Geriİzzet ÇAPA Soma bir masumiyet mezarlığıdır
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Soma bir masumiyet mezarlığıdır

Özellikle yazdığı tarihi romanlarla ilgi gören Mehmet Coral, son kitabında, Saint-Exupéry ve onun fenomen kahramanı “Küçük Prens”in adeta röntgenini çekiyor. Doğan Kitap’tan çıkan “Küçük Prens Çöle Düşen Yıldız”, 150 milyondan fazla satan bu unutulmazeserin şifrelerini gözler önüne seriyor.

Daha önce Küçük Prens’in yazarı Antoine de Saint-Exupéry’nin yazılmış dört biyografi kitabı varken, bir beşincisini yazmaya neden gerek duydunuz?Soma bir masumiyet mezarlığıdır
- Benim yazdığımın farkı, kitabın kahramanı Küçük Prens’in biyografisini Saint-Exupery’nin hayatı üzerinden yazmış olmam. Yani romanın yaşam öyküsü... Kitabı okuyan bir Fransız diplomat, “Böyle bir şeye hayatımda ilk defa şahit oluyorum. Bir edebi yapıtı, yaratıcısı üzerinden yeniden inşa etmişsin” dedi.

Kaç yaşında tanıştınız “Küçük Prens” ile?

- İlk okuduğumda 5 yaşındaydım. En son geçen sene, yani 65 yaşımda okudum. Ayrıca bu kitabı yazarken defalarca yeniden gözden geçirdim. Okuyup araştırdıkça anladım ki Saint-Exupéry, önceki kitaplarının hepsini “Küçük Prens”in sadeliğine ve mükemmeliyetine ulaşmak için yazmış.

Yoksa Küçük Prens, Saint-Exupéry’nin kendisi mi?
- Aynen... Bunlar aslında beş kardeş. Güneş Kral diyorlar Saint-Exupéry’ye; sarışın, bukleli, lepiska saçlı bir çocuk. Küçük Prens lafına aldanmayın; büyüyüp savaş pilotu olduğunda boyu 1.90’ı aşıyor. Öylesine uzun ki, uçaklara ancak çenesi dizlerine değerek binebiliyor. Patagonya’nın volkanları, yaradılıştan bu yana hiçbir insan eli değmemiş bakir doğa, Senegal’in Baobab ağaçları, And Dağları’nın mutlak sessizliği üzerinde dolaştıktan sonra hayatının son yılında bütün kitaplarının önüne geçen bu romanı yazıyor. “Küçük Prens”, yazarın yaşarken mükemmelliği arayışının destanıdır.
Soma bir masumiyet mezarlığıdır
BÜYÜMEK ZORUNDA KALMAK HAYATIN EN BÜYÜK DRAMI
Dünyada bugüne kadar 150 milyondan fazla satmış bir kitaptan söz ediyoruz. Türkiye’de de her yıl onbinlerce satmaya devam ediyor. Sizce bunun arkasındaki tılsım ne?
- Gün geliyor insanlar içlerindeki çocuğu öldürüyorlar, sonra da ona dönmek isteği duyuyorlar. Tıpkı Küçük Prens’in kendi masumiyet gezegenine dönmek isteği gibi. Bu ne bir çocuk kitabı, ne de yetişkinlerin kendini bulma kitabı... Bambaşka bir tür yaratmış Saint-Exupéry. Sezgi dünyası ile yaşadığımız fiziki dünya arasında bir bağ var kitapta. Hayatın gerçeklerine bakıp hüzünlendikçe “Küçük Prens”e sığınıyorsunuz.

Hayatın içinde bulamadığımız cevapları “Küçük Prens”ten mi bekliyoruz?
- Evet, Mao’dan Bhutan Prensi’ne, Dalai Lama’dan Brejnev’e, Beatles’tan Pink Floyd’a, Pele’den Maradona’ya kadar akla gelebilecek her kesimden insanın hayatlarının en azından bir bölümünü etkilemiş, masumiyet çağlarının simgesi olmuş. Mesela Küçük Prens, tilkiye soruyor “Herkes gerçekten bahsediyor ama ben göremiyorum, gerçek nedir?” diye. “Gerçek gözle görülmez, aslolan bakıp da göremediğin şeylerdir” diyor tilki. Gerçekten de bakıp da görmek istemediğimiz, “Yok canım bu kadar da olmaz” dediğimiz olguların diğer yüzüne, yani eşyanın arka tarafına bakmayı öğrenebilirsek, toplum olarak daha aydınlık bir geleceğe yürüyebiliriz.

Gerçekten de inanıyor musunuz siz buna?
- İnanmak zorundayım. Ben bu memlekette öteki yüzde 50’denim. Birinci yüzde 50 gibi insanları ayırmıyorum. Küçük Prens’in aramızda genişleyerek açılan uçurumun üzerine bir köprü kurarak bizi birleştirmesini diliyorum ama onlar aynı ulusun farklı eğitim düzeylerinden gelmişler. Mutlaka bir yerde ayrıştırılıyoruz.

Onların farklı eğitim düzeyinden geldiğine nasıl karar verdiniz de suçluyorsunuz?
- Ben suçlamıyorum. İlk yüzde 50, ikinciyi suçluyor diyorum.
Soma bir masumiyet mezarlığıdır
MUKTEDİRLERLE KÜÇÜK PRENS’LER ARASINDA BİR MÜCADELE BAŞLADI
Eğri oturup doğru konuşalım, ikinci yüzde 50 de uzun yıllar onları kabul etmedi.
- Ama suçlamadılar da...

Yapmayın, 28 Şubat’ın üzerinden daha çok zaman geçmedi...
- Kendini aydın sınıfına koyan hiç kimsenin 28 Şubat’ı içine sindirdiğine inanmıyorum. Postmodern darbe dediğimiz şey, bir avuç askerin işidir. Her şey gelip içimizdeki çocuğa dayanıyor. Onu kaybetmediğimiz sürece hayatımız mutlu ve anlamlı geçmeye devam eder. Küçük Prens’in dediği gibi; “Büyümek zorunda kalmak hayatımızın en büyük dramı.”

Bir yandan da en büyük çelişkisi...
- Ne yazık ki öyle. Mesela Gezi olaylarından bu yana muktedirlerle Küçük Prens’ler arasında büyük bir mücadele başladı. Güç sahibi olanlar masumiyete karşı Pirus Zaferi’yle sonuçlanacak bir kavgaya girdiler. Masumiyet kaybolmaya başladığı zaman toplumlarda çok büyük sıkıntılar baş gösterir.

Neden kaybediyoruz masumiyetimizi?
- Küçük Prens bir sarhoşla karşılaşıyor ve “Neden içiyorsun?” diye soruyor. “İçki içmekten utandığımı unutmak için” diye yanıt veriyor sarhoş. Biz de artık hiçbir şey yapamamaktan utandığımız için kaybediyoruz masumiyetimizi.
Soma bir masumiyet mezarlığıdır
SOMA’DAKİ ÇOCUKLAR HAYATLARI BOYUNCA KABUS GÖRECEK
Hayata hep Küçük Prens’in gözünden mi bakıyorsunuz?
- Evet, çünkü aradığım cevaplar orada. Mesela “Bana bir kuzu çiz ama gülümü yemesin, bir de tasma tak” diyor Küçük Prens. Kuzu çiziliyor, tasması da var ama tasmayı kontrol edecek kayış çizilmemiş. Bu ne anlama geliyor?

Ben nereden bileyim uzman sizsiniz...
- Demokrasilerde halk oyuyla gelmiş bazı liderler otoriterleşme eğilimine girebiliyor, kendi iktidarlarını korumak için ellerinden geleni yapıyorlar. Toplumun da bunu dizginleyecek bazı kurumları var; mesela yargı... İşte o kayışın çizilmesinin engellenmesini, bugünkü Türkiye’nin koşullarında kontrol mekanizmasının giderek örselendiği biçiminde yorumluyorum.

Kayış kimin elinde peki?
- Küçük Prens burada olsaydı, gökyüzüne şöyle bir bakar “Benim elimde” derdi. İşte bu yüzden ona ihtiyacımız var.

Son bir yıldır sanki toplum olarak hep çocuklarla sınanıyoruz. Gerek Gezi’de yitirdiklerimiz gerekse 301 madencinin geride bıraktığı 432 yetim gibi...

- Soma bir masumiyet mezarlığıdır bence. Hayatını kaybedenler için yapacak bir şey yok ama geride kalan çocuklar o anda masumiyetlerini yitirdiler. Yaşamları boyunca hep kabus görecekler...

Soma’daki çocukların Küçük Prens’likleri bu kadar erken mi bitti?
- Bence bitti. En büyük günah o çocukların masumiyetini öldürmekti. Yok burs vereceklermiş, yok maddi yardım yapılacakmış. Bunlar parayla onarılacak şeyler değil. İçlerinde paramparça olan sırça sarayların kırıntılarını artık ne verirseniz verin asla toplayamazsınız.

Soma bir masumiyet mezarlığıdır
ADANA’YA MECBURİ İNİŞ SONRASI ZİNDANA ATILDI
Kitabınızda çok ilginç ayrıntılar da var. Örneğin Exupéry’nin hocası Louis Bleriot’nun Taksim Topçu Kışlası’ndaki uçuşu gibi...
- Bleriot dünyanın ilk havacılık kahramanlarından biriydi. 1909 yılında bugünkü Gezi Parkı’nın tam ortasından havalanıyor ama kısa bir süre sonra topal bir ördek gibi Tatavla’daki (Kurtuluş) bir evin bahçesine düşüyor. Oradan geçen birkaç kişi ve iki zabit yardımına koşuyor.

Bunları hangi kaynaktan öğrendiniz?

- Sonradan Fransız Kültür Bakanı olan ünlü yazar Andre Malraux, Saint-Exupéry’nin ölümünün 20. yılında radyolarda anlatıyor bunu. Hatta “Kurtarmaya gelen iki Türk zabitten biri ileride Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak olan Mustafa Kemal’di” diyor. Ayrıca Saint-Exupéry’nin uçuş dersi aldığı bir başka öğretmeni; Yüzbaşı Degoist... Hem Fransız Havayolları Air France’ın kuruluşunda öncülük yaptı hem de Osmanlı Hava Kuvvetleri’ni kurmak için İstanbul’a geldi.

Saint-Exupéry’nin aklına İstanbul’u getirenler de bu isimler galiba...
- Saint-Exupéry’nin en büyük hayallerinden biri İstanbul’da yaşamaktı. 1919’da kız kardeşine yazdığı mektupta; “Bir gün mühendis olup çok para kazandığımda üç otomobil alacağım, seninle birlikte İstanbul’a gideceğiz, orada sultan olacağım” diyor. Zaten kitaptaki B612 gezegeninin ilhamını da Kapadokya üzerinden uçarken Göreme’den almış. “Burası ayrı bir gezegen herhalde” diye düşünmüş.

Bir de üstadın Adana macerası var...
- Saint-Exupéry, 1935’te Adana’ya mecburi iniş yapıyor. Uçağı kırmızı olduğu için “Bolşevikler, komünistler, kızıllar geldi. Yetişin, ülkeyi istila ediyorlar” diye ortalık karışıyor, jandarma bunu tutuklayıp zindana atıyor. Ama bir gün sonra Ankara’daki en yüksek makamdan alınan izinle serbest bırakılıp yoluna devam ediyor.

Kimmiş bu en yüksek makam?
- Falih Rıfkı’ya göre Atatürk... Çankaya isimli kitabında “Dünyaca tanınan bir Fransız havacının mağduriyetini önledi” diye Atatürk’e ithafta bulunuyor. Yine Falih Rıfkı’ya atfedilen bir konuşmaya göre, “İstikbal göklerdedir” sözünü Mustafa Kemal, Saint-Exupéry’nin konferanslarından ilham alarak söylemiş.

MUSTAFA KEMAL DİKTATÖR DEĞİL OTORİTER BİRİYDİ
Küçük Prens’in geldiği gezegeni ilk gözlemleyenin bir Türk olduğu doğru mudur?
- Evet ancak materyalist ve önyargılı Batı kafası bunu reddeder. Zira bu adamın başında püsküllü fes, ayağında da kuşaklı şalvarı vardır. Yani kılık ve kıyafeti Batı uygarlığına göre gülünç olduğundan ona inanmazlar.
Soma bir masumiyet mezarlığıdır
Küçük Prens Exupéry, bu durumu nasıl yorumluyor?
- Kongre üyelerinin sadece “komik” kıyafeti nedeniyle Türk astronomunun önemli buluşunu dikkate almamalarını “Yetişkinler böyledir işte” diyerek kınıyor. Sonra da kitapta şöyle devam ediyor: “Bereket versin ki B612’nin ünü için, bir Türk diktatör, ölüm cezası ile tehdit ederek halkını Avrupalı giysiler giymeye zorladı. Bu nedenle 1920’de astronom çok şık batılı giysiler içinde tebliğini bir kez daha sunabildi. Ve bu kez bütün dünya görüşlerini kabul etti.”

Hep konuşulan “Küçük Prens’te bahsi geçen diktatör Atatürk’tür” söylentisi bu cümleden mi çıkıyor?
- Türk diktatör, Mustafa Kemal Atatürk, tarih 1920. İçinde çok rahatsız edici yanlışlar barındıran bir söylem bu.

Türkçe baskılarında bunu hiç okumadık...
- Çünkü bizim çevrilerde bu bölüm hep makas yemiş. Ancak her ne olursa olsun bir sanat eserini sansürlemek yanlış. Sonuçta Saint-Exupéry burada yalnız Atatürk’ü diktatörlükle değil, Batı zihniyetini de önyargılı olmakla suçluyor. “Adam çok büyük alimdi ama giysileri yüzünden kabul görmedi” diyor.

O zaman neden yıllardır bu sansür?
- Kraldan çok kralcı olduğumuzdan... Oysa buna kızmamız için hiçbir neden yok. Adam özgür iradesiyle yazmış; sonra da çağdaş giysiler giydirip konferansı tekrar verdirmiş. Bütün dünya bu defa onu ayakta alkışlamış. Bir anlamda Türk’ün hakkını teslim etmiş. Bana kalsa sansürlemek yerine, derslerde bu metni örnek olarak gösterirdim.

Atatürk’ün diktatörlükle suçlanmasına rağmen mi?
- O dönemde bütün Avrupa diktatörlük rejimleriyle yönetiliyordu. Hitler’i, Mussolini’yi, Salazar’ı, Franco’yu hatırlayın... Atatürk de yeni bir ulusu sıfırdan inşa ediyordu. “Beyler bu serpuş’un adı şapkadır, bunu giyeceksiniz” diyor. Diğeri de “giymem” diye diretiyor. Ne yapacaksın o zaman?

Size göre de bu diktatörlük mü?

- İsmini diktatörlük koymam çünkü diktatörlük ile otoriterlik farklı şeyler. Evet Mustafa Kemal otoriter bir kişilikti ama yeni bir ulusun inşasında dediğim dedik olmak şarttır. Demirel’in “Bana Milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözü misali, kimse bana da “Atatürk diktatördü” dedirtemez...

“KÜÇÜK PRENS”İN YAZARIYLA KOÇ AİLESİ’NİN BAĞI NE?
Bu kitapla birlikte Exupéry’nin Koç Ailesi ile olan sürpriz akrabalığı da ortaya çıktı...
- Akraba değil, hısım diyorum... Ben doğma büyüme İzmirli’yim. İzmir’in meşhur levanten aileleri vardır. Bunların en köklüleri Giraud’lardır. Benim okuduğum Maarif Koleji bu ailenin malikanesiydi. Türkiye’de sanayiyi ilk kuran girişimcilerdendirler.

Saint-Exupéry ile ilişkilerine gelirsek...

- Araştırmalarım sırasında birkaç kez Fransa’ya gittim. Saint-Exupéry’nin kardeşi Gabrielle’in, Giraud Ailesi’nden Pierre adlı biriyle evlendiğini gördüm. İzmirli olduğum için Pierre Giraud ismi dikkatimi çekti. 18. Yüzyılda Giraud’ların büyük bir kolu İzmir’e göçüp orada bir ticaret ve sanayi imparatorluğu kuruyorlar. İzmir’e ilk gelen Giraud’lardan Caroline’in babası Herve Giraud’a kadar hiçbir yerde bir aksaklık yok. Fransa’daki Saint-Exupéry’nin eniştesi Giraud Ailesi ile birebir akraba...

Şu aile ağacı meselesini bir yana bırakıp, durumu iki cümleyle özetleseniz...
- Saint-Exupéry, Caroline Koç’un kan yoluyla akrabası, dolayısıyla Mustafa Koç da onunla evlendiği için hısmıdır.

Bu hısımlığı Caroline ya da Mustafa Koç sizden mi öğrendi?
- Onu bilemem... Ama ben yazdım; kimse çıkıp da “O Giraud Ailesi bunlar değil” demedi. Ne Caroline Hanım ne de Mustafa Koç tekzip ettiğine göre ben yazdığımı doğru kabul ediyorum. Bu arada Saint-Exupéry zamanının efsane pilotlarından. Ben pilotum, Mustafa bey de pilot... Böyle bir bağlantımız da var.

Soma bir masumiyet mezarlığıdır

ONNO TUNÇ BİZE YETİŞEBİLMEK İÇİN DAĞLARIN ÜZERİNDEN UÇKTU
Siz pilotluğa kimden özendiniz, Mustafa Koç’tan mı Saint-Exupéry’den mi?
- Benimki tamamen bir tesadüftü. 1988 yılında Özal, sivil havacılığı serbest bıraktı. O zaman Türkiye’ye ilk küçük uçaklar gelmeye başladı. Onları getiren kişi de arkadaşımdı. Bir gün hep birlikte Samandıra’ya uçakları görmeye gittik. Benim amacım uçakları görmek değil, davetteki mangal keyfinin tadını çıkarmaktı.

Nasıl uçaklardı bunlar?

- Tek motorlu pervaneli, beş saat havada kalabilen küçük pırpırlardı. Samandıra’da arkadaşlar “Haydi uçalım” dediler, beni de zor bela bindirdiler. 300 feet’e çıkınca pilot “Sen kullan” dedi, sonra dalışa geçirdi uçağı... Bir yandan “Düşüyoruz abi” diye de dalgasını geçiyor. O anda korkudan birkaç kilo ter döktüğümü hatırlıyorum ama sonra alıştım. Havadayken öfken, sinirin her şey yok oluyor, ölüm gibi bir his...

Tehlikeli değil mi peki?

- Ona bakarsan her şeyin tehlikesi var. Ama öleceksem havada ölmeyi tercih ederim. Yedi arkadaşımızı kaybettik kazalarda. Mesela bir gün kalktık. Önde Mustafa Koç’un uçağı, ikinci uçakta akrabası İsmet Aktar, havalandılar, Marmaris’e gidiyorlardı. Biz en arkadaki uçaktaydık, kule bize hava durumundan dolayı uçuş izni vermedi. İsmet ve ailesinin içinde olduğu uçak Susurluk üzerinde düştü. Zincirlikuyu’dan her geçişte onlara dua okurum.

Rahmetli Onno Tunç da böyle bir uçak kazasında hayatını kaybetmişti...
- O gün hep beraberdik. 13 uçak Hezarfen’den kalkıp Bursa’ya gittik, kebap yedik. Dönüşte hepimiz sahil yolundan gittik çünkü dağın üzerinden geçmek çok tehlikeliydi. Bir uçak en arkada kaldı.

Kimin uçağı?
- Rahmetli Onno’nun. Arkada kalınca bizi yakalayayım diye dağların üzerinden geçmeye çalışmış. Hepimiz indik; Onno hâlâ yok... Kesin her zamanki gibi yine şaka yapıyordur diye düşündük. Bir saat bekledik, haber gelmeyince durumu jandarmaya bildirdik. İki gün sonra dağda uçağın enkazı bulundu.

Bütün bunlardan sonra gerçekten korkmuyor musunuz uçmaktan?
- Bu bir virüs gibi... İçinize girince korkuyu yok ediyor.

BACH VE MOZART DA BİRER PEYGAMBERDİR
Tarihin yanı sıra müziğe de tutkunuz varmış...
- Bir enstrüman çalamam ama evimde 5 bine yakın CD var. Kitaplarımda her zaman öne çıkarmak istediğim şey, idelerle tınıların ahengini kurabilmektir. Bütün evren bir titreşimden oluşur. Bach gibi bir dehanın zihninde o titreşimler notaya öyle bir dökülür ki, dinlediğinizde başka bir alemden geldiğini sanırsınız. Şimdi yine şimşekleri üzerime çekeceğim ama Kuran’daki adı geçen peygamberleri toplasanız sayıları 50’yi bulmaz. Oysa Kuran’da 124 bin, İncil’de 144 bin peygamber olduğundan bahsediliyor.

Bunda şimşekleri üzerinize çekecek ne var ki?
- Daha bitmedi, sözümü kesme ve dinle... Bence Bach da, Beethoven da, Mozart da birer peygamberdir. Mozart’ın 21. Piyano Konçertosu’nu dinleyin, o tınıların ilahi bir kaynaktan gelmediğine kimseyi ikna edemezsiniz. 23 numarayı dinlediğinizde insan ruhundaki en kırılgan nota ve titreşimlerin kulağın duyabileceği en güzel şekilde bestelenerek size sunulduğunu duyarsınız.

Biraz batı hayranı mısınız?
- Hayır. Aynı şeyi Itri’de de bulursunuz. Dünyanın en basit, en ilkel, insanlığın ilk zamanından beri var olan tek bir enstrüman vardır; kaval... Neden kaval veya ney eşliğinde semazenler dönerken en ulvi duyguları yaşıyoruz?

Biraz halktan kopuk hissediyor musunuz kendinizi?
- Hiç öyle bir kaygım yok... Kitaplarımı da tamamen kendim için yazıyorum. Bazı ruhsal açmazlarımın psikanalizini yapmak için kahramanlarımı istediğim şekilde yönetiyorum. Kafamın içinde şeytanlar, melekler, tilkiler birbirlerinin eteklerinden çekiştiriyorlar; onlara bazen ölümü, bazen yaşamı layık görüyorum.
Yani bazen şeytan, bazen melek misiniz?

- Öyle bir sınıflandırmaya da giremem. İnsan aynanın iki yüzü gibidir. Şeytanın tersi melek, meleğin tersi şeytandır. Şeytan da en büyük melektir, baş melektir. Secde etmediği için cennetten kovulmuştur.
Kitaplarınızın tarihle ilgili kısımlarında yoruma da yer veriyor musunuz?
- Kitaplarımdaki tarihsel veriler zaman, mekan, özne olarak hepsi doğru bilgilerdir. Mesela Mimar Sinan hakkında iki romanım var. İkisinde de bütün kaynaklar kronolojik olarak doğrudur. Roman olduğu için kurgu kısımları da var tabii... Mimar Sinan ile Mihrimah’ın aşk hikayesi gibi...

Yıllardır dilden dile dolaşan o meşhur hikaye tamamen kurgu mu yani?

- Herhalde canım, televizyonlara çıktım, defalarca anlattım ama öylesine benimsenmiş ki insanlar artık gerçek gibi kabul ediyor.

Tarihi gerçeklerle kurguyu bir arada kullanmanızın inandırıcılığınızı azaltmasından korkmuyorsunuz?
- Hayır efendim. Tarihi bir roman yazarken 16. yüzyılda olan bir elbiseyi 18. yüzyılda yaşayan birisine giydiremezsiniz. Sadece atlı ulaşımın olduğu bir dönemde trenlerden, otobüslerden bahsedemezsiniz. Anakronizmden kaçınmak gerekir. Ama sonuçta romanın da bir kurgu olduğunu unutmayın.

Soma bir masumiyet mezarlığıdır

HÂLÂ SUSKUN KALIYORSAK SUÇ ORTAKLIĞINA DEVAM EDİYORUZ DEMEKTİR
Her ne kadar büyükler de okusa, “Küçük Prens” aslında bir çocuk kitabı. Hayatın sırrı çocuklarda mı?
- Eflatun’un temel öğretisi şudur: Hepimizin güzelliğe bakışı değişiktir ama öze indikçe tek kaynaktan yaratılmış parçalar olduğumuzu fark ederiz. Allah’ın insanı kendi suretinden yarattığını Budizm’den İslam’a kadar pek çok din kabul eder. Sorunun temelindeki hayati unsur, herkesin mutlak güzelliğinin kendi içinden gelmiş olması. Ama yetişme tarzı ile birlikte bakış açıları değişiyor.

Oysa başta mutlak güzellik vardı diyorsunuz.

- Tabii... Sonra sıra o güzelliğin terennümlerine geliyor. Mesela ben Mozart’ın bir eserini dinlerken kendimden geçiyorum, bu başkasına kapı gıcırtısı gibi gelebilir. İnsan çocukluğunu kaybetmediği dönemde, ilk yaratıldığı şekilde masumdur. “Yetişkin olmak bağışlanamaz en büyük günahımdı” diyor ya Küçük Prens... Büyüdükçe o çocuğu kaybetmezseniz, içinizdeki mutlak güzelliği koruyabilir, o güzelliğin sınırları içinde yaşayabilirsiniz.

İnsanların giderek tahümmülsüzleştiğini düşünüyor musunuz?
- Zaafların bir korkaklık haline geldiğini hissediyorum. “İyi niyetliyim ama yapamam” dendiğinde o korkaklık sınırı başlıyor. Bir noktadan sonra hâlâ suskun kalıyorsak, suç ortaklığına devam ediyoruz demektir. Şu anda kesin bir tavır almadıkça başımıza gelenlerden boş yere şikayet etmenin hiçbir önemi kalmayacak.

X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku