Geriİzzet ÇAPA Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

Seyfettin Dursun olarak başlayan hayatına şan, şöhret, iki ayrı ‘kişilik’ ve de hepsinin bedeli olarak koskoca yalnızlığını sığdırmış bir adam o. Yalnızlık kendi tercihi...

Gülmek ve güldürmek ise en sevdiği... Seyfi Dursunoğlu ile yaptığım röportaj belki de bugüne kadarkilerin en keyiflisiydi. Muhabbetimiz kimi zaman kahkahalarla bölündü, kimi zaman da onun verdiği hayat dersleriyle. Travmatik çocukluğundan Huysuz Virjin’i ‘doğurmasına’, aşklarından nefret ettiklerine kadar her şeyi kendi elleriyle yaptığı ay çöreklerini yerken konuştuk. Sıra fotoğraf çekmeye geldiğinde de dizginleri eline aldı ve bu matrak kareler ortaya çıktı. Gelin bu ‘huysuz’ ve tatlı adamın hayatının penceresini birlikte aralayalım.

Çocukluğunuzla başlayalım. Önce biraz anne babanızı tanıyalım...
- Ayol tanıyıp da ne yapacaksın? Annem dünyanın en saf ve temiz kalpli insanlarından biri. Hayatı bahçesi ve çocuklarıyla geçen, huysuz kocasını idare etmeye çalışan uysal bir kadın... Yani karşısındaki deli bile olsa onunla geçinebilirdi.

Peki ya babanız?

- Sus sus, babam son derece mutaassıp ve despot bir adamdı. Hafız olmasına rağmen arada ceviz kırmaya da bayılırdı.

Aslen nerelisiniz?

- Baba tarafım Karadenizli. Peder Bey, Trabzon’dayken saat tamirciliği yaparmış. Ailedeki bütün erkekler gibi seksine son derece düşkün bir adammış. Çocuk adedi arttıkça, saat tamir ederek işi götüremeyeceğini anlayıp İstanbul’a gelmiş. Amcalarımın izinden gidip manifaturacılık yapmaya başlamış. Ama bir süre sonra işin kurdu insanlarla baş edemeyip iflas etmiş.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

Kaç kardeşsiniz?

- Ölenleri, düşenleri ve kürtajları saymazsak 6+1 kardeşiz. Dedim ya Karadenizliler pek bir düşkün oluyor o işlere... (Gülüyor)

Ne demek 6+1?

- 6 kardeştik. Nizamettin ölünce 5’e indik. Yıllar sonra annemde bir kanama oldu. “Doktorlar artık çocuğunuz olmaz” deyince onlar da rahat ettiler. Ama 47 yaşında yeniden hamile kaldı kadıncağız. Konu komşudan utanıp “Ay ne yapacağız?” diyordu. O sırada ablam da yeni evlenmişti; onun da çocuğu oldu. Ana-kız sütü yaptılar. Böylece yine 6 kardeş olduk.

Ne çekmiş be kadın, ne çekmiş...
- Zavallı bir gece “Bey ben biraz sıkıntılıyım, fenalık geldi” demiş. Babam da “Dön sağ tarafına yat, bir şey olmaz” diye kestirip atmış. Anneciğim “Bismillah” deyip sağ yanına dönmüş, sabahına da zaten kalkamadı kadın, ölmüş.

ABLAMIN ISIRGAN OTUNDAN ÇOK ÇEKTİM
Çocuklarına karşı da bu denli ilgisiz miydi babanız?

- Annem ne kadar iyi ve şefkatliyse babam da bir o kadar baskıcıydı. Abilerimin sırtında odun kırardı. Hep kendi dediği olsun isterdi.

Siz de payınızı aldınız mı bu dayaklardan?
- Korkardım. Babamdan çok korkardım. Herkes dayak yemiştir ondan. Bir ben yemedim, çünkü dayak yememek için elimden gelen tüm çabayı sarf etmiştim. Sırf bana vurmasın diye evden dışarı çıkmazdım. Yazları annem “Baban uyudu, kalk sinemaya git. Ben idare ederim” dese de inanmazdım. Kapının önüne adımımı atmazdım.

Neyse en azından sırtınızda odun kırılmamış...
- Babamın dayağını yemedim ama ablam eksik olmasın telafi etti. Onun ısırgan otundan çok çektim.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

Nasıl yani?

- Abilerim de babam gibi çok baskıcıydı. Fakat hep sokaklarda oldukları için ben iki ablayla büyüdüm. Dikiş dikmekten teğel sökmeye kadar her şeyi yapardım. Biraz pısırık ve naif yetiştirildim yani.

Isırgan otuna takıldım...

- Ablam bazen eldivenle veya bezle ısırgan otlarını toplar, onlarla beni döverdi. Bacaklarım niye bu kadar güzel sanıyorsun? Isırgan otuyla vurduğu yerler davul gibi şişerdi. Babam o sırada bir görse herhalde öldürürdü ablamı.

Niye? Odun yerine ısırgan kullandı diye mi?
- Saçmalama. Kardeşim dünyaya gelinceye kadar evde bir dediğim iki olmazdı. Çünkü en küçük bendim. O doğar doğmaz tu kaka oldum. Neyse şişlerim babam gelene kadar inmesin diye dua ederdim ama akşama kadar dümdüz olurdu bacaklarım.

Gerçekten de travmatik bir çocuklukmuş sizinkisi...

- Ne ‘tikti’ bilemem ama tüm bunların yanında iyi yetişmem için beni o zamanlar sayılı ailelerinin çocuklarının gittiği Boğaziçi Lisesi’ne yatılı yazdırdılar. Zeki Müren, Kadir Has, Haldun Simavi gibi isimler okul arkadaşımdı.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

ZEKİ MÜREN, BANA “SAKIN ŞARKICILIĞA NİYET ETME” DEDİ
Sanat Güneşi’yle dostluğunuz o kadar geçmişe dayanıyor demek...
- Tanışıklığımız diyelim. Zeki Bey benden büyüktü. Lisedekilerin ortaokuldakilerle arkadaşlık etmesi yasaktı. Ayrıca onun büyük bir iddiası vardı. Şarkıcı olacaktı, havalardaydı. Beni çocuk olarak görürdü. Bir gün kantinde herkes çay içiyor. Ona “Şarkı söylesene” dediler. “Söylerim ama çocuklar dışarı çıksın” diye beni işaret edip kapının önüne koydurdu.

Liseye geçene kadar sabretseydiniz Sanat Güneşi’ni dinlemek için...
- Yok canım... Bir gün 19 Mayıs provaları için Şeref Stadı’na gitmiştik. Zeki Müren gösterilere katılmıyordu ama bizimle beraber provalara geliyordu. Bir arkadaşımla birlikte Zeki Bey’in yanına düştük.

Yine laf mı soktu size?
- Hayır, bu sefer Vedat’la bana “Hasta numarası yapın, gidip gezelim” dedi. Ben iki büklüm “midem, midem”, Vedat da “başım, başım”... Zeki Bey koştu hocanın yanına, “Bunlar hastalandı ne yapayım?” dedi. “Başından ayrılma, al bunları okula git” diye cevap vermiş hoca da...

Zeki Bey’in hain planları var galiba...

- Aynen, doğruca Yıldız Parkı’na gittik. Sesimi merak etti, bana solfej yaptırdı ve “Senden hiçbir şey olmaz, sakın niyet etme şarkıcılığa” dedi. Arada saklambaç, birdirbir, uzuneşek oynadık ve döndük okula...

Bu olaydan sonra okulda da size iyi davranmaya başlamıştır herhalde.
- 9. sınıfta ayrıldım. Eniştem subaydı, çok cimri bir adamdı. Babama “Bu kadar masraf yapmana gerek yok. Çocuk yakışıklı, Heybeliada Deniz Koleji’ne sokalım, bedava okur” dedi. Hiç fikrim sorulmadan Deniz Koleji’nin imtihanlarına sokuldum.

İtiraz hakkınız yok tabii.
- Ne itirazı? Babama soru bile sormak imkansızdı. “Gideceksin” dedi, “Peki” deyip başımı önüme eğdim. Fakat benim başka sinsi planlarım vardı. Hiçbir şey yazmadım kağıda ki beni okula almasınlar diye. 188 kişi alacaklardı, gel gör ki torpille 188’inci olarak beni aldılar.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

ABİMLE HÂLÂ KONUŞMUYORUM
Kusura bakmayın da sizi pek düşünemiyorum asker olarak...

- Salağın söylediği şeye bak, sanki ben kendimi düşünebiliyorum.

Askeri okuldan size neler kaldı, neler öğrendiniz?
- Ne öğreneceğim? Sıkıntıdan başka hiçbir şey! Elimde bayraklarla yazı yazmayı öğrendim. Bir de 3’te nöbete kalk, 5’te yat. Üst sınıftan biri geçerken selam vereceksin, unuttun mu doğru ceza talimine... Onun cezası da eğilip ayak bileklerini tutarak yürümekti. Yap yapabilirsen!

Yapamam, vallahi yapamam! Ne zaman kanatlanıp yuvadan uçtu Seyfi Dursunoğlu?

- Yuvadan uçmaya izin yoktu aslında. İngiliz Filolojisi’ni yarıda bırakıp SSK’da devlet memuru olarak çalışmaya başlamıştım. Bir gün abimle öyle büyük bir kavga ettim ki, valizimi alıp “Ben gidiyorum” dedim. Abimle ve ailesiyle hâlâ konuşmam, fakat o kavganın tek faydası olduysa, o da evden ayrılıp bugünlere gelmemdir.

Babanız ne dedi valizinizi alıp çıkmanıza?

- Hiç yüz yüze gelmedik ki... Biliyor musun bizim asıl soyadımız Tursun. Sonradan Dursun oldu.

Nasıl yani Dursunoğlu değil mi?

- Gerçek adım Seyfettin Dursun. Kömürcü adı gibi diye değiştirdim. Seyfi Dursunoğlu yaptık. Gerçi bu sefer de kasap adı gibi oldu.

Yoksa mahkeme kararıyla adınızı değiştirdiniz mi?
- Ayol kadın mı oldum neden değiştireyim? Sadece Seyfettin’den daha bir kibar Seyfi...

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

RANDEVUEVİ SAHİBİNİN EVİNE YERLEŞTİM
Evden ayrılmanızda kalmıştık. Gidecek yeriniz var mıydı bari?
- Ortaköy’de annesiyle yaşayan bir arkadaşım vardı. Evleri büyüktü. Kendime bir yer buluncaya kadar orada kalırım diye düşünmüştüm ama tahminimden çok daha kısa sürdü misafirliğim.

Kapıya mı koydular sizi?
- Kadın üçüncü gün elime bir liste tutuşturdu. Baktım, 1 kilo peynir, 2 karpuz, yarım kilo ıspanak yazıyor. Ulan ben memurum, nereden bulacağım her gün erzak alacak parayı? Baktım olacak gibi değil, Tarlabaşı’nda randevuevi işleten bir kadın vardı. Evinin bir odası boşmuş. Gittim oraya yerleştim.

İlk eviniz bir randevuevi miydi?

- Ne öyle kaşını kaldıra kaldıra soruyorsun? İşyerinde değil ayol gerizekalı, kadının evinde diyorum. Yakışıklıyım o zamanlar, kadın da yaşlı!

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

Cazibenizi mi kullandınız?

- İndir ulan, bak yine kalktı o kaş! Ne cazibesi oğlum? Kadının ilgisi vardı bana anlamında söyledim. Geceleri “Yürü Boğaz’a gidelim, yemek yiyelim” derdi, ben de her seferinde “İshalim” diye geçiştirirdim.

Arada sırada başka yalan seçseydiniz...
- Yahu ne yapayım, başka hastalık uyduramıyordum. (Gülüyor)

Yalnız duyduğuma göre hakikaten Yunan heykeli gibiymişsiniz.
- Evet, ulan her şeyi biliyorsun. Sormadan yazsaydın da bunları hiç gelmeseydin! (Kahkahalar) Gerçekten çok yakışıklıydım. Sokakta görenler birbirlerini dürter, “Şuna bak, Yunan heykeli gibi adam” derlerdi. Ama o güzelliği hiçbir zaman kullanamadım. O kadar güzelim ki başıma bir şey gelir diye sokağa çıkmama izin vermezlerdi. Zapturapt altındaydım.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

HUYSUZ’U DOĞURUNCAYA KADAR ÇOK İNLEDİM
Röportajın yarısına geldik, hâlâ Huysuz aramıza katılmadı...
- Kaşınıyorsun. (Kahkahalar)

Şaka maka ne oldu da Sosyal Sigortalar’dan sahnelere geçiş yaptınız?

- 18 sene devlet memurluğu yaptım. Fakat bildiğin yoksuldum. Düşünsene benim gibi hastalık derecesinde titiz adamın sabun alacak parası yoktu! Arada ekstra para kazanmak için ramazan eğlenceleri düzenliyor, kantolar falan yapıyordum.

Şans ne zaman güldü yüzünüze?
- Bir gün beni seyretmeye Muzaffer Hepgüler ve karısı gelmiş. Ardından Kulüp 12’ye gidip “Bütün kadroyu çıkarın işten. Bir çocuk var, öyle kantolar yapıyor, öyle şarkılar söylüyor ki görmeniz lazım” demişler. Bu vesileyle Kulüp 12’de işe başladım. Huysuz bu şekilde doğdu. Annem beni doğuruncaya kadar hastaneyi inletmiş, ben de Huysuz’u doğuruncaya kadar çok inledim, çok parasızlık çektim.

Huysuz olmak için nelerden vazgeçmek zorunda kaldı Seyfi Dursunoğlu?
- Her şeyden önce özel yaşantımdan vazgeçtim. En büyük fedakarlığım budur. Ben de meyhaneye gidip kafayı çekmek, bardağı fırlatmak, azıp kudurmak isterdim. Ama hayır! Derli toplu yaşamak zorundaydım. Yaptığım işin icrası, Müslüman bir ülkede çok zor.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

Kıyafetinizden dolayı değil mi?

- Bravo vallahi! Boyun kadar zekan var! Düşünsene kadın kılığına gireceksin, gerdan kıracaksın, bacak açacaksın. Üstelik güzel de kadın oluyorum. Öyle tapon falan değil. Fakat o peruğu çıkardığım anda her şeyin sahnede kaldığına insanları ikna edebilmek için özel yaşantıma çok dikkat etmek zorundaydım. Şov esnasında söyleyip yaptıklarımı hayatımda tatbik etmediğim için bugüne kadar insanların sempatisini, sevgisini, saygısını kazandım.

Zeki Müren de tüm frapanlığına rağmen Türk halkı tarafından kabul edildi.
- Çünkü o sesiyle ve şarkılarıyla insanların kalbine hitap etti. Yoksa “Nice Bir Aşkınla Feryad Edeyim”i söylerken uzun çizme, mini etek ve pelerin giymek pek de uyumlu olmuyor tabi...

Okul bitti, yıllar geçti Zeki Bey’le aranız hâlâ düzelmedi...
- Aramızdaki mesafeyi ben koydum. Etrafında bedava yiyip içen bir avanesi vardı. O en önde yürüyecek, canı çikolata istediğinde yanındakilerden biri kutuyu açıp ikram edecek falan... Ben niye kendimi böyle bir duruma sokayım? Ayrıca 20 sene aynı kişiyle beraber oldum. Oturduğumuz bodrum katında prens bendim. Şimdi alıp sevgilimi Zeki Müren’in saray gibi evine götürüp neden gözünü açayım, “Böyle hayatlar varmış” dedirteyim? Aptal mıyım ben?

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

BELKİ BU RÖPORTAJDAN SONRA BİR TALİBİM ÇIKAR

12 Eylül’ün meşhur yasaklarından siz de nasibinizi aldınız mı?
- Günay beni emniyete götürdü, bana bakıp “Bunun kolunda bacağında kıl var, sakalı var, kadın kılığına giriyor, biz buna bir şey diyemeyiz” dedi polisler. Sadece gazete ilanlarındaki uzanırken çekilmiş bir pozum kaldırıldı.

Şu an hayatınızda biri var mı?

- Hayır, çünkü bundan sonra gelen insanın bana aşık olacağı için geleceğine inanmıyorum. Aynaya bakabiliyorum ve bu yaşta kendimi çirkin buluyorum. Kaybettim o güzelliğimi. Şu anda ne giysem yakışmıyor gibi. O yüzden bu saatten sonra gelecek olan beni değil, oturduğum evi ve paramı sever.

Saçmalamayın, insanlar sizin zekanıza aşık olurlar paranıza değil...

- Kim bilir belki bu röportajdan sonra bir talibim çıkar... Ama çıksa ne olur, kendimi engellerim. Onun kötü yönlerini düşünerek soğurum. Allah beni aşık olmaktan korusun. Öylesine güzel birlikteliklerim oldu ki, onların üstüne uyduruk olma ihtimali çok yüksek olan ilişkiler istemiyorum.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

Evlilik hiç aklınızdan geçmedi mi?

- Geçmez olur mu? İlk evlenme teklifimi de çok gençken aldım.

Anlamadım... Teklifi alan siz misiniz?
- Benim tabii! Ablam evlenmişti. Evde kız kalmadı. Onun odasında yıllardır gözüm vardı, sokağa bakan çok güzel bir oda. O gidince bana kaldı haliyle. Saçıma dökülmesin diye zeytinyağı sürerdim o zamanlar. Neyse ben yağımı sürdüm, kafama da tülbenti bağladım, yeni odamın camlarını silmek için çıktım pervaza...

Bu hikâye nereye gidiyor, çok merak ediyorum doğrusu.

- Ben nereye götürürsem oraya gidiyor! Sus da dinle! Kapı çaldı. Annem açtı. Başörtülü bir kadın “Camiye gidip namaz kılacaktım, yetişemedim, sizde kılabilir miyim?” diye sormuş. Annem “Buyrun” demiş, içeri almış tabii. Kadın sonra “Çok hamarat bir kızınız var. Biz de temizlik hastasıyız. Eğer kabul ederseniz benim oğlanla sizin kızı görüştürelim, istemeye gelelim” demiş.

Siz hâlâ yukarıdasınız...
- Tabii canım. Harıl harıl camları siliyorum. Annem “Ben iki kızımı da evlendirdim” deyince kadın “Aaa olur mu, yukarıda küçük kızınız cam siliyor” diye cevap vermiş. Annem “Seyfiiii gel bakayım aşağıya” diye bağırınca indim yanlarına. Kadın beni görünce namazını bile kılmadan kaçtı. (Kahkahalar)

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

KAMYON ŞOFÖRÜ TİPLİ ERKEKLERİ BEĞENİYORUM

Huysuz nasıl bir evlenme teklifi hayal ediyor?
- Aya çıkarıp orada teklif etsin. Nikâhımızı da orada kıyalım. Paraşütle de dünyaya indirsin.

Huysuz ne tür erkekleri beğeniyor?

- Kamyon şoförü tiplileri... Aptal aptal bakma suratıma, bale yapan bir herifi seçeceğimi beklemiyordun herhalde.

Huysuz, erkeğin cebine mi yoksa fiziğine mi bakar?
- Ayol Huysuz zengin zaten, parayı ne yapsın? Para bile yedirir, yeter ki sevsin…

Huysuz’un ‘ürkütücü’ bir yanı da var değil mi?

- Ne ürkütücüsü ayol, taş gibi kadın!

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

Ağzından çıkanlardan korkuyor ama insanlar.
- Madem “Ulan bir şey söyler mi?” diye korkuyorlar, ne demeye gelip en önde oturuyorlar?

Siz kime ne söyleyeceğinizi iyi bilirsiniz.

- Özal’ından Denktaş’ına kadar herkese laf atmışım. Tabii ki biliyorum ne halt edeceğimi.

Ne demiştiniz Turgut Bey’e?

- Turgut Bey ve Semra Hanım’ın Günay’a geldikleri gece sanat hayatımın en önemli gecelerinden biriydi. Baktım Semra Hanım genç kız gibi sürekli Özal’ın elini tutuyor. Ben de “Ayol bırak! Adam sakat değil bir şey değil. Niye devamlı elini tutuyorsun?” diye sordum. “Biz 35 sene birbirimizin elini hiç bırakmadık” cevabını alınca da “Arada pudra sürün, pişik olur” dedim.

Yahu koskoca cumhurbaşkanına laf atmaktan çekinmediniz mi?
- Ancak o kadar atabildim işte. Sonuçta halk bekliyor benden bunu. İki gün sonra da Rauf Denktaş geldi. Onu görünce de “Özal buradaydı. İki gün sonra siz geldiniz. Ayol bütün Reisicumhurlar kısa ve kalın mı olur, bunun hiç ince uzunu yok mudur?” dedim. (Kahkahalar)

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

KEŞKE ZAMANINDA STAND-UP YAPSAYMIŞIM
Dedikleri kadar cimri misiniz Seyfi Bey?
- Ulan nereden nereye atladın! Cimri falan değilim ben, tutumluyum. Kim ne istiyorsa söylesin.

Tamam tamam kızmayın. Ben yine bir yere atlayayım en iyisi. Pek çok şöhret gibi bu koca evi bir eşle veya çocukla dolduramadınız. Özlemini çekiyor musunuz?
- Bu konuda şu an hiçbir pişmanlığım yok. Haberleri izliyorum da, evladı miras için babasını baltayla kesiyor. Beni herhalde dilim dilim tuza bastırıp salamura diye bakkala verirlerdi.

Bu pek yüzeysel bir sebep...

- Yahu mühim olan yalnızlığını hissetmeden yaşayabilmek. Bunun için de bazı el becerilerim ve meşgalelerim var. Ayrıca sürekli yeni şovda ne yapacağım, sunucu nasıl hazırlanmalı falan diye de düşünmekle meşgulüm.

Şovlarınız için metin yazıyor musunuz?
- Hayır ama kafamda bir plan yapıyorum tabii. Zor durumlarda kaldığım zaman işin içinden çıkabilmek için ufak tefek ön hazırlıklarım oluyor.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

Hiç stand-up yapmayı düşündünüz mü?

- Keşke zamanında yapsaymışım ama geçti artık. Benimkisi çok renkli, doğaçlama ağırlıklı bir şov. Şimdi bu işi yapanlara bakıyorum da, doğaçlama gibi hareket ediyorlar ama çaktırmadan hepsi tekste bağlı.

Neden bir tane daha Huysuz çıkmadı piyasaya?
- Yavrum doğuştan doğaçlama yeteneği olan biri çıkmadı ki bir Huysuz daha çıksın. Ben seninle röportaj yapıyorum, sürekli kesip kahkaha atıyorsun.

Türkiye’de stand-up’ın babası Seyfi Dursunoğlu’dur diyebilir miyiz?

- Böyle bir ukalalık yapmak istemiyorum ama bugünkülerde benden çok alıntılar var. Şimdiki komedi programlarını seyrediyorum da, seyirciyi alıp arkada giydiriyorlar falan... Bunları ben “Huysuz Show”da yıllarca yaptım.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

BEDENİMİ TIP FAKÜLTESİNE BAĞIŞLADIM
Formunuzu nasıl koruyorsunuz?
- Asansörüm var ama evdeki dört katı da yürüyerek iner çıkarım. Bu arada dört katlı evde oturmuş olduğumu söyledim affedersiniz. (Kahkahalar) 83 yaşındayım ama çok hareketliyim.

83 yaşına takmışsınız nedense...
- Ulan 83’üm demiyorum, 83 olduğum halde böyleyim diyorum. Ayrıca bak unutmadan söyleyeyim, formumu karalahana başta olmak üzere çok fazla sebzeye borçluyum. Senelerce yemesem eti hiç aramam, çünkü et yerken hayvanın neresini yediğimi bile bilmiyorum.

Cimrilikten değil yani et yememeniz...
- Hıyar herif tutturdun bir cimrilik diye!

Cimri olmadığınızı kanıtlamak için mi tüm servetinizi Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bıraktınız?
- Doktora gittim, akli dengemin yerinde olduğuna dair rapor çıkardım, noter huzurunda da vasiyetimi yaptım. Fakat çok ahbaplık kurmak istiyor dernektekiler. Onlar gelsin, ben gideyim falan. Gerek yok bunlara. Öldükten sonra “Evimi müze yapın” diye bir talebim de yok.

Neden tüm serveti derneğe bağışladınız? Yok mu hiç akrabanız?

- Yeğenlerim var, hem de dokuz tane. Ama “Onu ben alayım, bunu sen al” diye birbirlerine gireceklerine en iyisi hepsini derneğe bağışlamak. Zaten cenazemi bile kaldıramazlar. Bedenimi de tıp fakültesine bağışladım. Huysuz’un kadavrasını kesip biçerken hem öğrenirler, hem de eğlenirler.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

BÜLENT ERSOY’LA YILDIZIMIZ BARIŞMAZ
Sabahları hangi ruhla uyanıyorsunuz; Seyfi olarak mı, Huysuz olarak mı?
- Melahat Pars gibi uyanıyorum. (Kahkahalar) Manyak mıyım ulan ben? Seyfi Dursunoğlu olarak kalkıyorum tabii.

Yeniden sahnelere dönmeyi düşünüyor musunuz?

- Yok artık, yok. Hakikaten gücüm yok. İnsanlar beni çok hareketli görmeye alıştılar. Artık eskisi kadar hoplayıp zıplayamam. Kimseye de kendim için “Gittik, baktık, yaşlanmış” dedirtmem.

Bülent Ersoy’la yine bir film çekme teklifi gelse ne dersiniz
?
- Oğlum sen hakikaten kafayı oynattın galiba. Seneler önce o ilk filmi de Türker İnanoğlu’nun zoruyla çektim. Yönetmen Müjde’nin (Ar) kocası Samim Değer’di. Bülent’le oynayacağımı söylediğinde “Neeee? Kesinlikle kabul etmem” dedim. “Ne istersen yapacağız” falan gibi cümlelerle ikna ettiler etti beni. Türker Abi’nin hatırı büyüktür.

Bülent Hanım’la da mı barışık değil mi yıldızınız?

- Yok yok, bizim yıldızlarımız falan barışmaz. Yaradılış olarak çok farklıyız. Ben çalıştığım insanların sevgilerinden dolayı bana ilgi göstermesini isterim, Bülent ise ondan korksunlar ister. Bu yüzden de etrafta terör estirir.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

HİÇBİR DİZİYİ İZLEMİYORUM
Yıllardır bizi güldürdünüz, peki siz kime gülüyorsunuz?
- Mutfak ekibini seviyorum. “Güldür Güldür” hoşuma gidiyor. Zevkle seyrediyorum. O bacak kadar çocuklar gayet güzel yazıp oynuyorlar. Parodiler bitince de ağlıyorum.

Yahu ağlamaya değer mi? Tekrarı var.

- Ah benim gerizekalı oğlum, başarılarından dolayı duygulandığım için ağlıyorum.

O hayra alamet değil işte, yaş almanın göstergesi.
- Niye gözlerim mi sulanıyor? Ne demeye getiriyorsun? Sen dayak mı istiyorsun?

Sakin olun. Bende de aynı durum var, bazen komedi filminde bile ağlıyorum.
- Seninkisi deliliğe adım atış. Çocuklar çok güzel yazıyorlar, bu da beni duygulandırıyor.

Dizilerle aranız nasıl?
- Hiçbirini seyretmiyorum ki...

“Medcezir”i falan da mı izlemiyorsunuz?

- O ne?

Çağatay Ulusoy’un dizisi.

- Yok bilmiyorum.

Peki ya Kıvanç’ınki?

- Sen beni kıçınla mı dinliyorsun, yoksa intikal problemin mi var? Oğlum dizi seyretmiyorum dedim ya. Şöyle bir baktım Kıvanç’ınkine. Manasız yere çok Rusya sahneleri var. Bir tek “Aşk-ı Memnu” güzeldi. Yoksa tahammül edemiyorum.

Aslında Gülse Birsel’in “Yalan Dünya”sına konuk gitseniz şahane olurdu.

- Ay ben onu da sevmiyorum. “Avrupa Yakası”na beni konuk çağırdılar. Bir cümlem vardı. Fakat ezberim hiç yoktur. Ben o cümleyi söyleyene kadar 11’de bitecek çekim 2’ye kadar sürdü. Rahmetli Gazanfer Özcan kendini yerlere attı. Ben illa kendi istediğimi söylemeliyim, öyle senaryoya bağlı kalamam.

Huysuz Virjin Teyze’nin nur topu gibi oğlu oldu

O JÜRİDEKİ HERKES HUYSUZ’U TAKLİT EDİYOR
Müzikle aranız nasıl?
- Alaturkacıyım. Pop müzik beni açmıyor. Çok geniş bir sanat müziği repertuvarım var ama binlerce şarkıyı nasıl öğrenmişim inan bilmiyorum.

Sizi tekrar “Benzemez Kimse Sana”da görecek miyiz?
- Tabii göreceksiniz. Gözümde sarı leke rahatsızlığı olduğu için önce kabul etmedim. Bu, spotların sebep olduğu bir sahne hastalığıdır. Ama sonra yapım şirketi önlem aldı. Diğer jüriden ayrı abartılı bir koltuk hazırladılar, oraya oturup huysuzluklara devam edeceğim.

Her yarışmada bir koltuğunuz olsa seyredilir vallahi. “O Ses Türkiye”de mesela...
- Seyretmiyorum o programı.

Yahu bütün Türkiye seyrediyor neredeyse...

- Ben seyretmiyorum, çünkü o jürideki herkes Huysuz’u taklit ediyor. Yerlerinden fırlamalar, ona buna sataşmalar falan... Böyle miydi eskiden? Oturulurdu! Bunlar benden esinlendiklerini söylemeye de utanıyorlar. Komedyenlere gelince de durum aynı. Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Beyaz... Aralarında benim adım geçmez mesela. Ama tırtıklamaya gelince herkes benden bir şeyler tırtıklar!

X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku