Sahneye atılan peçeteleri gördüm, mesleği bıraktım

Hani bazı insanlar vardır, inanmadıkları bir şeyi asla yapmazlar. Bildiklerinden taviz, prensiplerinden ödün vermezler. Girdikleri yoldan mümkün değil dönmezler. İşte Işıl Yücesoy da tam böyle biri.

Rol gereği bile olsa, ikna olmadığı hiçbir şeyi yapmayacak kadar ilkelerine bağlı bir sanatçı. Şimdiki gençler pek bilmez ama bir zamanlar “Ya Seninle Ya Sensiz”le fırtınalar estirmişti müzik dünyasında. Ardından tiyatro sahnelerinde ve ekranın “Çemberimde Gül Oya” gibi fenomen dizilerinde can verdiği karakterlerle taht kurdu izleyicinin yüreğinde. Şimdilerde “Hayat Mucizelere Gebe”de izliyoruz onu yine büyük hayranlıkla. Ama “yazsam roman olur” dediği müthiş bir hatıralar galerisi de var elbette yıllar içinde biriktirdiği ardında. İşte bugün konuğum bu dimdik kadın. O hâlâ çok alımlı, müthiş zarif, lafını hiç esirgemeyen ve dünya yıkılsa bildiğinden taviz vermeyen, bu yola yeni çıkan gençlere tam anlamıyla örnek olacak bir sanatçı; huzurlarınızda Işıl Yücesoy...

Sahneye atılan peçeteleri gördüm, mesleği bıraktım

* İtiraf etmeliyim biraz çekiniyorum sizden...
- Hayda... O da nereden çıktı şimdi? Niye çekiniyorsun bakayım?

* Ne bileyim fazla dediğim dedik, inadım inat bir havanız var...
- Şöyle söyleyeyim İzzetçiğim, hayatım boyunca inandığım prensiplerimden asla taviz vermedim. Fakat buna “inat” mı denir bilemem. Mesela Sayın Cüneyt Gökçer’le “Tamirci” piyesini sahnelerken bana “Buraya çök” dedi. “Ancak beni ikna ederseniz çökerim” diye cevap verdim.

* Yahu rol bu! Çökmeniz gerekiyorsa çökeceksiniz herhalde...
- Hayır efendim. İlk önce ben inanmalıyım onun gerekliliğine. Eğer ikna olmazsam ne dizide, ne müzikte, ne hayatta, ne kocada, ne kızda... Asla ve asla çökmem.

* Zor kadınsınız vesselam...
- Hayatta hiçbir güçlüğe boyun eğmedim. Yıllar önce ilk plağımı yapmaya karar verdiğimde, kapı kapı dolaştım ama bir tane bile şirket beni kabul etmedi.

PLAKÇILARI İKNA EDEMEDİM PLAK ŞİRKETİ KURDUM

* Sesiniz güzel, kendiniz güzel, niye kabul etmediler?
- Yabancı müzikler üzerine aranjmanlar yapılarak bir yere gidilemeyeceğini fark edince tarzımı değiştirip kendi şarkımı söylemek istedim. “Ya Seninle Ya Sensiz”lerle falan başladım ama hiçbir plakçı kabul etmedi beni. Para yok pul yok, ot yok ocak yok o zamanlar. Fakat inadım öyle bir tuttu ki, menajerime telefon açıp “Şu kadar param var, sende ne kadar var?” diye sordum. Neyse bu geldi bir kadeh de rakı koydum önüne, “Bu gece plak şirketi kuruyoruz” dedim.

* “Asla yılmam” diyorsunuz yani...
- Yılmam tabii, bir gecede plak şirketi kurup Orient Plak etiketiyle albümlerimi çıkarmaya başladım. Diğerlerine de “Basmazsanız basmayın anasını satayım, ben basıyorum” dedim.

* Yok muydu şöyle size destek olacak fabrikatör bir ahbabınız falan?
- Olabilirdi isteseydim tabii ama ben ileride insanların gözlerinin içine rahatlıkla bakabilmeyi tercih ettim. Ben hiçbir zaman bacak açmayı seçmedim, başkaları gibi birilerinin kapatması olmadım. Bunu Tanrı da, sokaktaki insan da biliyor. Elime çok fırsatlar geçti ama ben hiç yapmadım öyle şeyler. Üstelik çirkin bir kadın da değildim...

BU HAYATTA NE  YAPTIYSAM EFENDİCE YAPTIM

* Hâlâ taş gibisiniz maşallah.
- Benden talep edilen bazı şeyleri yaparak daha yükseklere çıkabilirdim belki ama kendi inandığım basamakta kalmak bana yetti. Bu hayatta ne yaptıysam efendice yaptım.

* Aileniz destek oldu mu sanat hayatına atılmanıza?
- Benimkisi zaten sanatı hayat edinmiş bir aile. Bach sülalesi gibiyiz mübarek! Dedem ve amcalarım Klasik Türk Musikisi’yle ilgilenirdi. Halalarım desen, hepsi tiyatro oyuncusu. Ressam Asım Yücesoy da amcam olur. Fakat aralarında hak ettiği yere gelememiş bir yetenek var ki, işte o da babam Selahattin Yücesoy’dur.

* Neden hak ettiği yere gelememiş?
- Babam biraz tembel ve sürekli eli nabzında olan bir adamdı. Herkes onun Amerika’ya falan gidip dünya çapında bir bestekar olmasını beklerken, o gitti Kırklareli’nde müzik öğretmenliği yaptı. Hayatı boyunca yerini bulamamasının üzüntüsünü çekmişimdir.

* Böyle bir aileden geldiğinize göre konservatuvar da kaderinize yazılmış olsa gerek...
- Beni konservatuvara gönderen halam Muazzez Kurtoğlu’dur. “Seni tiyatrocu olarak görüyorum. Bunun için özveride bulunabileceğine inanıyorum” dedi. Huzur içinde uyusun, gerçekten de bir meslek, bir ivme, bir yaşam biçimi hediye etti bana.

ÇAĞAN’A ÖZENLE BAKIN BU DA VASİYETİM OLSUN

* Hazır hayatınızın mihenk taşlarından bahsediyorken, Çağan Irmak diyorum size...
- Çağan’a öylesine özenle bakmalı ki bu ülke... Bak ben geldim gidiyorum, bu laf da vasiyetim olsun. Türkiye, onu bütün çocuksu, deli dolu halleriyle el üstünde tutmalı. “Unutursam Fısılda” olsun, “Çemberimde Gül Oya” olsun, “Prensesin Uykusu” olsun, birçok projede beraber çalıştık Çağan’la.

* “Keşanlı Ali” çok iyi değildi ama kabul edin...
- Varsın öyle olsun, hayatta insanı başarıya hep başarısızlıkları götürüyor. Ben ilk cast’ıyım Çağan’ın. Birbirimizi de tanımıyoruz o zamanlar. O kadar da naif bir oğlan ki, “Işıl Abla nasıl tanımazsın, beş defa geldim seni orkestrayla izlemeye, en önde oturdum” diyor. Ben sanki onu görüyorum sahneden (gülüyor).

AŞKI MAŞKI BIRAK, FLÖRT ETMEYE VAKTİMİZ YOKTU

* Tiyatroyu neden labirente benzetiyorsunuz?
- Nasıl benzetmem? İzmir Devlet Tiyatrosu’na tayin olduğumuz günlerde bir oyundan çıkıp öbürüne giriyorduk. Aşkı meşki bırak, flört etmeye bile vaktimiz yoktu. Haydi bunları da boşverdim, hep aynı kişilerle oynanır mı be İzzetçiğim? Arada bir baklava yerken azıcık da çörek otu koymak lazım değil mi yani? Hep aynı rejisörler, hep aynı oyuncular, hep aynı ekip! Ben böyle bir kadın değilim kardeşim. Okulda tarih çalışırken hoop cebire geçerdim. Bir de tabii her şeyden önemlisi aşklarım da olmalı!

* Hazır konu açılmışken, büyük de bir aşk acısı çekmişsiniz zamanında...
- Ah evet sorma, işte zaten ondan sonra İstanbul’u terk edip Ankara’ya gittim. Aslına bakarsan benim amacım tiyatrocu olmaktan ziyade o aşktan kaçmaktı.

* Bir aşktan öbürüne kaçış...
- Evet evet, tiyatro aşkı bir ömür kaldı bende.

Sahneye atılan peçeteleri gördüm, mesleği bıraktım


“DOĞURAMAZSIN, DOĞURURSAN GEBERİRSİN” DEDİLER

* Ve 45 yaşında belki de aşkların en güzeli girmiş hayatınıza... Mucize bebeğiniz Meneviş...
- Ahh ahh Menevişim Menevişim... Bütün doktorlar “Doğuramazsın, çocuk doğmadan geberirsin” dediler.

* Tabii sizin yine inadınız tuttu...
- Ölüm riskine rağmen, çok zorlu şartlarda doğurdum dünya tatlısı kızımı. Amerika’da yaşıyor, daha yeni evlendirdim cancağızımı.

* Gelelim hayatınızda çok önemli yeri olan, benim de üvey annem Fikret Şeneş’e...
- Ah canım Fiko’m, o benim ablam ve Türkiye’ye gelmiş geçmiş en büyük şarkı rejisörüdür.

* Ne demek şarkı rejisörü?
- İnsan piyes yazarken bir reji yapar hayatından. Fikret Abla da aynen o şekilde hayatını yansıttı şarkılarına. “Sen ancak domates satarsın” diye çok kovdu stüdyolardan (gülüyor).

* Kim bilir ne hikayeler saklıdır arşivinizde...
- Ah ah, hepsini anlatsam roman olur. Bak aklıma ne geldi, Cüneyt Gökçer’in iteklemesiyle opera bölümüne başlamıştım. Herkes “Dünya çapında olacaksın” falan diyordu ama ben bir türlü sevemedim operayı. Kanım uyuşmadı bir kere, ne yapayım dünya sanatçısı olmayı? Neyse Fiko aldı beni karşısına “Bu kazandığın opera sesini kaybedeceğiz” dedi.

* O nasıl olacakmış?
- Gizli gizli yine bir operacıdan ders aldırıp opera sesimi kaybettirdi bana (kahkahalar)...

* Rus ajanı olduğun doğru mu?
- (Gülüyor) Ah bak bu da bana Fiko’nun mirası. Bir zamanlar saçlarım kısacık, sahnede üzerimde deri pantolonlarla Rusça şarkılar söylüyordum. Mikrofonun kablosunu kırbaç gibi kullanır, bardak falan fırlatırdım. Benim şovu gören Fiko da “Ay bu kadın kesin Rus ajanı” demiş (kahkahalar).

* “40 metre kablolu Işıl” lakabı o günlerden mi kalma?
- Yok yok, onun hikayesi başka. Ercan Turgut’larla turneye gitmiştik. Tunceli’de askerlere konser verirken “Aman Işıl Hanım, izdiham olur aralarına girmeyin” dediler. Ah bir görsen, dağda ormanda kalmış yavrular, hepsi birbirine benziyor, sadece iki kulak bir de kırmızı surat görüyorum. Havada ağır bir postal kokusu var. Nasıl girmem ben o yavrucakların arasına? “Bağlayın bakayım bu kabloları birbirine” dedim ve 40 metrelik kabloyla daldım çocukların arasına.

ZEKİ MÜREN BENDEN HABERSİZ ŞARKIMI PLAK YAPTI DİYEOTURUP AĞLADIM

* Deminden beri soruyu nasıl evirip çevireceğimi düşünüyorum ama en iyisi pat diye sormak. Zeki Müren’e neden kırgınsınız?
- Kendisine çok büyük bir saygım var bir kere. Aslında kırgın değilim de ona yakıştıramadım bana yaptığını.

* Ne yaptı ki?
- “Bir Evet Yeter” şarkısı yüzünden oldu ne olduysa. Bak İzzet şarkı yapmak doğum gibidir. Ona emek verirsin, seversin, var edersin. Ben “Bir Evet Yeter”i yaptıktan sonra aradan biraz zaman geçmişti. Zeki Bey’le de uzun süreli ahbaplığımız vardı. Antalya’da gecemiz gündüzümüz beraber geçti. Haftada 2-3 kere beni dinlemeye gelirdi. Hatta Ajda’yla birlikte üçümüz Lunapark Gazinosu’nda program bile yapmıştık. Neyse, böyle bir samimiyetimiz varken benden habersiz şarkımı plak yaptı. “Işıl Hanım, ben senin şarkını okudum” dese bile yeterdi bana halbuki. Birden onun sesinden kendi şarkımın alaturka versiyonunu duyunca, oturdum ağladım biliyor musun? O kadar göklerde, ulaşılmaz gördüğüm Zeki Bey’e yakıştıramadım bu hareketi. Aradan yıllar geçti, aynı şeyi Kıraç da yaptı. Ve ben hâlâ kırılıyorum.

BEDİA MUVAHHİT DON KİŞOT DEĞİL MİYDİ...

* Bugünkü imkanlara baktığınızda, şanssız bir nesil olduğunuzu düşünüyor musunuz? Televizyon deseniz tek kanal, radyo deseniz o da aynı...
- Biz Don Kişot’tuk ayol. Bedia Muvahhit, Don Kişot değil miydi Allah aşkına? Ama şöyle bir bak o imkansızlıklar içinde ne sözler söylemiş, ne işler başarmışız. O da her baba yiğidin harcı değil tabii ki.

* Peki şimdikiler daha mı çabuk tüketiyor?
- Elbette canım. Onlar mesaj atarken sesli harfleri bile çıkarttılar.

* Size böyle “sesli harf fireli” mesaj atanlar oluyor mu?
- Hemen reddederim öyle şeyi. Türkçe Türkçe’dir. Ben Türkçe’me sahip çıkıyorum, öyle bir mesaj gördüğümde hemen “Byyy” yazıyorum (kahkahalar)...

* Başka nelere gıcık oluyorsunuz?
- Peçetelere! Zaten sahneye atılan o peçeteleri bir kere gördüm, ondan sonra da mesleği bıraktım.

* Yahu bu yüzden mesleği bırakır mı insan?
- Tabii ki tek sebep bu değildi. 2,5 ihtilal geçiren Türkiye’de zamanla sosyoekonomik durumlar, arzlar talepler değişti. Gece kulübünde türküler söylenmeye başlandı. Bir gece üzerime püskürtülen şampanyalar yüzünden beyaz tuvaletim rezil oldu. Eve gittim ve “Sen neredesin?” muhasebesi yapmaktan uyuyamadım. Yanlış anlaşılmasın, kimseyi aşağıladığım falan yok. Fakat bu mekanların artık beni mutlu edebilecek yerler olmadığını fark ettim. Ertesi akşam da peçeteler havada uçuşunca bende film koptu. “Bir gece içinde şarkı söylemeye karar verdiysem, bir gece içinde de bu işi bırakırım” dedim ve sahneleri terk ettim.

SANATÇI DA SENİN GİBİ AŞK DA YAPAR YEMEK DE

* “Keşke imkanım olsa da beni seyredenlerin hepsini eve çağırıp onlara yemek yapsam” demişsiniz? Nedir bu yedirme merakı?
- (Gülüyor) Nedense bizde sanatçı bir şey bilmez, yapmaz algısı var. Bir gün birine sinirlenip “Ayol sanatçı insan değil mi?” dedim? Sanatçı senin gibi tuvalete de gider, aşk da yapar, yemek de... Onun üzerine de bu lafı ettim işte.

* Tamam canım sinirlenmeyin...
- Arada parlarım ben böyle, kendime tokat atmışlığım bile vardır.

* O nasıl oluyor?
- Aynanın karşısına geçip şak diye oluyor. Hayatımda üç defa başıma geldi bu olay. Bir keresinde çok parasızım. Vaziyetim tatsız, iş yok, güç yok, kocadan yeni ayrılmışım. Kız 1,5 yaşında. Çaresiz bir durumdaydım. Bir anda aynada göz göze geldim kendimle. Ayna içindeki Işıl’la dışındaki Işıl birbirine baktı. Ne düşündüğümü tam hatırlamıyorum o anda ama pat diye yapıştırdım suratıma bir tane.
Aynada da gördüm tokadımı, bir anda toparladım ve başladım kendi kendime konuşmaya: “Sen kimsin, sen Işıl Yücesoy’sun. Bu çocuk sana gökten zembille inmedi. Bu çocuğu sen seçtin. Dolayısıyla bu mecburiyeti yaşamak zorundasın. Bir dikil bakayım sen.” O tokattan sonra bir baktım ki yeniden Işıl Yücesoy olmuşum, hamdolsun.

Sahneye atılan peçeteleri gördüm, mesleği bıraktım

HANDE, HÜMEYRA’DAN SONRA EN RAHAT ÇALIŞTIĞIM İNSAN

* Hande’nin (Ataizi) 2015 modelini nasıl buldunuz?
- Hande çok çok tatlı. Onunla çalışmak inanılmaz keyifli. Hiperaktif. Arada bir delirtiyor beni. Her şeye karışıyor. “Ajan rejisörsün sen” diyorum ona. Hakikaten çok sevdim. İnsanların birlikte oynamaktan zevk aldığı ve çabuk adapte olduğu oyuncular vardır. Bu kimi zaman sevgiyle, kimi zaman saygıyla olur. Hande, Hümeyra’dan sonra en rahat çalıştığım insan.

* Hümeyra da zor kadındır...
- Ama hiç düşünmeden yine çalışırım onunla. Mesela Tuba Büyüküstün de benim canım evladım gibidir. “Kara Para Aşk”ı sırf o var diye kabul ettim. Yavrum daha küçücüktü “Çemberimde Gül Oya” zamanında.

* Çok güzel oynamıştı ama...
- Benim yavrum ya. Çalışmaktan, didinmekten tırnağı kopanlardandır o. Benim hiç tırnağım falan kalmadı artık.

* Kolay gelmediniz tabii bugünlere...
- Çileli olduğu kadar güzel bir yoldu benim için. Şükürler olsun ki çoğu şeyden fedakarlık etmedim. Çocuk da doğurdum, evlendim de, aşk da yaşadım.

* “Unumu eledim, eleğimi astım” demek gelmiyor mu hiç içinizden?
- Ölürüm ayol. Ne yani evde karnıyarık yapıp tığ mı öreyim? Eğer çalışmazsam, üretmezsem hakikaten ölürüm. Zaten durduğum zaman mutlaka gelin beni itekleyin. “Ne yapıyorsun abla?” deyin. Beni Allah sahnede öldürsün şekerim.

* Yıllardır sahnelerin ve müzik piyasasının tozunu yutmuş Işıl Yücesoy bugün kimleri dinliyor?
- Benim böyle ilk duyduğum zaman ağladığım insanlar var.

* Kimmiş bu sizi ağlatanlar?
- Mesela Yonca Lodi ve Candan Erçetin. Candan daha farklı Yonca’dan. Söylemleri, ifadeleri güzel bu çocukların. Kelimelerin anlamlarını bize yansıtabiliyorlar. “Sen benim miladımsın” deniyor bir şarkıda, öbüründe “Seni seviyorum” diyorlar. Bunlar ne kadar büyük laflar biliyor musun? Böyle sözleri sadece melodik kavramlar içinde söylemek yetmez. Dediklerine inandırmaları gerek dinleyiciyi. Şarkının içinde tiyatro olmadan bunu ifade etmek imkansız. Niye Hülya Aksular çok önemli bir balerindir? Çünkü dansının içinde tiyatro vardır. Kadın bale yapar, ben ağlarım.

* İçinde tiyatro geçmeyen bir sanat, sanat değildir diyorsunuz...
- Yaşam geçmeyen demek daha doğru olur. Tiyatroyu herkes bilmeyebilir. Ama yaşam geçmiyorsa, yaşanmışlık geçmiyorsa geçmiş ola.

10 YAŞINDA BİR FIRLAMA VAR İÇİMDE

* Hayat Mucizelere Gebe’de bir yaşanmışlık olduğu için mi rolü kabul ettiniz?
- Bu diziye gelene kadar reddettiğim sekiz proje oldu. Neden onları reddedip de bunu kabul ettiğimi anlatayım istersen. Ben hep hanımağa değilim. Temcit pilavı gibi üstüme o rolü yapıştırmaya çalışıyorlar. Ben bir sanatçıyım, her şeyi oynarım. O kadar inandılar ki hanımağa olduğuma, taksiye bindiğimde “Estağfurullah hanımağam” deyip para almamaya falan çalışıyorlar. Artık kulvarları değiştirmekte yarar görüyorum. Tiyatro geçmişimi de araştırırsanız görürsünüz, çok farklı roller oynadım. Bu teklife gelince, ilk defa bir senaryoyu okurken güldüm. Dizideki karakterim Esma’yla flört ettik bir süre, baktık, birbirimizi sevdik, aşık olduk ve “Oynayacağım bu rolü” dedim.

* Esma karakteri nasıl aşık etti sizi kendine?
- Esma’nın o tutuculuğuna rağmen içinde yaşayan müthiş çocuğa aşık oldum. Torununa aşık, kızını çok sevdiği halde kendi yolunda gitmediği için onu biraz tokatlıyor. Tutucu diyoruz ama kızın başına geleni de kabul etmiş. Bu çocuksu yanları hoşuma gitti.

* Var mıdır sizin de içinizde böyle bir çocuk?
- Ay her zaman. 10 yaşında bir fırlama var içimde!

* Dizideki Damla’nın yanlışlıkla yapılan suni döllenme ile hamile kalma durumu sizin başınıza gelse ne yapardınız?
- Ayol hayat bu, her şey başımıza gelebilir. Önemli olan sorunu akıllıca, rasyonel bir şekilde çözmek.

* Doğurur muydunuz o çocuğu?
- Doğururdum tabi.

Peki aileye mi verirdiniz, kendiniz mi bakardınız?
- Doğuran mı, büyüten mi hikayesi... Zor bir karar ama ben Işıl Yücesoy olarak kendim yetiştirirdim o çocuğu.

Sahneye atılan peçeteleri gördüm, mesleği bıraktım

GİYDİĞİM TUVALETLE ALKIŞ ALMAZSAM BİR DAHA GİYMEZDİM

* Biraz yeni diziniz “Hayat Mucizelere Gebe”den söz edelim. Yine bir hanım ağalık olacak mı ilerleyen bölümlerde?
- Hiç oynamadığım tarzda bir rol bu. Namaz kılan, oruç tutan, batıl inançları olan, eli tespihli mutaassıp bir kadını canlandırıyorum. Hanımağadan çok, evdeki tutucu anneanneler gibiyim. Zaten rol modelim de kendi anneannem.

* Sizin de var mı batıl inançlarınız?
- Nazara çok inanırım. Bir de garip takıntılarım vardır. Mesela giydiğim tuvaletle alkış almazsam bir daha onu giymezdim.

* Sözlüklerde hakkında kötü yorum yazılmamış tek sanatçı sizsiniz galiba...
- Ben insanları, insanlar da beni seviyor. Çünkü onlara çok değer veriyorum. Mesela bu sosyal medyada falan bana yazan herkese tek tek cevap veririm. 

* Instagram’da harikulade fotoğraflar paylaşıyorsunuz...
- Daha o kadar beceremiyorum canım. Ustalardan öğreniyorum yavaş yavaş. Zamanla fotoğrafçılığa doğru kayacağım gibi geliyor.

* Diziye dönersek, sizin rolünüzü önce Fatma Girik’e teklif etmişler sanırım...
- Öyle bir haber çıktı ama bu rol için ilk beni düşünmüşler. Hoş, haber doğru olsa ne olacak ki? Fatma Girik çok önemli bir oyuncu.

AMİRAL BİR KOCA İSTİYORUM ALTI AY YANIMDA KALSIN ALTI AY GİTSİN

* Konuşması pek hoş değil ama kötü bir hastalık atlattınız...
- Bir tek o olay esnasında konuşmadım çünkü kimse beni aciz görsün istemedim. Menajerim dahil kimseyi kabul etmedim evime. Çünkü insanın hayatında bir görüntüsü, bir imajı vardır. Açıkçası bunu Türkiye’ye gösterip imajımı bozmak istemedim. Ne zaman ki iş bitti, dimdik ayağa kalktım, o zaman konuşmaya başladım. Aman benim gibi ihmal etmesinler, mutlaka takiplerini yapsınlar genç kadınlarımız.

* Panellerde bu konuda konuşmalar yaptınız...
- Evet, çünkü bunun görevim olduğunu düşünüyorum. Memeder’e üyeyim, onlar ne zaman bana emrederlerse her yere gider, konuşurum. “Bu konuda ne gerekiyorsa yapacağım, bayrak çekeceğim...” Bir Işıl Yücesoy sözüdür bu inan ve benim sözüm ağırdır.

* Yeniden sahnelere dönmeyi düşünüyor musunuz?
- Arada birileri gelip “Abla neden şarkı söylemiyorsun, özledik sesini” falan diyor. Eskiden olsa kibarlık yapıp “Teşekkür ederim” der geçiştirirdim. Şimdi yaşım büyüdükçe cazgırlaştım. Artık dönüp “Çok pardon ya ben şarkı söylerken plaklarımı aldınız mı? Hayır. Gazinoma geldiniz mi? Hayır. Siz neyimi özlüyorsunuz benim?” diyorum.

* Ama ben gerçekten özledim...
- (Gülüyor) Zaten herkese inat “Ben varım” demek için yapıyorum bir albüm. Yıllar evvel birine aşık olup İskender Doğan’ın sözleriyle bir beste yapmıştım. Onu söylüyorum, ayrıca cover parçalar da olacak. Eksik olmasınlar pek çok sanatçı arkadaşım bestelerini paylaştı benimle. Mart ayında çıkıyor albüm Allah kısmet ederse. Bir de konser vereceğim. 70’ten sonra artık daha ne olur dersen de bir evlilik olur herhalde. Amiral bir koca istiyorum, altı ay yanımda kalsın, altı ay gitsin yoksa çok sıkılırım (kahkahalar)...

Sahneye atılan peçeteleri gördüm, mesleği bıraktım

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku