50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?
- Hayat mücadelesinden müziğe vakitleri mi vardı Allah aşkına? Babam inşaat işçisiydi. Bizim köy desen, ne araba ne de otobüs girerdi; kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdi. Yollarda traktörden başka araç göremezdin.
◊ Ama sen bir gün o radyonun “içine girmeye” kararlıydın...
- Hem kararlıydım hem de gözü karaydım. Büyük hayalleri olan pek çok Anadolu çocuğu gibi aklım İstanbul’daydı. 15 yaşındayken tek başıma köyden ayrılıp Adana ve Ankara’da birkaç ay geçirdikten sonra kendimi İstanbul’da buldum.
◊ Taşı toprağı altın şehir...
- Öyle derler ama ben altın falan göremedim, bilemiyorum. (Gülüyor) Gelir gelmez, şansım yardım etti de Beyoğlu Şat Oteli’nde çalışmaya başladım.

50 yıldır sahnede


CEO OLACAK HALİM YOK, YATAK YAPIP TUVALET TEMİZLİYORDUM

◊ Ne iş yapıyordun otelde?
- 15 yaşında ilkokul mezunu çocuğum, CEO olacak halim yok herhalde. Tuvalet temizlemekten yatakları düzeltmeye kadar bana ne söylenirse yapıyordum. Sonraları Tarlabaşı’nda bir tavukçuda ve ütücüde de çalıştım. Tek derdim köydeki ana babama her ay para yollayabilmekti.
◊ Desene müzik işi güme gitti...
- Her ne olursa olsun müzik tutkusu hep içimdeydi. Şarkıcı olma isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Derken Doğu Bank’ın altındaki bir plakçının yanında işe girdim.
◊ Beste yapıyor muydun o zamanlar?
- İlk bestem “Sen Mevsimler Gibisin”i yaptığımda daha 17 yaşındaydım. Yıl 1969... Behiye Aksoy’dan Ahmet Özhan’a, Gönül Yazar’dan Zeki Müren’e kadar herkes okudu o şarkıyı ve ben ne olduğunu tam anlayamadan bir baktım ki Altın Kelebek almışım. O günden sonra da canımı dişime takıp çalışarak bugünlere kadar geldim işte.
◊ Tüm zorluklarına rağmen aynı hayatı yeniden yaşamak ister miydin?
- Hem de nasıl! Bazen o eski günler aklıma geliyor da “Vay anasını be Selami, hayatın roman olur, neler yaşamışsın” diye geçiriyorum
içimden...

GÜNAH YA GÜNAH! ALLAH YARDIMCILARI OLSUN

◊ Antakyalıların Suriye’yle bir göbek bağı olduğunu düşünürsek, bugün orada yaşananlar hakkında neler hissediyorsun?
- Mahvettiler, yok ettiler ülkeyi. Bizim oralarda, Suriye’de akrabası olmayan yoktur neredeyse. Kendi memleketlerinde kendi insanlarını bombalayıp öldürüyorlar. O ufacık çocukların çaresizliğini düşündükçe içim paramparça oluyor. Hangi Allah’ın kulu bu duruma göz yumabilir ki? Suriye’de yaşananlar cehaletin ta kendisidir. Günah ya günah! Her geçen gün daha da kötüye gidiyorlar... Allah yardımcıları olsun...

50 yıldır sahnede

ZAMPARA OLDUĞUM DEDİKODU BEN ÇOK NAMUSLU ADAMIM

◊ Gel istersen daha başka sulara yelken açalım... En iyisi eşin Didem Hanım’la tanışma hikayeni anlat sen bize...
- Yenikapı’daki Gar Gazinosu’nda assolist olarak çalışıyorum. Her çarşamba gündüz vakti de kadınlar matinesi var. Neyse ben geldim mekana, bir baktım kulisin önü ana baba günü. Tabii o zamanlar cep telefonları, fotoğraf makineleri falan yok, herkes imzalı fotoğraf peşinde.
◊ Sen de kırmıyorsundur kimseyi...
- O gün kulisin önünde dünyalar güzeli bir kız dikkatimi çekti. Yanıma yaklaşıp “Selami Bey size hayranım, bir imzalı resminizi alabilir miyim?” diye sordu. Ben de “Ne kadar güzelsin, bir kere yanağımdan öpersen, resim senin” diye cevap verdim.
◊ Ve o ilk öpücükle aşk başladı...
- Ah nerede o günler? “Olmaz, annem kızar” diye kestirip attı bizimki. Tabii yine de resmi imzaladım ama arkasına Unkapanı’ndaki şirketin telefon numarasını yazmayı da ihmal etmedim.
◊ Zamparasın sen zaten, adın çıkmış dokuza inmez sekize...
- Asla öyle bir şey yok, hepsi dedikodu! Ben çok namuslu bir adamım. Neyse aradan bir hafta geçti, şirkette otururken telefon çaldı. “Alo buyrun” diye açtım hemen, karşı taraftaki hanımefendi “Selami Bey’le görüşebilir miyim?” dedi, “Kim arıyor?” diye sordum, “Didem” deyince bir duraksadım.
◊ O mavi gözler geldi aklına tabii...
- Aklıma ne gelen vardı ne de giden. (Gülüyor) “Tanıyamadım, hangi Didem?” diye sordum, kulisteki olayı anlatınca hemen hatırladım tabii. Randevulaştık ve Kartal’da bir yerde buluşup çay-kahve içtik. Aradan birkaç gün geçtikten sonra da aynı kafede buluşmak için sözleştik.

50 yıldır sahnede


KIZIMDAN UZAK DURUN SELAMİ BEY!

◊ Yavaş yavaş abayı yakıyorsun galiba...
- İçim kıpır kıpır gittim yine aynı yere, oturmuş bekliyorum. İçeri bir hanım girdi. Bana doğru yaklaşıp “Selami Bey merhaba, iki dakika oturabilir miyim?” diye sordu. Hayranım zannedip “Buyrun” diye cevap verdim. “Ben Didem’in annesiyim, kızımdan uzak durun! Odasının her tarafında sizin resimleriniz var, albümlerinize sarılıp uyuyor. Halini hiç iyi görmüyorum, babası duyarsa yakar sizi” demesin mi!
◊ Eyvah eyvah!
- “Biz sanatçıya kız vermeyiz, çapkın olurlar” diye konuştukça konuşuyor. “Ben kızınızı seviyorum” diyorum ama dinleyen kim. “Peki” falan dedim ama benim aklım Didem’de. Birkaç gün sonra gizlice buluştuk. Sonra ben bunu takip edip evinin yerini öğrendim.
◊ Kaçıracak mısın kızı yoksa?
- (Gülüyor) Annemi, babamı, ablamı, abimi aldım yanıma, damdan düşer gibi kız istemeye gittik. Babası Nuh diyor Peygamber demiyor. Bir hafta sonra aynı ekip tekrar evlerinin yolunu tuttuk. Bu sefer benim kayınpeder Didem’e “Kızım sen bu adamı seviyor musun?” diye sordu. Bizimkinden tık yok! Peder “Madem sesin çıkmıyor, demek ki seviyorsun, o zaman ben de verdim gitti” dedi ve sonunda muradımıza erdik...

TARKAN O KIZLA EVLENECEĞİ İÇİN ÇOK ŞANSLI

◊ Tarkan’la bir kader birliğinin olduğunun farkında mısın?
- Yoo değilim...
◊ O da kulisine ziyarete gelen bir hayranıyla evlilik hazırlığında...
- İnsanın sadece kendi sevdiğiyle değil, onu da çok seven biriyle evlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer durum dediğin gibiyse Tarkan çok şanslı bence, o yüzden asla yolundan dönmesin!
◊ Tarkan’ın Türk sanat müziği albümünü nasıl buldun peki?
- Tarkan hem çok güzel bir ses hem de çok iyi duruşu olan bir sanatçı. Ben bir müzik adamı olarak kendisiyle gurur duyuyorum. Başarılı bir popçu olmasına rağmen albümde gerçekten de Türk sanat müziğine yakışır nüanslar yapmış, abartmamış, şarkıları çok güzel yorumlamış. Şansı ve bahtı açık olsun...
◊ Türk sanat müziği demişken Zeki Müren’den bahsetmemek olmaz...
- Ah ah, bizim anılarımız çoktur Zeki Bey’le. 30’a yakın şarkımı okudu benim... İlk tanışmamızı asla unutamam. Sıraselviler’de bir restoranın önünde arkadaşımı bekliyorum.
Daha o zamanlar yeni şöhret olmuşum. Şef garson yanıma gelip “Zeki Müren içeride. Sizi masasına davet ediyor” dedi. Bunu duyar duymaz yanına koşup elini öpmek için eğilince “Estağfurullah Selamiciğim, oturmaz mısın?” diye sordu.
◊ Artık memlekette bu hikayeyi duymayan kalmadı ama sen yine de bir daha anlat... Magazin tarihine bir kez daha not düşelim, Zeki Bey masaya çağırdı ve senin heyecan dorukta...
- (Gülüyor) Nasıl olmasın! Koskoca Zeki Müren bana “Selamiciğim” demiş! “Sen günün birinde çok büyük yerlere geleceksin. Kelimeleri anlatman, hissetmen, sesin, Türkçen harika. Benim taklidimi yapıyorsun, helal olsun sana!” diye başladı beni övmeye. Mutluluktan havalara uçtum tabii. “Çapkın olduğunu biliyorum, al sevgilini Maksim’e gel bu gece” dedi.
◊ Koşa koşa gittin tabii...
- Artık koştum mu uçtum mu orasını hatırlayamıyorum. (Gülüyor) Programın ortasında kendisine çiçek gönderenlere teşekkür etmeye başladı. İsimlerden birini duyunca “Ahh benim doktorum, canımın içi, eskimeyen dostum” dedi.
Zeki Bey’in doktoruna hitap tarzı beni öylesine etkilemişti ki eve gittiğimde “Ne zaman gelirsen gel başıma taç olursun/ Sen benim eski değil eskimeyen dostumsun”u yazdım. Sabahı zor ettim, gün ağarır ağarmaz hemen telefona sarılıp “Size bir sürprizim var Paşam” dedim ve soluğu yanında aldım. Şarkıyı duyunca “Sakın kimseye verme, bu benim! Yeni albümümün adı da ‘Eskimeyen Dost’ olacak!” dedi bana. Onun arkadaşı için söylediği sözden ilham aldığımı anlatınca da “Sen ne deli bir adamsın yahu” deyip bir “helal olsun” daha patlattı! Üniversite gibi adamdı rahmetli...
◊ Son aylarında, tedavi için bir seyahate çıkmadan önce kendisine “Paşam dünya hali belli olmaz, girin stüdyoya da şu şarkıları okuyun” dediğin için sana küs vefat ettiğini iddia edenler var...
- Kesinlikle yok öyle bir şey... Belki içinden incinmiştir bana ama böyle bir şey varsa da asla hissettirmedi, hatta bu arada telefon açıp “Selamiciğim, kendimi şu an pek iyi hissetmiyorum. Allah izin verir de iyileşirsem ilk seni arayacağım” dedi.
◊ Paşa’nın evinde inzivaya çekildiği son dönemlerinde de görüşüyordunuz yani...
- Vefatından iki ay önce telefon edip “Selamiciğim merhaba, senden bir ricam var. İyileşirsem ve albüme girersem ‘Özledim’ şarkısını okumama izin verir misin?” diye sordu. “Selami Şahin’in bütün şarkıları size feda olsun, böyle bir soruyu duymamış olayım” dedim ama maalesef kısmet değilmiş...
Bu da son konuşmamız oldu... Ne zaman aklıma gelse gözlerim dolar...
Ayrıca Zeki Bey’in hayatımdaki yeri sadece müzikle de sınırlı değildi. Eşimle nişan yüzüklerimizi de o takmıştır; oğlum Lider’in de isim babasıdır.

BÜLENT HANIM HİÇBİR ŞEYİ KOLAY KOLAY BEĞENMEZ

◊ Senin elinden tuttuğun genç yetenekler oldu mu hiç?
- Elinden tuttuğum denemez ama geleceğini gördüğüm isimler oldu tabii ki... Bunların en başında da Sezen Aksu gelir. Yıl 79... Şahinler Plak’ın sahibinin kayınçosu Sezen diye genç bir hanımefendiyle tanıştırdı beni. Sesini dinleyip fikir vermemi istiyorlardı. Neyse bizim kız bir Türk bir de Batı müziği parçası okudu. Ben o sesi ve yorumu duyar duymaz “Sen neymişsin be abi” deyiverdim. Kulaklarıma inanamadım resmen! “Aman” dedim “Sen Batı müziği oku, günün birinde inanılmaz yerlere geleceksin”...
◊ Gerçekten de ileri görüşlüymüşsün...
- Yıllar yıllar sonra bir gün beni Onno Tunç arayıp stüdyoya davet etti. Kalkıp gittim... Baktım Sezen bir köşede oturuyor, beni görür görmez “Ne manyak adammışsın lan sen!” diye bağırmasın mı?
◊ Hayırdır?
- Ben de aynen “Hayırdır ne yapmışım ki sana?” dedim! (Gülüyor) “Sen ne biçim bir şarkı yazmışsın! Türkiye tarihine böylesi gelmez! Ben sevdalı sen belalı nasıl bir sözdür? Üşütmüşsün sen üşütmüşsün, harbi manyaksın!” diye konuştukça konuşuyor Sezen. “Sana bir sürprizimiz var” deyip o gün yaptıkları kaydı dinlettiler.
◊ Senin şarkınla sana sürpriz mi yaptılar?
- (Gülüyor) Eh biraz öyle oldu. “Bu parçayı okumama izin veriyor musun?” diye sordu Sezen.
◊ Eh okumuş bile zaten...
- “Bir değil 100 şarkımı okumana bile izin veririm, bu benim için şereftir” dedim ve parçayı albümüne aldı.
◊ Memlekette senin bestelerini söylemeyen kalmadı neredeyse... Peki bu sanatçılar arasında çalışması en zor hangisiydi?
- Eh Bülent Hanım kolay beğenmiyor... Demo gönderilmesini falan da asla kabul etmez, eserleri benim canlı canlı okumamı ister. Hiç unutmam “Bu gece bir başka çöktün içime/ Seni andım sabaha kadar”ı aynen sözlerinde olduğu gibi sabaha kadar defalarca okutmuştu bana. (Gülüyor)

50 yıldır sahnede

 

MÜJDAT’LA CİHANGİR’DE AYNI EVİ PAYLAŞTIK

◊ Yaptığın her şarkının bir hikayesi var, değil mi?
- Hepsi yaşanmışlıkların ve tanık olduklarımın birer yansıması... Bak aklıma ne geldi... Yine 70’li yıllar... Bir kaza evliliği yapıp yeni boşanmışım. Kulüp Reşat senin Kulüp 12 benim gezip duruyorum. Yine böyle bir gece Müjdat Gezen’le tanıştım. Onun da evliliği daha yeni bitmişti.
◊ İki kader arkadaşı...
- Müjdat, Cihangir’de dubleks bir evde oturuyordu. Bir gün “Gelip bende kalsana, iki dul birlikte yaşayalım” dedi ve biz ev arkadaşı oluverdik. Her gece bir yerdeyiz tabii...
◊ İki genç çapkın gecelere akıyor...
- (Gülüyor) Müjdat’ın bir sevgilisi vardı. Kız ona nasıl aşık anlatamam. Bizimki de “Ben artık ciddi şeyler yaşamak istemiyorum” diye karar vermiş kendince. Neyse bir gün bu kızı karşısına alıp “Sonu olmayan bir yoldayız, kusura bakma ama bir daha görüşmeyeceğiz” dedi ve kalkıp gitti. Kız da arkasından bağırıyor “Ne olur gitme Müjdat, sana muhtacım” diye...
◊ Kaçırır mı Selami Şahin hemen çıkarmıştır not defterini...
- Şarkıyı bitirip Müjdat’a dinlettim ve “Bunun sözlerini sen yazdın” dedim. Bir kahkaha patlattıktan sonra “Allah cezanı vermesin, yıkacak ortalığı bu parça” diye bağırdı. Ertesi gün Zeki Bey’in yanına beraber gidip dinlettik şarkıyı... Gerisi malum...
◊ Sürekli çevrenden beslenen bir adamsın...
- Tabii yoksa her hikaye kendime ait değil. Bir gün yine arkadaşlarla oturuyoruz, bir tanesi “Selami ben deliler gibi aşığım. Unutmaya çalışıyorum ama unutamıyorum, Allah canımı alsın da kurtulayım” diye hem ağladı hem de beni ağlattı. Eve geldiğimde kendimi o arkadaşımın yerine koydum ve “Aşk çemberi sardı dört bir yanımı/ Duymayan kalmadı bu feryadımı/ Bu gidişle bu aşk beni öldürür/ Kuluna bırakma sen al canımı” çıktı ortaya.

    

DİDEM’E 30 SENE SONRA TEKRAR EVLENME TEKLİF ETTİM

◊ Bunca insanın müzik hayatında onlara yoldaşlık yaptın... 50. sanat yılını kutlarken yanında olmazlarsa onlara bozulup sitem eder misin?
- Yoo benim kinim, nefretim beş dakika bile sürmez. Kimisinin işi çıkabilir, kimisi müsait olmayabilir, hiçbirine sitem etmem, gelirlerse de şeref duyarım.
◊ Abi bırak bu politik ayakları, böylesine önemli bir gecende seni yalnız bırakanlara “Gıcık olmam” demen de kusuruma bakma ama bana hiç inandırıcı gelmiyor...
- Yani ben olsam o gece böyle değerli bir arkadaşımı yalnız bırakmam ve ne yapar eder giderim...
◊ Bir daha dünyaya gelecek olsan...
- Yine müzik yaparım, yine eşim Didem’e aşık olup hayatımı onunla geçiririm.
◊ Onun şehir efsanesi haline gelmiş kıskançlığına rağmen mi?
- (Gülüyor) Yahu seven insan kıskanır! Geçenlerde arkadaşlar iki günlüğüne Almanya’ya davet etti, konsolosluktan vize çıktı ama Didem’den çıkmadı. (Kahkahalar) Şaka bir yana çok mutluyum. Eşim bana dünyanın en büyük üç ödülünü, evlatlarımı verdi. Gerçekten iyi ki tanımışım ve iyi ki onunla evlenmişim.
◊ Bu nikah tazeleme fikri nereden çıktı peki?
- Geçen sene bir gün otururken Didem “Çok şükür 30 senedir kahrını çekiyorum. Düğünümüzü yaptığımız yerde bir 30 sene için daha yemin etmeye var mısın?” diye sordu. Ben de “Aferin ya, nasıl aklına geldi böyle bir proje? Üzüm üzüme baka baka kararır, artık sen de benimle dura dura sanatçı ruhlu oldun” dedim ve karıma tekrar evlenme teklif ettim. Üstelik bu sefer o güzel günü evlatlarımızla paylaşma şansımız oldu.

50 yıldır sahnede

SAÇI PERUK AMA BAŞI HER ZAMAN DİK

◊ Rahatsız olmayacaksan başından geçen o korkunç kazayı sormak istiyorum...
- O zamanlar Caddebostan’da oturuyorduk. Gece programımın ardından yanımda bir arkadaşımla beraber eve geçiyoruz. Sene 88... Boğaziçi Köprüsü’nü geçtik, Fenerbahçe’den düz devam edip üst yoldan Bostancı’ya gideceğiz. Tam dönerken önümüze bir kamyon kırdı! Çarpma anı gözümden hiç gitmiyor! Sağ kolumu kafama doğru götürdüm ve orada film koptu!
◊ Ve gözlerini hastanede açtın...
- İlk kendime geldiğim an doktorlar aralarında “Güzel bir ses ama yaşama ihtimali düşük, arkadaşı da kazada öldü zaten” diye konuşuyorlardı. İçimden “Allahım evlatlarım daha çok küçük, onların büyüdüğünü göreyim, bana güç ver yaşayayım yarabbim” diye dua ettim ve gözlerimi açtım. “Kendinize geldiniz mi?” diye sordu doktorlar, ben de “Şimdi geldim” cevabını verdim. “Duyuyor musunuz?” dediklerinde de “Çok hafif” dedim, az önce konuşulanları hiç duymamış gibi yaptım.
◊ Kalıcı bir hasar bıraktı mı peki?
- Sol kolumda platin var, sadece 45 derece açabiliyorum, elimi ağzıma götürmem mümkün değil. Bir de kafama aldığım darbenin etkisiyle saçlarımın yarısını kaybettim. Anlayacağın bir tarafta saç var ötekinde yok.
◊ Peruk takmanın sebebi bu yani...
- Bugün Amerika’daki en ünlü aktörler bile kendilerine bakıyorlar. Gözlerin az görüyorsa lens takarsın, saçın yoksa ünite kullanırsın. Ayıp bir şey değil ki bu! Benim başım dik!

 

Fotoğraflar: Mustafa ÖZKÖK

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku