Geriİzzet ÇAPA Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

Sezen ‘Hovarda’yı  bana gece kulübünün tuvaletinde hediye  etti

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...
- Eh haydi ne soracaksan sor bakalım...
◊ Gel azıcık “tarihin arka odasının” kapısını aralayalım o zaman... Şöhret olana kadar neler yaşadı Emel Müftüoğlu?
- Belki klişe bir cevap olacak ama daha ufacık yaşımdan beri müzik hayatımın bir parçasıydı. Evin bahçesinde çocuklara konserler verirdim, hatta gelenlere pastel boyalardan bilet yapıp satmışlığım bile vardır. (Gülüyor)
◊ Baksana daha o yaşta hem küçük Ceylan’a hem de tüccara bağlamışsın...
- Sus sus sorma... İnanılmaz yaramazdım, benden yaka silkmeyen hiç kimse yoktu. Hayat Şarkısı diye bir dizi başladı ya, işte orada elinde farelerle ortalıkta dolaşan haylaz kız birebir benim çocukluk halim. İzleyen akrabalarım arayıp “Kesin seni tanıyan biri yazmış bu karakteri” diyor. (Gülüyor) İlkokul yıllarında aşık olduklarıma önce iyi davranır, karşılık bulamayınca da kafasını gözünü dağıtırdım.
◊ O yaştaki çocuğun aşkla meşkle ne işi olur ki?
- Aa öyle deme, orduevinin orkestrasındaki Yavuz Abi’ye sırılsıklam aşık olmuştum. Herif 40 yaşındaydı... Aklına gelebilecek her enstrümanı çaldığı için benim aşk kriterlerimin hepsini karşılamış oluyordu.
◊ Kafandaki fay hattı ilk o zamanlarda çatladı herhalde...
- Onu ne zaman orkestranın başında görsem hoop hemen elime mikrofonu alıp sahneye fırlardım. O kadar emindim ki Yavuz Abi’nin de bana aşık olduğuna... (Gülüyor)
◊ Vah vah vah...
- Vah ki ne vah! Belki Yavuz Abi’nin bir gün paraya ihtiyacı olur diye dereden topladığım teneke ve çivileri eskiciye satıp kazandıklarımı, bahçe konserlerimin “hasılatıyla” birleştirince bir sürü param oldu.


AŞIK OLANA KADAR TAM BİR ERKEK FATMA’YDIM

◊ Yavuz Abi’ne sponsor mu olmayı düşünüyordun?
- Ona para verirsem küçük olmadığımı anlayacağına inanıyordum. O zamanlar kelimenin tam anlamıyla Erkek Fatma’ydım. En büyük zevkim tabanca ve arabalarla oynamaktı. Ama aşık olunca işler de, Emel de bir anda değişti. Tabancaları falan bir kenara bırakıp, saçlarımı bile annem gibi taramaya başlamıştım.
◊ Erkek Fatma’nın Fatma’lıkla ilk sınavı...
- Aynen öyle! Yavuz uğruna bütün hayatım değişmişti. Okula giderken “Allah’ım ne olur karşılaşayım” diye dua ederdim. Ve sonunda beklediğim o an geldi...
◊ Yavuz Abi ilan-ı aşk etti dersen düşer bayılırım!
- Sus da hikayenin içine etme... Bir gün tam okulun kapısına gelmişken baktım karşımda duruyor. Elim ayağım birbirine dolandı tabii. O da soğukkanlılığını hiç bozmadan usulca kafamı okşayıp “Kahvaltıda yumurta mı yedin?” diye sordu. Dünya başıma yıkılmıştı... O günden beri de ne zaman yumurta yesem dişlerimi defalarca fırçalarım. (Gülüyor) Hele ondan sonraki bir karşılaşmamız var ki ne sen sor ne de ben anlatayım.
◊ En iyisi ben sormayayım ama sen yine de anlat...
- Bir gün orduevinde balo var... Yavuz’u göreceğim diye iki dirhem bir çekirdek giyinmişim. Tam herkes gülüp eğlenirken beni kenara çekip; “Sana bir şey söyleyeceğim ama sakın ha annene babana anlatma” demesin mi... “Aman Allah’ım herhalde bana evlenme teklif edecek” diye kalbim yerinden çıkacaktı. Fakat Yavuz ne dese beğenirsin...
◊ Vallahi bu çetrefilli hikayede gelecek sahneyi tahmin edecek bir hayal dünyasına sahip değilim...
- Cebinden bir mektup çıkarıp “Bunu Sebahat Abla’na verir misin?” diye sordu. Sebahat Abla dediği de bizim evin orada oturan jandarma binbaşının baldızı... İşte bittiğim an oydu! Keşke yer yarılıp içine girseydim.
◊ Kesin sen o mektubu vermemişsindir...
- Verdim vermesine de o saatten sonra aşkından öldüğüm Yavuz Abi gözümde hayatımda tanıdığım en büyük “o...çocuğu” haline geldi. (Kahkahalar)

Sezen ‘Hovarda’yı  bana gece kulübünün tuvaletinde hediye  etti

BABA BASKISI DAYANILMAZDI 18 YAŞINDA EVLENDİM

◊ Gel bunları bir kenara bırakalım da müzik gibi daha “tehlikesiz” sulara yelken açalım...
- Babam asker olduğu için sürekli şehir değiştirirdik. Nereye gidersek gidelim hep bir orkestra bulup şarkı söylerdim. Başta Milliyet Liselerarası Ses Yarışması olmak üzere denemediğim hiçbir yol kalmamıştı. Sonunda da bu müzik aşkı beni konservatuvara kadar götürdü. Tam opera eğitimi almaya başlamıştım ki kızımın babasıyla tanıştım. Zaten çok geçmeden de evlendik.
◊ Neydi acelen?
- Hem Oğuz’a aşık olmuştum hem de evdeki baba baskısı dayanılmayacak hale gelmişti.
◊ Aşktan ziyade baskıdan kaçmak için mi evlendin sen?
- Yok ne alakası var canım... Allah karşıma dünyanın en muhteşem insanını çıkarmıştı. O kadar küçük yaşta böylesine şahane kalbi olan bir adama rastlamak büyük şanstı doğrusu.
◊ Kaç yaşında evlendin?
- Daha 18 yaşındaydım.
◊ Müziğe ne oldu peki? Evde mi şarkı söylemeye başladın?
- Kocam bir gün beni karşısına alıp “Sen okulu bıraktın fakat ileride bundan çok pişman olacaksın” dedi. Haklıydı belki ama konservatuvar trenini kaçırmıştım bir kere... Derken Güneş Gazetesi’nin bir ses yarışması düzenlediğini duydum. Birinciye 3 sene boyunca ayda 500 milyon lira falan verileceğini taahhüt ediyorlardı. Tabii bunu duyan herkes koşa koşa başvurdu yarışmaya.
◊ Sen de durmadın tabii...
- Eşim Oğuz’un ısrarıyla CV gönderip başvurdum. İlk eleme sonuçları gazetede sayfalarca yayınlandı. Sanırsın üniversiteye giriş sınavı... Neyse baktım baktım ismimi listede göremedim.

SİZ KİM OLUYORSUNUZ DA BENİ ELİYORSUNUZ

◊ Yavuz Abi’den sonra ikinci hayal kırıklığı...
- (Gülüyor) Cebime jetonları doldurup soluğu bir telefon kulübesinde aldım. “Kim bu işin sorumlusu?” diye Güneş Gazetesi’ni arıyorum durmadan. Artık adamları nasıl bezdirdiysem sonunda “Sizi Ayhan Fırıldak Bey’le görüştüreceğiz” dediler. Neyse adam telefona çıkınca başladım saydırmaya.
“Siz kim oluyorsunuz da beni eliyorsunuz? 2 yaşımdan beri şarkı söylüyorum, konservatuvara birincilikle girdim, hocalar beni paylaşamadı. Benden daha iyi kim var orada?
Zaten soyadınız da Fırıldak” diye nasıl çemkiriyorum anlatamam. Eğer yaşıyorsa buradan Ayhan Bey’e de selam olsun, hayatımda çok önemli yeri vardır.
◊ Şirretlikte sınır tanımıyorsun...
- Benim yaptıklarımın yanında şirretlik kelimesi solda sıfır kalır, bunun adı resmen çirkeflikti! Sonunda adamcağız dayanamayıp, “O zaman sana bir kıyak yapayım.
İlk elemeleri geçtin sayalım, seni aradan direkt canlı elemelere sokalım” dedi. Önce ilk 50’ye kaldım, ardından da ilk 20’ye, derken kendimi Caddebostan Maksim’deki finallerde buldum. Jüriyi görsen, resmen dudak uçuklatacak cinstendi. Ajda Pekkan, Zerrin Özer, Yurdaer Doğulu ve Sezen Aksu karşımda oturuyor, Zeki Müren de sahnede şarkı söylüyor...
◊ Ses yarışması değil Şampiyonlar Ligi mübarek...
- Ve o gece aldığım birincilikle İstanbul hikayem de başlamış oldu.
◊ Sonunda Emel’e hem İstanbul’un hem de şöhretin kapıları açılmıştır...
- Ayol ne açılması, aralanmadı bile. Tabii ertesi gün gazetelerin manşetlerinde kendimi görünce çok ünlü olduğumu falan sanmıştım.
Bende bir havalar bir havalar hiç sorma, bakkala gittiğimde herif suratıma bön bön bakınca “Bu adam nasıl beni tanımaz” diye cinnet geçiriyordum.
Gel gör ki tıpkı bugünkü yarışma programlarında olduğu gibi birkaç gün sonra, müzik piyasasından ne arayan ne de soran kaldı...
◊ Bu tip yarışmalar gençlere karşılığı olmayan ümitler mi veriyor demek istiyorsun?
- Sana vaat edilen hayaller gerçekleşmeyince, psikolojin altüst oluyor resmen.
O ruh halini çok iyi bildiğim için yarışma programlarındaki çocukları izlemeye dayana-mıyorum; hatta bazen denk geldiğimde ciddi ciddi ağlıyorum.

Sezen ‘Hovarda’yı  bana gece kulübünün tuvaletinde hediye  etti

ATTİLA SAYESİNDE SEZEN AKSU’NUN YÖRÜNGESİNE KAPAĞI ATTIM

◊ Gelelim hayatındaki Minik Serçe etkisine...
- Sezen Aksu’yla ilk kez o yarışmada karşılaştım.
◊ Ve hemen kankaya bağladınız...
- Yok ayol daha dur! O dönem İstanbul’un pek çok ünlü mekanında sahneye çıkıyordum. 90’da Karlar Düşer albümü, 92’de Faka Bastın derken yavaş yavaş daha tanınır hale geldim. Attila Özdemiroğlu’yla çalıştığım için zaten Sezen Aksu’nun yörüngesine bir şekilde kapağı atmıştım. (Gülüyor)
◊ En büyük patlaman da onun yazdığı şarkıyla oldu zaten...
- Bugüne kadar çıkış yaptığım şarkılar hep Sezen Aksu’nun imzasını taşıdı. Ruhunu kendime yakın hissettiğim için de albümlerim daha çok ona endeksli oluyor. Neyse bir gece hep beraber Şamdan’da eğleniyoruz. Tabii bendeniz de her müzisyen Türk evladı gibi bir Sezen Aksu şarkısı söyleyebilmek için yanıp tutuşanlardanım.
◊ Ayhan Bey’e yaptığın gibi çirkefe bağlasaydın...
- Neredeyse öyle oldu zaten... İnsanları en zayıf yerlerinden vurmak gibi bir yeteneğim vardır. Sohbet sırasında Sezen Aksu’ya dönüp şakayla karışık, “Sağda solda bu şarkıları senin yazmadığının dedikodusu yapılıyor” dedim.
◊ Senin diline düşeceğime, tuvalete düşerim daha iyi...
- (Gülüyor) Kadın önce bir dumura uğrayıp “Nasıl yani?” dedi. “Vallahi orasını ben bilemem. Bu şarkıları gerçekten senin yaptığına inanmamı istiyorsan, burada benim gözümün önünde bir tane yaz da görelim” diye geyik çevirmeye başladım. Hınzır bir gülüş atıp, “Hee olur olur, tamam yazarım” dedi. İstediğim reaksiyonu alamayınca da, her beş dakikada bir “Ne oldu?”, “Olmuyor değil mi?”, “Yoksa dedikodular doğru mu?” diye başının etini yeme operasyonunu devreye soktum... (Gülüyor)
◊ Dayaklıksın vesselam...
- Çok şükür Sezen senin gibi düşünmedi. Bir saat geçmemişti ki, kolumdan tutup “Gel” diyerek, beni aşağıya indirdi.
◊ Tamam işte kesin dövecek...
- (Gülüyor) Yok be, mekan inanılmaz gürültülü olduğu için sessiz bir yer arıyordu. Sonunda tuvalete girdik. İçeride bir sürü kadın olmasına rağmen, Sezen Aksu orada başladı bugüne kadar duymadığım bir şarkıyı söylemeye... Görsen tuvalette alkış kıyamet, yer yerinden oynuyor. Ağzım açık olanları seyrederken “Bu şarkıyı az önce sana yazdım” dedi.
◊ Hangi şarkıydı bu?
- İnanmayacaksın ama tuvalette hediye ettiği şarkı Hovarda’ydı. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Vazgeçer diye korktuğumdan, hemen o gece şarkının aranjesini yaptırmaya başladım. Ertesi sabah “Albümü falan bekleyemem, ben bunu tek şarkı olarak çıkarıyorum” dedim. Tabii o zaman single’lar yoktu Türkiye’de; “Yok öyle yapma, bir tane de slow şarkı ekle yanına” dedi Sezen Aksum ve beraber yolculuğumuz böylece başlayıverdi.

Sezen ‘Hovarda’yı  bana gece kulübünün tuvaletinde hediye  etti

 

MUSTAFA’YA “ÇOK BAŞARILI BİR ŞARKICI OLACAKSIN” DEDİM, KAHKAHALARLA GÜLDÜ

◊ Senin de tıpkı Sezen gibi yeni yetenekler keşfetmede üstüne yok... Mustafa Sandal’dan Sinan Akçıl’a pek çok isim belki de sayende bugünlere geldi...
- Yok canım öyle şey olur mu? İnsanın özel bir yeteneği varsa eninde sonunda bunun meyvesini yiyecektir. Ben sadece bazılarının hayatında aracı ve “hızlandırıcı faktör” olarak yer almışımdır. Fakat mütevazı olamayacağım, burnum iyi koku alır. Şimdiye kadar hiç yanılmadım diyebilirim. Yıllar önce Mustafa’ya “Sen çok başarılı bir şarkıcı olacaksın” dediğimde kendisi buna hiç inanmayıp bana kahkahalarla gülmüştü.
◊ O inanmamış ama sen inanmışsın şarkıcı olacağına...
- “Benim şarkı söylemekle ne alakam olur ki ben besteciyim” deyince ben de “İnanılmaz bir enerjin ve ruhun var Mustim. Her türlü iddiaya varım bir gün mutlaka kendi şarkılarını bu memleket senin ağzından dinleyecek” dedim. Şarkılarını ilk dinlediğim zamanı dün gibi hatırlıyorum. Faka Bastın albümü yeni bitmiş, basılmak üzere fabrikaya gönderilmişti. Ben de biraz dinlenmek için yurtdışına gidiyordum. Suat Ateşdağlı “Seni öyle birisiyle tanıştıracağım ki aklını oynatacaksın” dedi bana. Nasıl ısrar ediyor anlatamam. “İyi peki” dedim ve havaalanına gitmeden önce Mustafa’nın yanına uğradım.
◊ İçinden söyleniyor muydun “Nereden çıktı giderayak bu iş” diye...
- Söyleniyor olmamam mümkün mü! (Gülüyor) Neyse sabahın köründe gittik Mustafa’nın yanına ve karşıma doğuştan bir star çıktı. Nasıl bir enerjisi vardı anlatamam. “Bu çocuk yeni falan olamaz” diye geçirdim içimden. Bana öyle şarkılar söylüyor ki her birini dinlediğimde resmen aklım yerinden çıkıyor. Hemen prodüksiyon şirketini arayıp “Baskıyı durdurun, bomba gibi iki şarkı daha ekliyorum albüme” dedim.
◊ Ve Mustafa’nın da kanına girdin...
- Bir gün kendi şarkılarını söylemesinin kaçınılmaz olduğunu anlattım ona. İnanmadı bana ama sonuç malum. (Gülüyor)
◊ Sinan Akçıl da senden nasibini alanlardan...
- Ona da “Şarkı söylemeden ve starlık yaşamadan rahat edemeyeceksin” dediğimde “Saçmalama” diye geçiştirmişti beni. Ama dedim ya bu konuda burnum çok iyi koku alır...

MURAT BOZ, DOĞUŞ, ZEYNEP CASALİNİ VE DENİZ SEKİ BENİMLE ÇALIŞTILAR

◊ Star makinesi gibisin be mübarek... Başka kimler var listede?
- Murat Boz, Doğuş, Zeynep Casalini ve Deniz Seki bana vokal yaparlardı. Ben sahneye çıkmadan önce kendi şarkılarını söylerlerdi ve ortalık resmen yıkılırdı. Seray Sever ve Çağla Şıkel de benim kliplerimde oynadıktan sonra patladılar.
◊ Eskiden Türkiye’nin en cüretkâr sanatçılarından biriydin, ne oldu da şimdi duruldun?
- Bir zamanlar sürekli yenilik peşindeydim ama artık yaşlandım galiba. Single’dan 3 boyutlu klibe kadar pek çok ilke imza attım halbuki.

Sezen ‘Hovarda’yı  bana gece kulübünün tuvaletinde hediye  etti

SEZEN SLUMDOG MILLIONAIRE’İ SEYREDERKEN ÜZÜNTÜDEN HASTANELİK OLDU

◊ Çevresinde kime Sezen Aksu’dan bahsetmeye kalksam, çaktırmadan hazır ola geçip, kullandıkları sözcükleri son derece dikkatli seçmeye çalışıyorlar...
- Bu saatten sonra ona olan sevgimi ispatlamama gerek yoktur herhalde diye düşünüyorum. O kadar güzel bir insan ki... Sen şimdi hataları yok mu diyeceksin, mutlaka vardır! Ama bütüne bakarsan Sezen Aksu muazzam bir ozan ve yorumcudan öte, bu dünyaya belirli misyonlarla gönderilmiş çok özel bir ruh... Fakat inanır mısın onun Sezen Aksu olduğunu sahnede görünce fark ediyorum...
◊ Nasıl yani?
- İnsanlığıyla beni o kadar büyülüyor ki sanatçılığı adeta ikinci planda kalıyor. Hani çocuğun annesi çok ünlü bir şarkıcıdır da o bunun farkında bile değildir ya, işte bizimkisi aynen öyle bir ilişki. Çünkü asıl şarkılarına gelene kadar anlatılması gereken öyle kocaman bir yüreği var ki bunu ifade etmeye satırlar yetmez. Açıkçası böyle konuşmak da çok hoşuma gitmiyor, çünkü yazılanları okurken Sezen’in utanıp battaniyesinin altına saklanacağından adım gibi eminim.
◊ Tamamen duygulardan ibaret bir kadın değil mi?
- Öylesine duygusal ki bir tanıdığının başına kötü bir şey geldiğinde hemen yanına koşar. Fakat olayı “sahibinden” bile daha derin hissettiği için sonunda “Aman sen teselli etme” dersin. (Gülüyor) Slumdog Millionaire filmini seyrederken tansiyonu bilmem kaça fırlayınca ambulans çağırdığımızı bilirim.

Sezen ‘Hovarda’yı  bana gece kulübünün tuvaletinde hediye  etti

 

EN ÇOK AYAKKABIYI ALİ AĞAOĞLU’NDAN ALIYORUM

◊ Korkuyorum klibinde ilk kez iki kadının yakınlaşmasının mesajını verdin... Çok eleştirildin mi bu konuda?
- Dile kolay 24 sene önce çektik biz onu. Yıllarca da bu klipten dolayı eleştiri oklarının hedefi olup damgalandım ama umurumda bile olmadı. Sormadan söyleyeyim lezbiyen değilim ama olsaydım bunu asla kimseden gizlemezdim. Allah’tan başka kimseye verecek hesabım yok. Elalem ne düşünürse düşünsün, ben yaşadığıma bakarım.
◊ Bugün aynı klibi tekrar çekebilir misin peki?
- Hayır...
◊ Niye? Ne değişti?
- Artık tek başıma değilim, hayatımda kızım da var. İnsanlar eleştiri konusunda öylesine acımasız, öylesine belden aşağı vurmaya çalışarak hareket ediyorlar ki benim yüzümden kızımın incinmesine razı olamam doğrusu.
◊ Artık değişen dünyada sırf eleştirmek için eleştirmek bir virüs gibi neredeyse herkesin kanında dolaşıyor...
- Bir olay olsun da hemen birini bulup onu linç edelim psikolojisi bana çok acıklı geliyor. Evde sesi çıkmadan oturanlar acımasızca sosyal medya mecralarında deşarj olmaya çalışıyorlar.
◊ Senin de şakaların bir o kadar acımasız ama...
- Aaa o da nereden çıktı şimdi? (Gülüyor)
◊ Ayşe Arman’ın adını alet edip büyük oyunlar oynadığın söyleniyor kulislerde...
- (Kahkahalar) Abartma yahu bir kere kullandım Ayşe Arman’ın adını. Ne yapayım insanları işletmeyi çok seviyorum. Bir gün Polat’la (Yağcı) piknik yaparken “İzel nerelerde? Niye telefonunu açmıyor?” diye sordum. “Ya işte kabuğuna çekildi” falan dedi bizimki. Bunu duyan ben, İzel’i kabuğundan çıkarmayı kendime görev edindim.
◊ Kim bilir ne haltlar çevirdin...
- “Alo merhaba, ben Hürriyet’ten Ayşe Arman” diye arayıp İzel’den röportaj istemeye karar verdim. Neyse numarayı çevirip bizim kıza “Kaybolmayan Değerler diye bir yazı dizisi hazırlıyorum. Sizinle de röportaj yapmak istiyorum” dedim.
◊ Tanımadı mı sesini İzel?
- Tanımadı herhalde ki “Aaa ben sizi çok severim Ayşe Hanım” diye röportaj için gün ve saat verdi. (Gülüyor) Polat bunun işe yaradığını görünce tutturdu başkalarını da arayalım diye. Ben de farklı farklı yalanlarla yine Ayşe Arman’ın adını kullanarak önce Alişan’ı sonra da Fettah Can’ı aynı günde ve aynı yerde röportaja davet ettim.
◊ Şeytana pabucunu ters giydirirsin yemin ediyorum...
- Aslında Ayşe Arman’a ulaşıp, onu da buluşacağımız yere davet etmek istiyordum. Bunlar geldiğinde Ayşe farklı bir masada başkalarıyla oturacaktı ve bizimkilerin suratına bile bakmayacaktı. (Kahkahalar)
◊ Organize suç duymuştum da organize şakaya ilk defa rastlıyorum...
- Neyse Alişan, Fettah, İzel bir güzel hazırlanmışlar, restorana geldiler. Tabii ortada Ayşe falan yok. Polat’la ikimiz oturmuş bunları seyrediyoruz.
◊ Gerçeği öğrenince topa tutmadılar mı ikinizi?
- İçlerinden ne küfür ettiler bilmiyorum ama kahkaha atmaktan başka bir şey yapmadık o gün. (Gülüyor)
◊ Helal olsun vallahi nasıl oyuna getirmişsin hepsini...
- (Gülüyor) Aaa severim oyun oynamayı. Tavla başta olmak üzere bütün oyunlara karşı merakım vardır. Genellikle de hepsini hatasız ve kusursuz bir şekilde oynarım.
◊ Nesine oynuyorsun tavlayı peki?
- Ayakkabısına oynuyorum, inanır mısın hiçbir zaman ayakkabıya para vermedim. Artık bütün eş, dost, ahbap “Yeter” demeye başladı çünkü sırf kazandığım ayakkabıları sığdırmak için ayrı bir ev tutmam gerekecek yakında. Üç ayda bir dolapları temizliyorum, hooop yerine yenileri geliyor. En çok da Ali Ağaoğlu’ndan geliyor paketler...
◊ Polat Yağcı’ya yenilmişsin ama bir kere...
- Yahu çok kötü oynar Polat ama işte bir kere yendi beni. Tabii sonrasında neler olduğunu kendisine sorman lazım. (Kahkahalar)

 

Fotoğraflar: Mustafa ÖZKÖK

X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku