Bizi perişan etti

Emre Aydın ve Model’le “sabah kahvaltısı” nasıl olur dersiniz? İnanın bana çok eğlenceli, neşeli ve bir o kadar da karışık oluyor! Doğrusunu isterseniz, rock müziğin Türkiye’deki yeni kuşak “neferleriyle” muhabbete oturduğumuzda gözüm korkmadı değil. Beş tane birbirinden “renkli” genç vardı karşımda. Bir ara içimden “Teker teker gelin ulan!” demek geldi ama laf lafı açtıkça hepimiz rahatladık. Aynı sektörde olup, zirveye ulaştıktan sonra egolarını duruşlarının bir parçası haline getirmeyen, birbirlerine sonuna kadar destek olan bu “çeteyle” hayatı, mücadelelerini, dostluklarını ve gelecek planlarını konuştuk. “Kalabalık” muhabbetimize siz de katılın derim! Bu gidişle haftaya futbol takımıyla röportaj yaparsam da şaşırmayın!

EMRE AYDIN MÜZİK HAYATIMA GİRENE KADAR HER ANNE BABANIN İDEALİNDEKİ ÇOCUKTUM!

“Ooo piti piti karamela sepeti” diye mi başlasam röportaja acaba? İlk ‘kurbanım’ kim olmak ister? (Herkes birbirine bakıyor.)
- Emre:
Ben alayım bayrağı elime bari...
- Model hep bir ağızdan: Al, al, al! Büyüksün Emre!

Emre bunlar seni aslanların önüne atmaya pek bir meraklı...
- (Gülüyor) Canları sağ olsun...

Haydi başlayalım o zaman, daha dört kişi var sırada bekleyen!
- Annem de babam da eczacı. Üniversitedeyken aşık olup evlenmişler. Ben de 1981’de Isparta’da dünyaya gelmişim.

Gül ve Demirel şehri...
- (Gülüyor) Gerçekten de o dönem Isparta’da büyük bir Demirel etkisi vardı. Ama ben doğduktan kısa bir süre sonra, bizimkiler işlerinden dolayı Antalya’ya göç ettiler. Gençliğim orada geçti, sonra da üniversite için İzmir’e gittim.

Sende rock’çı değil de tam iyi aile çocuğu tipi var...
- (Gülüyor) Teşekkür ederim. Aslına bakarsan hayatıma müzik girene kadar her anne babanın idealindeki çocuktum.

Ne yani müzik mi seni yoldan çıkardı?
- Yolumu müzikle buldum dersek daha doğru olur. Şarkıcı olmak için okulu bile tamamen boşverip, hayatımdaki her şeyi ikinci plana atmıştım.

BEN MASUMUM, HEPSİ FREDDY MERCURY’NİN SUÇU

Birden bire nasıl kapıldın bu şarkıcılık sevdasına?
- Ben masumum, hepsi Freddy Mercury’nin suçu (gülüyor)! Her şey Queen’in Greatest Hits 2 albümünün tesadüfen elime geçmesiyle başladı. Şarkıları dinler dinlemez, acayip etkilendim. Tabii o zaman internet falan da yok,
ancak etraftaki canlı kaynaklardan bu tarz müzik hakkında bilgi alabiliyorduk.

Sen yine iyisin benim zamanımda Beyazıt Kütüphanesi’ne giderdik...
- (Gülüyor) Bir de o zamanlar okulda herkesin metalci olmakla yükümlü olduğu bir dönemdi. Bir taraftan metalci furyası diğer taraftan Freddy Mercury derken gitar çalmayı kafaya koydum. Ama bir türlü cesaret edip evdekilere “Bana gitar alın” diyemedim.

Neden, maddi durumunuz mu kötüydü?
- Yok be abi! Bana gitar alırlarsa dersleri iyice boşvereceğimi biliyorlardı da ondan. Sonra bir gün gazetede içinde enstrümanlarla “kiralık stüdyo” ilanı görüp soluğu hemen orada aldım.

Evreka!
- Aynen öyle! Üç arkadaş üzerimizde dizlerimize kadar gelen metalci tişörtleriyle tuttuk stüdyonun yolunu...

Her şey tamam da tişörtler niye dize kadar?
- Düşün o kadar küçüktük ki en ufak bedeni bile bize çok büyük geliyordu. Zaten stüdyoyu kiraya veren adamlar bizi görünce gülme krizine girdiler.

Bizi perişan etti


HER TÜRK GİBİ ORTALAMA BİR ARABESK KÜLTÜRÜM VAR

Milyonlar seni dinliyor, peki sen kimi dinliyorsun?
- Yanımdalar diye söylemiyorum, vallahi de billahi de Model dinliyorum. Ayrıca yerli olarak Sertab’ın son albümü favorim. İngiliz gruplarının müziklerini seviyorum. MFÖ’yü, Sezen Aksu’yu özel olarak belirtmeme gerek yok herhalde...

Peki ya arabesk?
- Gidip de bugüne kadar arabesk bir albüm aldım dersem yalan olur ama her Türk gibi ortalama bir arabesk kültürüm var.

Ebru Gündeş son albümünde “Soğuk Odalar”ı söyledi. Ne oldu da şarkını başka birine verebildin, Ebru kesenin ağzını mı açtı?
- O şarkı benimle meşhur oldu ama Gülden Mutlu’ya ait. Ben sadece aracı olup Gülden’den Ebru’ya vermesi için rica ettim. Bence gayet de güzel söylemiş.

Beğenmedim diyecek halin yok herhalde, neyse Model’le yollarınız nasıl kesişti?
- Yaklaşık iki senedir tanışıyoruz ama yollarımız asıl birbirimizi tanımadan yıllar önce kesişti (gülüyor). Model daha İstanbul’a gelmeden eski grubumun üyelerinden biri vasıtasıyla bana demolarını göndermişti. Hatta ben de çok beğenip demoyu Sony yetkililerine dinletmiştim. ?

Öyle kuru kuru dinletmekle olmuyor tutsaydın çocukların ellerinden...
- (Gülüyor) Benim tutmama gerek kalmadan onlar aldı yürüdü zaten...


Ben popçuyum aslında

Küçükken metalciydin, sonra Freddy Mercury’yi idol belledin, peki şimdi yaptığın müziğin tarzı ne tam olarak?
- Ben popçuyum aslında.

Aslında derken?
- Birçok insanın dinlediği ve beğendiği popüler müzik yapıyorum. Alternatif müziğe daha yatkın kişiler rock’çı olamadığımı düşündükleri için bana kızıyorlar. Yurtdışında benim yaptığım müzik pop rock kategorisinde değerlendiriliyor. “Pop mu rock mı?” diye sorarsan popa herhalde bir tık daha yakınım.

Pop kılığına girmiş rock...
- (Gülüyor) Aynen öyle.

Son albümün “Eylül Geldi Sonra” yine buhranlı ve hüzünlü şarkılardan oluşuyor. Kış gelince insanların girdiği melankoliden mi “faydalanıyorsun”, yoksa sen mi bu dönemde melankolik oluyorsun?
- Aslında her ikisi de... Şarkıları yazarken insanların psikolojisi şöyle olur, bundan faydalanırım demiyorum ama bir yandan da albümüm bitmiş bile olsa yaz ortasında çıkarmam.

Biraz da tüccarlık var sende yani...
- Her müzisyende az da olsa tüccarlık mutlaka vardır. Yoksa herkes evinde gitar çalıp şarkı söylerdi. Bu yüzden de “Ben hiç ticari iş yapmıyorum” diyen bir sanatçıya inanmam.

Peki niye bütün albümlerde yeni nesil “acıların çocuğu Emrah” modundasın...
- (Gülüyor) Benim müziğimin Küçük Emrah ve diğer arabeskçilerden farkı, hüznün yanında öfke ve sinirin de sözlerimde hakim olması. “Eyvah çok üzgünüm, her şey çok kötü gidiyor lanet olsun” yerine “Niye her şey çok kötü?” diye düşünerek yazıp söylüyorum.

İsyanın kendine mi?
- Bir tık... Şarkılarımda en çok kendime kızıp her şeyi sorguluyorum.

Hayatta da böyle dertli ve isyankar mısın?
- Olur mu öyle şey abi? Neşeli şarkılar yapan biri nasıl ki her zaman neşeli olamazsa, ben de devamlı karalar bağlamıyorum tabii ki.

Şarkılarındaki bu efkarının arkasında büyük bir aşk acısı yatıyor olabilir mi?
- Ben okuduğum ve dinlediğim şeylerden etkileniyorum. Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın bu konuda bana katkısı çok büyüktür.

Diyelim büyük bir aşk yaşıyorsun, çok mutlusun, şarkılarında yine hüznü ve kederi bu kadar iyi yansıtabilir misin?
- İnan bana yazdığım şarkıların özel hayatımla hiçbir alakası yok. Kendime önce bir tema buluyorum, sonra da o temanın içini özelimi karıştırmadan dolduruyorum.

KORKU FİLMİ ÇEKECEĞİM

Müzik dışında bir uğraşın var mı?
- Var tabii, sinema! Kameraları çok seviyorum. Görüntü yönetmenliğine büyük bir ilgim var, onu beslemek için de fotoğraf çekiyorum. Bir de 565 diye bir yapım şirketi kurdum ama yoğunluktan tek film bile yapamadık.

Ne yani boş boş duruyor mu öyle?
- Yok canım, film yerine daha çok müzik yapımcılığına ağırlık verdi. Ama ilk fırsatta hayata geçirmek istediğim bir korku filmi projem var.

Oğlum senin de ortan yok ya milleti ağlatıyorsun, ya da korkutuyorsun...
- Örf ve adetlerimizden yola çıkarak bir araya getirdiğimiz ortak korku unsurları ön planda olan, alternatif kurguya sahip bir film çekmeyi planlıyorum.

Demirel etkisi şimdi çıktı ortaya, konuşuyorsun ama söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum...
- (Gülüyor) Abi ne yapayım, şimdi baştan sona filmi mi anlatayım sana?

Tamam tamam anlatma, onun yerine sürekli akıl danıştığın güçlü hayran kitlenden bahset...
- Sağ olsunlar fanlarım her zaman benim büyük desteğim. Özellikle klip çekeceğim şarkıları sosyal medyadan onlara soruyorum.

“Böyle bir tarz tutturduk bu acılı ortam bana para da kazandırıyor” diye mi bu yolda devam ediyorsun? Bir gün canın sıkılıp “eller havaya” şarkılar yapabilir misin?
- Neden olmasın? Ama muhtemelen benim “eller havaya” anlayışım insanların aklındakinden çok farklıdır. Sanırım yine gitar ağırlıklı bir şey olur.


MODEL O KADAR PARASIZDIK Kİ BİR SİMİTİ BEŞE BÖLÜP KARNIMIZI DOYURDUK

Bir de Model’den dinleyelim öyle kolay mı olmuş “alıp yürümeleri”...
- Emre Aydın: Abi çok tehlikelisin. Bizi birbirimize düşüreceksin yemin ediyorum...

Hep iyi niyetimden.. Hazır mıyız arkadaşlar?
- (Hep bir ağızdan) Hazırız!

Model’den sanki tek bir insanmış gibi bahsedilmesi size garip gelmiyor mu?
- Fatma:
Yoo alıştık artık biz bu duruma...

Nasıl bir araya geldiniz, yani Model kaç model?
- Can:
Grubu 2005’te Okan kurdu. Bazı yarışmalar ve eleman değişikliklerinin ardından Fatma aramıza katıldı. O dönem yaptığımız demolardan biri Emre’nin de eline geçmiş. Şimdiki menajerimiz Emrah’la tanıştıktan sonra da 2009’da İstanbul’a geldik. O zamandan beri şarkı söyleyip duruyoruz (gülüyorlar).

Bunlar zaten Vikipedi sayfanızda yazıyor, daha heyecanlı şeyler anlatın!
- Can:
Kerem hariç hepimiz İzmir’den çıktık.

Bu mu heyecanlı şimdi?
- Can:
Yahu abi ne anlatalım? Emre’yi bu kadar sıkıştırmadın ama!

Size garezim var... Tarz değilsiniz... (Kahkahalar)
- Fatma:
Böyle giderse kan çıkacak!

Bak işte o zaman hareketlenir ortam... Perişan ettiniz beni, ağzınızdan laf cımbızla çıkıyor. Anlatsanıza, nasıl geldiniz İzmir’den kalkıp taşı toprağı altın şehre?
- Can:
Otobüsle...

Birisi bana bunun kamera şakası olduğunu söylesin!
- Can: Ya işte anlattım demin. 2008 sonunda kapı kapı dolaşıp demoları bıraktığımızda bir tek Emrah’ın ilgisini çektik. Gerçi Emre’nin de ilgisini çekmişiz ama ondan bir şey çıkmadı (gülüyorlar). Emrah da bizim için birkaç yer kovaladı ve plak şirketiyle anlaşınca da İstanbul’a çağırdı.
- Okan: Hatta Emrah’ın dediğinden bir gün önce geldik İstanbul’a.

Kalacak yeriniz var mıydı?
- Can:
Fatma’nın kuzeninde kaldık bir gece. Ertesi gün de menajerlik şirketinden birisinin yanına yerleştik.

Peki aileleriniz söylenmedi mi “Ne yer ne içersiniz oralarda?” diye?
- Fatma:
Bir sürünme dönemimiz oldu tabii. Özellikle ben kız çocuğu olduğum için ailemle biraz problem yaşadım. Bizimkiler “Ne yapıyorsun? Ne işin var İstanbul’da?” derken pılımı pırtımı toplayıp geldim. Buradayken bir süre de kardeşim sponsor oldu bana. İzmir’de özel bir dershanede müzik öğretmenliği yapıyordum, oradan da biraz birikmiş param vardı.

Ama gün geldi, o para da bitti...
- Fatma:
Bitmez mi?
- Can: Makarna yemek bile lükstü bizim için o dönem.
- Fatma: En son o kadar zor durumdaydık ki... Ay yok anlatamayacağım çok üzülüyorum...

Yahu niye üzülüyorsun? Mutlu olman lazım, baksana Model’in geldiği noktaya...
- Fatma:
Ne bileyim, çok zor günlerdi, yazık bize yaa! O dönem beşimiz de aynı evde kalıyorduk. Hafta sonları evin arkasındaki sokağa pazar kurulurdu. Oradan haftalık erzakımızı alırdık, Okan da sağ olsun hamarattır, mutfak konusunda bana yardımcı olurdu.

Canım bunda üzülecek ne var?
- Fatma:
Bir keresinde o kadar parasızdık ki Okan’ın getirdiği bir tane simiti beşe bölüp karnımızı doyurmuştuk. Düşünsene yaşadıklarımızı! Birinin annesi ya da babası para gönderdiğinde onu da paylaşırdık. Özellikle çocuklardan biri hafta sonu kız arkadaşıyla çıkacaksa. O günler aklıma gelince üzülüyorum halimize. Yazık ya müzik yapacağız diye neler çektik neler!


Bizi perişan etti

CAN’LA ARAMIZDA BİR ŞEY YOK SADECE AŞIRI YAKINIZ

Dört erkekle aynı evde yaşıyorsun, herhangi biriyle aranda yakınlaşma oldu mu hiç?
- Fatma:
İnan ki olmadı. Aralarında tek kadın ben olmama rağmen sağ olsunlar hiç ayırt etmediler beni. Dört erkek bir kız değil de beş erkek yaşıyor gibiydik.
- Okan: Berbere gönderiyorduk Fatma’yı.
- Fatma: Ya evet berbere gidiyordum.

Neden?
- Fatma:
Saçımın yan tarafı kazınmış durumdaydı, sonra Allah’tan Okan makine aldı da kendisi kesmeye başladı.
- Okan: Bir ara Fatma “Tıraş olmam lazım” demeye başlamıştı (kahkahalar).

Duygusallık olmadı dedin ama biz seni Can ile beraber biliyorduk.
- Fatma:
Yok değiliz.

Böyle bir şehir efsanesi var ama...
- Can:
Evet onu herkes merak ediyor.
- Fatma: O hep var canım. “Şarkıları sana mı yazdı?” diye soruyorlar, ilk kez burada açıklayayım o zaman. Evet, o şarkıların hepsi bana yazıldı (kahkahalar).

Bir erkek olarak nasıl bu kadar kadın ruhuna hitap eden şarkılar yazabiliyorsun Can?
- Can:
Samimi olarak söylüyorum, bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ben üç yaşındayken annemle babam ayrılmış. O yaştan beri annem ve ablamla yaşadığım için sürekli bir kadın muhabbetinin içindeydim. Belki de içeriden onların hislerini görme fırsatım oldu.
- Okan: Bu adam içeriden bilgi almış.
- Can: Evet içeride adamlarım vardı. Anlatınca bu o kadar önemli gelmeyebilir ama bir erkek figürü olmadığı zaman kadınlar ev içinde hislerini, duygularını, düşüncelerini daha rahat, daha özgür bir şekilde ifade edebiliyorlar. Ayrıca grubun vokalisti de bir kadın olduğu için sözleri onu düşünerek yazmak zorundayım.

O duyguyu ortaya çıkarmak da kolay olmasa gerek...
- Fatma:
Bence Can kadın ruhundan gerçekten çok iyi anlıyor...

Madem aranızda aşk yok, sen nereden biliyorsun bunu?
- Fatma:
Biliyorum, çünkü o benim en yakın arkadaşım. Tabii ki diğerleriyle de çok şey paylaşıyordum ama Can ile durumuz daha farklı.

Şehir efsanesi yalan diyorsunuz yani... Can’la aranızda bir şey yok?
- Fatma: Hayır aramızda aşk yok, sadece aşırı yakınız.


- Can: Hatta kardeşten de öteyiz.

Düşünsenize Teoman bile evlendi

Hepiniz hâlâ aynı evde mi yaşıyorsunuz?
- Fatma:
Yok canım! Okan’ı evlendirdik, ilk o evden ayrıldı, ardından Can da gitti. Artık ayrı evlerin Model’iyiz.

Rock’çılar evleniyor muydu yahu? (Kahkahalar)
- Okan: Valla ben evleniyor diye biliyordum (gülüyor).
- Fatma: Aksine aslında artık evlenip çocuk bile yapıyorlar. Düşünsene Teoman bile evlendi.

Model için çorap değiştirir gibi eleman değiştiriyor dedikoduları var. Biraz huysuz musunuz gerçekten?
- Fatma: Son iki yıldır hiçbir değişiklik yok, aynıyız.
- Can: Kerem cevaplasın bu soruyu. En son o geldi.
- Kerem: Ben onlardan daha eskiyim piyasada. Hep gördüğümüz şeydir. İyi başlayan gruplarda bir heves vardır. İş profesyonelliğe dönüp, turne hayatına geçince dağılmalar başlar.

Para kazanmaya başlayınca mı dağılıyor gruplar?
- Fatma:
Ben ona katılmıyorum. Aslında bu bir kimya meselesi. O dönem o insanların grupta olması gerekiyor, sonra zamanla insanların idealleri ve kişilikleri de değişebiliyor.

Bakalım seneye röportaj yaptığımızda Kerem burada olacak mı?
- Kerem:
Ben bu sene dünyalığımı yapayım da, ne olur ne olmaz (gülüyor)...

Dışarıdan bakınca grubun elebaşı Fatma gibi görünüyor...
- Okan:
Her konuda değişiyor elebaşı. Mesela ben geri planda durmayı tercih ederim. Grubun beyni dediğimiz, üretimin kaynağı olan kişi Can. Fatma hem annelik hem de frontman’lik yapıyor. Baktığın zaman herkesin kendi yetisi var aslında.

Bir gün Fatma “Sıkıldım ben, solo albüm yapıyorum” derse ne olacak?
- Fatma:
Onun şakasını hep yapıyorum zaten. Bir şeyi 40 defa söylersen olurmuş. Geçenlerde, son şarkımızı Ozan Çolakoğlu ile düzenlerken, “Benim solo albümü ne zaman yapıyoruz?” diye sordum. Ozan “Şimdi bilmiyorum ki Göksel de var, yoğunum” diye cevap vermesin mi?

Bana zarf atıyormuşsun gibi geldi...
- Fatma:
Yok vallahi. Yapacak olsam zaten şarkıları Can yazacak, Okan çalacak, ee Kerem’siz olmaz. Ne değişecek ki? Yine birlikteyiz anlayacağın.

Sertab ve Demir sizin manevi anne ve babanız gibiydi...
- Fatma:
Sorma gerçekten anne babası yeni ayrılmış çocuklara benzedik.

Ee peki vesayetiniz kimde kalacak?
- Fatma:
Ben annemleyim!
- Can: Sertab da Demir de çok yakın arkadaşlarımız. Onların özel hayatlarında aldıkları kararlar tabii ki bizi ilgilendirmez ama anne ve babamız gibi olmuşlardı gerçekten.

18 yıl sonra aniden ayrılmalarına şaşırdınız mı?
- Fatma: Şaşırmak ne kelime, şoke olduk. Çok ağlıyoruz evde (gülüyor).
- Can: Bu zor zamanlarında ikisinin de yanlarında olup destek olmaya çalışıyoruz.

Cici annenizle tanıştınız mı?
- Fatma:
Yok tanışmadık.

Doğru söyle, Demir mi tanıştırmadı yoksa siz mi tanışmak istemediniz?
- Fatma:
Denk gelmedi diyelim...

İkisiyle birden çalışamayacağınıza göre, bundan sonra hangisini tercih edeceksiniz?
- Fatma:
Sertab, şarkı okumalarım sırasında benim vokal koçluğumu yapıp fikir verirdi. Ama bizim asıl çalıştığımız kişi Demir’di. Bundan sonraki albümde ne yaparız, ne ederiz bilmiyoruz ama kiminle çalışmamız gerekiyorsa tabii ki onunla çalışırız.

Kaç gün annenizde kaç gün babanızda kalacaksınız?
- Fatma: Ben annemi asla bırakmam...
- Can: Sadece hafta sonları Demir Baba’ya gidiyoruz (kahkahalar).


Niye çocuk şarkısı olsun, adı pembe ponponlar değil ki

Can sen bir de makyaj yapıyorsun değil mi?
- Can:
Arada yapıyordum ama artık bıraktım.

Neden, Türkiye buna hazır değil mi?
- Can:
Aslında yurtdışında da bunun birçok örneği var. Ama makyaj bir şekilde yaptığımız işin önüne geçmeye başladı. Yapılan müziği değil de grup elemanlarından birinin makyajının tartışılması bana çok saçma geldiği için artık yapmıyorum.

Mahalle baskısı seni yendi o zaman.
- Can:
Ben öyle olduğunu düşünmüyorum ama çok garip bir şekilde benim makyajım, bir süre sonra Model’in ergen bir grupmuş gibi algılanmasına neden oldu. Bu durum da beni çok üzdü. Sanki ergenlik aşağılık bir şeymiş gibi...

Ergenlik demişken Pembe Mezarlık konusunu açmanın tam zamanı. Ona da ergen şarkısı diyorlar...
- Can:
Neden sence? Ben gerçekten bunu anlamıyorum. Mezarlığın herhangi bir yaş grubuyla ya da çocuklarla ne alakası olabilir?

Pembe kız çocuğu rengi olduğu içindir belki...
- Can:
İyi de şarkının adı pembe ponponlar değil ki!
- Fatma: İşin garibi sahnedeyken en çok eşlik edilen şarkımız da Pembe Mezarlık...
- Can: Bu bir metafor... Fantastik edebiyatı çok sevdiğim için bu öğeleri barındıran şarkılar yazmayı tercih ediyorum. Eleştirildi diye son albümde yok ama önceki albümde fazlasıyla kullanmıştım. Keza, Benim Tatlı Kanserim ve Çürüsün Gelinliğim gibi şarkılarımız da vardı. Şarkı isimlerinin öyle tınlamasına ve içeriklerinin o şekilde olmasına dikkat ediyordum.

Müziğin Harry Potter’ı gibisin...
- Can:
Tim Burton’ı desek olmaz mı? (gülüyor)

Şarkılarına, çocuk şarkısı denmesine kızıyor musun?
- Can:
Fatma kızıyor ama ben sadece çok cahilce buluyorum.

Bizi perişan etti


Emre’yi bu kadar sevmezsek bu işi yapmazdık

“Güçlerimizi birleştirirsek bu işten daha çok ekmek yeriz” diye mi düet yapma kararı aldınız?
- Can: Fikir bizden değil, Samsun Demir’den çıktı. Bunu neden düşündüğünü bilmiyorum ama estetik kaygılardan olduğunu hiç sanmıyorum. Sonuçta o aynı zamanda bir işadamı. Getirdiği proje hem bizi hem de Emre’yi heyecanlandırınca ortaya yaratıcı bir şeyler koyabileceğimize karar verdik.
- Fatma: Emre’yi bu kadar sevmeseydik bu işi yapmazdık zaten.

Şarkı biraz Emre’nin şarkılarına benziyor. Emre sizi kendi kalıbına mı soktu?

- Emre: Sözleri Can yazdı, bence şarkı tam ortada.
- Fatma: Duyulduğunda ne Emre Aydın, ne Model olarak tınlıyor.
- Kerem: Sahneye çıkıp söylediklerinde ne Emre’de ne Fatma’da eğreti duracak bir şarkı. Zaten birlikte verdiğimiz konserler de çok keyifli geçti. Bu arada yakında Bostancı Gösteri Merkezi’nde bir konserimiz olacak, ardından da ver elini Anadolu.

Anadolu’da sizleri nasıl karşılıyorlar?
- Fatma: Anadolu konserlerimiz efsane oluyor ya. Oralarda çalmaya bayılıyoruz. Özellikle Şanlıurfa’da inanılmaz ağırlanıyoruz.
- Okan: O taraflarda tam anlamıyla Türk misafirperverliğini yaşıyoruz. Bizim turnelerdeki tur programları genellikle mutfaklar, yemek kültürü üzerine kurulu oluyor. Yemek yemeyi çok seviyoruz.
- Can: Bizim bir şey istememize müsaade etmiyorlar bile, yemekleri ağzımıza tıkıyorlar (gülüyor).

Bir Pazar Kahvaltısı’ndan sonra sırada öğle yemeği, ikindi kazıntısı gibi yeni albümler var mı?
- Can:
Evet yakında brunch yapmayı planlıyoruz (kahkahalar).

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku