Geriİzzet ÇAPA 3 Adam: Çocukluğumuzda çok dışlandık
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

3 Adam: Çocukluğumuzda çok dışlandık

Onlar mahallenin dışlanan, itilip kakılan sümüklü çocukları olarak başladıkları hayatlarına, hepimizin tanıdığı “komik adamlar” olarak devam ediyor...

Yeteneklerini önce çok çalışmayla, ardından da bol miktarda yırtıklık ve biraz da çatlaklıkla pişirdiler. Çok da iyi ettiler. İki-üç ismin etrafında dönen komediye yepyeni bir tarz ve farklı bir renk getirdiler. Diziden talk show’a, skeçlerden jüri üyeliğine kadar televizyonun her alanına yayıldılar... Bursa’dan İstanbul’a, oradan da tüm ülkeye kendilerini “3 Adam” olarak kabul ettirdiler.Hanımefendiler, beyefendiler, işte karşınızda; Oğuzhan Koç, İbrahim Büyükak ve Eser Yenenler...

3 Adam: Çocukluğumuzda çok dışlandık

Sürekli bir aradasınız, zaman zaman kendinizi üç parçadan oluşan tek canlı olarak gördüğünüz oluyor mu?
- Eser: Abi inan biz bile bazen üçümüzü tek kişi sanıyoruz.
- Oğuz: Mesela ekibin ağzı İbrahim, bir dakika susmaz.
- İbrahim: Şarkılarıyla gönül telimizi titrettiği için Oğuzhan da kalbimiz...
- Eser: Ee bu durumda ben de beyin oluyorum
- İbrahim: İzzet Abi, yürek var, beyin var şöyle ortaya güzel bir söğüş yapalım mı? (Kahkahalar)

Yazılı olmayan kurallara göre, zaten Eser’in bir liderlik durumu söz konusu; o yüzden beyin olmasına şaşırmamak gerek...

- Eser: (Arkadaşlarına bakar) Tabii bir farkımız var.
- İbrahim: Evet abi yaklaşık 20 kilo kadar bir farkı var (kahkahalar).
- Eser: Beyler çekemeyen anten taksın... İbo moralimi bozunca röportaja böyle buz gibi bir espriyle başlamak zorunda kaldım.
- Oğuzhan: İbo sus oğlum, yakma bizi. Şimdi bunların hepsini yazar İzzet Abi (gülüyor).

Madem “birinci adamımız” Eser, e biz de onunla başlayalım...
- Oğuzhan:
Sen de mi Brütüs?

ESER: HAYATIMIN DÖNÜM NOKTASI BABAMIN KAYBI

Ee bir yerden başlamak gerek. Gözüme nedense Eser takıldı, ondan olsa gerek (kahkahalar). Seninki de “Abi biz çok fakirdik” diye başlayan hayat hikayelerinden mi?
- Eser:
Yok ya, orta halli bir ailenin çocuğuyum ben. Bursa’da doğdum, iki ablam var, yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim (gülüyor). Şaka bir yana maddi sıkıntılardan çok, babamı erken yaşta kaybetmek hayatımda dönüm noktası oldu.

Bizim oralarda “Her çocuk babasını kaybedince büyür” derler...
- Eser:
Aynen öyle abi... 6 yaşında ne kadar büyünebilirse o kadar büyüdük işte! Ama gerçekten içimde bir şeylerin aniden boy attığını hissettim. İnanılmaz garip bir histi, birden bire benim için yaşam mücadelesi başlamış oldu.

Hemen çalışmaya mı başladın?
- Eser:
Yok, annem zaten direksiyon hocalığı yapıyordu. Benim hayatım ise dizi film gibiydi. Faturalar ödendi mi, bana bisiklet alacak mısınız, bakkalın borcu kapandı mı gibi durumları algılayan sevimli bir çocuktum. Bu benim için önemliydi çünkü kalan paraya göre, yeni bisikletime kavuşma süremi hesaplıyordum.

Bu kadar hesaptan sonra matematikçi olacakken yanlışlıkla mı mizaha bulaştın?
- Eser:
Abi ben küçükken de böyle gürbüz çocuk olduğumdan, kendine güveni sıfır ve içine kapanıktım. Ondan böyle Zihni Sinir şeylere fazlasıyla kafa yoruyordum (gülüyor).

Ne oldu da kabak çiçeği gibi açılıp, neredeyse içine kapanmana neden olan kilolarından para kazanır hale geldin?
- Eser:
İyi ki açılmışım, yoksa çıldıracaktım (gülüyor). Düşünsene ilkokul 5’e gelmişim, hiç arkadaşım yok. Kendi kendime konuşan, espriler yapıp bunlara da gülen bir durumdaydım. Sonra baktım ki tek başına olacak gibi değil, sınıfta bir kızın yanına yaklaşıp “Ben şişmanım değil mi?” diye sordum, yerlere yattı gülmekten.
- İbrahim: Kız kötü espri seviyormuş demek ki (kahkahalar).
- Eser: Olabilir İbocum, sus da devamını anlatayım! Ben o dakikadan sonra bu gazla hiç susmamacasına anlatmaya başladım. Acılarımı bile anlatınca gülüyorlardı sınıftakiler...

3 Adam: Çocukluğumuzda çok dışlandık

BİR ŞİŞMANI SEVMEKLE BAŞLAYACAK HER ŞEY!

Sende kayış o zaman koptu desene...
- Eser:
Aynen abi, “Dünyayı şişmanlık kurtaracak, bir şişmanı sevmekle başlayacak her şey” deyip, bugünlere yelken açtım (kahkahalar).

Küçük Eser birden bire özgüven patlaması mı yaşadı?
- Eser:
Tabii kendi kendine espri yapıp gülen bir adama nazaran kraldım, ama yine de arızalıydım! Kaderimin asıl değiştiği nokta, okuldaki bir şiir yarışması oldu.

Bir şiir okudun ve hayatın mı değişti?
- Eser:
Öyle de diyebiliriz. Biz 10 kişi giriştik, herkes ezberini yaptı. Gözler çakmak çakmak elemeleri beklerken bir haber geldi, yalnızca tek kişi okuyacak diye.

Sen de “Kara Murat benim” deyip atladın mı ortaya?
- Eser:
Hayalimde öyle bir sahne vardı ama Atatürk’ün hayatını anlatan o kadar uzun bir şiirdi ki tek başına gözüm yemedi.
Neyse, hepimizi tek tek kaldırıp okutmaya başladılar. Milletin bünye zayıf tabii, daha ikinci kıtada pat diye sesleri gidiyor.
En son bir kızcağızla ben kaldım, o okurken bayılınca da, otomatik olarak galip ben oldum.

“Adamı çenemle bayıltırım” diyorsun...
- Eser:
Resmen öyle oldu! Şiir okurken mistik ve coşkulu bir havaya girip, ufak ufak da rol yapıyorsun ya, benim
için tiyatroya giriş böyle oldu işte...

Girişi anladık, peki ya gelişme ve sonuç?
- Eser:
Anadolu lisesindeyken, bir tiyatro kolu kurmaya karar verdik. BKM’ye giden ışıklı yolun ilk taşları da böylece döşenmiş oldu çünkü o zamanlar da kendi çapımızda skeç yazıp oynuyorduk.

3 Adam: Çocukluğumuzda çok dışlandık


POPO KALKMASI DEĞİL SAMİMİYET FIŞKIRMASI

Bir anda gelen popülarite, dışarıdan bakınca biraz popunuzu kaldırmış gibi görünüyor ama...
- İbrahim:
Kalkma gibi değil de bir değişim oldu tabii. Kafamda kurduğum ideal rahat bir yaşam vardı, ona kavuştum. Aynı zamanda tanımadığın insanların sevgi göstermesinden duyduğun tatmin de inanılmaz bir şey.
- Eser: BKM Mutfak ile başlayan furya “3 Adam”la devam etti. Biz değişime dirensek de, çevremiz ister istemez farklılaştı.
- Oğuzhan: Kalabalıklar içinde yalnızlık (hüzünlü bakışlar ve gülüşmeler)! İşin aslı şu; biz hâlâ dışarıdan göründüğümüz gibiyiz ve sürekli üçümüz beraberiz. Tabii farklı arkadaşlarımız var ama çekirdeği biziz. O söylediğin şey de aslında popo kalkması değil samimiyet fışkırması...
- Eser: Bak çok iyi bağladın kardeşim, tebrik ederim.

“Gül ki Sevgilim” Ferhat Göçer’le bir anda hit oldu. “Yahu keşke kendime saklasaydım” diye içine hiç kurt düştü mü?

- Oğuzhan: Şimdi sen böyle söyleyince hafif bir gıcıklık oldu. O Ferhat buraya geleecek (gülüyor)! Kıskanmak bir yana, ondan dinlemeye başlayınca havalara uçtum. Sonuçta şarkım hit olmuştu, önemli olan da oydu.
- Eser: Oğuzhan’a psikanaliz yaptığımızda, her şeyin mescid günlerine dayandığını görüyoruz. Çünkü sadece orada sesini kullanabileceğini, kendi yaptığı şarkıları kimsenin söylemeyeceğini düşündüğü gerçeği ortaya çıkıyor (kötü adam kahkahası).
- İbrahim: Gizli gizli köşelere çekilip ağlıyordu (kahkahalar).

Doğru mu söylüyor arkadaşların Oğuzhan?

- Oğuzhan: Hiçbir ünlünün benim şarkılarımı söyleyeceğine inanmıyordum. Düşünsene çok dandik bir bilgisayarla kayıt yapıyorsun, arkadaşın habersiz YouTube’a koyuyor ve bir anda 3 milyon tık alıyorsun.
- İbrahim: 3 milyon tık’ı gördü “Yani ne oldu ki şimdi, ben işe gidiyorum” deyip, Taksim’de şarkı söylediği mekana gitti adam ya!

O kadar mı umursamıyordun?

- Oğuzhan: Yok ondan değil cahillikten! O kadar tık alınca ne olacağını gerçekten anlamadığım için günlük hayatıma devam edebildim. Ama sonra beni arayıp “Şarkıyı Ferhat Bey söylemek istiyor” dediklerinde gerçekten havalara uçtum.
- Eser: Koyduk çaylarımızı, tuzlu kurabiyeler, pastalar, cipsler mi ararsın, yok yok! Evde sıkı bir kutlama yaptık üçümüz (kahkahalar).

Bundan sonra hit çıkaramazsam diye korkmuyor musun hiç?
Oğuzhan: Kimse dinlemezse ben de banyoda kendi kendime söylerim, çünkü ben müziği tuzu kuru olarak yapıyorum, para kazanma kaygım yok. Halihazırda başka bir işim var; oyuncuyum.


İBRAHİM: TAM ESER’İN SÜNNET OLDUĞU GÜN TAŞINDIK

Neredeyse kazık kadar oldun Eser ama hâlâ Oğuzhan’la, İbrahim’den haber yok...
- İbrahim: Olmaz olur mu! Hiç unutmam tam Eser’in sünnet olduğu gün biz onların mahallesine taşınmıştık.
- Eser: İbo sen ciddi ciddi benim sünnetimi mi hatırlıyorsun? Ne pis hatıraların var oğlum senin.
- İbrahim: Eserim, öyle bir sünnet çocuğuydun ki unutmamın imkanı yok (gülüyor). 10 yaşında falandım. Pencereden bakıp, mahalleye alışmaya çalışıyorum... Uzaktan şehzade gibi peleriniyle oradan oraya salınan Eser’i gördüm. Diğer kardeşlerini yemiş gibi duruyordu. Beni de yemesin diye arkadaş olayım bari dedim (kahkahalar).
- Oğuzhan: Geyiğinizi balla bölüyorum, bu sırada biz de Eser’le aynı okuldayız. Ama bir alt sınıf olduğum adam beni hiç sallamıyor. Ancak liseye geçince kaynaşabildik.
- Eser: O yaşlarda, bir yaş bile büyük olsan abi tribine bağlıyordun.

Ve sonunda Athos, Porthos, Aramis bir araya geldi...

- Eser: Birimiz hepimiz için...
- İbrahim: Hepimiz Eser’in karnını doyurmak için (kahkahalar).

3 Adam: Çocukluğumuzda çok dışlandık


OĞUZHAN: SES KARİYERİME MÜEZZİN OLARAK BAŞLADIM

En az konuşan Oğuzhan galiba, biraz da onun çocukluğuna inelim de sesini duyalım...
- Oğuzhan:
Giden günleeeriiim olduuu... Ay pardon sesini duyalım deyince otomatik şarkıya bağlıyorum (kahkahalar). Öğretmen bir anne ve bankacı bir babaya sahip olmama rağmen gayet eğlenceli bir çocukluk geçirdim.
- Eser: Üçümüz bir araya gelince de eğlence tavan yaptı.

Sen de Eser gibi sonradan açılanlardan değilsin o zaman. Sesinin güzel olduğunu nasıl keşfettin?
- Oğuzhan:
Ben kendimi bildim bileli hep açıktım abi. Kariyerime de müezzin olarak başladım.

Hoppala nasıl yani?
- Oğuzhan:
Ergenliğimin ilk yıllarında kendi kendime yanık yanık inceden şarkılar okuyordum. Ama tabii ki sesimin güzel olup olmadığını anlayamıyordum.

Camiye gidip “Benim sesim yanık, değerlendirmeyi düşünür müsünüz” mü dedin?
- Oğuzhan:
Cami uzak olduğundan, oturduğumuz siteye mescid yapılmıştı, herkes de oraya gidiyordu. Üst komşumuz olan müezzin amca da, evde kendi kendime verdiğim solo konserlerimi dinliyormuş meğer.
- Eser: Bir de Oğuzhan’da “Göster çocuğum amcalara şeyini” durumu, “Hadi bize bir şarkı söyle evladım” olarak tezahür ettiğinden, çocukcağız bakkala giderken bile mahalleli durdurup o anki ruh durumuna göre şarkı söyletiyordu.
- Oğuzhan: Aynen... Müezzin amca da bir gün yolumu çevirdi. Eyvah “Namaza niye gelmiyorsun?” diye beni fırçalayacak zannederken “Çocuğum çok güzel şarkı söylüyorsun, gel biraz da başka şeyler söyle” dedi. Bana ezanları, saatlerini, makamlarını ve ilahilerin hepsini öğretti. Ramazan’da iftar vakti hoca beni arayıp, “Haydi bir koşu git de ezanı bugünlük sen oku” diyordu.

Peki gerçek anlamda ilk sahne deneyimini nerede yaşadın?

- Oğuzhan: Sünnetimde...

Haydaa boşuna dememişim üçünüz bir organizma gibisiniz diye, anılarınız bile aynı! Eser’in sünnetiyle bir alakası var mı?
- Oğuzhan:
Yok abi ben solo sünnet oldum (kahkahalar). Her çocuk gibi bende de korku vardı. Çıkıp şarkı söylersen geçer dediler. Çıktım zaten, bir daha da inmedim sahneden (gülüyor). Ama o gece bayağı iyi para toplayıp, altıma herkesin özendiği 18 vitesli bir bisiklet çektim. Yalnız “Dönülmez Akşamın Ufkundayız”ı okurken kendimi o kadar kaptırmışım ki, bir baktım aşağıdan kanlar geliyor, dikişlerim patlamış (gülüyor).

“İlk profesyonel deneyimimde de bir sünnet düğününde sahne aldım” deme bana...
- Oğuzhan:
Bu hikayede sünnet yok; deniz, kum ve güneş var. Yine bir gün ergenim, Altınoluk’ta tatil yaparken biricik, babacan arkadaşım Eser arayıp “Gitarını al hemen Erdek’e gel, sana iş bağladım” dedi. Önce mırın kırın ettim.

Niye tatili bırakıp çalışmak zor mu geldi?

- Oğuzhan: Yes! Sonra “Ulan Erdek de tatil yeri, üstüne bir de para kazanacaksın oğlum” deyip bastım gittim. Orada faytonları falan da görünce “Aa iyi ya, nostaljik bir tatil olacak” diye sevindim.
Bu mutluluğum canlı müzik yapacağımız yeri görene kadar devam edebildi çünkü Eser’in bar dediği yer bildiğin kebapçıydı...

Nasıl yani kebapçıda mı sahneye çıkacaksınız?

- Oğuzhan: Gündüzleri kebapçı akşamları benim gitar çaldığım barımsı bir mekan oluyor, bayağı değişik kafalar. Düşünsene ben orada “Akdeniiiz Akşamlarııı” çalarken, adam omzumun üstünde döner kesiyor abi (gülüyor). Hele kaldığımız yeri bir görsen, ağlarsın.
- Eser: Oğuzhan inanılmaz titizdir, çadırda kalıyoruz. İçeride birtakım haşeratlar geziniyor.
- Oğuzhan: Bir kere orası çadır değil, kamp yapanlarının malzemelerini attığı depoydu. İkincisi de onlar haşerat değil, resmen fareydi. Sahnedeyken sağ baştan ben, Eser, dönerci şeklindeydik; odadaysa ben, eser, fare olarak takılıyorduk (gülüyor).
Oradan tıkır tıkır bir şey geçiyor, Eser tak diye öldürüp uyumaya devam ediyor. Ben bildiğin aklımı oynatıyordum o tatilde, sonra da birlikte müzik yapmadık zaten.
Siz Ferhat Göçer ve Gülben Ergen’le müzik kariyerime başladım sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Dönerci abiyle, koyun koyuna yattığımız fareler sayesinde ben solo kariyerime başladım (kahkahalar).

Sen yardıma gitmedin mi İbo?
- İbrahim:
Ben müzikten çok yazmaya meraklıydım.


İBRAHİM: OĞUZHAN’DAN ANCAK “İSOT BİEBER” OLUR

Bazıları senin için Türkiye’nin Justin Bieber’ı diyor Oğuzhan...
- Eser: Sinan Akçıl’ı tahtından mı ettin kardeşim?
- İbrahim: Oğuzhan Erzincanlı olduğu için İsot Bieber olabilir anca.
- Oğuzhan: Justin tamam iyi çocuk da ben daha çok Enrique Iglesias, hadi bilemedin Justin Timberlake olabilirim. Daha da aşağıya inmem, bunlar da senin güzel hatırın için abicim (kahkahalar).

Programınızda “eve misafir gelmiş ama aile halkı kendi kendine eğleniyor havası” var. Neredeyse konuklara konuşacak vakit kalmıyor maşallah!

- Oğuzhan: Haklısın ama o elimizde değil. Bazen gerçekten aşırı kaptırıyoruz kendimizi.
- Eser: Bir de konukların bazıları çekiniyor. “Ne soracaksın, ne yapacaksınız, beni küçük düşürmeyin” gibi kafalarında sorularla titreye titreye çıkıyorlar ekrana. Öyle olunca biz daha çok gelişine vuruyoruz (gülüyor). “Yok, bana dokunma” diyeni ellemiyoruz.
- Oğuzhan: Sonuçta işimiz insanları eğlendirmek, ortamı germenin bir anlamı yok.

BİRBİRİMİZİN SÜMÜKLÜ HALİNİ BİLİYORUZ

Çok sempatik bir tablo çiziyorsunuz ama kimbilir sizin kavgalarınız nasıl oluyordur?
- İbrahim:
Biz hiç kavga etmeyiz ki...

Hayatta inanmam!

- İbrahim: Vallahi de, billahi de etmiyoruz.
- Oğuzhan: Ben arada gıcıklık olsun diye ortaya küfür falan ediyorum ama sağ olsunlar üstüne alınan hiç çıkmıyor (gülüyor).

Peki ya aranızdaki ego savaşları?

- Oğuzhan: Kim kime artistlik yapacak ki abi, biz birbirimizin sümüklü halini biliyoruz. Mesela İbo’nun burnunda o günlerin hatırına bir parça hâlâ duruyor (kahkahalar).

Bir bütünsünüz maşallah da, 3’ü 1 arada konseptiyle özel hayat yaşamak zor olmuyor mu?

- Oğuzhan: Bu konuda en büyük mağdur benim! Zeynep’le yıllardır bir yalnız kalamadım ki kıza evlenme teklif edeyim (gülüyor).
- İbrahim: Atma kardeşim, sizin ilişkinizin boyut atlayamama sebebi 5 yıldır düğün davetiyesi seçememeniz...
- Eser: İzzet Abi 5 yıldır davetiye düşünüyorlar, zaten ilişki 2 yıldan 7 yıla bu şekilde geldi.
- Oğuzhan: Merak etme, o işi halleder halletmez teklif edeceğim abi!

Ne diyeyim, Allah hepinizi mutlu etsin...

İBRAHİM: NEREDE BİR DOLMUŞ ŞOFÖRÜ GÖRSEM...

Haydi bunlar baydı, biraz da sen al sazı eline
- İbrahim: İstanbul’da doğup Bursa’da okula başlamış, mahallenin sümüklü ve dışlanan çocuğuydum.
- Eser: Biz zaten o yüzden iyi anlaşıyorduk, ben şişman o sümüklü. Dışlana dışlana sonunda özgüven patlaması yaşadık (gülüyor).
- İbrahim: Ama benim en büyük hayalim dolmuş şoförü olmaktı. Ne yaparsın kısmet değilmiş, hayat beni farklı yöne savurdu.

Nasıl yani?

- İbrahim: Ben senkronize araç kullanabildikleri için bayılıyordum dolmuşçulara ama bu isteğimi ne zaman sesli dile getirsem annem kafama bir tane şaplak yapıştırıyordu. Terlik yiye yiye vazgeçtim bu sevdadan. Artık nerede bir dolmuş şoförü görsem, kafam sızlıyor (kahkahalar). Sonra da farklı bir ütopik hayalin peşinden koşmaya başladım.

O neydi Allah aşkına, çok merak ettim...

- İbrahim: Fransızca kamu yönetimi (gülüyor). Ama neyse ki “Hangi ilçe Fransızca yönetiliyor lan” deyip iktisada girdim. O aralar gazete ve dergilere yazı gönderiyordum. Yazılarım Leman ve Gırgır’da çıkınca özgüvenim yerine geldi. Sokakta keşfedilecek bir tipim olmadığı için, benim bir şeylerin peşinden koşmam gerektiğini biliyordum.
- Oğuzhan: Allah beni baby face yarattıysa, bu benim suçum mu kardeşim? (gülüşmeler)

Peki hâl böyle olunca, okulu yarıda mı bıraktın İbo?

- İbrahim: Düşündüm ama yapamadım! En fazla her hafta dergilere yazı vermek bahanesiyle İstanbul’a gelip, Eser’de kalıyordum. Oğuzhan da okumaya gelmişti.
- Eser: Oğlum ne okuması, adamın bilgisayarın başından kalktığı mı vardı?

Hepimizin anlayacağı bir dille konuşursak...

- Eser: Ben oyunculuk için İstanbul’a gelmiştim. O zamanlar Bakırköy’de oturuyordum. Oğuzhan arayıp “Ben burada yapamayacağım” diye ağlayıp bir yalvardı bir yalvardı (gülüyor).
- Oğuzhan: Burada dershaneye yazıldım. Annemler laf etmesinler diye bir yandan da üniversiteye yeniden hazırlanıyordum.
- Eser: Ben bayağı velisiydim. Dershaneye her gitmediğinde beni arıyorlardı (kahkahalar).

Geyik güzel de, peki değirmenin suyu nereden geliyordu?

- Oğuzhan: Vallahi ben Eser’den geçiniyordum. “Aliye”de oynayıp, evimize ekmek getiriyordu.
- Eser: Sağ olsun Oğuzhan da “Ben niye çalışayım nasıl olsa bir eşek var” deyip, bütün gün bilgisayar başında kız peşindeydi.
- İbrahim: Hafta sonları ben de dahil olup Voltran’ı tamamlıyordum (kahkahalar).

Bildiğin sinir bozucu bir adammış bu Oğuzhan...

- Eser: Hem de nasıl! İbrahim yazıyor çiziyor, ben uğraşıyorum didiniyorum. Oğuzhan hiçbir şey yapmadan oturup sadece sinirimizi bozuyordu. Sanki adam evde otururken sihirli bir değneğin d- Eser: okunup onu ünlü yapmasını bekliyordu.
- Oğuzhan: Hayır merak ediyorum, siz o kadar çalıştınız da ne oldu! Bak yine aynı yerdeyiz, üstelik benim solo kariyerim de var (kahkahalar).


ESER: ACUN ABİ DAMARDAN GİRDİ SİTCOM’A

“Madem çok eğlenceliyiz, program yetmedi bir de diziyle güldürelim milleti” mi dediniz? Nedir “Bana Baba Dedi”nin hikayesi?
- İbrahim: Güldürmelere doyamıyoruz abi, her yolu deniyoruz (kahkahalar).
- Eser: Biz birlikte çalışmayı çok seviyoruz. Acun Abi de damardan girince diziye balıklama daldık.

Ne dedi ki bu kadar gaza geldiniz?
- Oğuzhan:
Kendimizi övmek gibi olmasın ama “Bu ülkede sitcom yapılacaksa sizin gibi adamlar yapmalı” dedi.
- İbrahim: Orada akıttı zehri bize, o an kan kaynadı. Hemen kabul ettik tabii...

Bu cuma ilk bölümü yayınlandı ama kaçıranlar için minik bir özet rica etsem...

- Eser: “Baby Daddy” adlı yabancı bir dizinin uyarlaması... Ama biz karakterler, durumlar ve atmosfer üzerine bayağı bayağı kafa patlatıp, orijinalini izleyenlerin bile tanıyamayacağı bir hale getirdik. Kısaca, yerelleştirdik öyküyü... Mesela 3 Adam’ın 2’si evde, 1’i dışarıda...
- Oğuzhan: Olayın merkezinde de dünyalar tatlısı bir bebek var! Kusura bakmayın, heyecanlıyız abi vallahi ondan saçmalıyor olabiliriz. En iyisi diziyi izleyip kendileri görsün.

X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku