabii ayol! Ben onu daha anasının karnındaykenden bilirim. Sezen’in hamileliğinin son döneminde “Saz mı Caz mı” müzikalinde birlikte oynuyorduk. Hatta rol icabı ben Sezen’i kıskanıp finalde karnıma yastık koyardım. Hâl böyle olunca Mithat Can’a en az Cem kadar laf söylemeye hakkım var.

* Oğlun Cem ne diyor senin “iç işlerine” karışmana?
- İtiraf etmek gerekirse Cem’e pek karışamıyorum. Mithat Can daha yumuşak huylu. Benimki direkt “Höört!” yapıyor. “Emrin olur canım” deyip oturuyorum. (Kahkahalar)

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku