‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım  düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...
Seray Sever: Alkalik olamamış daha, asidikmiş.
Kenan Erçetingöz: Seray tepemin tasını attırma.
Seray Sever: Arkadaşlar, bugün Ay Koç burcunda. Acayip canlı, heyecanlı ve ateşli bir muhabbet bizi bekliyor, benden söylemesi. Welcome to the jungle!
Kenan Erçetingöz: Bana bunlar palavra geliyor... Sen inanıyor musun astrolojiye falan Gonca?
Gonca Vuslateri: Benim gezegenim belli zaten.
İnanıyorum yani...

Gezegenler diyorlar balıklama atlıyorum

İzzet Çapa: ‘Yani’si ne oluyor?
Gonca Vuslateri: Ya şimdi diyelim ki bir gün motivasyonum çok düşük, arkadaşlarımdan biri gelip de “Gonca gezegenler yüzünden böyle” deyince kabahat başkasına gittiği için hemen bu duruma balıklama atlıyorum.
İzzet Çapa: Evleneceği günü bile astrolojiye göre seçenler var...
Seray Sever: Hazır evlilikten konu açılmışken ‘Türk erkeğiyle evlenmem’ demen niye bu kadar olay oldu?
Gonca Vuslateri: Hemen akabinde bir Türk erkeğine vardım da ondan...(Kahkahalar)
Seray Sever: Büyük laf etmeyeceksin işte arkadaş.
Gonca Vuslateri: Yahu benim ettiğim o lafın altında daha en az 20 cümle falan vardı. Türkiye’de kadın tecavüzüyle ilgili yasa çıkartılmasından kadına şiddete, çocuk gelinlerden dünyada erkekten yana olan adalet sistemine güvenim olmadığına kadar pek çok şeyden bahsettim.
Seray Sever: Ama röportajda bunlar yoktu...
Gonca Vuslateri: Yarısı yok yani. Zaten röportajı okuduğumda ben bile kendi kendime “Yahu niye evlenmeyeyim bir Türkle canım” dedim. Ama bu kadar üstüme geleceklerini de hiç düşünmemiştim.
Kenan Erçetingöz: Neden gizli gizli gittin ta elin Phuket’inde evlendin peki?
Gonca Vuslateri: Gizli evlenmedik ki. Bizi Gani Müjde tanıştırdı, adamı görür görmez error verdim. Neyse benim de Burak’ın da annesi babası ayrı. O meşhur turşulu filmdeki gibi azıcık da küsler birbirlerine. Burada düğün yapsak onu şuraya öbürünü oraya oturt derken iyice gerilecektik. Biz de herkesten uzakta evlenelim, sonra hepsine ayrı ayrı turneye çıkarız diye karar verdik. (Gülüyor)
Kenan Erçetingöz: Kızım manyak mısın? Niye evlendin ki daha sanat yaşamının baharında...
Seray Sever: O ne demek şimdi? Evli biri sanat yapamaz mı?
Kenan Erçetingöz: Madem öyle sen niye evlenmedin Seray?
Seray Sever: Yahu evlenirim canım isterse sana ne...
Kenan Erçetingöz: Bahtsızsın sen bahtsız kızım...
Seray Sever: Bahtsız değilim, aksine çok da şanslıyım. 1.5 senedir dünyanın en tatlı adamıyla beraberim.

SERAY’LA ERAY, CELAL’LE CEREN’İN DEVAMI GİBİ

İzzet Çapa: Eray hakikaten çok iyi çocuk. Seray’la Eray... Ceren’le Celal’in devam filmi gibisiniz vallahi.
Kenan Erçetingöz: Madem o kadar tatlı, niye evlenmiyorsunuz?
Seray Sever: Evlenince ne değişecek ki?
İzzet Çapa: Masadaki egolar tavan, kendi kendinizi trending topic yaptınız... Hani magazin gündemini konuşacaktık...
Kenan Erçetingöz: Moderatör sen değil misin? At ortaya bir şey de konuşalım.
İzzet Çapa: Madem konu izdivaçtan açıldı, o zaman nedir bu son zamanlarda ünlülerin evlenme merakı?
Kenan Erçetingöz: Sahi bir de niye hep yurtdışında evleniyorlar?
Seray Sever: Büyük ihtimalle basına malzeme vermemek içindir. Kendileri servis ettiğinden, basılacak fotoğrafların kontrolü ellerinde oluyor.
Gonca Vuslateri: Aman canım yurtdışında evlenmek dediğin de nedir ki! Finalde dönüp dolaşıp evlilik cüzdanını yine gelip buradan alıyorsun.
İzzet Çapa: Yahu bunların hepsi bahane! Yeni nesil sanatçılar akıllı, burada avuçla para harcayıp yüzlerce kişiyi eğlendirmek zorunda kalacaklarına, yurtdışında 10-15 arkadaşla işi ucuza kapatıyorlar. Hem ekonomik, hem gizemli... ‘Gurbette evlilik’ furyasına en son kapılan Mahsun Kırmızıgül... Yılmaz Özdil Diyarbakır’ın ‘Los Angeles ilçesinde’ evleniyor diye yazmış...

Deniz adaletsiz seçimlerinin bedelini ödüyor

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım  düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

İzzet Çapa: Şov amaçlı Survivor mücadelesinin dışında, tam anlamıyla bir hayat mücadelesi veren Deniz Seki’ye geçmek istiyorum. Yeni çıkan kitabında “Buradaki kadınların çoğu yanlış adam sevmekten dolayı içeri düşmüş” diye bir cümle var...
Seray Sever: Çok doğru, Deniz de yanlış adamı sevdiği için günah keçisi ilan edildi.
İzzet Çapa: Günah keçisi lafını bu kadar kolay kullanmamak lazım. Ben de Deniz’i çok severim ama kabul edelim ki maalesef ‘adaletsiz seçimlerinin’ bedelini ödüyor. Sevilen bir sanatçı olmak kimseye her istediğini yapma hakkını vermez.
Seray Sever: Onun yaptıklarını yapan çok insan var ama aralarında bir tek Deniz bedel ödüyor. Olaya bir de bu yönden bakmak lazım!
İzzet Çapa: Peki sen evli bir adamla beraber olur musun Gonca?
Gonca Vuslateri: (Vasfiye Teyze taklidi yaparak) Olurum be! En azından benden çıktıktan sonra nereye gittiğini bilirim. (Kahkahalar)
Seray Sever: Aşkın olduğu yerde hiçbir şey sorgulanmaz.
Kenan Erçetingöz: Sana mı soracak insanlar kiminle beraber olacaklarını İzzet?

Yılmaz Morgül çizgi film karakteri gibi

İzzet Çapa: Siz onu bunu bırakın da Yılmaz Morgül’lü Survivor’ı izliyor musunuz? Bak Kenan konu değişti, mutlu musun?
Kenan Erçetingöz: Çok iyi bir insansınız İzzet Bey (Kahkahalar)
Seray Sever: Bence Yılmaz Morgül’ü oraya götürmek müthiş bir fikir. Adam çizgi film karakteri gibi resmen, sit-com’u falan yapılmalı mutlaka.
Gonca Vuslateri: İlkokuldayken bir gün beni gazinoya götürmüşlerdi, sahneye Yılmaz Morgül çıkmıştı.
İzzet Çapa: O gün bugündür fan’ı mısın?
Gonca Vuslateri: Ben gazinonun ışıklarını kovalıyordum o zamanlar. Sesi biraz fazla güçlü gelmişti bana.
Kenan Erçetingöz: Sesi güçlüydü diyorsun ama bak şarkıcılıkta istediği yere bir türlü gelemedi! Survivor’a, gözden düşen ünlülerin adasına gitti!
Gonca Vuslateri: Nasıl olamadı canım? Adam basbayağı şöhret işte.
Kenan Erçetingöz: Ama bana göre Süper Lig’de oynamıyor. Çok iyi sesi var ama pazarlama konusunda yanlışlar yaptı.
İzzet Çapa: Kötü Kedi Şerafettin’e rakip olacak en büyük çizgi film karakteri... Kariyerine sinemada devam etse dünya starı olur.
Kenan Erçetingöz: Bu lafı hiçbirimiz üstümüze alınmıyoruz. Dava falan açılırsa, İzzet Çapa’ya ait olduğunu bilsin herkes.
İzzet Çapa: Yahu adamla ilgili şehir efsanelerine baksana abi. Boğaziçi’nde İngilizce kursuna giderken soyadını Purplerose olarak telaffuz ediyor, bir gün sopranoyum diyor, ertesi gün tenorüm diye ortaya çıkıyor, yaşı tansiyon misali aniden 34’ten 52’ye fırlıyor, Gülben Ergen’e aşkını ilan edip yüz bulamayınca “Allah’ından bul Gülben” diye çemkiriyor... Böyle birinden sit-com nasıl yapmazsın?
Gonca Vuslateri: Instagram’a koyduğu komik videoları ben de paylaşıyorum zaman zaman.
Seray Sever: Karpuz yerim azarım falan diye olanları mı?
Kenan Erçetingöz: O videolar tam anlamıyla Yılmaz’ın ikinci baharıdır. Instagram paylaşımları sayesinde yeniden gündeme geldi.
İzzet Çapa: Peki sizce Survivor’ın ardından bu ikinci baharın devamı gelir mi?
Kenan Erçetingöz: O Instagram manileriyle tam güzel bir şey yakalamışken Survivor’a giderek çok büyük yanlış yaptı bence. Yılmaz, her zamanki gibi kendini iyi pazarlayamadı yine. Döndüğünde bir iki yerde sahneye çıkar, Instagram manilerine devam eder, herkesi güldürür. Yüreği temiz, kalbi iyi çocuktur Yılmaz...
Seray Sever: Teklif gelse Survivor’a gider miydin Gonca?
Gonca Vuslateri: Yok yok gitmezdim.
Kenan Erçetingöz: Ben de asla gitmem.
İzzet Çapa: Çıkarıp önüne 5 milyon dolar koysalar gitmez misin yani Kenan?
Kenan Erçetingöz: O zaman gider, üç gün sonra dönerim. (Kahkahalar)
İzzet Çapa: Survivor’daki ünlüleri nasıl buluyorsunuz peki? Daha doğrusu Yılmaz’dan başka ünlü bulabildiniz mi?
Kenan Erçetingöz: Ünlüler takımındaki çoğu ismi tanımıyorum açıkçası. Fakat her ne olursa olsun, reytinglere baktığın zaman Survivor başarılı bir proje. Kösem Sultan’a bölüm başına bilmem kaç milyon dolar harcıyorlar ama reytinglerde Survivor’ın yanına bile yaklaşamıyor.

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım  düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Doğu’nun saf çocuğu Mahsun çok değişmiş

Kenan Erçetingöz: Mahsun’un özel bir davetle Los Angeles’ta evlenmesine kesinlikle karşıyım. Ben onun yerinde olsam düğünümü Diyarbakır’da yapardım. Sen yıllarca Doğu’nun ızdırabını filmlerinde kullan, mesaj vereceğim ayağına o filmlerden para kazan, Doğu’nun ekmeğini ye, sonra da git Los Angeles’ta evlen... Yuh yani! Mahsun adına çok talihsiz bir düğün bence. Peki ya “Yaralı çocukları, yaşlı insanları ölüme terk etmek hangi dinde yazar? Günah değil mi? Nasıl bu kadar zalim oldunuz, nasıl bu kadar merhametsiz oldunuz ey başbakan?” diye attığı tweet’ler ne olacak? Bundan başka daha birçok tweet attı, hesap sordu, sözde doğup büyüdüğü yerlere sahip çıktı! Yıllar önce daha hiç kimse bilmezken Şişli’nin arka sokaklarından saçı-sakalı birbirine karışmış halde tanıdığım Mahsun adına çok üzüldüm. Doğu’nun o saf çocuğu, zaman içinde çok değişmiş. Tamam değişebilirsin ama kıvıramazsın! Bu arada oğlu Mahmut, Los Angeles’ta okuyor. Belki ‘Oğlum okulu bırakıp buraya geleceğine ben orada evleneyim’ demiştir! Günahını almayalım!
İzzet Çapa: Açıkçası bu durum bana yıllarca sosyalizmi savunup sonra parayı bulunca kapitalist düzenin bayrağını taşıyanları hatırlatıyor. Twitter’da “Doğduğunuz ev, büyüdüğünüz sokaklar, gittiğiniz okul, namaz kıldığınız cami paramparça olsaydı ne yapardınız?” gibi sorular sorunca samimiyetine inanmıştı belki çoğumuz. Ama galiba Mahsun da o meşhur ‘klavye şövalyelerinden’ biriymiş. Sürekli tekrarladığı “Yaşasın barış ve kardeşlik” sloganını adını bile yanlış yazan Amerikalı evlilik memuruna da tekrarladı mı acaba? O bölgede tüm olup bitenlere rağmen, ben de bu mutlu gününü Diyarbakır’da geçirmesi gerektiğini düşünüyorum. Filmlerinde Doğu’nun kültürünü ve geleneğini mütemadiyen yansıtan adam ne oldu da Amerikan Rüyası’nın esiri oldu? Keşke güneşi okyanusun öte yanında değil de, doğduğu topraklarda görseydi.
Seray Sever: Vallahi ben de olsam gidip inadına düğünümü Diyarbakır’da yapardım. İşte o zaman tarihe geçerdi Mahsun. Eğer bu kadar büyük cümleler kuruyorsan ister Ali, ister Veli, ister Mahsun ol, söylediklerinin arkasında durmalısın. İcraat olmadan tuşlara basarak sözde destek vermenin göle maya çalmaktan ne farkı var?
Kenan Erçetingöz: Mahsun kaçıyor mu demek istiyorsun?
Seray Sever: Bana samimi gelmediğini söylüyorum. Sanatı ve özel hayatı için hiçbir şey söyleyemem ama yazdığıyla yaptığı birbirine uymuyor.
Gonca Vuslateri: Doğu’dan çıkmış, hayatı boyunca canını dişine takarak mücadele vermiş ve sonunda da bir şeyler başarmış bu adamın bir hayali varsa, kendisini o hayalle yalnız bırakmak lazım bence. Evlilik, nikah, düğün vs. bir duruş değildir, bunu Doğu’ya ihanet ediyormuş gibi görmemek gerek.
İzzet Çapa: Evlilik modasının Zika virüsünden daha hızlı yayılmasından bahsedelim biraz da gençler...
Gonca Vuslateri: Bir aralar da boşanma modası vardı, hatırlıyor musunuz? Herkes pataküte ayrılıyordu.
Üstelik hepsi de yıldırım nikahına boyut atlatıyorlar resmen. Baksanıza dünün lolitası Sinem Kobal, Nabokov’un ‘Lolita’sından daha hızlı çıktı...
Seray Sever: Birine takılıp kalmaktansa evlenmek istiyordu kız, inandığı insanla da evleniyor sonunda.
Gonca Vuslateri: Bazı ilişkiler çabuk gelişiyor. Mesela biz de sevgili olarak yaşayacağımızı yaşadık, sonra bir değişiklik yapalım dedik ve evlendik.

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım  düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Tarkan “Evlenmeyen bir ben kaldım, adım çıkacak” sonra diye düşünmüş olabilir

İzzet Çapa: Arda Turan, İbrahim Çelikkol ve finalde Kenan İmirzalıoğlu. Nedir bu kızın ünlü takıntısı peki?
Seray Sever: Sinem çok akıllı ve başarılı bir kız. Sonuçta bu da onun tercihi. Bence Arda’yla da evlenmeyi düşünüyorlardı ama olmadı.
Kenan Erçetingöz: Benim merak ettiğim bir şey var, bunlar Arda’yla uyumlu bir çift gibi duruyorlardı, gelinlikler alındı, düğün tarihleri belirlendi, Sinem’in annesi “Kızım evleniyor” diye mutlu oldu fakat son dakikada bu evlilik gerçekleşmedi. Ardından Sinem gitti, İbrahim Çelikkol’un çiftliğinde; köpekler, horozlar ve tavuklarla bambaşka bir dünyada yaşamaya başladı. Hemen akabinde Kenan İmirzalıoğlu’yla ne ara buluştu, ne zaman aşık oldu da şimdi evleniyor?
Gonca Vuslateri: Buna benim cevap vermeye yüzüm yok, kocamı sadece 4 aydır tanıyorum. (Kahkahalar)
Kenan Erçetingöz: Şaka bir yana, 40 yıldır bu camianın içindeyim ama bu Sinem Kobal’ın evlilik konusunu bir türlü çözemedim. Arda ile evlenemediği için üzülen kız, kendisini kıskananlar tarafından ‘oh olsun işte evlenemedi’ diye arkasından konuşulan kız, ‘şimdi Kenan İmirzalıoğlu ile evleniyorum, alın bu da kapak olsun hepinize’ mi diyor merak ediyorum... Allah tamamını erdirsin, mutlu olsunlar inşallah diyorum.

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım  düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Seray Sever: Erkekler 10 hatunla neredeyse aynı anda beraber oluyorlar. İşin o kısmından hiç bahsetmiyorsun...
Kenan Erçetingöz: Ne ara evlenecek kadar birbirlerine aşık oldular diye merak ediyorum ben. Ayrıca Kenan ve Arda çok uçlarda iki adam.
Gonca Vuslateri: Olabilir abi, eski sevgilisi Arda diye, kız gidip Bursaspor’dan biriyle mi evlenmek zorunda?
Seray Sever: Aşk bu, bir anda oluvermiştir her şey. İkisini çok yakıştırdım. Bence en doğruya gitti Sinem.
İzzet Çapa: Tarkan da bir anda aşık oluverenlerden.
Seray Sever: Yahu doğru kişiyi bulmak şans işi. Aşkın ne zaman gelip gideceğini kimse bilemez.
Kenan Erçetingöz: Dilek Pınar, Tarkan’ın büyük hayranıymış, bir konserine gitmiş, fotoğraf çektirmek için kulise girmiş, şimdi de nikah masasına doğru yolculuğa çıkıyorlar.
Gonca Vuslateri: Şu anda bir İbrahim Tatlıses-Hülya Avşar filminin senaryosunu dinler gibiyim.
Kenan Erçetingöz: Haberin yok muydu senin bu durumdan?
Gonca Vuslateri: Vallahi duymamıştım.
Seray Sever: Muhtemelen Tarkan baba olmak istiyordur artık.

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım  düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Kenan Erçetingöz: Bravo! Kenan İmirzalıoğlu’nun da “Bu saatten sonra ne yapacağım?” deyip aynı şeyi istediğini düşünüyorum. Tarkan da ‘evlenmeyen bir ben kaldım, adım çıkacak’ diye düşünmüş olabilir.
İzzet Çapa: Başından beri aradığımız cevabı fark etmeden vermiş olabilir misiniz? Bana da ortada aşktan daha başka bir motivasyon varmış gibi geliyor. Sonuçta insan her aşık olduğuyla evlenmiyor ya da evlenemiyor. Beynin kimyasının bozulması nikah masasına haldır huldur koşmak için yeterli bir sebep değil. Bebek olur, o olur, bu olur ama bana kalırsa ‘ekspres izdivaçların’ altında bambaşka sebepler de var.
Kenan Erçetingöz: Moderatör Bey ben sıkıldım, başka konuya geç.
İzzet Çapa: Ben de senden sıkıldım Kenan ama kanal değiştirir gibi değiştiremiyoruz maalesef her şeyi.
Seray Sever: Ben dedim size muhabbet hararetli olacak diye. (Kahkahalar) Başka konuya geçiyor muyuz Moderatör Bey?
İzzet Çapa: Hayır aynen devam Seray Hanım...
Seray Sever: Peki o zaman... Bu arada Kıvanç’ı da atlamayalım fakat o iki yıla yakın süredir çok güzel bir ilişki yaşıyordu zaten.

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım  düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

İftarlık Gazoz’da Ata oynasaydı daha güzel olurdu

İzzet Çapa: Yüksel Aksu’nun son filmi “İftarlık Gazoz”u izleyeniniz var mı?
Kenan Erçetingöz: Ben seyretmedim.
Seray Sever: Ben de daha izleyemedim ama kiminle konuşsam çok beğendiğini söylüyor.
Kenan Erçetingöz: Bir çocuğun oruç bozmasıyla ilgili olduğundan “kötü örnek teşkil ediyor” diye bayağı bir eleştiri aldı duyduğum kadarıyla.
Gonca Vuslateri: Dava açılmış konusundan dolayı. Halbuki bir çocuğun oruç tutmak gibi bir bilinci nereden aldığı çok güzel anlatılıyor. O yaşta hepimiz büyüklerimize özenerek, onları taklit ederek bazı şeyleri öğrenmedik mi? Olaya dini bir bakış açısından değil de yetişkinlerin onları izleyen çocuklar üzerinde ne kadar fazla etkisi olduğu gerçeğinden yola çıkarak bakmak lazım. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, Cem Yılmaz, İftarlık Gazoz’da tam anlamıyla profesyonel bir oyuncu gibi performans sergilemiş.
İzzet Çapa: İyi oynadığını söylüyorsun yani..
Gonca Vuslateri: Elinden gelenin en iyisini yapmış.
Kenan Erçetingöz: Kötü demek ki...
Gonca Vuslateri: Asla kötü değil, seyredince göreceksiniz.
İzzet Çapa: Ben filmi seyrettim, filmdeki diğer oyunculara kıyasla en vasat performans Cem Yılmaz’a ait.
Gonca Vuslateri: Yooo bir dakika dur orada, asla böyle bir şey diyemezsin!
Kenan Erçetingöz: Bu filmde Cem Yılmaz oynamasaydı yine izler miydin?
Gonca Vuslateri: İzlerdim tabii ama tekrar söylüyorum bu filmde Cem Yılmaz’ın sinema kariyerindeki en iyi oyunculuğa şahit olacaksınız.
İzzet Çapa: Sanki içine Ata Demirer kaçmış gibi gelmedi mi sana da?
Gonca Vuslateri: Ege ağzı, bir oyuncunun yapacağı en zor ağızdır. Gökova’ya gittiğimde yemin ediyorum pazar yerinde kimin ne konuştuğunu bir türlü anlamadım.
İzzet Çapa: Birden politik olmaya karar verdi Gonca. Hiç kıvırma bu soruya net cevap ver... Sence bu film Ata’yla daha iyi olmaz mıydı?
Gonca Vuslateri: Peki tüm samimiyetimle söylüyorum, Cem’in performansını ne kadar beğensem de bu filmde Ata oynasaydı çok daha güzel olurdu.

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım  düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku