Geriİzzet ÇAPA Ben bir gelecek tasarımcısı ve zaman mühendisiyim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ben bir gelecek tasarımcısı ve zaman mühendisiyim

Gerçek bir Rönesans sanatçısı Ali Poyrazoğlu... Oyuncu, yönetmen, yazar, müzisyen, hatta biraz da filozof... Bazen şirketlere yaşam koçluğu yaparken, bazen de Borusan Filarmoni gibi dev orkestraların şefi olarak görüyoruz onu. Şu günlerde yazıp yönettiği ve gelecek hafta perdelerini açacağı oyunu “Küçük Prens Bana Dedi ki” için çalışıyor. Peki neden diye soruyorum; neden bu yaşta bunca koşuşturma Ali? Cevabı Küçük Prens’in ağzından veriyor: “İnsan sevdiğinden sorumludur.” Buyrun efendim, bu haftaki muhabbetimize...

Neden Küçük Prens? Masallara ihtiyacımız olduğunu mu düşünüyorsun?
- Küçük Prens’le 8 yaşından beri çeşitli defalar arkadaşlıklar ettim, yolculuklara çıktım. İlk kez o yaşlarda yazıldığı dilde okudum.

Ben 8 yaşındayken Kemalettin Tuğcu bile okuyamıyordum...

- Bir de bununla övünüyor musun? Annemle evde küçük yaşlardan beri Fransızca konuşuyordum. Küçük Prens de okuduğum ilk kitaptır. O gün bugündür başucumda o kitaptan 7-8 tane durur. Fakat ilk kopyası en kıymetli olanı, çünkü altını çizmişim, kenarlarına resimler yapmışım.

Niye bir insanın başucunda aynı kitaptan 7- 8 tane durur ki?

- Farklı yaşlarda okuduğumda, her seferinde farklı satırlarının altını çizmişim de ondan. İnsan hayatında önemli şeyler evrim geçirir. Bazen aşk, bazen dostluk, bazen siyasal görüşün yer değiştirir. Bu kitapla hayatımın değişik dönemlerinin aynaları başucumda duruyor.


İNSAN DÜNYADAKİ HER ŞEYDEN SORUMLUDUR

Ben bir gelecek tasarımcısı ve zaman mühendisiyim
Fotoğraflar: Mustafa ÖZKÖK

Küçük Prens’in sende yarattığı en büyük etki ne oldu?
- Küçük Prens içimizdeki farklı benliklere yolculuk yaparak aşkı ve yaşamın sırlarını keşfetme serüveninin başucu kitabıdır. Bir sürü mesaj veriyor ama beni etkileyen iki önemli başlık var. Birincisi; “Aslolan göze görünmez, ancak yüreğinin gözüyle bakabilirsen görebilirsin.” Daha ufacık bir çocukken evde anneme “Yüreğimin gözü nerede?” diye sorardım. Büyüyünce anladım ki beyin, yüreğin gözüymüş.

Seni etkileyen iki başlık olduğunu söylemiştin...

- Ne söylediğimi biliyorum, lafımı zırt pırt bölmeyip konuşmama izin verirsen anlatacağım.

Tamam kızma, sustum...
- Beni etkileyen diğer cümle ise şuydu: “İnsan sevdiğinden sorumludur.” Bu, aşkın en mükemmel tarifi. İnsan dünyada olan her şeyden ve en çok da sevdiğinden sorumludur. Küçük Prens’in güle aşık olması, kitaptaki o gülün de yazarın aşık olup evlendiği kadını temsil etmesi gibi herkesin bir gülü olduğuna inanıyorum. Tabii kitabı ilk okuduğumda aşkın Gül adlı bir kız olacağını düşündüğüm için “Anne ben Gül’le evlenmek istiyorum” dedim. Annem “Gül kim?” diye sordu. “Kitaptan bak” diye cevap verdim. Önce mahallede, sonra okulda Gül’ü aramaya başladım. Dünyanın en çirkini olsa bile Gül adlı bir kız olsun hemen aşık olup, evlenmeye karar vermiştim.

Oysa yazarın gülden kastettiği bambaşka...

- Aynı yıllarda Philippe Forest adlı bir yazar “Herkes sadece her şeyden sorumludur” demişti. O demese bugün ben diyecektim. Televizyondaki haberleri izleyip de “Bana ne” deme lüksümüz yok. Bağ kurduğumuz herkes ve her şeyden sorumlu olmalıyız.

Exupery’nin kitabını değil de senin yazdığın Küçük Prens’i anlatsana biraz...

- “Küçük Prens Bana Dedi ki” adlı bir gösteri hazırladım. İçimizdeki çocukla buluşalım diye kaleme aldığım, büyükler ve küçükler için bir felsefe metni bu aslında. Tam o sırada Borusan Filarmoni’yi tekrar yönetmem için teklif geldi. Ben de Rachel Portman’ın Küçük Prens Operası’ndan bazı bölümler, benim Küçük Prens metnim ve Exupery’nin sevdiği müzikleri bir araya getirdim. Sonunda da bu proje çıktı ortaya.

Küçük Prens’in müzikle ne alakası var?

- Manyak mısın oğlum sen?

Evet, öyle de derler biraz...

- Biraz mı? Neyse Exupery’nin annesi, babası, kız kardeşleri hepsi müzisyen. Kendisi de keman çalıyor. Bu gösteride tamamen Exupery’nin sevdiği, çaldığı eserleri yorumladım.

SAÇMA SORULARINDAN DOLAYI BAYILACAĞIM

Dinleyenlerin içini baydın mı seçtiğin eserlerle?
- Bu saçma sorulardan dolayı birazdan ben bayılacağım. Aslında Exupery eğlenmeyi seven, meddah ruhlu, stand-up’çı bir adam. Savaş pilotu, kemancı ve dünyanın hâlâ en çok satan yazarlarından biri... Her klasik müzikle uğraşan insanda olduğu gibi onun da içinde muzip bir çocuk var. Bazı geceler adam eline kemanı alıp masanın üzerinde sabaha kadar şarkılar söylüyor.

Senin müzikle özel bir alakan var mı?
- Benim annem de keman çalardı.

Sen de Küçük Prens ruhu mu taşıyorsun yoksa?

- Haa evet. Bunu artık bu yaşta gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Ben Küçük Prens’i yapacağımı Twitter’da duyurduğumda adamın birinden “Yahu utanmıyor musun bu yaşında hâlâ çocuk masalları okumaya?” diye tweet geldi. Pek çok insan Küçük Prens’i çocuk masalı zannediyor ama Küçük Prens aslında bal gibi büyükler için bir felsefi metindir.

Nereye götürüyor bu felsefi metin bizi?

- Doğaldır ki aşka açılıyor kapı… Çocukken daha güzel aşık oluyorsun. Büyümeye başlayınca hesap kitap girdiği için devreye zihin de bozulmaya başlıyor. Küçük Prens o aşkın ilk saf hallerini anlatıyor.

Ben bir gelecek tasarımcısı ve zaman mühendisiyim

BİR ALİ POYRAZOĞLU DAHA ÇIKMADI

Seni artık niye televizyonlarda göremiyoruz?
- Açıkçası şu dönemdeki dizi çarkının içinde olmak istemiyorum. Tiyatrom var, öğrencilerim var, okulum var, şirketlere verdiğim motivasyon, takım oyunu, marka değeri yaratma gibi derslerim var. Dizi ve televizyon için vaktim yok! Fakat internette her hafta 2 milyon kişi beni izliyor.

Ben niye o 2 milyon kişiden biri değilim?

- Bir firmanın sponsorluğuyla özel bir sitede yaşam, evlilik, aşk, ihtiyarlıkla yüzleşme gibi konularda 10’ar dakikalık programlar çekiyorum.

Artık Ali Poyrazoğlu’nun ihtiyarladığını düşünüyor musun?

- Asla ihtiyarlamam ben ama tabii ki yaş alıyorum. Spora iyice asıldım, her gün 1-1,5 saat yüzüyorum. Onun için performansım yerinde. Benim yaptığım işleri yapabilmen için kondisyonunun çok iyi olması lazım. Düşün 140 kişilik filarmoni orkestrasını yönetiyorum daha ne olsun!

Ünlüler orkestra yönetince bana sanki biraz numara yapıyorlarmış gibi geliyor...

- Kafan hep kötülüğe çalışıyor, yazık! Öyle çık, sopayı salla diye bir durum yok. Çok uzun bir süre çalışıyoruz bu iş için. Ayrıca hatırlatırım, ben konservatuar mezunuyum...

Valla Ali senden bir tane daha olsa memleket kurtulur...

- Bu konuda mütevazı olamayacağım, bir Ali Poyrazoğlu daha çıkmadı ama benim gibi yaptığı işleri seven ve Rönesans insanı olmayı becerebilen adam çıksa da hiç fena olmaz. Hatta 30 tane olsun da rekabet olsun. Konferanslarımın ana konusu Rönesans, yani yeniden doğuş.

İLİŞKİLERDE SORUN ÖTEKİLEŞTİRMEYLE BAŞLIYOR

Ben bir gelecek tasarımcısı ve zaman mühendisiyim

Peki Türkiye’de Rönesans nasıl olmalı?
- Türkiye’yi dünyadan ayırarak bakmaya devam edersek hiçbir yere gelemeyiz. Tüm dünya gerek iş gerekse özel hayatta değişim, yenilenme peşinde. Bireysel ya da kurumsal koçluk yaptığım zaman bunu anlatıyorum. Dünya her yıl iş hayatında bir ortak akıl bulmak ve mutlu çalışmak için çeşitli başlıkların peşine takılıyor. Amaç, mutlu tüketiciler ve mutlu çalışanlar yaratabilmek... Global dünyada farklı kültürlerin bir araya gelebilmesi için ortak hız ve ticaret etiği yaratılması gerekir. Artık net bir biçimde biliyoruz ki, dünyada da ülkemizde de ‘öteki sensin’ kavramlarından geriye dönüş yok. Öteki sen, içindeki yüzleşmek istemediğin küçük benlikler aslında.

Nasıl yeneriz bu ötekileştirme ‘hastalığını’?
- Farklı düşünen, farklı kökenlerden ve dinlerden gelen, farklı cinsel tercihleri olan insanların birbirlerine saygı göstererek yaşama yöntemlerini keşfetmesi zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Halbuki öteki dediğimiz şey de senin içinde. Ondan korktuğun, kendinle yüzleşmek istemediğin için ayrımcılık yapıyorsun. İlişkilerde sorunlar erkeğin kadını ötekileştirmesiyle başlıyor. Sonra kadın da erkeği ötekileştirme yoluna gidiyor, sorunlar büyüyor. Ardından da ayrılış ve kopuş gerçekleşiyor.

Aşkta, işte, her yerde ötekileştirme...

- ‘Yaratıcı yıkıcılık’ yöntemiyle bunun üstesinden gelebiliriz. Hayatı yeniden okuyabilmek için içimizdeki öbür benliklerle yüzleşmek zorundayız. Bir yapıdaki işe yarayacak parçaları tutup saklayıp, bir yandan onu sökerek başka yerde yeni bir yapı kurmak gerek. Bireylerin de, kurumların da kendini söküp yeniden inşa etmeleri gerekiyor. Ben bunların yöntemlerini, operasyonel faaliyetlerin nasıl yönetileceğini, zihinlerin bu çalışma metoduna nasıl geçeceğini anlatıyorum. Anlayacağın kurumlar için sinerji mühendisliği yapıyorum.

Tamam entelektüel bir adamsın da, böyle büyük kurumlara hangi hakla ders veriyorsun?

- Güzel bir soru… Bir kere ben üniversite hocasıyım. Ayrıca tiyatro patronu olarak Türkiye’nin en zor işlerinden birini yapıyorum. 350 bölümlük dizi çeken bir de şirketim var. Bu ülkenin gece hayatına çok şey kazandırmış Yeşil Kabare’yi kurmuş ve bunu ticari başarıya dönüştürmüş bir adamım. Onun dışında ilaç sektöründe yıllardır var olan biriyim.


LABORATUVARDA ŞURUP VE HAP YAPARDIM

Eczacılık baba mesleği mi?

- Babamın yanında az çalışmadım … Hem bizim zamanımızda ilaçlar öyle şimdiki gibi hazır değildi. Öksürük şuruplarını, mide haplarını yıllarca laboratuvarda kendi eliyle yapmış bir adamım. Çünkü o zaman doktorlar reçeteyi yazar, eczacı da ilacı yapardı. Şimdi raftan alınıp veriliyor.

Marifetlerini saymaya parmak yetmez. Nedir peki senin hünerin?

- Deri değiştirmeyi bilmem ve çok beyinli olmam.

Eyvah eyvah, hem de millet bir beyinle başa çıkamıyorken

Ucuzlaşma yine! Çağımız iki-üç beyinli insanlar istiyor. Kendi işinin dışında başka disiplinlerde de bilgi sahibi olmak zorundasın. Dört-beş şapkası olan bir adamım. Mühendislerin, mimarların, işadamlarının, inşaatçıların kurdukları şeylere ruh katıyorum, bir anlamda gelecek tasarımı yapıyorum.

Kartvizitinde ‘gelecek tasarımcısı’ mı yazıyor?
Öyle deniyor bana. Atatürk, Türkiye’nin geleceğini planlayan gerçek bir gelecek tasarımcısıdır. Tabii ki bunu yaparken zaman içinde değişikler yapılması gerektiğinin de bilincinde olmuştur. “Benim söylediklerimi değişen zamanla birlikte yeniden yorumlamalısınız” demiştir. Atatürk’ü anlamanın çağdaş yaklaşımı budur. “Atam sen kalk da ben yatam” gülünçlüğünün dışında kalarak, dediklerini bugüne dönüştürerek, “Türkiye’nin yeni geleceğini nasıl inşa ederiz”in peşine takılmamız gerekir.

Ben bir gelecek tasarımcısı ve zaman mühendisiyim

GEREKTİĞİNDE ANTİPATİK OLMAYI GÖZE ALACAKSIN

İşkolik olduğun için mi yalnız kaldın?
- Yalnız olduğumu kim söyledi? Ben sadece yanımda taşımam sevgilimi o kadar...

Oyunlarında, kitaplarında aşkı pek çok şekilde tanımlıyorsun...

- Her zaman söylüyorum aşk, iki kişilik devrimci bir örgüttür.

İki yıldır ezberledik artık hepimiz bunu...

- Bu tekrarlanması gereken bir gerçek; aşk iki kişilik bir meydan okuma. Yaşamın sıradanlığına, sığlığına, sıkıcılığına, bize dayatılan kurallara, ‘şunu yap, onu yapma, bunu yapma, elalem ne der’e meydan okumadır!

Gelecek tasarımcısı bu tanıma bir güncelleme getirmedi mi?

- Aşk, Küçük Prens’le ilişki kurmaktır, karşındakini ehlileştirmektir. Onu vazgeçilmez bir varlık olarak yaşamının baş köşesine yerleştirmektir. Küçük Prens’in güle aşkı gibi, ona sorumluluk duymaktır.

Karşımda daha sakin, sözcüklerini seçerek konuşan bir Ali Poyrazoğlu görüyorum. Ne iş?

- Ben hep laflarını ölçüp biçip konuşan bir insanım. Zaman zaman polemiklere girmişsem, insanları eleştirecek cümleler seçmişsem onları bilerek ve isteyerek kullanmışımdır. Çünkü bazen insanların antipatik olmayı göze almaları gerektiğine inanıyorum. Bildiğin doğruyu korkmadan söyleyeceksin.

KAZANDIKLARIMI SONRADAN GÖRME BİR KIRO GİBİ HARCAYAMAM

Ben bir gelecek tasarımcısı ve zaman mühendisiyim

Çok mu hırslı bir adamsın?

- Asla… Sadece eğlence manyağıyım. Yaptığım işlerde çok eğleniyorum. “Senin sırrın nerede saklı?”, “Nasıl bu kadar çok çalışıyorsun?” diye soruyorlar. Ben bir zaman mühendisiyim, çok iyi plan program yapıp zamanı çok iyi kullanıyorum. Para almadan sırf eğlendiğim için yaptığım işler bile var.

Gözümle görsem inanmam, sen ve para almamak...

- En az dört-beş filmde bedava oynadım. Atıf Yılmaz bir keresinde “Çok açgözlüsün, bu kadar istenir mi? Ama sana ihtiyacım olduğu için oynatmak zorundayım” dedi. İstediğim parayı alıp ertesi gün sete negatiflerle gittim. Masanın üzerine koydum ve “Bu benim bu filme ve filmde oynayan arkadaşlara hediyem” dedim.

Yahu negatif alacağına nakit verseydin ya settekilere?

- Bilip bilmeden, aptal aptal konuşma... O zamanlar sinemada maliyetler çok yüksek. Beğenmediğin sahneyi yeniden çekmek pahalıya patlıyor. Yapımcı hemen makineyi gösterip “Bunun içinden tuvalet kağıdı mı geçiyor? Bir metre film kaç para haberin var mı?” diye kıyameti kopartıyor. Onun için ben de aldığım bütün parayı götürdüm ve dedim ki “Benim ve arkadaşlarımın bütün sahneleri iki-üç kere çekilsin. Buyrun sizlere hediyem.”

Bir de senin için cimri derler...
- Cimri değil, oldukça tutumlu bir adamım. Çok zor para kazanılan bir meslekte var olmaya çalıştığım için kazandıklarımı sonradan görme bir kıro gibi harcayamam. Parayı harcamak çok büyük emek, kültür ve insan sevgisi gerektirir. Ben de kazandığımı harcarım ama insan okutmayı, sanat eseri almayı, kendi işime ve tiyatroya harcamayı tercih ederim.

Bütün cimriler kendilerini tutumlu olarak tanımlar zaten...

- Ne istersen onu de! Ben parayı sokaktan toplamıyorum, havadan kazanmıyorum. Bire bir emek veriyorum. Kıro da değilim.

Zor bir hayat mı yaşadın Ali?

- Hayır, zorlukları bile eğlenceye dönüştürmeyi bildim. Londra’ya okumaya gittiğimde param yoktu. Bir otelde çalışmaya başladım. Erkenden kalkıp kahvaltı servisi yapıyordum, sonra kirlileri bulaşıkhaneye taşıyordum. Bunlar zor günlerdi ama Londra’da okuyordum ve çok şey öğreniyordum. Niye yapmayayım ki? Üstelik Londra’ya gittiğimde genç başladığım için üç tane başrol oynamıştım tiyatrolarda.

Broadway’de oynadığın oyun hakkında ileri geri konuşanlar var...

- Hepsine Allah selamet versin, it ürür kervan yürür. NY Times’ta çıkan haberi vereyim de gazeteye koy. Tiyatroda gizli bir şey olabilir mi? Üstelik çok şerefli, çok güzel bir projeydi.

“Ali Broadway’de oynayacak kadar İngilizce’yi nereden biliyormuş?” diyenler de var.
- (Gülüyor) İngilizce benim ikinci lisanım, tam 35 tane kitap çevirdim. İlk çevirim 17 yaşındayken basıldı.


KÜÇÜK PRENS, ASLINDA EXUPERY’NİN HİÇ DOĞMAYAN ÇOCUĞU

Ben bir gelecek tasarımcısı ve zaman mühendisiyim

Senin Küçük Prens’ini anlattın da, gerçek romanın nasıl doğduğunu biliyor musun?
- Exupery, “Zihnimden düştü birden bire beyaz kağıdın üzerine Küçük Prens” demiş. Sonra Küçük Prens’in resimlerini çizmeye başlamış ama ortada kitap falan yok... Her çizimde Küçük Prens başka bir kılıkta, başka bir yüzde... Exupery biraz da yaşadıkları ve kendi içinde bulunan çocukla yüzleşmek istediği için yazmış bu kitabı...

Küçük Prens, yazarın kendisi yani...
- Bekle, orası en güzel yeri. Adam, Güney Amerikalı Consuela adlı bir hatuna deliler gibi aşık... Ona “Sana benzeyen bir çocuğumuz olsa ne kadar mutlu olurum” diyor ama kadının çocuğu olmuyor. Exupery, yaptığı Küçük Prens çizimlerini arkadaşlarına dağıtmaya başlıyor. Ve Küçük Prens’i olmamış çocuğunun yerine koyuyor... Yani Consuelo yerine, o doğuruyor Küçük Prens’i... Hem de o dönemler zihinlerin en bozuk olduğu zamanlar...

Ne demek o?

- Dünyanın parçalara ayrıldığı o karanlık savaş yıllarında yazılır Küçük Prens… Fransa, Nazi Almanya’sının işgali altındadır. Exupery, savaş pilotu ve Amerika’da da çok tanınan bir yazardır. Amerika’yı Fransa’nın yanında II. Dünya Savaşı’na girmeye ikna etmek için Yeni Dünya’ya yollanır. Uzun süre orada kalır. Ailesinden haber alamadığı için ülkesine dönmek ister. Fransa’nın başına gelenlerden şikayetçidir. Bu yüzden çocuk masalı diye bakılan kitap, derin politik ve insani izler taşır.

Kitapta gezeni baobapların yani kötü bitkilerin sardığı anlatılır...

- Aynen öyle... Romanın yazıldığı dönemde baobaplar Hitler faşizmini temsil etmekteydi. Zamanında o kötü tohumlardan kurtulmadılar, “Bırakın konuşsunlar, propaganda yapsınlar. Demokraside her görüşe yer vardır, nasılsa onlara kimse oy vermez. İktidara gelemezler” dediler. Bu vurdumduymazlık yüzünden onlar iktidar olup gezegeni delik deşik ettiler. O kötü tohumlar sonunda birbirlerini yok edecekler ama o zaman da etrafta gül kalmayacak.

Siyasetten çok sıkıldık, bırak da bari pazar günü politika ve faşizm konuşmayalım. Exupery’nin gerçek hayat hikayesiyle devam etsek?
- Exupery şöhretinin doruğundayken, dostluklarını kullanarak yaşı uygun olmamasına rağmen 44’ünde Nazi’lerle savaşmak için cepheye gider. Görevi uçağıyla düşman hatlarının üzerinde dolaşıp stratejik bölgelerin fotoğraflarını çekmektir. Misyonunu birkaç kez başarıyla yerine getirir.

Ama...

- 31 Temmuz 1944 sabahı 08:45’te bir Amerikan uçağıyla yine havalanır. En geç öğlen üsse geri dönmesi gerekirken, gelmez. Düşman hatları üzerindeyken iki Alman uçağının çapraz ateşi sonucu düşer. “Elveda güzelim dünya ve merhaba kainat” diyerek Küçük Prens’ine kavuşur. Artık o Küçük Prens’iyle sonsuza kadar yaşayacaktır.

Küçük Prens’ine kavuşur ama Consuelo’dan ayrılır...
- Consuelo kocasının ölümünden sonra bir daha asla evlenmez. Fransa’nın en büyük kahramanının eşi olarak bir süre Paris’te adını ‘Küçük Prens’ koyduğu bir restoran işletir. Sonra Exupery’nin ünü tüm dünyaya yayılır. Fransa’da birçok okula, caddeye, binaya onun adı verilir. Şarkılar yapılır, Broadway müzikallerine konu olur, paraların üzerine bile çizimleri basılır. Hâlâ her yıl 1 milyonun üzerinde yeni baskı yapıyor kitap biliyor musun?

Sence Küçük Prens bizim hangi parçamızı tamamlıyor da hâlâ bu kadar okunuyor?

- Hepimiz için masumiyet çağrısı oluyor da ondan. Bhutan Prensi’nden Dalai Lama’ya, Pink Floyd’dan Beatles’a kadar akla gelebilecek her kesimden insanın hayatlarının en azından bir bölümünü etkilemiştir. Bu arada röportajı bitirmeden son bir tavsiyede bulunmak istiyorum.

Tabii ki...

- Exupery’nin düşen uçağının kalıntıları 2003’te Marsilya açıklarında denizin 75 metre altından çıkarılıp Paris La Bourget Havalimanı’ndaki havacılık müzesine konuldu. Yolunuz düşerse, alışverişten fırsat bulabilirseniz, gidin mutlaka ziyaret edin. Bu en çok içinizdeki çocuğa yapacağınız bir saygı duruşu olacaktır.

X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku