Geriİlber Ortaylı Yeni çizilen sınırlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yeni çizilen sınırlar

23 Mayıs 1949 tarihinde ABD, Britanya ve Fransa işgalindeki Alman topraklarında yeni bir cumhuriyet ilan edildi. Oder-Neisse denilen hattın içinde kalan topraklar Sovyet işgalindeydi. Sovyet işgal bölgesinin ortasındaki Berlin ise dört işgal kuvvetinin elindeydi.

Bunlardan ünlü Potsdam Kapısı’nın gerisindeki “Unter der Linden” denen bulvar ve bir tesadüf eseri sınırda Mustafa Kemal Paşa’nın 1917 yılında Veliaht-ı Saltanat Şehzade Vahideddin ile kaldığı Adlon Oteli’nin sınır olduğu bölge dışarıda bırakıldı. Müttefikler, yani NATO’yu teşkil edenler yeni Almanya’nın başbakanını da seçmişlerdi. Konrad Adenauer 1930’ların başında başarılı Köln belediye reisiydi, muhafazakârdı ve asıl önemlisi anti-Nazi’ydi. Nürnberg Duruşmaları’nda beraat eden fakat Adenauer’un iktisadi ve mali bakımdan vazgeçemeyeceği bir karakter olan Doktor Hjalmar Schacht bu kabinenin âdeta gizli iktisat bakanıydı. Reichsbank’ın müdürü olan Schacht bir Nazi’den çok bazılarının tabiriyle gaddar muhafazakâr biriydi; ancak işten anlayan iki ihtiyarın “Währungsreform” denen paranın yeniden tesbiti ve eski birikimlerin sıfırlanması gibi acı tedbirlerle yeni Almanya’yı kurmaları tesadüf değildir.

Yeni çizilen sınırlar

15 YIL BOYUNCA İKTİDAR

1963’te âdeta ihtiyarladın diye bir tarafa itilen, kendisi hakkındaki neşriyatı polisiye tedbirlerle önlemek için Der Spiegel matbaasını basan Konrad Adenauer’un CDU-CSU Hristiyan Demokrat İttifakı (CSU-Hristiyan Sosyal Birliği olup Bavyera’daki partinin uzantısıdır) 15 yıl boyunca iktidarda, hatta süper iktidardaydı. Hiç şüphesiz ki tahrip olan sanayiye rağmen teknik adam kuvvetleri ellerindeydi. Dünya Savaşı boyunca kimlerin cephede, kimlerin cephe geresinde kalacağı çok iyi planlanmıştı. Marshall Yardımı, Almanya’yı galip müttefiklerden bile daha önce büyük bir iktidarla ayağa kaldırdı. Batı Almanya, Federal Almanya BRD olarak teşkil edildiği anda Stalin de doğuda Demokratik Almanya’yı kurdurmuştur. En mühim olay da eski komünistlerle sosyalistleri aynı parti içinde birleştirmiştir; adı, Almanya Sosyalist Birliği’ydi. Eski subaylarla Federal ordu, eski istihbarat kadrosu ile istihbarat teşkilatı kuruldu.

DEMOKRASİ VE EKONOMİ

Hiç şüphesiz ki Doğu Almanya iktisadi bakımdan ve sınai gelişmesi itibariyle batı bölgeleri kadar şanslı değildi. Bununla birlikte COMECON (Doğu Bloku Ortak Pazarı) ülkeleri içinde en düzenli üretime sahip, birtakım sorunların en biçimli şekilde tekâmül ettiği, hatta bilimsel müesseslerin bütün Doğu Avrupa blokunda üst eğitim için tercih edildiği yer olmuştur. Federal Almanya’yı resmi tebliğler köklü bir demokrasinin ve güçlü ekonominin ülkesi olarak gösterirler. İkincisi doğrudur, birincisine soru işareti koyalım. Bernard Lewis’in Viyana’daki Demokrasi Forumu’nda müstehzi bir şekildeki ifadesiyle “demokrasi İngilizce konuşan ülkelerin rejimidir.”

Ne imparatorluk döneminde, ne Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra talihsiz ve kısa süren Weimar Cumhuriyeti döneminde ne de ona hemen hemen eşit bir devre kadar hâkim olan ama etkileri ve yoğunluğuyla Avrupa’nın yarısını köleliğe ve tahribata götüren Nazi Almanyası’nın alt üst ettiği bir yerde köklü demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Bunu bir gayret olarak nitelemek daha doğru olur. Özellikle son 40 yıldaki reformlarıyla Federal Almanya’nın bazı yönlerini geliştirdiği açıktır ama Doğu’yla Batı’nın birleşimindeki bazı problemler ile siyasi tutum ülkenin içinde daha çok göçmenlerden oluşan etnik grupların şikâyetleri sorunların pek de köktenci bir şekilde halledilmediğini gösteriyor.

PROBLEMLİ BİR DÜNYA

Özellikle dış politikada Federal Almanya Avrupacı etiketi altında birliği belirli bir yöne çekmektedir. Dolayısıyla genişleyen Avrupa Birliği coğrafyasının yakın gelecekte sadece Brexit’le değil başka türlü sarsıntılarla karşılaşacağı anlaşılıyor. Ön planda İskandinav ülkeleri zaten bu birliğe hiç girmeyen Norveç ve birçok yönüyle ihtiyatlı bir paylaşım güden İsveç ile Danimarka da ayrı bir sorundur. Birliğe alınmak istenen Çek Cumhuriyeti birçok konularda en başta para birliğinde kendini dışarı çekmiştir. Yeni Rusya ile Almanya arasındaki ilişkiler de yeniden problemli bir dünyanın içine girildiğini gösteriyor.

Tarihi sorun burada başlıyor. Stalingrad Savaşı’nın sonunda Alman orduları Mareşal Paulus’un komutasında feci bir mağlubiyete uğradılar. Bütün Volga boyunu tahrip etmişlerdi ama kendi ordularının da büyük kısmı esir alındı ve geri çekilmeye başladılar (2 Şubat 1943). Müttefiklerin Sovyet Rusya’ya yardımında gözle görülür bir büyüme başladı. Bu konu geçmiş tarih yazımında pek ele alınmazdı. Sadece Doğu Avrupa devletlerinde değil Batı’da da öyleydi. Mesela genç tarihçilerden Sean McMeekin’in Türkçeye yeni çevrilen Stalin’s War (Stalin’in Savaşı) adlı kitabında yıkılan efsanelerden biri budur.

‘TEHLİKELİ ENDÜSTRİ TOPLUMU’

Sovyetler Birliği harbe hazırlıksızdı; Stalin Nazi Almanyası ile ittifakı gönülden karşıladı; hatta bu amaçla Batı dünyasına Hitler’in darbe vurmasını âdeta seyretmek istedi. Durum pek öyle gelişmedi ama Stalingrad (yeni adı Volgograd) Savaşı, Leningrad (St. Petersburg) ve Moskova’nın direnişi, savaşı değiştirmeye başladı. Yardım için İran’ın işgaline girişen müttefikler Tahran’da 28 Kasım 1943’te bir araya geldiler. Savaşın gidişi, ittifakın temel konuları üzerindeki sorunlardan çok, Almanya için nasıl bir statü hedeflendiği burada ortaya kondu. Roosevelt, Almanya’nın iki kere savaş çıkaran tehlikeli bir endüstri toplumu ve ülkesi olduğu tasvirinde ısrarlıydı. Bunun için Almanya’da federalizmi ama asıl önemlisi sanayinin tamamen ortadan kaldırılacağı, zirai bir yapının yerleştirilmesini talep ediyordu. Çok ilginç bir şekilde Stalin Almanya’nın parçalanmasına ve sanayici niteliğinin ortadan kaldırılmasına karşı çıktı. Federal Almanya’nın 1949’da kuruluşuna kadar da DDR (Demokrat Alman Cumhuriyeti) diye bir devletin kurulması pek söz konusu değildi. Mevcut işgal düzeni bir idari yapıya ve şüphesiz ki iktisadi düzenlemeye konu olacaktı ama bunun ayrıca hızlandırılması, Federal Almanya’nın kurulmasından sonra söz konusu olmuştur.

BÖLÜNMENİN KONFERANSI

Yalta Konferansı (4 Şubat-11 Şubat 1945), biten harpten sonraki Avrupa’nın işgal düzeninin tartışılmasıdır. Türkiye’nin savaşa girmemesinin ne kadar isabetli bir karar ve gayret olduğu burada bir kere daha ortaya çıktı. Çünkü Yunanistan hariç Balkan ülkelerinin ve şayet harbe girseydi Türkiye’nin öbürleriyle birlikte Sovyet nüfuz sahasına terk edileceği açıkça görülüyor. Türkiye savaşa girseydi nasıl olurdu, neticeler ne olabilirdi? Gelecek yazılarımda bunları tartışacağım.

Potsdam’da ise müttefik kuvvetleri; yine Stalin fakat seçimler dolayısıyla Churchill’in yerine gelen Britanyalı siyasetçi Clement Attlee ve vefat eden Roosevelt’in yerine gelen Truman temsil ettiler. Bu Federal Almanya’yı hazırlayan coğrafi bölünmenin de temsil edildiği bir konferanstır.

ALMANYA’NIN SORUNLARI VAR

Bütün Avrupa’da sosyal refah devleti denen olgunun ilk görüldüğü yer Federal Almanya oldu. Hatta Avusturya dahi bir müddet sonra müttefikler arasındaki Sovyetlerin de dahil olmasıyla teşkil edilen yeni anayasa düzeni ile (1955 Ekim) bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkınca iktisadi bakımdan Almanya’ya günden güne kaydı. Bu olgu Hitler’in bile işgale kadar tam anlamıyla beceremediği bir süreçti. 1955’te hem Britanya toplumu, hem Fransa, hem de İtalya gelişme belirtilerine rağmen Almanya’nın çok gerisindeydiler. 1960’ların başında bile bu açık fark devam etti.

Almanya’nın sorunları var. Üniversitelerden şikâyet ediyorlar, nüfusun yapısındaki uyumsuzluktan endişe duyuyorlar, lider ülkenin liderliği kıtayı toparlamayı başaracak mı, yoksa tarihi rolü bu çizginin dışına mı kayacak?

X

Anadolu’nun kavşak noktası... Aksaray

Aksaray 1980’lerden itibaren Orta Anadolu’nun en çok gelişen vilayet merkezidir. Şehir Anadolu’nun kesişme noktasındadır. Ankara’dan Adana’ya ve Konya’ya gidişin kavşak noktasındadır. Şehir sakinlerinin diğer İç Anadolu şehirlerinden farklı yönleri var. Tarihle, siyasetle ilgilenişleri başka, toplumsal hayatta önemli bir farklılaşma ve gelişme söz konusu.

Aksaray mazide Büyük Karaman (Konya) Eyaleti’nin önemli bir sancağıydı. Daha sonra Konya’nın önemli bir kısmı Niğde Vilayeti haline gelince, Aksaray’dan “Niğde Aksarayı” diye bahsedildi. Aslında Karaman, Anadolu’daki en önemli beylikti. Batıdaki Osmanlı’nın, tarihi ve coğrafi şartlar ve de liderlerinin fevkalade seçkin insanlar, komutanlar olması dolayısıyla kat ettiği gelişme Karaman’ı gölgede bıraktı. 15. asırda Büyük Fatih Sultan Mehmed’in Osmanlı topraklarına kattığı bir yerdir. Hiç kolay edilen yeni bir hâkimiyet değildi; Karamanlılar her zaman Anadolu’daki üstünlüğü kendilerine ait görürler ve bu durum literatürde bile görülmektedir.

Şurası bir gerçektir; Karaman halkının bugün de gösterdiği sınai gelişme, bölgedeki diğer vilayetlerde görülmüyor. Aşağı yukarı vilayet nüfusunun büyük kısmı kenttedir. Kırsalda da eğitim olanakları, ziraat ve dokumacılık gibi sanatlar turizmin gelişmesine yardım ediyor. Zirai sanayinin artık ihraç safhasına geçtiği bir gerçektir. Mesela buğday siloları fakat buna karşılık yeraltı su kaynaklarının çok hoyratça kullanıldığı ve gelir getiren yonca ziraatının bunda başlıca neden olduğu görülmektedir.



HALICILIKTA DÜNYA MARKASI

Aksaray’ın kendine has özellikleri de vardır.

Yazının Devamını Oku

Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern zamanlara geçişin adresi İznik

Şehrin Türklerin eline tam geçişi, yeniden dönüşü, Orhan Gazi dönemini bekleyecektir. Osmanlı çini sanatının da parlak merkeziydi. Türkler burada Akdeniz halkı oldular...

İZNİK ilçesi Bursa vilayetine bağlıdır ve yeşil Bursa denen vilayetin hiç şüphesiz zeytinlik ve meyveliklerle süslü yeşili, süslü ne kelime, topraktan fışkıran bir bütün halinde her yeri kapladığı bereketli bölgedir. Tarih bereketi sever. İki dağın arasındaki bu geniş gölün etrafındaki verimlilik ve güzellik önce Büyük İskender’in haleflerinden Lysimakhos tarafından öbür adaylar bertaraf edilerek alındı ve karısının adını (Nikeia) şehre verdi.



KONSTANTİN’İN DİNİ MERKEZİ

Roma’nın zengin bir bölgesiydi. Zenginlik eşitsizlik ve hareket de getirir. Hıristiyanlık Roma dünyasını kapladığında büyük Konstantin’in adeta dini merkez olarak seçtiği yerdi. Daha doğduğu günden kilise babaları ve filozoflar arasında kavga konusu olan bu dinin teşkilat ve akide prensiplerinin çözümü için 325’te büyük konsül toplandı. Tarihçilerin rivayetine göre Büyük Konstantin’in sempati duyduğu Aryanizm (yani İsa’yı tanrının değil Meryem’in oğlu olarak gören, bu yüzden imparatorluk arasında askerlerin ve barbar halkların çok tuttuğu inanış) burada tel’in edildi, yani lanetlendi.

Haçlı Seferleri sırasında ise şehri savunanlar Selçuklular’dı.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz dünyasının en sempatik antik kenti: Priene

Ege zenginliğinin ortasındaki şehirler saymakla bitmiyor. Ancak bunların içerisinde en önemlisi, göz alıcısı ve gençlerin eski çağ eğitimi için gerekli olan Priene’dir.

Aydın’ın Güllübahçe mevkiinde antik Priene dediğimiz şehir yer alır. Doğrusu sadece ilkçağdaki Küçük Asya’nın değil bütün Akdeniz dünyasının en sempatik şehirlerinden birisidir. Antik nüfusunun beş veya altı bin kişiyi geçtiği düşünülemiyor. Fakat yapılaşması itibarıyla Miletoslu mimar Hippodamos sisteminin hemen hemen ilk uygulandığı, birbirini kesen caddelerden ve dörtgen bloklardan oluşan sevimli bir planı vardır. Deli zeytin ağaçlarının ve Akdeniz bitkilerinin arasında mermer şehir eşsiz bir resim oluşturuyor.



Halen taş döşeli caddeleri, ara sokakları, Hellenistik dönem evleri ve avluları, şehrin kanalizasyon sistemi ve su kanalları görülebilir. Arada şehrin meydanında bir taşın üstüne bir ustanın kazıdığı çöpten bacaklı adam figürleri ve isimler bizimle bağ kurar. Her daim sakin ziyaretçisi izdiham halinde olmayan bir şehirdir.

MYKALE’NİN ETEĞİNDE

Milattan önce 5. asra kadar ovada bir yerleşmeydi. Muhtemelen alüvyon getiren nehrin tıkanmasından, sivrisinek ve bataklıktan dolayı üste

Yazının Devamını Oku

Suriçi’ni bekleyen tehlike

Ne yazık ki (İstanbul’da) camilerimizin etrafındaki ahşap yapılar geçmişte olduğu gibi bugün de tehlike teşkil ediyor. Son yangın Tahtakale’de çıktı. Yanı başında 16’ncı asrın ünlü eserleri var. Özellikle Tahtakale, Rıza Paşa yokuşu ve Küçükpazar, merdivenaltı sanayi yüzünden risk altında.

İSTANBUL yangınları tarihte meşhurdur. Maalesef 16., 17. ve 18. yüzyıllarda büyük tahribat yapan, şehrin büyük kısmını götüren yangınların arkası 19. yüzyılda da kesilmemiştir. Tanzimat’ı ilan eden padişahın ve Mustafa Reşid Paşa gibi devlet adamlarının önemli bir hedefi vardı: Şehirlerimizi ama hassaten payitahtı kâgirleştirmek. Resmi binalarda Babıâli’den başlayarak, ki bu Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı’nı içerirdi, Defterdarlık, ardından Maarif-i Umumiye, Sıhhiye, 19. yüzyılda ilk Meclis-i Umumî, birtakım okullar, Sultanahmet Meydanı’ndaki Defter-i Hakanî (Tapu Kadastro), Ticaret ve Maadin Nezareti (bugün rektörlük yakın zamanlarda Ticaret Akademisi) gibi sayısız bina yeniden kâgir olarak yapılmıştır. 19. yüzyılın ünlü mimarlarından Fossati biraderlerin de imzasını taşıyan bazı binalara İran Sefareti de katıldı.



DIŞI KÂGİR İÇİ AHŞAP

Beyoğlu ise kâgirdi fakat bu yangını önleyemedi, çünkü şehrin büyük kısmı halen ahşaptı ve kâgir binaların da iç yapıları maalesef ahşap aksamlıydı. Yangınlar geçen asırlarda olduğu gibi 19. hatta 20. yüzyılda büyük Aksaray yangınında olduğu gibi yüzlerce haneyi kül etti, içindeki Osmanlı medeniyetinin toplumsal hayatımızın göstergesi olan nice el işleri, sanat eserleri, mobilya ve tabii ki kütüphaneler tarumar oldu. Kâtip Çelebi’nin ünlü kütüphanesinden eser yoktur. Bütün asırlar boyu yangınlara dayanan sadece Topkapı Sarayı’nın kütüphanesidir. Bu nedenle 18. asırda kütüphaneler süratle kâgire çevrildi. Ragıp Paşa, Atıf Efendi, Çemberlitaş gibi. Süleymaniye Kütüphanesi Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın bir hediyesidir.

RAHAT UYUNAMAZ

Yazının Devamını Oku

Ankara Üniversitesi’nin 75. yılı... DTCF 86 yaşında

Haziran 1935’te 2795 No’lu kanun ile resmen hayata geçirilen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ankara’da bugün Küçük Tiyatro’nun bulunduğu Evkaf Apartmanları binasında derslerine başlamıştır. 1946’da Üniversiteler Kanunu’yla Ankara Üniversitesi’ne teşekkül etmiştir.

KURULUŞU itibariyle Ankara Üniversitesi çok ilginçtir, bu üniversitemizin bazı fakülteleri üniversiteden daha evvel ortaya çıktı. Özellikle Ziraat ve Veterinerlik fakültelerinin hem de bir rektörün idaresinde 1933 yılının 23 Mayısı’ndan itibaren faaliyete geçtiği biliniyor. Her ikisinin de adı enstitüydü. Hukuk Mektebi ise 1925 yılı 5 Eylül’ünde kurulmuştur; amacın, Kanunu Medeni’nin ilanına hazırlık olduğu ve yeni Türkiye hukukçularını yetiştirecek mekân olduğu bellidir.



ÖZEL KANUNLA KURULDU

Rejim, İstanbul Darülfünunu ile bu konuda uyuşamayacağını örtülü olarak ilan ediyordu. Ama en ilginç durum ne Fransızlar gibi edebiyat fakültesi ne de Almanlar gibi felsefe fakültesi ismini Atatürk’ün seçmediği, doğrudan doğruya Dil ve Tarih-Coğrafya adını vererek tarihçiliğin nasıl yapılacağını ve Türk tarihinin nasıl olması gerektiğini belirten bir kurumun ortaya çıkışıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 14 Haziran 1935’te çıkan özel kanunla kuruldu. Aynı yıl İstanbul’daki Mülkiye Mektebi de Ankara’ya nakledildi. Alelacele bir müddet sonra kurulacak ve inşa edilecek Hukuk Fakültesi binasının yanındaki Cebeci Ortaokulu olarak kurulan binaya yerleştirildi. Cebeci çayırının bir tarafında, Atatürk’ün deyişiyle Siyasal Bilgiler Okulası, yani Mekteb-i Mülkiye demiryol hattının karşı tarafında kalan kısmında yeni kurulacak konservatuvarın yükseldiği görülüyor gibi (konservatuvar sonradan kuruldu). Hukuk Fakültesi bugünkü operanın karşısındaki yerinden buraya nakledildi.

GEÇMİŞE VE DÜNYAYA VAKIF

Yazının Devamını Oku

Eserlerin nakli konusu

Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda geçen hafta yangın çıkmıştı. Havaalanı gibi yerlerde bu tarz koleksiyonların korunmasının tesadüfe bırakılması mümkün değildir. Acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması kaçınılmazdır.

GEÇEN hafta birçok insanın dikkatini çekmeyen bir haber vardı. Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda bir depoda yangın çıkmış. Ne olursa olsun hava trafiğine kısmen açık olan veya başka faaliyetler için de kullanılacak bölgeye böyle eserlerin nakledilemeyeceği, ayrılan depoların yeterince muhafazalı olamayacağı üzerinde durmuştuk.



Dünya müzelerinde son on yılda gelişen bir kural var. Bu müzelerde depolara giren eserler zaten envanteri yapılarak kaydediliyordu ama artık o kayıtlar dijital sistemle umumun kontrolüne ve istifadesine sunuluyor. Mesela kaçak eser satın alan Metropolitan Müzesi hariç birtakım Amerikan müze koleksiyonları aynı şekilde açılıyor. Bu, hem bilim dünyasının ve öğrenim görenlerin bu eserlerden her yerde istifade edebilmesi hem de açıkçası müzelerin kamu tarafından kontrolü için en önemli gelişmedir.

DARPHANE’DEN ALINMALI

Türkiye müzelerine yönelen gerek düzenli kazılardan gerekse Yenikapı ve Üsküdar gibi imar faaliyetlerindeki kazılardan dolayı ortaya çıkan sayısız eserin günü gününe kaydedileceğini ve sağlam bir envanterinin yapılabileceğini kimse ileri süremez. Zaten uzman sayısı da yetersiz ve yenileri de alınmıyor. Dolayısıyla acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması ve mevcut müzenin de 19. ve 20. yüzyıl başındaki yeterince zengin klasik ve eski Şark eserleriyle birlikte muhafaza edilmesi, bazı koleksiyonların Topkapı’nın

Yazının Devamını Oku

İkinci Cihan Harbi'nde Türkiye’nin tarafsızlığı

İnönü döneminin en önemli olayı dış politikada illüzyona kapılmamak, Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği tecrübelere istinaden Alman ırkından uzak durmaktır.

1940, yani bundan 81 yıl önce Cihan Savaşı’nın başladığı ve maalesef Almanya’nın önlenmez askeri gücüyle yükselişe geçtiği yıllardı. Sadece etrafındaki küçük ve askeri bakımından güçsüz ülkeleri değil dünya büyüklerinden biri olan ve motorize orduya sahip Fransa’yı da mağlup ettiği bir yılda, Nazi Almanyası en azından İngiltere, Fransa kadar büyük bir kuvvet haline geldi. Üstelik de Stalin Rusyası’yla Stalin’in bazı taraftarlarının iddia ettiği gibi sadece zaruretten değil toprak ilhakı arzusundan dolayı da Sovyet Rusya’yı yanına alma başarısı birtakım Birinci Dünya Savaşı’nın gayrimemnun Balkan devletlerini Almanya’yla ittifaka teşvik etti.



İnönü Türkiyesi Cihan Harbi’nin yarattığı iktisadi darlık ile kesintiye uğramıştı. Bu ülke dış ticaret şartlarında büyük sıkıntılar çekti, askere alınan nüfus askeri eğitimden yeterince yararlanamadı, müsadere edilen veya savaş şartları dolayısıyla el konan çift hayvanlarının saklanacak ahırlarının bile olmadığından bazı harap camilerin kullanıldığı açıktır. Son nokta, çok uzun zaman camilerimizin ahıra çevrildiği gibi Stalinist Rusya’ya has bir olayın Türkiye tarihine yamanması dedikodusunu da çıkarmıştır.

İLLÜZYONA KAPILMADI

Hayatın zorlukları içerisinde nakdi vergilerin etkin bir değerinin olmadığı, dolayısıyla madenlere bazı nüfusun da adeta zorla indirildiği açıktır. Bütün bu anılar çok uzun yıllar kulaktan kulağa yaşamıştır.

Yazının Devamını Oku

Sultan Abdülaziz

4 Haziran 1876, Sultan Abdülaziz’in ölüm tarihidir. 145 yıl evvel 1.5 asırlık bir tarihçilik muamması ve tartışması da böylece başladı. Sultan Abdülaziz’in intihar ettiği Cerîde-i Havâdis gibi resmi olmayan bir gazetede ilan edilmişti ama aynı tarihten beri öldürüldüğü de dile getirilmektedir. İkinci iddia bir müddet sonra mahkemelere neden oldu.

Cenazesi babası II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi. Bir yıl evvel bir hükümet darbesiyle hal’ edilmiş padişah, aslında Tanzimat’tan beri siyaset dışına çekildiği zannedilen ordunun tekrar iktidar değişikliklerine öncü olmasında rol oynamıştır. Sultan Mahmud’un türbesine II. Abdülhamid de defnedildi. Üç nesil Divanyolu’ndadır.

Bir müddet sonra Yıldız Sarayı’nda daha doğrusu parkında Çadır Köşkü denen yerde kurulan mahkemede padişahın katliyle suçlanan devlet adamları yargılandılar. Darbeyi yapanlar daha önceden padişaha ve ailesine yapılan muameleden son derece müteessir olan ve Sultan Abdülaziz’in genç haremi Neşerek Kadınefendi’nin kardeşi olan Çerkes Hasan Bey, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın başkanlık ettiği toplantının yapıldığı odaya dalarak birtakım önemli kişiyi öldürdü.



İntihar olayına suikast olsa dahi ne derece etkin olarak karıştığı belli olmayan Midhat Paşa baş suçlu olarak yargılandı. Cevdet Paşa’nın da içinde bulunduğu heyet kendisinin idamına karar verdi. Hatta Yılmaz Öztuna’nın ileri sürdüğü fakat yeterince ispatlanamayan bir olay da Gazi Osman Paşa’nın görüşüdür, “Bu idam cezasını hak etmişlerdir. Zat-ı Şahanenin bile bu cezaları affetmesi veya hafifletmesi caiz değildir” yolundaydı. Bunun üzerinden biraz vakit geçtikten sonra ortaya çıkan İbretnümâ o zamanki mâbeyncilerden Fahri Bey’in, suikastı inkâr ettiği için işkenceye maruz kaldığından bahseden bir hatırattır.

SÜRGÜNDE KATLEDİLDİLER

Yazının Devamını Oku

Doğu’nun ve Batı’nın efendisi Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan Mehmed Arapça, Farsça, İtalyanca ve Yunanca biliyordu. Batı resmiyle ilgilendiği biliniyordu. İmparatorluğunu tarihi ve coğrafyasıyla tanımak istiyordu. Fatih Sultan Mehmed Han’ı tarif edecek en önemli cümle şu olmalıdır: “Doğu’nun ve Batı’nın efendisiydi ve iki kültürün de sahibiydi.”

İLKÇAĞLARDAN beri dünya tarihinde cihangir olarak bilinen önemli mareşallerin özellikleri içinde onların savaş kabiliyeti şüphesiz en çarpıcı yönleridir ama ihmal edilen bazı taraflarını da iyice öğrenmek gerekir. Plutarhos’un ünlü eseri Vitae’de bir nevi paralellik kuruluyor, Julius Caesar ile Büyük İskender bu örneklerden biridir. Hiç şüphesiz ki Büyük İskender’in geniş ve ani fetihleri yanında Doğu ile Batı üzerindeki sentez çabaları, coğrafya kaynaklarına yönelişini, mesela Nil’in kaynağını aramak, Hind Seferi’nden dönüşte İran’ın çöl mıntıkasından geçerek burayı tetkik etmek veya Mısır’ı aldıktan sonra Siwa’ya doğrudan doğruya bir sefere çıkarak oradaki Osiris Mabedi’ne gidişi ve rahipler tarafından tanrı ilan edilişi aslında Mısır’ın batısını etüt amacını taşıyordu. General Bonaparte’ın (I. Konsül) Mısır Seferi’nde bu eski cihangirin daha geniş ve sistematik tetkikler düzenini kurduğu açıktır. Bitki, hayvan çeşitleri, eski eserler hakkında yayınlanan katalogların hepsi de “Description de l’Égypte” serisini oluşturur.



YUNANCA BİLİYORDU

Fatih Sultan Mehmed imparatorluğunu tarihi ve coğrafyasıyla tanımak istedi. Topkapı Kitaplığı’ndaki eserler, Ptolemaios’un Atlası, ki nüsha Yunancadadır, onun tarafından sıklıkla başvurulan bir eserdir. Fatih, Yunanca biliyordu. İmparatorluk Balkanlar ve Anadolu’daydı ve sadece İstanbul’un fethinden sonra değil, ondan evvel de önemli miktarda Hellen tebaasının olduğu açıktı. Osmanlı sarayında Enderun bu dili de öğretiyordu ve Fatih onu iyi öğrenen biriydi. İlyada ve Büyük İskender’in fetihlerine kadar eski Yunan tarihi ve Helenizm’i öğrenme çabasındaydı. Kaynaklar dediğimiz gibi Arapça, Farsça ve Türkçe dışındadır, yani Yunancadır.

RÖNESANS MÜNEVVERİ

Yazının Devamını Oku

Napoleon Bonaparte

Bundan 200 yıl evvel, 5 Mayıs 1821’de çağdaş Avrupa’ya yönünü veren en önemli liderlerden ve dünya tarihinin çığır açan komutanlarından Napoleon Bonaparte Britanya’ya bağlı Saint Helen Adası’nda, kendisini yenen koalisyon kuvvetlerinin tutsağı olarak mahkûm edildiği yerde hayatını kaybetti. Bu altı yıllık mahkûmiyet sırasında zehirlendiği tartışılıyor, tatsız muamele gördüğü bir gerçek.

51 yaşındaki imparatorun Avusturya Prensesi ve Fransızların İmparatoriçesi (Fransa’nın değil) Marie Louise’den olma oğlu trajik hikâyenin devamını teşkil ediyor. II. Napoleon olarak tarihe geçen çocuk tabii ki tahtta değildi, dedesi I. Franz’ın imparator olduğu Avusturya’da adeta tutsaktı. Kendisine koalisyonun ünlü diplomatı Metternich’in verdiği bir düklük unvanıyla kısa süren hayatını tamamladı. Avusturya’nın uzun ömürlü ve İmparator Franz Joseph’in annesi Sophie’nin gençlik arkadaşıydı. Edmond Rostand’ın kaleme aldığı “L’Aiglon”, Yavru Kartal’da tarihi parlak olan babası Napoleon’un ve soyunun düşmanı sayılabilecek Habsburglar çevresinde maruz kaldığı acılı hayat kaleme alınmıştır. Hatta İmparator Franz ona “Eğer uslu ve akıllı olmazsan seni de hapsederler” dermiş. Bu paragraf bir yana Bonaparte’ın kuşkusuz ki Büyük İskender, Kanuni Süleyman ve Ceasar’la ilk sırada yer alan büyük komutanlar arasında bulunduğunu Fransız çocuk kitapları bile yazar. Bugün Fransa onu hâlâ tartışmaya devam ediyor. Psikolojik bakımdan sarsıntılar geçiren büyük ülke Fransa tarihiyle ve Napoleon Bonaparte ile övünmeye devam edecek ama kritikler de yanında olacaktır. Fransa’da cumhuriyete karşı olan Monarşistler takımı, Bourbonistler ve Bonapartistler olarak ikiye ayrılır. İkisinin birbiriyle olan husumeti cumhuriyete ve Cumhuriyetçilere duyduklarından daha derindir. Büyük bir halk ihtilali yapan Fransa’da monarşi fikri ve hareketi yüzlerce yıllık Türkiye monarşisine olduğundan daha büyük tesirler bırakmıştır. Türkler, Fransızların aksine monarşiyi değil, Fatih ve Kanuni gibi büyük monarkları severler. Ancak bu cumhuriyetçiliklerine mâni değildir.



İTALYA’YA HÂKİMİYETİ

Napoleon’un 1793 yılı eylül ayında İhtilal Hükümeti adına Toulon’da kazandığı zafer gerçekten harp tarihine geçen bir buluşa dayanır. Bu genç topçu subayının oradaki manevrası ona 24 yaşında tuğgenerallik ve İtalya seferinin yolunu açmıştır. İtalya seferleri General Bonaparte’ın İtalya’ya hâkimiyeti demektir. Burada harp tarihi açısından orijinal zaferler kazandığı gibi bazı ilginç yenilgiler yaşayan komutanları da vardır. Bunlardan birisi Rus General olan Suvorov’un, tarihte Hannibal’dan sonra Alpler’i geçen ikinci komutan olması ve Napoleon’un komutanlarını bastırmasıdır.

Avusturya’nın, İspanya’nın, Papalığın hükmünde yaşayan, o tarihte papalık hükümeti dışında hem yabancı kuvvetlerin hem de Venedik ve Cenova Cumhuriyeti’nin hâkimiyetini devam ettiren İtalya’nın kendisinden sonra yakın gelecekteki birleşmesine

Yazının Devamını Oku

2 büyük İtalyan

700 yıl önce 14 Eylül 1321’de Dante Alighieri öldü. İtalya ve Avrupa demek Dante Alighieri’dir. Milli edebiyatlar devri, Şark’la Garb’ın bir arada mütalaası onunla başlar. Diğer büyük İtalyan 1527 yılı 21 Haziran’ında 58 yaşında ölen Niccolo Machiavelli’dir. Modern siyaset, devlet teorisi, Şark’la Garb’ın tarih açısından bu teorileri destek olarak incelemek de onun işidir.

Machiavelli olmadan modern siyaset biliminden, askeri teoriden söz etmek mümkün değildir. Türk İmparatorluğu üzerindeki analizleri de son derece ilginçtir ve mukayeselidir. Değil Rönesans’ta, ondan iki asır sonraki dünyada bile bu kadar sağlıklı ve objektif bakmayı bilene az rastlanır. Onunla ilgili yazıyı haziran ayına bırakıyoruz.

DOĞU ONU ETKİLEMİŞTİ

Bu yıl, Dante tören ve şenliklerinin 700. yılı açıldı. Burada Dante’yle bizim ne alakamız vardır diyebiliriz. 13. asrın ikinci yarısında Küçük Asya’daki Türkiye henüz yeni oluşmuştu, ama İtalya Doğu’yu tanıyordu. Devletimizin ve toprağımızın adını dahi onlar koymuştur, “Turchia” veya “Turcmenia” olarak. Dante Alighieri, Doğu düşüncesini çok iyi tanıyordu. İlahi Komedya’sında cehennem, araf (purgatorio) ve cennetin tarifi ve her katmana yerleştirdiği insanlara bakarsanız Doğu’daki düşüncenin onu yakından etkilediğini görürsünüz.



BÜYÜK FLORANSALILAR

Yazının Devamını Oku

ABD ve jenosit

Biden’ın seçimlerden sonraki açıklaması ve jenositi resmen kabul ettiğini belirtmesi şüphesiz ki bir kenara konacak, görmezlikten gelinecek, sükûtla karşılanacak bir demeç değildir. Ne var ki Ermeni araştırmaları ve politikası üzerinde, ta 1970’lerde genç diplomatımız Bahadır Demir’in bir yaşlı Ermeni tarafından katledilmesinden beri bu konularda ciddi bir tetkik ve eğitim hâlâ gerçekleştirilemedi.

DİYASPORA Ermenilerinin en kalabalık olarak yaşadığı ve Fransa kadar olmasa da Amerikan medyasında ve akademik hayatında yer ettikleri ülke ABD’dir. Kanada’yla birlikte bugün Ermeni diyasporasının aşağı yukarı en kalabalık nüfusunu oluşturuyorlar. Yurtdışında peş peşe Ermeni jenositini kabul eden parlamentoların tarihçi olmadıklarını tekrarlıyoruz. Dahası var, hukukçu da değiller. Nitekim kabul ettikleri ve verdikleri hükümler ekseriyetle ciddi bir mahkemenin mütalaası ve teknikleri kullanılarak hazırlanan tasarılardan çok uzak. Şüphesiz ki parlamentolar hukukçuları ihtiva etse de ne bir mahkemedir, hele hele ne de ilim akademisidir. Usulsüz açıklamalar ve bazen hukuki bakımdan en korkunç kararlar ki bunlardan en önemlisi İsviçre federal organlarının jenosite karşı savunmayı peşin olarak mahkûm etme kararıydı, Doğu Perinçek’in açtığı davayla sukut etti, düştü.



JENOSİTİN TARİFİ YAPILDI

Buna rağmen yarım asırlık bu olayın üzerine hâlâ yeterince gidilmiyor. Bazıları tarihçilere düşen bu jenosit meselesini peşinen, onların muhtelif şekilde değerlendireceklerini söylüyorlar. Kusura bakmasınlar ama İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nürnberg duruşmalarında jenositin tarifini beynelmilel hukuk organları yaptılar. Hukuki bakımdan çok çetrefil bir yaklaşım ve tariftir ama vardır. Bugün dünyadaki tarihçilerin büyük kısmının bir hukukçu mütalaası yürütecek donanım ve mantık yapısından uzak kaldıkları gerçektir. Çünkü hukuk ciddi bir eğitim ve antrenmandır.

YÜZ YÜZE GELMEK DENENMELİ

Yazının Devamını Oku

1877-1878 Türk-Rus savaşı... 93 Harbi

Bu savaşta Gazi Ahmed Muhtar Paşa Doğu cephesinde, ama asıl Gazi Osman Paşa Plevne’de mağlup da olsa büyük bir askeri şahsiyet olarak sivrildi. İstihkâm düzeni tamamıyla yeniydi. Kuşatmaya direniş biçimleri sadece Türk tarihinde değil, Rusya tarihinde ve Balkanlar’ın tarihinde de unutulmaz yer etti. 5 asırlık hâkimiyeti mutantan bir biçimde hafızalarda saklayarak Bulgaristan’dan çekildi.

HİCRİ ve Rumi takvimdeki farklılık nedenle 1293 Muharebesi adıyla da meşhur olmuştur. 93 Savaşı modern Rusya ve Türkiye’nin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Türk tarihinde sebep olduğu sarsıntıların yanında asıl önemlisi, bu pahalı zafer Rusya’da da toplum ve siyaset hayatında büyük sarsıntılar ve çalkantılar yarattı. Rus tarihçi düşüncesi, siyasal gruplaşması çok ilginç görüntüler ortaya koydu. Özellikle Yeşilköy’de (Ayastefanos) Rusya’nın adeta dikte ettiği barış anında İngiltere, Almanya ve onun şansölyesi Otto von Bismarck’ın alteregosu (gölgesi) olan Avusturya-Macaristan Dışişleri Bakanı Gyula Andrássy’nin katılımıyla beynelmilel bir karşı harekete dönüştü. Barış antlaşması da 1878 yılında Berlin’deki kongrede yenilendi.



PUŞKİN’İN SINIF ARKADAŞI

Rusya İmparatorluğu 1856 Paris Konvansiyonu’ndan sonra Karadeniz’in içine kapanmıştır. Boğazlar kontrolü dışına çıkmıştır. Kırım elinde kalmakla birlikte Tuna Boyu’nda ilerleme gösterememiş, hatta Silistre gibi yerlerde Türk orduları tarafından ağır darbeler yemişti. Doğu Cephesi’nde de durum aynıydı. I. Nikola Rusyası’nın uğradığı hezimeti düzeltmek amacıyla bazı reformlara girmeyi düşünüp tarihi olayların sürüklemesiyle “Kurtarıcı Çar” unvanı alacak olan oğlu Çar II. Aleksandr Balkanlar’da aktif bir politikaya taraftardı. Paris Barışı’ndan beri Rusya Dışişleri’ni Prens Aleksandr Gorçakov yönetiyordu. Büyük şair Puşkin’in sınıf arkadaşı ve makul Rusya’nın temsilcisi sayılan Gorçakov Balkan politikalarında sanıldığının aksine İstanbul’daki Büyükelçi Ignatyev gibi değildir. Hatta Çar’ı da kendi tarafına aldığı için Ignatyev onların nezdinde karikatürize edilen bir elçi durumundaydı.

‘YALANCI PAŞA’ DERLERDİ

Yazının Devamını Oku

Yüz yıl önce İnönü savaşları

Yunanistan’ın Küçük Asya faciası dediği olay budur. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa tarafından Miralay İsmet Bey’e çekilen “Siz savaş alanında sadece düşmanı değil, aslında milletin makûs talihini de yendiniz” ibaresi bunu ifade etmektedir.

19 Mayıs 1919 Samsun’a çıkış, Erzurum ve Sivas Kongreleri... Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa istediği sonuçları alamamıştır. İstiklal Savaşı’na ve Meclis Hükümeti’ne adım atarken henüz başlangıçta muhalefet de burnunun dibindeydi. Trabzon’dan gelen heyet içindeki birkaç üyenin muhalefeti gelecek dört yıl boyunca sürecekti. Sivas Kongresi, daha doğrusu kongrenin yönetimi altı ay kadar sürdü. Arada kurtuluş hareketini resmen ilan ettiği Amasya’ya bile gidip gelmişti. Bu bir organizasyon dönemidir. Savaş ve devlet düzeni, yılın sonunda 27 Aralık’ta ulaştığı ve sıcak bir ilgi gördüğü Ankara’da kuruldu sayılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti orada tesis edildi. Osmanlı Teşkilatı Esasiye Kanunu’na (1876) bağlılık söz konusuydu. Slogan “Saltanat ve hilafeti kurtarmak, milletin iradesinin bunu başaracağı ve başka hiçbir güce güvenilmemesiydi”. Kuruluş ve ümit başlangıcın ihtişamı, savaşın vasıtalarını getiren bir başlangıçtır.



HER GRUPTAN İNSAN VARDI

1919 sonunda başlayan Çukurova-Dörtyol, Maraş, Antep ve Urfa’daki direnişler Meclis Hükümeti’nin kuvvetini göstermeye başlamıştır. 1920 yılı, İstiklal Savaşı’nı başlatan “Komutanlar Triumvirası” diyebileceğimiz gruptan Kâzım Karabekir Paşa’nın Doğu Anadolu’daki zaferleriyle tarihe geçti, ümitler direnç ve yeni düzeni getirdi. Cihan Savaşı sonunda Brest-Litovsk Antlaşması ile vatana dönen bölgeler, yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ordusuna karşı kazanılan zafer Kafkas hükümetlerini ve yeni Sovyet Rusya ile kurulan sağlam ilişkiler, Doğu Cephesi’ni garantiye almıştır. Garp Cephesi’ni de o anda hatta Anadolu’daki isyanlarda bile henüz teşkilatlanamayan bir milli ordu değil, milis kuvvetlerin esası götürmektedir. Karadeniz Bölgesi’nde Giresunlu Osman Ağa kuvvetleriyle Meclis’in Muhafız Alayı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki düzenli ordunun alayı olarak kariyerine devam edecektir. Çerkez Ethem’in isyanı düzenli ordunun ilk mukavemeti sırasında ortaya çıktı. Ethem Bey, İsmet Paşa’yı anlamamıştır. Milli ordunun kuruluşu esas itibarıyla mahalli kuvvetlerin bu komutayı benimsememesiyle ilgilidir. Bugün bu olaya itaatsizlik, disiplinsizlik ve kendi başınalık diye bakmak gerekir ama bu gibi kuvvetlerin iç isyanları bastırmakta Batı Anadolu’daki düşman ilerleyişine karşı Anadolu Hükümeti’ne büyük destek olduğunu hatırlamak gerekir. İstiklal Savaşı sırasındaki bu tip çatışmalarda etnik aidiyet rol oynamaz. Çarpışanların içinde her gruptan insan vardı.

RİCATI ÖĞRENDİLER

Yazının Devamını Oku

Otopark olan tarihi camiler

Siz hiç Milano'da Duomo'nun ve Floransa Katedrali'nin ve Signoria'nın önünde böyle manzaralar görüyor musunuz? Köln'de aslında 19. asırda yapılan katedralin önünde böyle bir çapaçulluk var mı? Kremlin Meydanı'nda veya İsfahan'da Nakş-ı Cihan denen nefis meydanda araba park edildiğini gördünüz mü?

Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı çizgisi üzerindeki birinci İstanbul silueti, göreli olarak az tahribatla devam etmekte ve İstanbul’un en önemli manzarası olarak zihinlerimizde, gönüllerimizde yer almaktadır. Hiç şüphesiz ki büyük şehrin ikinci silueti Nuruosmaniye, Süleymaniye ve Yavuz Selim Camii çizgisinde Haliç’ten bakıldığında en muhteşem manzarasıydı. Büyük ve ebedi İstanbul’la Haliç’teki kayık içinde, Galata rıhtımında nerede olursanız olun adeta kucaklaşırdınız.



VANDALİZM SARDI

1940’lardan beri bu siluet epey darbe yedi. Önce zamanın basınında bile yer aldığı üzere Biyoloji Enstitüsü (mamafih bunun mimarı olan merhum Ekrem Ayverdi büyük bir gayretle son katını 1950’lerde yıktırmıştır) ve de onunla hiç mukayese edilemeyecek vandalizm etrafı sardı. Süleymaniye’den Rüstem Paşa Camii’ne inen hattı olur olmaz binalar ve kat otoparkları istila etti. İnsanlar Süleymaniye’nin orada yapılmasını sağlamak için Mimar Sinan’ın kazdığı yeraltı dehlizlerini ve atık su kanallarının ne durumda olduğunu bilecek gibi değiller. Haritası çıkarılmış değildi; (son zamanlarda bu yapıldı mı, bilmiyorum). Fakat bunların üzerine yapılan lüzumsuz binalar yüzünden Süleymaniye temellerinin tehlikeye girdiği mühendislerce ifade edildi. İkinci bir görgüsüzlük de Unkapanı’ndaki Azebhane yahut Sokullu Mehmed Paşa Camii’nin sol tarafından geçen lüzumsuz ve çirkin metro köprüsüdür. Aslında Süleymaniye civarında bir metro istasyonu kurmak da şehircilik açısından hangi akla hizmet eder, onu bilmiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Anayasa değişikliği

Anayasa yapmakla toplumlar demokratik bir atılım yapmıyorlar. Bir yerde anayasa yol göstermekle birlikte mevcut düzeyi aksettirmekle, eğer toplumun demokratik kuralları ve alışkanlıkları onun önüne geçememişse kâğıt üzerindeki anayasa değişiklikleriyle çok bir yere gidilemez.

GENELDE memleketimizde orta eğitim düzeyindeki tarih eğitiminin, yurttaşın tarih bilgisi ve bilincinin oluşmasında en genel hatları bile oluşturamadığı bir gerçektir. Yani Anadolu kıtası nedir? Türkler ne zaman gelmiştir? Selçuklu Devleti nasıl bir organizasyondur? Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nin yapılaşması nasıl bir şeydir? Yeniçağın hızla değişen dünyasında bu devlet zamana ve zemine nasıl intibak etmiştir? Kısa zamanda kurulan büyük imparatorluk nasıl bir uyumsuzlukla bu veçhesini kaybetmiştir? Bir yandan da sömürgeci dünyada ne sömürülenlerin ne de sömürgeleşenlerin safında değil, apayrı bir yolda hayatiyetini sürdürmüştür?

TARİHTE İLK DEFA...

Burada şüphesiz toplumun geleneklerine ve eski yapısına uyan ve uymayan, istenen ve istenmeyen değişiklikler olmuştur. Bunlardan birisi de bir Türk Müslüman devletinin tarihte ilk defa olarak anayasal monarşi (constitutional monarchy veya Verfassung monarchie) dediğimiz meşruti rejime dönüşümüdür. Üstelik bu konuda Rusya Çarlığı’ndan daha da öne gittiğimiz ve 1876 yılı aralık ayında Türkiye’yi reformlara zorlayan “sefirler toplantısı” sırasında Meşrutiyet’in ilanını bildiren top atışlarıyla ortaya çıkmıştır. Rusya Maslahatgüzâr Ortaelçisi, “Parlamento ve anayasayı ilan ederek Rusya Devleti’ni zor durumuma mı düşürmek istiyorsunuz? Avrupa’da anayasasız ve parlamentosuz tek devlet olarak bir kenara mı itileceğiz? Bunun hesabını vereceksiniz” demiştir.

HAYRET ETTİREN NİZAM

Toplanan meclis, 19 Mart 1877 tarihinde ilk içtimaını (oturumunu) yaptı. Padişah adına hazırûnun önünde okunan açılış nutku muhtelif görüşlerin ileri sürülmesine neden oldu. “Bu Türklerin, meclis geleneği yoktur. Toplantıları hangi usul ve nizamla yapacaklar” diyen bazı diplomatların, Tanzimat’tan beri Babıâli’de çalışan meclislerden ve vilayetlerdeki idare meclislerinin faaliyetlerinden haberleri yoktu. Bir müddet sonra İngiltere sefiri “Hayret edilecek şey, oturumlar çok düzgün gidiyor, mebuslar oturdukları yerlerden konuşuyorlar, kanunlar tartışılıyor” diyecekti.

KATKILARI KÜÇÜMSENEMEZ

Kısa ömrüne rağmen “Vilayet İdare Kanunu” ve “Belediyeler Kanunu” bu meclisten çıktı. Mebuslar Meclisi’nin yanındaki Ayan Meclisi ise Britanya’daki “House of Lords” veya Fransa’daki “Sénat” yahut Avusturya-Macaristan’daki “Herren Haus”a tekabül ediyordu. Meclis-i Mebusan dışında Ayan Meclisi dağıtılmadığı için kayd-ı hayat şartıyla tayin edildiler. Bu meclis devam etti. Kanunların hazırlanması ve siyasette hiç küçümsenmeyecek katkıları oldu. Hatırlıyorum, Kanun-i Esasi’nin 100. yıl semineri için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne müracaat ettiğimizde merhum profesör Bahri Savcı’nın başkanlığında ziyarette bulunmuştuk. Millet Meclisi bu seminere destekle pek ilgili görünmedi. Cumhuriyet Senatosu Başkanımız merhum Tekin Arıburun Paşa ise “Zaten yüz yıldır kapanmayan meclis bizimki, bütçe de buradan çıkar” demişti.

1876 Anayasamızda,

Yazının Devamını Oku

Fedakâr askerlerin savaşı Çanakkale

18 Mart, Nusrat Mayın Gemisi’nin tarihe geçtiği, Boğaz’ın başarıyla savunulduğu ve istila orduları genelkurmaylarının Çanakkale’nin “geçilmez” olduğunu kabul ettikleri gündür. Bu savaş, iyi savaşan, fedakâr komutanlar ve askerlerin savaşıdır. İmparatorluğu savunanlar şahane insanlardı ve Türkiye’nin değil bütün Şark dünyasının iftihar edeceği nesillerdir.

Kutlamalar yapılıyor, iki yönüyle önemlidir: Birincisi, Gelibolu Yarımadası ve bütün Çanakkale Boğazı’nın çevresinin korunması ve gözden geçirilmesi açısından önemlidir. Bölge, Boğaz Başkanlığı’nın ve komutanlıklarının titiz çalışmasıyla korunuyor. Köprünün gelecek yıl açılışından sonra nasıl bir trafik ve çevre değişikliği olacak bunun üzerinde herkesin titizlikle durması gerekir.

DOĞU DÜNYASI İÇİN ÖZGÜN

İkincisi, Çanakkale (Gelibolu) Savunması her milletin, hatta iki cihan savaşında harp eden milletlerin hepsinin tarihinde bile görülmez. Mesela iki dünya savaşını da çıkaran Almanya’da böyle bir müdafaa cephesi yoktur. Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun, Marne gibi kahramanlık cepheleri varsa da İkinci Dünya Savaşı’nda bu olmamıştır. Normandiya Çıkarması Fransa’nın ve Avrupa’nın kurtulduğu bir çıkarmaydı. Rusya’nın ise her iki harpte de savunma cepheleri müthiştir, önemli anıtlar, haklı bir temsil sahibidir. Türkiye’nin de Çanakkale cephesi ve anıtları bütün Doğu dünyasında özgün yeri olan bir tarihi kültürel mirastır.

GENÇ NESİL TARİHİ ÖĞRENEMEDİ

Bu yazıda değinmek zorunda olduğumuz bir konu var, maalesef genç nesiller iyi tarih öğrenemediler. Bunda başlıca sebep, halka yönelik bir edebiyatın ve kuvvetli tarihçilerin bulunmamasıdır. Günlük siyasetin içerisindeki sağ ve sol akımlar bilmedikleri, eksik malzemeyle yaklaştıkları Birinci Cihan Savaşı’nı ve Çanakkale Savunması’nı kendilerine göre çarpık olarak yorumluyorlar. Bu konuda bazı etnik grup milliyetçiliklerinin gayreti de vardır. Fakat asıl önemlisi, şimdi çağdaş tarihimize dış ülkelerden saptırıcı müdahaleler olmasıdır. Bunlardan birincisi Almanya’nın Çanakkale Savaşı’na (Gelibolu Savunması’na) sahip çıkmasıdır.

Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın itilaf güçlerine karşı zaferine örnek olarak Hindenburg’un Tannenberg bataklıklarında Rus ordusunu imha etmesinden başkasını göstermek mümkün değildir. Galiçya’da Ruslara karşı Avusturya yanında verdikleri savaş Rus başkomutan General Brusilov’un atağıyla bir şekilde ricatlarına sebep oldu. Zaten Tannenberg’de de Mareşal Hindenburg’dan çok generallerden von François’nın devriyesi ve müdahalesi ve Rus kuvvetlerinin hareketini takip ederek atik davranmasının bir Alman mağlubiyetine dönebilecek bu savaşın yönünün değişmesinde etkin olduğu söylenir.

KOMUTANLARINA GÜVENMİYORDU

Bilindiği gibi

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un Tophane kıyısındaki... Rezalet

Osmanlı İstanbul’u iki siluetle tanınır, birisi Suriçi’nin Marmara ve Boğaz başından görünüşü, ikincisi de Tophane kıyılarıdır. Buradaki en mühim eserler hiç şüphesiz ki Mimar Sinan’ın iftihar ettiğimiz Kılıç Ali Paşa Camii ki dolgu bir alandır ve Sultan II. Mahmud tarafından yaptırılan Nusretiye Camii’dir. Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi ise tarihi İstanbul’u mahvediyorlar.

Vurdumduymaz halkımızın aldırış etmediği ilk olay burada Adnan Menderes devrinde yapılan Denizcilik Bankası’nın ve limanın gudubet antrepolarıdır. Bu garabet biter sanıyorduk. Bu sefer de ikinci nesil ve siyasilerin bir mucizesi daha ortaya çıktı, Tophane Projesi adını taşıyor. Üçüncü bir projeyi de eczacılıktan çoktan vazgeçen Eczacıbaşı’nın Sanat Müzesi çıkardı.

Bazı şeyleri tartışmadan tabulaştırıyoruz; modern sanat bienaller ve göz boyayıcı bazı hareketlerle başladı. Doğrusu methedilmesinin yanında beğenen ve beğenmeyenlerin de sesini çıkarmadıkları girişimlerdi. Şimdi ise bu girişkenlik çığırından çıkmış bulunuyor. Modern sanatın koleksiyonları hiçbir şekilde bulunmaz Hint kumaşı değil. Burası, bırakınız İngiltere, Fransa, Hollanda gibi memleketleri, Şçukin ve Morozov gibi hem Çarlık hem Sovyet devrinde koleksiyon bilgileri ve Avrupa’dan toparladıklarıyla Rusya’ya büyük koleksiyonlar kazandıran veya Melon Ailesi gibisi Amerika’ya empresyonist koleksiyonları getiren, modern resmin öncü yapıtlarını barındıran ülkeler ve hatta İran’ın bağrından çıkan modern sanat atılımları gibi ilginçliklerle de mukayese edilemeyecek bir sözde müzedir. Varlığının bir kısmı, başka müzelerden ödünç alınanlarla ortaya çıktı ve şimdi bu eserlerin geri verilmesi de söz konusudur. Bir ara bu binayı yıktılar, güya müzeyi eski yolcu salonuna verecekler dendi. Sonra ne yapıldı bilmiyoruz. Kıyıdaki binayı daha da genişleterek ortaya çıkarıyorlar. Bunlar kamuoyundan gizlenerek yapılıyor, oldubittiye getiriliyor. Başka bir yerde olsa hayırlı olsun deriz, ama hiç kimsenin denizden baktığı zaman Kılıç Ali Paşa Camii’nin ve onun biraz ilerisindeki Nusretiye’nin silueti yerine bu gudubet binaların varlığına tahammül edeceğini sanmıyoruz.

BU BİNA NASIL YAPILIR

Diğer taraftan devrin çok bilmiş mimarı (Emre Arolat) bu hafta Oksijen’de bir demeç vermiş. “İstanbul mimarisi ister istemez dikey olacak, yatay olması mümkün değil” diyor. Bunu ona sormadılar ve sormazlar da. Zaten İstanbul’un dikeyine büyümesinin sorumlularından biridir, ama bu facianın tek sorumlusu olmadığı da açık. Ancak mimarlığını yaptığı Resim Müzesi’ne dair sorularım var. Nusretiye Camii’nin yanına üstelik de güzellik ve sanat öğretmekle mükellef üniversitenin bir müzesini barındıracak böyle münasebetsiz binayı nasıl monte ettiğini, bu tersimi nasıl yaptığını, hangi ustaların yanında iş öğrendiğini çok merak ediyorum.

GERİYE ÇAMLICA KALDI

Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi tarihi İstanbul’u mahvediyorlar. Hiç değilse gelip geçerken ruhumuza aydınlık getirecek manzara tamamen kapandı. 50 sene sonraki İstanbullular akıllanırsa bu iki binayı da götürürler, ama “Şimdilik biz bu çirkinliğe ve girişkenliğe tahammül etmek zorunda mıyız?” diye soruyorum. Her yerden görebileceğimiz tek cami, Çamlıca kaldı. Süleymaniye’nin dibi malum. Kıyılardaki Sinan eserleri ve özellikle etraftaki mezbele arasında boğulan, şimdi de modern birtakım bloklarla kuşatılan Piyale Paşa Camii’nin hazin durumu da belli. “Arıyorsun, bu nereye kayboldu” diye. Zevk tamamen Suudilerinkine benziyor. Orada da galiba Kâbe-i Muazzama’yı Hilton gibi otellerin arasında aramak lazım.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Hükümet nerede, belediyeler nerede?

Yazının Devamını Oku

Almanya'da Türk yakın tarihi

Yeni Almanya’nın lüzumsuz bir saldırganlığı var; o da modern tarihimiz konusunda. Halka yönelik çıkan Taschen-Lexikon’da “Völkermord” (soykırım) maddesinde 20. yüzyıldan örnek olarak 1915 jenositi(?) “Türklerin eseri” diye belirtiliyor ama Holokost denen iğrenç olay sadece Nazi Partisi’nin antisemit gruplarına mal ediliyor. El insaf! Türkiye’yi 20. yüzyıl için ayrı bir facia ve katliam tarihinin ülkesi, Türkleri de bunu yaratan insanlar olarak çizmek bir acayip ahlak düşkünlüğüdür.

Almanya, Avrupa dünyasında sayı itibarıyla en çok tercüme yapılan memlekettir. Üstelik Almanca konuşulan alana (Kulturkreis) Avusturya ve İsviçre de dahildir. Yakın mazide Doğu Almanya da ayrı bir çeşnide ve hiç küçümsenmeyecek alanda üretim yapardı. Bilhassa tercümelerin yanında lügatler ve muhtelif daldaki ansiklopediler, Avrupa kültürü dediğimiz alanda Alman dilinin üstünlüğünü taşırdı. Zaman, her şeyi değiştiriyor, değişimler müspet olduğu gibi olumsuz aşınmalar da meydana geliyor. Demokratik Almanya’nın ortadan kalkışıyla hiç şüphesiz buradaki insanların iktisadi vaziyeti ve açık toplumlara girişleri açısından bir ilerleme, ama aynı zamanda da kültürel renk yönünden bir tahribat söz konusu oldu.



AKADEMİK KADROLAR TASFİYE EDİLDİ

Doğu Almanya’daki akademik kadroların bir kısmı gereklilik olmadığı halde, açıkçası bir hunharlıkla ortadan kalktı. Leibniz Cemiyeti diye kurulan sivil toplum örgütü mağdur durumdaki bilginlerin kuruluşudur. Bunların hepsi iddia edildiği gibi Marksizm ve Leninizm tetkikleriyle geçinen insanlar değildi. İçlerinde Johannes Irmscher gibi fevkalade müstesna Bizantinistler, Burchard Brentjes gibi yakınçağ tetkikçileri de vardı. Teknik bakımdan faydalı baskılar yapan, Batı’ya da iş yapan matbaalar da kapatıldı. Üniversitelerdeki kürsü arşivlerinin bazılarının yok edildiğinden ve lüzumsuz bulunduğundan söz edenler var. Aynı şekilde Berliner Ensemble’deki Bertolt Brecht Arşivi’nin de ortadan kaldırıldığı söyleniyor.

Açık konuşayım: Doğu Bloku’nda kalan Türk ülkelerinin ilim adamlarına karşı Türkiye’de sağ veya sol çevreler her alanda çok sıcak davrandılar. Meselenin bu tarafı bizde müspet ve değişik.

Yazının Devamını Oku