Atlantik İttifakı çatırdıyor mu?

Bugüne kadar "Yok artık o kadar da olmaz" dediğimiz her şey gibi bu da oldu. ABD Başkanı Donald Trump seçim kampanyası sırasında seçmenlerine vaadettiği "İran'la nükleer anlaşmayı yırtıp atma" sözünü tuttu. Ancak Trump'ın bu kararı Atlantik'in diğer yakasında, Avrupa'da neredeyse infial uyandırdı.

Hatırlarsanız İran'la P5 +1 ülkeleri, yani BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi (ABD, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa, İngiltere) ve Almanya arasında 2015'te imzalanan anlaşma, Barack Obama'nın ABD başkanlığı döneminde, uzun müzakereler ve büyük emekler sonucunda gerçekleşmişti.

Anlaşmanın imzalanmasının ardından başta Almanya ve Fransa şirketleri olmak üzere birçok Avrupa ülkesinden çok uluslu şirketler, İran'a uygulanan ekonomik ambargonun kalkacağını düşünerek İran petrol ve doğalgazının dünyaya pazarlanmasına talip olmuş ve İran'a akmıştı.

Trump'ın ABD Başkanı Donald Trump'ın, nükleer anlaşmadan çekilme kararı sadece dünya barışını ve bölgesel istikrarı tehdit etmekle kalmadı, aynı zamanda İran'a yatırım yapmış birçok Avrupa şirketini de zor durumda bıraktı. Yani 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana neredeyse hiç çatırdamayan Atlantik İttifakı ikiye bölündü.

AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Mogherini, Trump'ın kararının hemen ertesinde, İran'la nükleer anlaşma konusunda, 'Avrupalılar olarak, bu anlaşmayı yerinde tutmaya devam edeceğiz' dedi. Karara, Fransa ve Almanya da büyük tepki göstedi.

Eski İsveç Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Carl Bildt, haftasonu Washington Post gazetesi için yazdığı makalede, "Trump'ın iran anlaşmasını havaya uçurması kararı, Avrupa'ya yapılan çok büyük bir saldırıdır" dedi.

Ancak Trump'ın kararına tepki gösteren sadece kıta Avrupası değildi. ABD'nin Avrupa'daki en büyük müttefiki olan İngiltere bile kararı "Ciddi bir hata" olarak nitelendirdi.

Geçen hafta mülakat yaptığım İngiltere'nin yeni Ankara Büyükelçisi Dir Dominick Chilcott'a konuyu sorduğumda, cevabı kesin ve netti:

"ABD Başkanı Trump'ın İran'la olan nükleer anlaşmadan ayrılma kararından dolayı derin hayal kırıklığına uğradık. Bunun bölgesel istikrara ve güvenliğe yardımcı olacağını düşünmüyoruz. Şu anda önemli olan İran'ın ve diğer taraf ülkelerin nasıl cevap vereceği. Yapmamız gereken bu anlaşmadan kurtulmaya çalışmak değil, ona katkıda bulunmaktır. Bu anlaşmada ne kadar uzun süre kalabilirsek o kadar iyi olur. İran büyük bir bölgesel güç. Dolayısıyla daha yakın çalışmaktan her iki taraf da faydalanacaktı. Bu anlaşmadan ayrılmamız, İran'la birlikte çalışma kabiliyetini oluşturmamıza yardımcı olmuyor. Dolayısıyla Amerika'nın yaptığı hareketin ciddi bir hata olduğunu düşünüyoruz."

İran'la yapılan nükleer anlaşma bölgesel istikrar ve dünya barışı için bir şanstı. Ancak bu barış ve istikrar ortamı, ABD Başkanı Trump'ın, Cumhuriyetçi seçmeni tatmin etmek isteyen İsrail yanlısı popülist dış politikasının kurbanı oldu. Öyle ki Trump'ın sonuçları düşünülmeden verilmiş kararı, yılların "Atlantik İttifakı"nı bile çatırdattı!

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Suriye’de hangi ülke ne istiyor?

Yüz binlerce insanın ölümüne, yüz binlercesinin yaralanmasına ve milyonlarcasının da yurdundan kaçmasına sebep olan Suriye’deki yıkıcı savaş, yedinci yılını doldurmak üzere. Peki bu vekalet savaşlarında kim ne istiyor? Dünyanın önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Fransız Profesör Gilles Kepel’le, tek tek ülkeleri masaya yatırdık, hangi ülke ne istiyor, hepsini konuştuk:

Suriye’deki iç savaşın, iç savaş olmaktan çoktan çıktığı ve farklı ülkeler arasındaki ‘vekalet savaşları’na (proxy war) dönüştüğü artık herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. Suriye’de bugün farklı ülkeler ve silahlı gruplar arasında o kadar çok farklı denge ve o kadar çok değişken ittifak var ki, bir tarafta birbiriyle müttefik gibi görünen iki ülke, Suriye’yle ilgili farklı bir konuda farklı taraflarda yer alabiliyor.

Bunca karmaşanın ortasında “Peki, Suriye’de kim ne istiyor” sorusuna açıklık getirmek gerektiğini düşündüm ve sizlere hangi ülkenin ne istediğini kısaca anlatan bir Suriye rehberi hazırladım. Bunu yaparken de dünyanın önde gelen Ortadoğu uzmanlarından birine, Paris’teki Siyasi Bilimler Enstitüsü Ortadoğu ve Akdeniz Kürsüsü Başkanı Profesör Gilles Kepel’e danıştım.

TÜSİAD ve Boğaziçi Üniversitesi’nin davetlisi olarak geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye’ye gelen Fransız Profesör Gilles Kepel’le yaptığımız özel röportajda, Suriye’deki dengeleri ve ülkelerin Suriye’deki amaçlarını tek tek konuştuk. İşte, Kepel’in ağzından, Suriye’de kim ne istiyor: 

RUSYA:  SURİYE’DE ETKİSİNİ SÜRDÜRMEK İSTİYOR

Rusya, şu anda Suriye’de oyun kurucu ülke konumunda. Suriye’yle, İran’la, Türkiye’yle, İsrail’le ve Suudi Arabistan’la ayrı ayrı ortaklıkları var. Rusya’nın bir de kendi gündemi var tabii. Putin, Suriye’de etkisini sürdürmek istiyor ama ordusunun da orada sonsuza kadar kalmasını istemiyor. Yani Putin, bir zamanlar Sovyet ordusunun Afganistan’da kapana kısılması gibi Rus ordusunun da Suriye’de kapana kısılmasını istemiyor. O yüzden Suriye’de siyasi bir çözüm istiyor.

SUUDİ ARABİSTAN: ESAD’LI ÇÖZÜMÜ KABULLENDİ

Geçen yıl ilk kez bir Suudi Arabistan Kralı, Kral Selman, Rusya’yı ziyaret etti ve iki ülke arasındaki ilişkiler şu anda mükemmel. Hem Suudi Arabistan’ın, hem Rusya’nın petrol fiyatlarını yüksek tutmada çıkarı var, çünkü her ikisi de petrol monarşileri. Yani Suudi Arabistan ve Rusya ekonomik müttefik durumundalar. İsrail ve Suudi Arabistan, farklı sebeplerden dolayı artık Suriye’de Esad’lı bir çözümü kabul ettiler, buna bir itirazları yok. Suriye’deki Rusya varlığına da itirazları yok, ancak ikisi de Suriye’de İran’ın herhangi kontrolü olmasını istemiyorlar.

İSRAİL: İRAN’I SURİYE’DE İSTEMİYOR

Yazının Devamını Oku

Servetin bedeli

İngiltere’deki Chelsea Futbol Kulübü'nün sahibi Rus milyarder Roman Abramoviç’in, geçen Cumartesi günü oynanan Chelsea- Manchester United final maçına katılamamasının sebebinin İngiltere’den vize alamaması olduğu ortaya çıktı! Peki tanınmış oligarklardan Abromoviç’in vize sorunu yaşamasında, işadamının Rusya’daki oligark geçmişinin ve Putin’le olan yakınlığının etkisi var mıydı? Rus oligarklar kimlerdir, nasıl zengin oldular, nasıl bir hayatları var, bir göz atalım…

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonraki özelleştirme furyasında ortaya çıktılar. Komünist okullarda öğrendikleri her şeyi bir anda unutup milyar dolarlık servetlere sahip oldular. Kazandıkları paralarla en güzel mankenlerle çıkıp en lüks yatları satın aldılar. Ancak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin başa geçtikten sonra bir kısmının düzeni bozuldu, kimi iflas etti, kimi hapse girdi. Kimiyse desteğini Putin’e çevirip servetine servet kattı. İngiltere’deki Chelsea Futbol Kulübü'nün sahibi Rus milyarder iş adamı Roman Abramoviç de bunlardan biriydi. Abromoviç’in onca servetine rağmen İngiltere’den vize almada sorun yaşaması, gözleri yeniden Rusya’nın Sovyetler’den sonra doğan zengin sınıfına, oligarklara çevirdi.

Dünyanın en zengin işadamlarından Rus oligark Abramoviç'in geçen Cumartesi günü oynanan Chelsea'nin Manchester United'ı 1-0 yendiği Federasyon Kupası final maçında tribündeki yerini almaması dikkat çekmişti. BBC'ye bilgi veren Abramoviç'e yakın bir kaynak, 51 yaşındaki Rus iş adamının vizesini yenilemek için başvurunu yaptığını ancak vizenin henüz çıkmadığını söyledi. Abromoviç, Rusya’daki oligarklar arasında Devlet Başkan Vladimir Putin'e yakın bir isim olarak biliniyordu.

Peki Abromoviç gibi isimlerin başını çektiği bu oligarklar kimlerdir?

1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasını takip eden süreçte Rusya'daki özelleştirme furyası, birçok orta düzey işadamını bir anda milyar dolarlık servetlere sahip oligarklar haline getirdi. Dönemin Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin'in zaman içinde iktidarını korumak için sırtını dayadığı oligarklar, kısa sürede ülke ekonomisini ve siyasetini yönlendirir hale gelmişti. Ancak 2000'in başında devlet başkanlığı koltuğuna oturan dönemin Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) Başkanı Vladimir Putin, siyasete girme hevesindeki bazı oligarkların düzenini altüst etti. Petro-dolar’la, hammadde ticaretiyle büyüyen yeni nesil oligarkların kimiyse zevke ve sefaya devam etti, sırtlarını Putin’e dayayıp servetine servet kattı.

Oligarkların ülke idaresine etkileri ve dolaylı yönlendirmeleri de hep tartışıldı.

Büyük bölümü hızla zenginleştiler, kısa sürede Forbes’un ‘En zenginler listeleri’ni altüst ettiler. Büyük servet sahiplerine yakıştırılamayan ne varsa çekinmeden giriştiler. Kişiye özel konserlere milyon dolarlar saçıp bir futbol takımına Makedonya bütçesine denk paralar harcadılar. Petrol zengini Arap şeyhlerini magazin sayfalarının arkalarına ittiler.

 

Yazının Devamını Oku

AB'ye vize muafiyetinde son durum

Göçmen krizinin ardından AB ile Türkiye arasında  imzalanan '18 Mart mutabakatı'nın üzerinden iki yıl geçti, bu süreçte Türkiye üzerine düşeni yaptı ancak Türk vatandaşlarına vize muafiyeti için AB tarafından en ufak bir adım atılmadı. Bizler, AB üyesi ülkelere her gidişimizde o ülkelerin buradaki temsilciliklerinde bitmek bilmeyen vize kuyruklarına girmeye ve vize görevlileri tarafından neredeyse "potansiyel kaçak göçmen" muamelesi görmeye devam ediyoruz. Peki vize muafiyetinde son durum nedir? İşte en yetkili ağızdan  vizede son durum...

Kimine göre Türkiye için AB süreci çoktan bitti, kimine göre de Türkiye'nin çıkarları ve demokratik değerlerin gelişmesi açısından bu sürecin yalpalayarak da olsa devam etmesi gerekiyor. Ancak şurası bir gerçek, Türkiye-AB ilişkileri denince kamuoyu tarafından en fazla merak edilen konulardan biri vize muafiyeti.

Malumunuz 2015'teki göçmen krizinin ardından 2016'da AB ile Türkiye arasında imzalanan ve '18 Mart mutabakatı' adı verilen bir 'Ortak Göç Eylem Planı' imzalanmıştı. Buna göre Türkiye, AB'ye Ege'den mülteci akınını engellemek amacıyla gerekli önlemleri alacaktı.

Mutabakatta Türk vatandaşlarına sağlanması planlanan vize muafiyetine ilişkin de şöyle bir madde yer almaktaydı: "Tüm beklentilerin karşılanması kaydıyla, en geç Haziran 2016 sonuna kadar Türk vatandaşlarına yönelik vize gerekliliklerinin kaldırılması amacıyla, Vize Serbestisi Yol Haritasının katılan tüm üye devletler bakımından yerine getirilmesine hız verilecektir."

Ancak aradan iki yıl geçmesine karşın vize muafiyeti için AB tarafından en ufak bir adım atılmadı. Bizler, AB üyesi ülkelere her gidişimizde o ülkelerin buradaki temsilciliklerinde bitmek bilmeyen vize sıralarına girmeye ve vize görevlileri tarafından neredeyse "potansiyel kaçak göçmen" muamelesi görmeye devam ettik.
Peki vize muafiyetinde son durum nedir? Bu soruyu, geçen hafta TÜSİAD'da katıldığım bir oturumda, bu konudaki en yetkili isimlerden birine, AB Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Selim Yenel'e sordum. Yenel, vize muafiyeti için AB tarafından şart koşulan 72 kriterden 67'sinin Türkiye tarafından yerine getirildiğine dikkat çekti. Yenel, içlerinde terörle mücadele yasasında değişiklik gerektiren kriterin de bulunduğu geri kalan beş kriter için yapılan çalışmalarıysa şöyle özetledi:

"Epey çalışmadan sonra geri kalan beş kriter için de neler yapabileceğimizi 7 Şubat'ta karşı taraf sunduk, bunun içinde terörle mücadele yasasında ve veri koruma yasasında değişiklikleri var. Onların bir değerlendirme yapıp geri dönmelerini bekledik ancak AB tarafı o süreci dahi uzatıyor. Nisan'da AB'den bir heyet gelecekti, o da Mayıs'a kaydı."

Türkiye ile AB'nin şu anda 'al-ver' (transactional) ilişkisi içinde olduğunun ve ilişkilerin çıkara dayandığının altını çizen Yenel, "Ne zaman Türkiye'yi hatırladılar? Göç krizi çıkınca hatırladılar. Polonya, Macaristan gibi üye ülkelerin durumuna bakın, AB şu anda yaşadığı dönem itibariyle de değerlerinden uzaklaşıyor, çıkar meselesi. AB bize de o çerçevede bakıyor" diye konuştu.

Yazının Devamını Oku

Türkiye'yi bekleyen büyük tehlike: Yüzbinlerce Suriyeli çocuk sokakta yetişiyor

Hemen herkesin odağında genel seçimler ve başkanlık seçimlerinin olduğu bir Türkiye gündemde kimsenin düşünmediği ya da düşünmek istemediği bir konudan bahsetmek istiyorum: Suriyeli mülteci çocuklar.

Evet bu konudan artık bıkkınlık geldi, biliyorum. Ancak ne yazık ki Suriyeli mülteci çocukların eğitimiyle ve okullaşma oranıyla ilgili tablo, hâlâ hiç parlak değil. Ülkemizdeki Suriyeli 'misafirlerin' çok uzun süredir misafir olmaktan çıktıkları, Türkiye toplumunun bir parçası olduğu ve artık ülkelerine geri dönmeyecekleri hepimizin malumu. Dolayısıyla Suriye'deki savaştan kaçıp kendilerine sığınacak bir yer arayan bu insanlara kucak açan yegâne ülkelerden biri olarak onların eğitim, sağlık, vs. gibi sorunlarını çözmek de artık sadece insani değil, aynı zamanda toplumsal vazifemiz. Çünkü burada artık söz konusu olan bizim de içinde bulunduğumuz bütün bir toplumun geleceği.

Peki, rakamlar ne diyor? Alman Friedrich Naumann Vakfı ve Avrupa Liberal Forumu tarafından birkaç gün önce yayımlanan "Mülteci çocukların eğitim hakkını ve entegrasyonunu teşvik eden eğitim politikaları ve uygulamaları" başlıklı rapora göre Türkiye'de 1 milyon 552 bin Suriyeli çocuk bulunuyor ve bunların yaklaşık 400 bini hâlâ herhangi bir okula kayıtlı değil.

Friedrich Naumann Vakfı ve Avrupa Liberal Forumu tarafından geçen yıl İstanbul'da düzenlenen "Mülteci çocukların eğitim hakkını ve entegrasyonunu teşvik eden eğitim politikaları ve uygulamaları" başlıklı seminerin ardından hazırlanan ve Avrupa Parlamentosu'nun finanse ettiği  mülteci çocukların eğitimiyle ilgili rapor birkaç gün önce yayımlandı

BİRİNCİ SIRADA İSTANBUL VAR

İçişileri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'ne göre Kasım 2017 itibariyle Türkiye'de yaklaşık 3 milyon 303 bin Suriyeli mülteci bulunuyor. Bunların yüzde 93'ü geçici sığınma kamplarının dışında yaşıyor. Suriyelilerin nüfusa oranla en yoğun olarak yaşadıkları şehirlerse sırasıyla İstanbul, Şanlıurfa, Hatay, Gaziantep ve Kilis.

Suriyeli mülteciler arasında 18 yaş altı çocukların sayısıysa yaklaşık 1 milyon 552 bin. Bunların 739 bini kız, 813 bini erkek. Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı "Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü" bünyesindeki  "Göç ve Acil Durum Eğitim Daire Başkanlığı"ndan alınan rakamlara göre, Suriyekli çocukların yaş gruplarına göre dağılımıysa yaklaşık olarak  şöyle:

*

 0-4 yaş arası: 474 bin 352

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin dış politikası İnönü dönemindekine benziyor

ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’de Esad rejimine yönelik düzenlediği ‘Tek seferlik’ füze saldırısının ardından  Türkiye’deki herkesin aklında şu soru var: Türkiye, Suriye konusunda Batı’yla olan NATO ortaklığıyla Rusya ve İran’la olan ortaklığının arasında kalacak mı?

Operasyonun ardından Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “Bu saldırıyla Türkiye’yi Ruslardan ayırdık” açıklaması, Batılı ülkelerin Türkiye’nin Rusya’yla olan yakınlaşmasından ne kadar rahatsız olduğunu ve Türkiye’yi nasıl kendi taraflarına çekmek istediklerini apaçık ortaya koydu. Macron’un açıklamasına cevap, dün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’ndan geldi: “Rusya'yla ilişkilerimiz Macron'un sözleriyle bozulacak değil."

Peki Türkiye şimdi ne yapacak?

Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Faik Demir’e göre Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bu sözleriyle, Türkiye’nin Batı tarafından ne kadar önemsendiğini ifade etmiş oldu.

Ali Faik Demir, Türkiye’nin, Suriye’de dünya güçleri tarafından yürütülen vekalet savaşlarının bu kritik dönemecinde, Türkiye’nin güttüğü dış politika stratejisini, 2’nci Dünya Savaşı sırasında İsmet İnönü’nin yürüttüğü dış politika stratejisine benzetiyor:

“Türkiye’nin her zaman her konuda (NATO’yla) ortak olması gerekmiyor. Soğuk savaş söylemiyle bugünkü dış politika değerlendirilemez. Türkiye’nin bugünkü politikası biraz da 2’nci Dünya Savaşı sırasında İnönü’nün  politikasına benziyor. Hatırlayalım, o zaman da herkes Türkiye’yi savaş sokmaya çalıştı, ama İnönü ‘Ben önce Türkiye’nin çıkarını düşünüyorum’ dedi. Ne Almanya’nın ne de İngiltere’nin yanında yer aldı. Bence bu strateji bugün de  geçerli. Burada Türkiye’nin ulusal çıkarları önemli” diyor.

Türkiye’nin, YPG konusunda Amerika’yla, Esad konusunda da Rusya’yla ters düştüğünün altın çizen Demir, Amerika’yla da Rusya’yla her konuda anlaşmamız ya da her konuda çatışmamız gerekmediğini söylüyor. Demir, Türkiye’nin şu dönemdeki politikalarının İnönü dönemindeki politikalarla nasıl benzeştiğiniyse şöyle açıklıyor:

“2’nci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin menfaatini ve güvenliğini düşündüğü için Türkiye’yi savaşa sokmayan bir İnönü vardı. Hatırlayın, İnönü aynı zamanda hem Winston Churchill’le, hem de Almanya’yla temas halindeydi. Onlar da Türkiye kendi yanlarında yer almasa bile karşı tarafa gitmemesine razı oldu. Aynı şeyi bugün de görüyoruz, Avrupalılar’da ‘Türkiye karşı tarafta olmasın’ derdi var. Türkiye’nin özellikle Suriye ve Ortadoğu’da her iki taraf için de büyük değeri var. Türkiye’nin hem Rusya, hem Amerika, hem de Avrupa için stratejik değeri ortada. O yüzden de bizim de kendi kimliğimizle gerektiği zaman farklı tavırlar sergileyebilmemiz lazım. Bu bir çelişki değil, yanlış politika da değil.”

BATILI ÜLKELER ELİNİ GÜÇLENDİRMEK İSTİYOR

Yazının Devamını Oku

ABD Türkiye’yi yeniden kazanmaya mı çalışıyor?

Türkiye’de görevli üst düzey bir Amerikalı yetkiliyle önceki gün bir araya geldik. Yetkilinin verdiği mesajlardan, ABD’nin, Türkiye’yi daha fazla Rusya’ya kaptırmak istemediğini anlıyoruz

ABD Başkanı Trump’ın attığı ““Hazır ol Rusya, çünkü füzeler geliyor. Güzel, yeni ve akıllı füzeler...” tweet’inin ardından tüm dünyada ortalık karıştı. Alanında en yetkin uluslararası ilişkileri profesörlerinden bizim bakkala kadar herkes birbirine “Üçüncü Dünya Savaşı mı çıkıyor?” sorusunu sorarken, dünya güçleri de olası bir savaşta nasıl pozisyon alacaklarına karar vermeye çalışıyorlar.

Aslında Suriye’de zaten yedi yıldır bir iç savaş değil, büyük ülkelerin ‘vekalet savaşları’ yaşanıyor. Bu savaşta şu ana dek birçok farklı ülke farklı gruplara açık ya da üstü örtülü bir biçimde lojistik ve finansal destekle silah verdi. Bugün gelinen noktadaysa en belirgin olarak Rusya ve İran Suriye rejimini, ABD YPG’yi, İngiltere ve Türkiye ise muhalif grupları destekliyor.

ABD ile Rusya arasındaki restleşme her geçen gün daha da derinleşirken, bu noktada Türkiye’nin nasıl bir tavır alacağı son derece önem kazanıyor. ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batılı ülkeler, Türkiye’nin son yıllarda  NATO’dan gitgide uzaklaştığının ve Rusya’yla yakınlaştığının farkında, bu yüzden de Türkiye’yi yeniden kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlar.

İşte ABD Başkanı Trump’ın ‘çılgın’ tweet’lerini attığı gün, yani Salı günü bir grup Türk gazeteci, üst düzey bir Amerikalı yetkiliyle Ankara’da bir araya geldik. Bu Amerikalı yetkili, Türkiye ve ABD ilişkilerinin gidişatına dair Türk kamuoyunu ilgilendiren çok önemli mesajlar verdi, ancak Trump’ın tweet’lerinin yarattığı kaosun yanında bu önemli mesajlar güme gitti.

MEMBİÇ’TE BİRLİKTE ÇALIŞMAK İÇİN ANLAŞTIK

ABD’li yetkili, öncelikle Türkiye’nin Suriye ile ilgili güvenlik ihtiyaçlarından bahsetti ve ABD’nin Suriye’de Türkiye’nin güvenlik endişelerine cevap verecek yeni bir güvenlik mimarisi inşa etmeye kendini adadığını söyledi. Ve ardından şunu ekledi: “Bu direktif, en üstten, Başkan Trump’tan geldi.”

Amerikalı yetkili, Membiç konusunda da iki ülke arasındaki planlama sürecinin devam ettiğini söyledi, “Türkiye ve ABD, Membiç için önemli amaçları paylaştıklarını” vurgulayan yetkili, “Türkiye ve ABD, yerel güvenliğin sağlanması ve barışçıl bir geçiş süreci için birlikte çalışmak zorunda olduğumuz konusunda anlaştı” dedi.

Yani Türkiye ve ABD Membiç konusunda farklı düşünseler bile birlikte çalışma konusunda anlaşmışlar, ki bu Suriye’de sahadaki durum ve Türkiye-ABD ilişkileri açısından gözardı edilmemesi gereken çok önemli bir gelişme.  

Yazının Devamını Oku

Bienalde ilk tur

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) düzenlediği 3. İstanbul Tasarım Bienali, dünyanın farklı yerlerinden, binlerce yıllık tasarım anlayışını barındıran eserleri ayağımıza getiriyor.

 ‘Biz İnsan mıyız? Türümüzün Tasarımı: 2 Saniye, 2 gün, 2 Yıl, 200.000 Yıl’ başlıklı bienal, insanın 200 bin yıl boyunca tasarımla kurduğu ilişkiyi, arkeolojiden teknolojiye, tıptan mimarlığa kadar birçok farklı alanda inceliyor. 20 Kasım’a kadar beş ayrı mekânda ziyaret edebileceğiniz Tasarım Bienali, Hürriyet’e kapılarını açtı. Bienali, küratörleri, dünyanın önde gelen mimarlık tarihçilerinden Beatriz Colomina ve Mark Wigley’le birlikte gezdik: 

 

 

SOYUTLAR KENTİ

 

Bienale girer girmez William Forsythe’ın elektronik aynasıyla karşılaşıyorsunuz. Bir video yerleştirmesi olan ‘Soyutlar Kenti’, ziyaretçileri kendi bedenlerinin tasarımcıları olmaya davet ediyor. Wigley, “Bu eser, ziyaretçilere şu mesajı veriyor: Siz bu serginin yıldızlarısınız” diyor.

 

 

Yazının Devamını Oku

Bir silah fabrikatörünün bilinmeyen hayatı

Trablusgarp’ta Atatürk’ün silah arkadaşı, Kafkasya’da İslam Ordusu Kumandanı, Sütlüce’de silah ve cephane fabrikatörüydü. Fabrikasına düzenlenen bir sabotajla kendisi de dahil her şey yok oldu. Araştırmacı Atilla Oral’ın ‘Nuri Killigil’ kitabı, cumhuriyet tarihinin ilk yerli silah fabrikatörlerinden, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Killigil’in hayatına ve Türk savunma sanayiinin bilinmeyen tarihine ışık tutuyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, savaşa giren ülkelerin toparlanmaya çalıştığı, Birleşmiş Milletler’in oluşturulduğu, Ortadoğu’da İsrail devletinin kurulduğu, Türk-Amerikan ilişkilerinin geliştiği yıllardı... 2 Mart 1949’da İstanbul’da Sütlüce’deki bir silah fabrikasında büyük bir patlama meydana geldi. Atatürk’ün, Kafkas İslam Ordusu Kumandanı ve aynı zamanda Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’ya kurdurduğu Nuri Killigil Silah ve Mühimmat Fabrikası’nın yok olmasıyla birlikte, yerli üretim Türk savunma sanayiinin de sonu gelecekti...    

 

Nuri Killigil’in Sütlüce’deki silah ve mühimmat fabrikası.

 

Cumhuriyet tarihinin ilk endüstriyel silah tasarımcılarından, 1930’larda kurulan ve 1949’da bir sabotaj sonucu havaya uçurulan Nuri Killigil Silah Fabrikası’nın kurucusu Nuri Paşa’nın hayatı, ilk kez yayımlanan fotoğraf ve belgelerle bir kitaba dönüştürüldü.

 

17 YILDA YAZDI

Yazının Devamını Oku

Görüşmelerin uzamasının sebebi “Gazze meselesi”

Türkiye ile İsrail arasında diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi yönünde iki ülke heyetleri arasında görüşmeler devam ederken, son dönemde her iki ülke yetkililerinden de ilişkilerin normalleşmesi yönünde sıcak mesajlar geliyor. Son ayların en duygusal mesajıysa, birkaç hafta önce İsrail’in 68. kuruluş yıldönümü nedeniyle İsrail Başkonsolosluğu tarafından İstanbul’da verilen resepsiyonda, İstanbul Vali Yardımcısı’ndan geldi.

Gecede bir konuşma yapan Vali Yardımcısı İsmail Gültekin, Türkiye-İsrail ilişkilerini “Hanuka bayramında (Musevilerin dini bayramı) yakılan mumlar misali aydınlık bir döneme” benzetti. 

 

Birkaç gün önce de Mavi Marmara olayından bu yana İsrail’den en üst düzey diplomatik temsilci, Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold, BM İnsani Zirvesi nedeniyle Türkiye’ye geldi. Gold, zirve sırasında Hürriyet’ten Hülya Güler’e “Ortadoğu’nun bugünkü durumu göz önüne alındığında İsrail ve Türkiye’nin birbirine ihtiyacı var” dedi.

 

Ben de İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın davetlisi olarak geçen hafta Kudüs’te İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Gilad Erdan ve İsrail Dışişleri’ndeki üst düzey diplomatlarla bir dizi görüşme yaptım. İsrailli Bakan Gilad Erdan, görüşmemizde, “Türkiye’yle Hamas konusunda aynı düşünmüyoruz ancak buna rağmen işbirliği yapmak her iki ülke için de çok daha iyi olacaktır” dedi.

 

HER İKİ ÜLKE DE İSTEKLİ

 

Yazının Devamını Oku

İran-Suudi Arabistan krizinin perde arkası

Suudi Arabistan’ın ülkenin önde gelen Şii din adamı Şeyh Nimr Bakır el-Nimr’i ‘terörizm’ gerekçesiyle idam etmesinin ardından İran’la Suudi Arabistan arasında başlayan diplomatik kriz hakkında çok şey yazıldı, söylendi.

Ancak büyük resme baktığımızda görünen şu: Bu krizin arkasındaki asıl sebep; İran’ın özellikle P5+1 ülkeleriyle (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi artı Almanya) vardığı nükleer anlaşma sonrasında bölgedeki önlenemez yükselişi ve Ortadoğu’daki etkinlik alanını her geçen gün daha da artırması olarak görünüyor.

 

Şöyle ki:

 

Kuşkusuz Suudi Arabistan’la İran’ın ilişkilerinin dinamiğini belirleyen bir çok unsur var. Biri Şii, diğer Sünni bloğun önde gelen temsilcileri olan İran’la Suudi Arabistan’ın arası, aslında tarihsel olarak da hiç bir zaman iyi olmadı. İkisi de büyük petrol üreticisi, ikisi de mezhepçi politikalarıyla Ortadoğu’da etki alanlarını genişletmeye çalışan, Suriye ve Yemen başta olmak üzere birçok yerde birbiriyle savaş halindeki farklı tarafları destekleyen rakip iki ülkeden bahsediyoruz.

 

Ancak Suudi Arabistan ve İran’ın güçlenmesi noktasında Suudilerle aynı kaygıları taşıyan diğer Körfez ülkeleri için asıl kırılma noktası, İran’ın ABD’nin başını çektiği Batılı ülkelerle nükleer anlaşmaya varması ve ardından gelen bölgesel yükselişi oldu. Ortadoğu’da İsrail’ın yanısıra başından beri bu anlaşmaya en çok karşı çıkan diğer ülke Suudi Arabistan’dı. Suudilerle İsrail’in İran dışında bölgedeki diğer birçok konuda da çıkarlarının örtüştüğü ortada.

 

Yazının Devamını Oku

Bir sonraki göçmen patlaması Yemen’de

Dünya, özellikle de Avrupa, bu yıl her şeyden çok mülteci kriziyle sarsıldı. Halihazırda Afrika, Afganistan, Irak ve dünyadaki diğer çatışma bölgelerinden gelişmiş ülkelere gitmeye çalışan göçmenlere Suriye’deki iç savaştan kaçan yüz binlerce mülteci de eklenince, vatanlarından kaçarak başka ülkelerde gelecek arayan insan sayısı, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek rakama ulaşarak 60 milyonu aştı.

Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) 22 Aralık’ta açıkladığı verilere göre 2015’te Avrupa’ya karadan ve denizden giriş yapan mültecilerin sayısı 1 milyonu geçti. Bu da 2014’teki rakamların dört katına tekabül ediyor.

Yine IOM verilerine göre bu mültecilerin büyük çoğunluğunu, yani 800 binden fazlasını, Türkiye’den deniz yoluyla Yunanistan’a gidenler oluşturdu.

 

AB, PANİK-ATAK YAŞADI...

 

 

Peki bunu engellemek için Avrupa Birliği ne yaptı? Suriyeli mülteci akını karşısında adeta panik-atak yaşayan Avrupa Birliği, “Aman mültecileri durdurun, size para verelim, sizde kalsınlar, yeter ki bize gelmesinler” zihniyetiyle Türkiye’ye Geri Kabul Anlaşması’nı hayata geçirmesi karşılığında 3 milyar euro, (2016 sonbaharından itibaren) vize serbestisi ve uzun süredir dondurulmuş olan müzakere sürecinin yeniden canlandırılması vaatlerinde bulundu. AB, “Ortak Eylem Planı” adı verilen bu planın 2016’da hayata geçirilmesiyle Avrupa’ya mülteci akışını durdurabileceğini zannediyor.

Ancak gerçekler öyle değil.

Yazının Devamını Oku

Bir sonraki göçmen patlaması Yemen'de

Dünya, özellikle de Avrupa, bu yıl her şeyden çok mülteci kriziyle sarsıldı. Halihazırda Afrika, Afganistan, Irak ve dünyadaki diğer çatışma bölgelerinden gelişmiş ülkelere gitmeye çalışan göçmenlere Suriye’deki iç savaştan kaçan yüz binlerce mülteci de eklenince, vatanlarından kaçarak başka ülkelerde gelecek arayan insan sayısı, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek rakama ulaşarak 60 milyonu aştı.

Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) 22 Aralık’ta açıkladığı verilere göre 2015’te Avrupa’ya karadan ve denizden giriş yapan mültecilerin sayısı 1 milyonu geçti. Bu da 2014’teki rakamların dört katına tekabül ediyor.

 

Yine IOM verilerine göre bu mültecilerin büyük çoğunluğunu, yani 800 binden fazlasını, Türkiye’den deniz yoluyla Yunanistan’a gidenler oluşturdu.

 

AB, PANİK-ATAK YAŞADI

 

 

Peki bunu engellemek için Avrupa Birliği ne yaptı? Suriyeli mülteci akını karşısında adeta panik-atak yaşayan Avrupa Birliği, “Aman mültecileri durdurun, size para verelim, sizde kalsınlar, yeter ki bize gelmesinler” zihniyetiyle Türkiye’ye Geri Kabul Anlaşması’nı hayata geçirmesi karşılığında 3 milyar euro, (2016 sonbaharından itibaren) vize serbestisi ve uzun süredir dondurulmuş olan müzakere sürecinin yeniden canlandırılması vaatlerinde bulundu. AB, “Ortak Eylem Planı” adı verilen bu planın 2016’da hayata geçirilmesiyle Avrupa’ya mülteci akışını durdurabileceğini zannediyor.

Yazının Devamını Oku