Geriİlber Ortaylı Türkiye’nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayra
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türkiye’nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayra

Cahit Kayra’yı bundan 20 yıl önce tanıdım. Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı. Devletin sorumluluğu ve hesap sormayan bir halka karşı, hesap verme edebi bizlere Cahit Kayra’nın neslinden kalmadır.

Haftanın belli günlerinde öğle vakitlerinde Beşiktaş’taki Turgut Vidinli’nin restoranında toplanırdık. İki Kabataşlı, Hilmi Yavuz ve Hasan Pulur, kadim dostum Eski Eser ve Müzelerden sorumlu Kültür Bakanlığı müsteşar muavini Murat Katoğlu, rahmetli Orhan Duru, sonraları Ali Rıza Kardüz ve Ahmet Piriştina zamanında İzmir Belediyesi’nin faal genel sekreteri Hasan Fehmi Mani, bu uzun öğlen yemeklerinin müdavimleriydi. Bu buluşmalar ucundan yetiştiğim eski İstanbul’un masa sohbetlerinin artık tükenmiş bir örneğiydi.

Türkiye’nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayra

Cahit Kayra’yı dinlemekten çok memnundum. Bakanlığı sırasında sadece uzaktan ismini duymuştum, fakat onu sadece bir kişiden duymamıştım, çağdaşlarının hemen hepsinden onun hakkında medhüsena duydum. Doğruydu, Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı; (1938 yılı). 1917 doğumlu bir insan benim ailemde de vardı, rahmetli annem. Kuşkusuz annemin görüp yaşadıkları bambaşka bir dünyayı anlatıyordu, Cahit Kayra’nınki de Türkiye’yi.

UNUTAMADIĞIM İNSANLAR

Böyle üç-dört unutmadığım insan daha vardır. Belki insanların yaşam kalitesinden dolayı, en başta Rudolf Karlburger adında Dachau toplama kampında kalmış bir Viyana Yahudisi, yüksek mühendis, onun anlattıkları ve kültüründen, teknoloji tarihi bilgisinden çok şey öğrenmişimdir. İkincisi yine aynı gruptan, imparatorluktan beri Avusturya’nın tarihini yaşamış burjuva bir fabrikatörün kızı Friedl Mertinz (kızı Avusturya Tiyatro Sanatçıları Birliği’nin başındaydı, Hanna Mertinz). Nihayet okuldaki hocalarım. Viyana’dan sonra da hayat boyu görüştüğüm, seçkin Türkolog Andreas Tietze, savaş yıllarını Estonya’da ve Alman işgaline karşı muhafaza altına alınan gruplardan olan Doğu Avrupa tarihçisi ünlü Walter Leitsch geçirdiği zahmetli hayatı, yarı sürgünde yaşadığı Sovyet Kazakistan’ı ve Avusturya’yı içeriyordu.

VARLIK VERGİSİ OKUNMALI

Son bilge, şuurla dinlediğim ve dinlediklerimi değerlendirdiğim Mülkiyeli büyüğümüz Cahit Kayra’ydı. Yazdığı “Varlık Vergisi” benim duyduğum bazı şeyleri doğruluyordu. Sadece gayrimüslimlere konmuş bir vergi değildi ama açıktır ki il düzeyindeki defterdarlıklarda birtakım saptırmalar olmuş. Cahit Bey kurulun üyesi değil, ama en genç maliye müfettişi olarak çok aktif bir danışmanıydı. Etkin bir yön verici olduğu söylenemez fakat konuyu iyi biliyordu. Sakın ola ki bazı hazırcı amatör tarihçiler varlık vergisinin nazariyat ve tatbikatını hazırlayanlardan birinin Cahit Bey olduğunu söylemesinler. Ancak çok iyi bir gözlemci olduğu, notlarını tuttuğu açıktı. Bu kitabını okumak lazım.

FAZİLETLİ BİR İNSANDI

Kayra, Varlık Vergisi uygulaması sırasında kurtlarla kuzuları yiyen, sonra da çobanlarla ağlayan tiplerden değildi. Faziletli bir insandı, cumhuriyetçiydi. Cumhuriyet’ten önceki tarihin hakkını verdiğini söylemeyeceğim. Araştırma yapıyordu. Bu Osmanlı araştırmalarının, o tarihin dibine inecek şeyler olduğunu söylemem ama faydalıydı. Cumhuriyet dönemini ise çok iyi biliyordu. Ne yazık ki bütün notlarını yayımlayamadı ama yayımladıklarının bile okunması çok şeyi değiştirir.

Yakın tarih konusunda iki gözlemci benim için çok önemlidir. Birincisi hiç şüphesiz Şevket Süreyya Aydemir’dir. Cahit Bey de ikincisidir. Cumhuriyet’e objektif olarak bakmak isteyenler, bu iki dalgadan ve iki ayrı nesilden gelen bürokrasinin ve politikanın içine girebilen ve gözlemleyebilen iki yazarımızı bilmek zorundadırlar. Ne yazık ki son zamanlarda bu sohbetlerimiz yapılamaz oldu. Öğle yemeğinin müdavimleri Hasan Pulur, ardından Orhan Duru ve nihayet Ali Rıza Kardüz de bizim dünyamızı terk ettiler.

MÜLKİYELİLERİN FARKI

Bir şeyin üzerinde durmamız lazım, tipik Mülkiyeli olduğunu zannetmiyorum. O mektepteki öğrencilik yıllarım tatlıydı, ama daha hoş öğrencilik zamanım da oldu ve daha verimli yıllardı, daha unutulmaz arkadaşlıklar edindim. Galiba zamanımızın Mülkiyelilerini başkalarından ayıran bir şey vardı, devletin sorumluluğu. Devletin sorumluluğu ve hesap sormayan bir halka karşı, hesap verme edebi bizlere Cahit Kayra’nın neslinden kalmadır. Türkiye bürokratının Cumhuriyet döneminde Osmanlı bürokratından daha çok şey bildiğini söylemem mümkün değil. Tanzimat bürokrasisini şayet Atatürk yanında görse çok daha önemli işleri çabukça yapabilirdi, ama cumhuriyetçi bürokrasinin eskiden bir farkı vardır, o verimsiz ve imkânsızlıklar Türkiye’sinde olmayacak işler başardılar. Sağlık alanında benzer ülkelerin hatta komşuların önüne geçtiler, sosyal adaletsizlik dolayısıyla birçok Avrupa ülkesinde okuyamayacak sosyal sınıfların çocuklarına okuma fırsatı verildi ve yeni Türkiye bunu toplayabildi. Köydeki öğretmen, kasabadaki maarif müfettişi, köy ebesinden tutun da ilk sağlık müdürüne kadar herkes ayrı bir ideolojik donanım içindeydi. Tembel ve miskin insanların yanında inanılmazı gerçekleştirecek ve gerçekleştiren kadrolar da vardı.

Bunlar 1960 ve 70’lerde bile bugün görülmeyecek seçkin, kaya gibi sağlam şahsiyetler olarak bu dünyadan geçtiler. Bizim nesil bu farkı görebiliyor. Cahit Bey’in bunların içinde çok seçkin yeri olan bir şahsiyet olduğuna inanıyorum.

BİR NOT

Cahit Bey’i bulunduğu yer itibarıyla açıktan çok iyi tasvir eden Alev Coşkun’dur. Birlikte çalışma imkânı olduğu için, Cumhuriyet tarihini de çeşitli yönleriyle kaleme alan Alev Çoşkun’un bu değerlendirmesine katıldığımı belirtmek isterim.

KENDİMİZLE YÜZLEŞME VAKTİ

Adnan Dalgakıran, Kabataş Liseli bir kimya mühendisi. Çok genç denecek yaşlarda sanayici oldu. Firması Türkiye sınırları dışında yatırımlar ve ortaklıklar gerçekleştirdi. Kitabına “Türkiye sanayinin doğum yeri Perşembe Pazarı’nın dar sokaklarıdır” ibaresiyle başlıyor, doğrudur. Yıllar önce Harvard’ın ünlü ekonomisti ve iktisat tarihçisi David Saul Landes’i Hasköy ve Balat’ta gezmeye çıkardığımda civardaki imalat atölyelerine takılıp kaldıydı. Landes teknoloji tarihine son derece düşkündü ve iktisatçı özgünlüğü de buradan ileri gelirdi.

Türkiye’nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayra

GİRİŞİMCİ DEĞİL GİRİŞKEN

Dalgakıran aykırı bir sanayici. Tenkitleri çoğu zaman hükümetleri rahatsız eder. Bu kitaptaki gözlemleri kolay bilinecek analizler değil. “Türkiye’deki başarı küresel kantarda tartılmalı” diyor, haklı. Bazen illüzyonla dışarıdan seyrettiğimiz bu iktisadi ve teknolojik gelişmenin dibine inmemiz gerekiyor. “Girişimci”, entrepreneur, menajer dediğimiz zümrenin tercümesi oluyor. Dalgakıran ise bunları Türkiye sanayinde “girişimci” değil “girişken” diye tarif ediyor. Birbirinin kopyası işler üreten, kısa yoldan zengin olma hayali kuran insanlar... İkisinin arasında çok fark olduğu ortada.

Her 10-15 yılda bir kabuk ve üye değiştiren “girişken” sınıfların doğrudan doğruya gelen iktidarlarla akrabalık, particilik ve hemşerilik bağlarıyla sahneye çıkıp indiği çok açık. Kitapta ayrıca know-how bilgisi, teknolojik bilgi birikimi, sivil toplum ve sanayici ilişkileri dolayısıyla iktidar karşısında üretici sınıfların tutum ve konumu tartışılıyor.

YARAMIZ BEYİN GÖÇÜ

Adnan Dalgakıran’ın değindiği önemli bir nokta da bizim yaramız, beyin göçü. Bunca zamandır en azından Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Koç, Bilkent ve Boğaziçi gibi seçkin kurumlarda birçok dâhi genç yetiştiriyoruz. Peki bunlar nerede? Dalgakıran, “Yaratıcı sınıf nasıl yetişiyor? Yetiştikleri bir toprak var, bu toprağın bir kalitesi var, içinde mineraller, elementler var ve üzerindeki hava var. Bu bildiğimiz hava veya toprak değil. Bahsedilen toprak eğitim, hava ise özgürlük, hukuk, demokrasi gibi evrensel kavramlar...” diyor. Bunlar doğru. Her şeyden evvel bunların yetiştiği kurumlar ve oradan çıkan insanların yaşam güvencesi ve de tabii ister devlet ister özel olsun müesseselerde tutunma ve terfilerinin değerlendirilmesi gerekir.

ZİHNİYET DEĞİŞMELİ

Şurası açık: Batı Avrupa bile Hindistan, İran ve Rusya’dan çıkan dâhileri elinde tutamayıp kaçırıyor. Hedef Atlantikötesi oluyor. Türkiye’de bu çok daha büyük bir problem. Dalgakıran haklı. Hükümetlerin üniversiteye bakışında, “Benim kontrolümde olsun da ne olursa olsun” zihniyetinin değişmesi gerekir. Bütçenin en kabarık faslını yatırdığımız yerlerdeki lise, üniversite öğrencileri niye Türkiye’de kalmıyor? Neden daha kaliteli bir eğitim göremiyorlar? Bunu sağlayacak idarecilerin tespiti gerekir.

Kitabın sonunda “Karnemiz” adı altında toplumumun konumunu veren birtakım indeks ve ölçeklerden söz ediliyor, ama bizi asıl etkileyen bu karneyi ortaya çıkarmak için başvurduğu kaynaklar. Kullandığı istatistiki kaynaklar ve mukayese cetvelleri son derece ciddi. Kısacası kendi alanında hamleleri olan ama geleceğinde pekâlâ tıkanıklıkların da görüldüğü, önemli yapısal değişiklikler bekleyen bir memleketteyiz.

“Yüzleşme” kitabı, iktisadi hayatımızda gittikçe azalan, var olma ve etkinlik savaşı veren sanayici sınıfın, aslında halinden memnun olması gereken bir üyesinin, kendi sınıfı ve dünyasıyla yüzleşmesinin, problemleri açıkça sergilemesinin bir belgesi. Rahat okunan, sürükleyici bir rapor.

X

Otopark olan tarihi camiler

Siz hiç Milano'da Duomo'nun ve Floransa Katedrali'nin ve Signoria'nın önünde böyle manzaralar görüyor musunuz? Köln'de aslında 19. asırda yapılan katedralin önünde böyle bir çapaçulluk var mı? Kremlin Meydanı'nda veya İsfahan'da Nakş-ı Cihan denen nefis meydanda araba park edildiğini gördünüz mü?

Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı çizgisi üzerindeki birinci İstanbul silueti, göreli olarak az tahribatla devam etmekte ve İstanbul’un en önemli manzarası olarak zihinlerimizde, gönüllerimizde yer almaktadır. Hiç şüphesiz ki büyük şehrin ikinci silueti Nuruosmaniye, Süleymaniye ve Yavuz Selim Camii çizgisinde Haliç’ten bakıldığında en muhteşem manzarasıydı. Büyük ve ebedi İstanbul’la Haliç’teki kayık içinde, Galata rıhtımında nerede olursanız olun adeta kucaklaşırdınız.



VANDALİZM SARDI

1940’lardan beri bu siluet epey darbe yedi. Önce zamanın basınında bile yer aldığı üzere Biyoloji Enstitüsü (mamafih bunun mimarı olan merhum Ekrem Ayverdi büyük bir gayretle son katını 1950’lerde yıktırmıştır) ve de onunla hiç mukayese edilemeyecek vandalizm etrafı sardı. Süleymaniye’den Rüstem Paşa Camii’ne inen hattı olur olmaz binalar ve kat otoparkları istila etti. İnsanlar Süleymaniye’nin orada yapılmasını sağlamak için Mimar Sinan’ın kazdığı yeraltı dehlizlerini ve atık su kanallarının ne durumda olduğunu bilecek gibi değiller. Haritası çıkarılmış değildi; (son zamanlarda bu yapıldı mı, bilmiyorum). Fakat bunların üzerine yapılan lüzumsuz binalar yüzünden Süleymaniye temellerinin tehlikeye girdiği mühendislerce ifade edildi. İkinci bir görgüsüzlük de Unkapanı’ndaki Azebhane yahut Sokullu Mehmed Paşa Camii’nin sol tarafından geçen lüzumsuz ve çirkin metro köprüsüdür. Aslında Süleymaniye civarında bir metro istasyonu kurmak da şehircilik açısından hangi akla hizmet eder, onu bilmiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Anayasa değişikliği

Anayasa yapmakla toplumlar demokratik bir atılım yapmıyorlar. Bir yerde anayasa yol göstermekle birlikte mevcut düzeyi aksettirmekle, eğer toplumun demokratik kuralları ve alışkanlıkları onun önüne geçememişse kâğıt üzerindeki anayasa değişiklikleriyle çok bir yere gidilemez.

GENELDE memleketimizde orta eğitim düzeyindeki tarih eğitiminin, yurttaşın tarih bilgisi ve bilincinin oluşmasında en genel hatları bile oluşturamadığı bir gerçektir. Yani Anadolu kıtası nedir? Türkler ne zaman gelmiştir? Selçuklu Devleti nasıl bir organizasyondur? Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nin yapılaşması nasıl bir şeydir? Yeniçağın hızla değişen dünyasında bu devlet zamana ve zemine nasıl intibak etmiştir? Kısa zamanda kurulan büyük imparatorluk nasıl bir uyumsuzlukla bu veçhesini kaybetmiştir? Bir yandan da sömürgeci dünyada ne sömürülenlerin ne de sömürgeleşenlerin safında değil, apayrı bir yolda hayatiyetini sürdürmüştür?

TARİHTE İLK DEFA...

Burada şüphesiz toplumun geleneklerine ve eski yapısına uyan ve uymayan, istenen ve istenmeyen değişiklikler olmuştur. Bunlardan birisi de bir Türk Müslüman devletinin tarihte ilk defa olarak anayasal monarşi (constitutional monarchy veya Verfassung monarchie) dediğimiz meşruti rejime dönüşümüdür. Üstelik bu konuda Rusya Çarlığı’ndan daha da öne gittiğimiz ve 1876 yılı aralık ayında Türkiye’yi reformlara zorlayan “sefirler toplantısı” sırasında Meşrutiyet’in ilanını bildiren top atışlarıyla ortaya çıkmıştır. Rusya Maslahatgüzâr Ortaelçisi, “Parlamento ve anayasayı ilan ederek Rusya Devleti’ni zor durumuma mı düşürmek istiyorsunuz? Avrupa’da anayasasız ve parlamentosuz tek devlet olarak bir kenara mı itileceğiz? Bunun hesabını vereceksiniz” demiştir.

HAYRET ETTİREN NİZAM

Toplanan meclis, 19 Mart 1877 tarihinde ilk içtimaını (oturumunu) yaptı. Padişah adına hazırûnun önünde okunan açılış nutku muhtelif görüşlerin ileri sürülmesine neden oldu. “Bu Türklerin, meclis geleneği yoktur. Toplantıları hangi usul ve nizamla yapacaklar” diyen bazı diplomatların, Tanzimat’tan beri Babıâli’de çalışan meclislerden ve vilayetlerdeki idare meclislerinin faaliyetlerinden haberleri yoktu. Bir müddet sonra İngiltere sefiri “Hayret edilecek şey, oturumlar çok düzgün gidiyor, mebuslar oturdukları yerlerden konuşuyorlar, kanunlar tartışılıyor” diyecekti.

KATKILARI KÜÇÜMSENEMEZ

Kısa ömrüne rağmen “Vilayet İdare Kanunu” ve “Belediyeler Kanunu” bu meclisten çıktı. Mebuslar Meclisi’nin yanındaki Ayan Meclisi ise Britanya’daki “House of Lords” veya Fransa’daki “Sénat” yahut Avusturya-Macaristan’daki “Herren Haus”a tekabül ediyordu. Meclis-i Mebusan dışında Ayan Meclisi dağıtılmadığı için kayd-ı hayat şartıyla tayin edildiler. Bu meclis devam etti. Kanunların hazırlanması ve siyasette hiç küçümsenmeyecek katkıları oldu. Hatırlıyorum, Kanun-i Esasi’nin 100. yıl semineri için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne müracaat ettiğimizde merhum profesör Bahri Savcı’nın başkanlığında ziyarette bulunmuştuk. Millet Meclisi bu seminere destekle pek ilgili görünmedi. Cumhuriyet Senatosu Başkanımız merhum Tekin Arıburun Paşa ise “Zaten yüz yıldır kapanmayan meclis bizimki, bütçe de buradan çıkar” demişti.

1876 Anayasamızda,

Yazının Devamını Oku

Fedakâr askerlerin savaşı Çanakkale

18 Mart, Nusrat Mayın Gemisi’nin tarihe geçtiği, Boğaz’ın başarıyla savunulduğu ve istila orduları genelkurmaylarının Çanakkale’nin “geçilmez” olduğunu kabul ettikleri gündür. Bu savaş, iyi savaşan, fedakâr komutanlar ve askerlerin savaşıdır. İmparatorluğu savunanlar şahane insanlardı ve Türkiye’nin değil bütün Şark dünyasının iftihar edeceği nesillerdir.

Kutlamalar yapılıyor, iki yönüyle önemlidir: Birincisi, Gelibolu Yarımadası ve bütün Çanakkale Boğazı’nın çevresinin korunması ve gözden geçirilmesi açısından önemlidir. Bölge, Boğaz Başkanlığı’nın ve komutanlıklarının titiz çalışmasıyla korunuyor. Köprünün gelecek yıl açılışından sonra nasıl bir trafik ve çevre değişikliği olacak bunun üzerinde herkesin titizlikle durması gerekir.

DOĞU DÜNYASI İÇİN ÖZGÜN

İkincisi, Çanakkale (Gelibolu) Savunması her milletin, hatta iki cihan savaşında harp eden milletlerin hepsinin tarihinde bile görülmez. Mesela iki dünya savaşını da çıkaran Almanya’da böyle bir müdafaa cephesi yoktur. Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun, Marne gibi kahramanlık cepheleri varsa da İkinci Dünya Savaşı’nda bu olmamıştır. Normandiya Çıkarması Fransa’nın ve Avrupa’nın kurtulduğu bir çıkarmaydı. Rusya’nın ise her iki harpte de savunma cepheleri müthiştir, önemli anıtlar, haklı bir temsil sahibidir. Türkiye’nin de Çanakkale cephesi ve anıtları bütün Doğu dünyasında özgün yeri olan bir tarihi kültürel mirastır.

GENÇ NESİL TARİHİ ÖĞRENEMEDİ

Bu yazıda değinmek zorunda olduğumuz bir konu var, maalesef genç nesiller iyi tarih öğrenemediler. Bunda başlıca sebep, halka yönelik bir edebiyatın ve kuvvetli tarihçilerin bulunmamasıdır. Günlük siyasetin içerisindeki sağ ve sol akımlar bilmedikleri, eksik malzemeyle yaklaştıkları Birinci Cihan Savaşı’nı ve Çanakkale Savunması’nı kendilerine göre çarpık olarak yorumluyorlar. Bu konuda bazı etnik grup milliyetçiliklerinin gayreti de vardır. Fakat asıl önemlisi, şimdi çağdaş tarihimize dış ülkelerden saptırıcı müdahaleler olmasıdır. Bunlardan birincisi Almanya’nın Çanakkale Savaşı’na (Gelibolu Savunması’na) sahip çıkmasıdır.

Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın itilaf güçlerine karşı zaferine örnek olarak Hindenburg’un Tannenberg bataklıklarında Rus ordusunu imha etmesinden başkasını göstermek mümkün değildir. Galiçya’da Ruslara karşı Avusturya yanında verdikleri savaş Rus başkomutan General Brusilov’un atağıyla bir şekilde ricatlarına sebep oldu. Zaten Tannenberg’de de Mareşal Hindenburg’dan çok generallerden von François’nın devriyesi ve müdahalesi ve Rus kuvvetlerinin hareketini takip ederek atik davranmasının bir Alman mağlubiyetine dönebilecek bu savaşın yönünün değişmesinde etkin olduğu söylenir.

KOMUTANLARINA GÜVENMİYORDU

Bilindiği gibi

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un Tophane kıyısındaki... Rezalet

Osmanlı İstanbul’u iki siluetle tanınır, birisi Suriçi’nin Marmara ve Boğaz başından görünüşü, ikincisi de Tophane kıyılarıdır. Buradaki en mühim eserler hiç şüphesiz ki Mimar Sinan’ın iftihar ettiğimiz Kılıç Ali Paşa Camii ki dolgu bir alandır ve Sultan II. Mahmud tarafından yaptırılan Nusretiye Camii’dir. Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi ise tarihi İstanbul’u mahvediyorlar.

Vurdumduymaz halkımızın aldırış etmediği ilk olay burada Adnan Menderes devrinde yapılan Denizcilik Bankası’nın ve limanın gudubet antrepolarıdır. Bu garabet biter sanıyorduk. Bu sefer de ikinci nesil ve siyasilerin bir mucizesi daha ortaya çıktı, Tophane Projesi adını taşıyor. Üçüncü bir projeyi de eczacılıktan çoktan vazgeçen Eczacıbaşı’nın Sanat Müzesi çıkardı.

Bazı şeyleri tartışmadan tabulaştırıyoruz; modern sanat bienaller ve göz boyayıcı bazı hareketlerle başladı. Doğrusu methedilmesinin yanında beğenen ve beğenmeyenlerin de sesini çıkarmadıkları girişimlerdi. Şimdi ise bu girişkenlik çığırından çıkmış bulunuyor. Modern sanatın koleksiyonları hiçbir şekilde bulunmaz Hint kumaşı değil. Burası, bırakınız İngiltere, Fransa, Hollanda gibi memleketleri, Şçukin ve Morozov gibi hem Çarlık hem Sovyet devrinde koleksiyon bilgileri ve Avrupa’dan toparladıklarıyla Rusya’ya büyük koleksiyonlar kazandıran veya Melon Ailesi gibisi Amerika’ya empresyonist koleksiyonları getiren, modern resmin öncü yapıtlarını barındıran ülkeler ve hatta İran’ın bağrından çıkan modern sanat atılımları gibi ilginçliklerle de mukayese edilemeyecek bir sözde müzedir. Varlığının bir kısmı, başka müzelerden ödünç alınanlarla ortaya çıktı ve şimdi bu eserlerin geri verilmesi de söz konusudur. Bir ara bu binayı yıktılar, güya müzeyi eski yolcu salonuna verecekler dendi. Sonra ne yapıldı bilmiyoruz. Kıyıdaki binayı daha da genişleterek ortaya çıkarıyorlar. Bunlar kamuoyundan gizlenerek yapılıyor, oldubittiye getiriliyor. Başka bir yerde olsa hayırlı olsun deriz, ama hiç kimsenin denizden baktığı zaman Kılıç Ali Paşa Camii’nin ve onun biraz ilerisindeki Nusretiye’nin silueti yerine bu gudubet binaların varlığına tahammül edeceğini sanmıyoruz.

BU BİNA NASIL YAPILIR

Diğer taraftan devrin çok bilmiş mimarı (Emre Arolat) bu hafta Oksijen’de bir demeç vermiş. “İstanbul mimarisi ister istemez dikey olacak, yatay olması mümkün değil” diyor. Bunu ona sormadılar ve sormazlar da. Zaten İstanbul’un dikeyine büyümesinin sorumlularından biridir, ama bu facianın tek sorumlusu olmadığı da açık. Ancak mimarlığını yaptığı Resim Müzesi’ne dair sorularım var. Nusretiye Camii’nin yanına üstelik de güzellik ve sanat öğretmekle mükellef üniversitenin bir müzesini barındıracak böyle münasebetsiz binayı nasıl monte ettiğini, bu tersimi nasıl yaptığını, hangi ustaların yanında iş öğrendiğini çok merak ediyorum.

GERİYE ÇAMLICA KALDI

Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi tarihi İstanbul’u mahvediyorlar. Hiç değilse gelip geçerken ruhumuza aydınlık getirecek manzara tamamen kapandı. 50 sene sonraki İstanbullular akıllanırsa bu iki binayı da götürürler, ama “Şimdilik biz bu çirkinliğe ve girişkenliğe tahammül etmek zorunda mıyız?” diye soruyorum. Her yerden görebileceğimiz tek cami, Çamlıca kaldı. Süleymaniye’nin dibi malum. Kıyılardaki Sinan eserleri ve özellikle etraftaki mezbele arasında boğulan, şimdi de modern birtakım bloklarla kuşatılan Piyale Paşa Camii’nin hazin durumu da belli. “Arıyorsun, bu nereye kayboldu” diye. Zevk tamamen Suudilerinkine benziyor. Orada da galiba Kâbe-i Muazzama’yı Hilton gibi otellerin arasında aramak lazım.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Hükümet nerede, belediyeler nerede?

Yazının Devamını Oku

Almanya'da Türk yakın tarihi

Yeni Almanya’nın lüzumsuz bir saldırganlığı var; o da modern tarihimiz konusunda. Halka yönelik çıkan Taschen-Lexikon’da “Völkermord” (soykırım) maddesinde 20. yüzyıldan örnek olarak 1915 jenositi(?) “Türklerin eseri” diye belirtiliyor ama Holokost denen iğrenç olay sadece Nazi Partisi’nin antisemit gruplarına mal ediliyor. El insaf! Türkiye’yi 20. yüzyıl için ayrı bir facia ve katliam tarihinin ülkesi, Türkleri de bunu yaratan insanlar olarak çizmek bir acayip ahlak düşkünlüğüdür.

Almanya, Avrupa dünyasında sayı itibarıyla en çok tercüme yapılan memlekettir. Üstelik Almanca konuşulan alana (Kulturkreis) Avusturya ve İsviçre de dahildir. Yakın mazide Doğu Almanya da ayrı bir çeşnide ve hiç küçümsenmeyecek alanda üretim yapardı. Bilhassa tercümelerin yanında lügatler ve muhtelif daldaki ansiklopediler, Avrupa kültürü dediğimiz alanda Alman dilinin üstünlüğünü taşırdı. Zaman, her şeyi değiştiriyor, değişimler müspet olduğu gibi olumsuz aşınmalar da meydana geliyor. Demokratik Almanya’nın ortadan kalkışıyla hiç şüphesiz buradaki insanların iktisadi vaziyeti ve açık toplumlara girişleri açısından bir ilerleme, ama aynı zamanda da kültürel renk yönünden bir tahribat söz konusu oldu.



AKADEMİK KADROLAR TASFİYE EDİLDİ

Doğu Almanya’daki akademik kadroların bir kısmı gereklilik olmadığı halde, açıkçası bir hunharlıkla ortadan kalktı. Leibniz Cemiyeti diye kurulan sivil toplum örgütü mağdur durumdaki bilginlerin kuruluşudur. Bunların hepsi iddia edildiği gibi Marksizm ve Leninizm tetkikleriyle geçinen insanlar değildi. İçlerinde Johannes Irmscher gibi fevkalade müstesna Bizantinistler, Burchard Brentjes gibi yakınçağ tetkikçileri de vardı. Teknik bakımdan faydalı baskılar yapan, Batı’ya da iş yapan matbaalar da kapatıldı. Üniversitelerdeki kürsü arşivlerinin bazılarının yok edildiğinden ve lüzumsuz bulunduğundan söz edenler var. Aynı şekilde Berliner Ensemble’deki Bertolt Brecht Arşivi’nin de ortadan kaldırıldığı söyleniyor.

Açık konuşayım: Doğu Bloku’nda kalan Türk ülkelerinin ilim adamlarına karşı Türkiye’de sağ veya sol çevreler her alanda çok sıcak davrandılar. Meselenin bu tarafı bizde müspet ve değişik.

Yazının Devamını Oku

Falih Rıfkı Atay

50 yıl önce, 20 Mart 1971 Cumartesi akşamı kalp krizi geçirdi. Bugünün ölçülerine göre uzun bir hayatı olmadı. 1894 yılının aralık ayında doğmuştu. 76 yıllık ömrüne çok şeyi sığdırmıştı. Bunların içinde bir büyük savaş var.

Ortadoğu’nun kan ve barutunu gördü; Bahriye Nazırı ve Suriye ve Filistin Umum Kumandanı Cemal Paşa’nın özel kalemindeydi. Kendinden emin bir üslûpla bu dönemi ve yaşadıklarını “Zeytindağı”nda anlatır. Subaylar yüz yüze muharebelerde bazen kurşun altında sürünerek gidip karşı tarafta ölen İngiliz zabitinin palaskasını söküp alırlarmış; bu onların hakkıymış. Has Belçika köselesinden kesilen, âdeta madalya gibi taşıdıkları bir ödül... Cemal Paşa’nın maiyetinde Alman işgali altındaki Belçika’ya gitmişti. Belçika kemerinden tutun da tıraş bileyicisine kadar hepsini alıp dönmüş. Alman kayzerinin taktığı madalya, Viyana’da Avusturya İmparatorluğu’nun taktığı ve yaver olarak gidildiği zaman bomboş göğüslü olmasın diye buradan da bir nişan takmışlardı. “Birçok zabitin bu imtiyazı protesto ederek kendi madalyalarını yere çarptığını biliyorum” diye yazmaktadır.



KALEMİ SERTTİ

Falih Rıfkı’nın hayatında sert üslûbu ile hiç de liberal sayılmayacak görüş ve tavırlarına, sürükleyici ama yer yer de sert kalemine rağmen; çok insanın tiryakisi olduğu bir yazar ve çok kişinin hürmet ettiği bir aydın olmasının nedenleri vardır. 1960’ların moda düşünürleri ve yazarları başkalarıydı, ama Falih Rıfkıcılar hep vardı. Aklı başında bir arkadaşımı hatırlıyorum; her hafta cumartesi günleri İstanbul’a gidip kendisiyle görüşme yapmaktan büyük zevk alırdı. Cenazesine binlerce insan katılmıştı, devlet protokolünün dışında gönüllü kalabalık bazen sert üslûpla doğruları yazanı da istiyor.

İTTİHATÇI VE HALK PARTİLİYDİ

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un kazancı

Dolmabahçe Sarayı Türk saraylarındaki tablo koleksiyonunun en zenginine sahiptir. 1 ay önce açılan Resim Heykel Müzesi gezildiğinde Osmanlı tarihini öğrenmek için sadece kitapların yeterli olmadığını gözlerimizle görürüz.

YAKIN mazide buradaki bazı tabloların Topkapı Sarayı’na devredildiği malumdur. Buna karşıydım, çünkü saray ziyaretçilerinin önünde senkronik polüsyon (eşzamanlama kirliliği) yaratıyordu. Şu anda Topkapı’daki bu tip portreler, 19. ve 20. yüzyılda yapılan resimlerin hepsi Dolmabahçe’ye devredilmiştir. Ayrıca Güzel Sanatlar Akademisi ve şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nde olan tablolar da peyderpey geri dönüyor. Fransız oryantalizminin en önemli tabloları buralardadır. Mesela Felix-Auguste Clement’in “Çölde Av” Tablosu 35 metrekarelik bir şaheserdir ve Said Halim Paşa Yalısı’ndan nakledildi. Böylelikle Hidiv Ailesi’nin ve Said Halim Paşa’nın elindeki eser de devredilmiş demektir. Sarayın elindeki birtakım ikinci sınıfa düşen eserler dış depolarda teşhir ediliyor. Müzenin 65 bin kayıtlı eseri ise sarayda teşhir ediliyor.



Veliaht Sarayı” diyebileceğimiz bölüm, bugün Resim Heykel Müzesi olarak açılmış durumda; bir aydır ziyaret ediliyor. Oryantalist ressamların V. Murad ve bilhassa son halife Abdülmecid Efendi gibi hanedan mensubu ressamların eserleri burada. Stanislaw Chlebowski gibi Polonyalı bir ressam yine burada. Doğrusu İstanbul’u ziyaret eden veya İstanbul’a yerleşen Batılı ressamların tabloları önemli bir koleksiyon meydana getiriyor, ama bize sorarsanız asıl önemli koleksiyon Ayvazovski’nindir. Velud bir ressamdı; Rusya müzeleri, hatta Kırım’da Kefe bile onun koleksiyonlarına sahip. Fakat bence Kefeli Ayvazovski’nin İstanbul’daki uzun ikameti sırasında yaptıkları, Saray’ın iltifatına tabii oluşu, onun yaratıcılığının derecesini gösteriyor. Tabiatı çok iyi inceleyen ve aksettiren Ayvazovski’nin Dolmabahçe koleksiyonundaki eserleri eşsizdir. Ayrı bir veliaht köşkünde, ayrı bir atölye onundu.

BİRÇOK RESSAMIN ESERİ VAR

Osman Hamdi Bey

Yazının Devamını Oku

Yanlış bir misilleme

Bize göre YÖK uygulaması mümkün olmayan ve aynı zamanda hukukun genel bir kurumuna, yani ahde vefa ve akit kurallarına aykırı bir karar aldı. Şu anda Galatasaray Üniversitesi’ne gelen Fransız profesörlere Türkçe öğrenmeleri zorunluluğu konuyor (B2 grubu), aksi takdirde görev yapamayacaklarmış.

Bu, Fransa’daki Türk öğretmen ve din görevlilerine Fransızca mecburiyeti koyan kurala bir tepki, mukabele-i bilmisil oluyor; tabii ki öyle değil. İlkokul ve ortaokulda Türk çocuğuna öğretmen olarak giden ve orada çalışan Türklere dini hizmet ve tedris vermeye gidenlerin Fransızca bilip bilmemesi gerektiğini tartışacak değilim. Ama Galatasaray’a gelen Fransız profesörlerin, hele hukuk ve sosyal bilimlerdekilerin Türkçe bilmemesi daha iyidir. Çünkü zaten eğitimde Türkçe okutulacak dersleri ve branşları Türkçe okutuyoruz. Hâlâ devam ettiğim ve 20 yılı aşan tedrisatta hukuk tarihi dersini sadece Erasmus mübadillerine ve bir de yaz kursunda olmak üzere birkaç kere Fransızca vermek zorunda kaldım. Birtakım dallarda Fransızca ders yapılıyorsa bu gerekli olduğundandır. Aynı dersin bir başka alternatifi Türkçe de veriliyor.



BU SAATTEN SONRA OLMAZ

Sosyal bilimler ve hassaten hukuk dalında Fransızca eğitimin faydaları tartışılmaz. Zaten Galatasaray Üniversitesi kurulurken Fransa ile bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmada böyle bir mecburiyet yoktur. Buraya gelenlere bu saatten sonra Türkçe öğren demek, hukuk ilkelerine (akid prensiplerine), ahde mugayirdir.

YETERİNCE TERCÜMAN YOKTU

Yazının Devamını Oku

Atatürk'ün projesi Balkan Paktı

9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında bir pakt imzalandı. Bu paktın inşası, ön planda Türkiye’ye aittir ve Atatürk’ün projesidir. Sosyalist blokun ortaya çıkması, İkinci Cihan Harbi savaşından sonra Sovyet-Amerikan ekseninde ittifak sisteminin gelişmesi, bu yapıyı dağıttı.

Daha önceden Türk-Yunan geriliminin bitişi, Venizelos’un Ankara ziyaretiyle başlamış sayılabilir. Türkiye-Yunanistan özellikle, Yunanistan’ın üzerinde ısrarla durduğu ve büyük devletlerce de empoze edilen mübadeleden sonra müspet bir raya oturmuştu. Hitler’in Almanya’daki iktidarı henüz ciddi bir atılımı olmadığı halde nutukları ve ideolojisi ile Avrupa’daki ilhak teşebbüslerinin Aristide Briand-Gustav Stresemann (Locarno) Antlaşması’nın dahi ihlaline söz konusu olduğu bir devirde, bu ciddi bir girişimdi.

ANA SEBEP İTALYA

Sovyetler Birliği, Balkan ülkeleri için bir tehlike teşkil edecek dönemde değildi. İtalya ise savaş kapasitesinin ötesinde Doğu Akdeniz’deki eğilimleri belirten Faşist Parti’nin nutukları dolayısıyla Balkan Antantı’nın kurulmasındaki ana sebeplerdendi. Romanya, Hitler ve müttefiklerinden çekindiği için bu pakta yanaşmıştı. Ayrıca Sovyet tehlikesini de tarih dolayısıyla küçümsemediği açık. Özellikle Bulgaristan ise Yunanistan ve Romanya ile olan sınır sorunlarından dolayı, bu paktın dışında kaldı ve ön görüşmelerde azınlıkların statüsünü bahane etti. Gerçekten Romanya’da Bulgar azınlık vardı ve Bulgaristan, Yunanistan içinde kalan Makedon nüfusu başlıca bir problem olarak benimsemiştir. İtalya konusunda ise Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya Krallığı arasında ciddi bir fikir ve işbirliği vardı. Ne var ki Venizelos paktın imzalamasından sonra İtalya ile de ilişkilere girerek ayrı bir politika geliştirecek ve Roma’yı ziyareti tercih edecekti. Buna karışlık Yugoslavya ile Türkiye bu konuda daha sabit ve tutarlı bir işbirliğini sonuna kadar devam ettirdiler. Pakt sırasında ebedi dostluk ve tarihi beraberlik söyleminin varlığı bile dikkat çekicidir. Başbakan Konstantinos Tsaldaris’in İnönü’yü ziyareti sırasında Türk basınında bu gibi yazılar görüldü ama asıl önemlisi İkinci Cihan Harbi’nden sonra Balkanlar’daki Komünist Rusya tehlikesine karşı Yunanistan’la Türkiye ilişkilerinin ismi geçen başbakanın lisanında (Bizde Çaldaris diye telaffuz ediliyor) konfederasyon sözüne dönüşeceği görülecektir.



ENTERESAN MADDELER VARDI

Yazının Devamını Oku

Sarayın mütevazı muhafızı

Bu hafta salı günü, Türkiye müzeciliğinin en saygın ve öncü simalarından Dr. Filiz Çağman’ı Edirne’de ebedi yolculuğuna uğurladık. Orada doğmuştu, emekliliğinden sonraki yıllarında oraya sığındı ve rahmete yürüdü. Kınalızâde’nin ve Arkeoloji Müdürü Rıfat Osman Bey’in de mezarı bulunan Nazırçeşme Mezarlığı’na defnedildi.

Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun olduktan sonra Topkapı Sarayı Müzesi’ne girmişti. Sanat tarihçilerimiz ve hatta bütün tarihçilerimiz, gerek bizimkiler gerekse yabancı meslektaşların içinde Osmanlıcası onun kadar düzgün olan az bulunur. Bu özelliği dolayısıyla ele aldığı bütün eserleri minyatür, tezhip, kâğıdın cinsi konusunda orijinal bilgiler ileri sürdü, yorumlar yaptı. Kalabalık makale listesinde bu konuların hepsine değinir. Mesela Osmanlı minyatürleri ve kitap sanatları üzerinde (Kat’ı - Osmanlı Dünyasında Kâğıt Oyma Sanatı ve Sanatçıları kitabı) yaptığı araştırma kayda değerdir. Sağlık sorunlarına rağmen son günlere kadar çalıştı, üretti ve ölümünden sonraya kalan iki önemli kitabı baskıdadır. Bir tanesinin konusu müdürlüğünü yaptığı Topkapı Sarayı’dır. Bir meslektaşımız olan Nazan Ölçer’in dediği gibi: “Topkapı’ya gösterdiği ihtimamı kendi sağlığına da gösterse daha uzun yaşardı”.



SARAYDA YAŞADI

17 Ağustos depreminden sonra sarayın üzerine daha çok titredi. Kadıköy’deki evini terk edip sarayın bir odasına sığınıp gece gündüz orada kaldı. Acil onarımlar için bakanlığı ve kurumları zorladı. Kütüphanede yetişmesi dünya çapında ünü olan Topkapı Sarayı Yazmalar Kütüphanesi’nin onun elinde ayrı bir değer kazanması ve tanınması için bir neden olmuştur.

Yazının Devamını Oku

Birinci Dünya Savaşı’na girişimizden evvelki akîl ses: İsmet Paşa

İsmet Paşa’yı mülahaza etmek kolay iş değildir. Sırf onu değil, İstiklal Savaşı komutanlarının hiçbirini böyle kolayca çizemezsiniz. Tarihi şahsiyetleri eksik bilgiyle günlük tartışmalara karıştırmayalım.

100 yıl önce 11 Ocak 1921’de Birinci İnönü Muharebesi kazanıldı. Kurmaylar eskiden beri muharebe ile harbin arasındaki farkı tartışırlar. Bu bir mevzi savaşının kazanılmasıydı, fakat önemliydi. Zira kuruluşu ancak tamamlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli ordusunun ilk başarısıdır. Meclis’in kurulmasından 10 ay geçtikten sonra bilhassa iç isyanları bastırmakta etkili olan çete savaşları ve düzensiz kuvvetlerin dönemi bununla bitiyordu. İstiklal Savaşı’nın mevcut orduyla kazanılacağı yolundaki ümitler canlandı. Daha en başta İzmir’in işgali fikrine hiç katılmayan ve Venizelos’un başkomutanlık teklifini reddeden General Metaksas’ın askeri kehaneti de böylece doğrulanmış oldu: “Siz, bu adamların ordularının yok olduğunu zannetmeyin. Bir sabah karşınıza çıkıverirler”.



KURMAYLIĞI İLE ÖNE GEÇTİ

Birinci İnönü Muharebesi’nin ardından gelen ricat da Polatlı’ya kadar devam etmiştir, ama tarihteki savaşlarımızın içinde farklı bir yeri vardır. Bu, düzenli bir ricattı. Her geri çekilme, yeni bir cephe teşkili demekti ve bu hareket düşmanı yıpratmıştır. İsmet İnönü, İstiklal Savaşı kurmay kuvvetlerinin başında gelir. Gençliğinden beri kurmaylık vasfıyla öne geçmiştir. 1906’da Harp Akademisi’nden mezun oldu. 1903’te üç sene evvel Topçu Harbiyesi denen ve Fransız topçu eğitimi geleneğine uygun bir şekilde mühendis olarak yetiştirilen, bu yüzden “Mühendishane” de denen okuldan mezun olmuştu.

GELENEĞİN TERSİNE GENÇTİ

Yazının Devamını Oku

Kudüs’ün fethi

24 Ağustos 1516’da Mercidabık Meydan Savaşı’nın neticesi olarak Yavuz Sultan Selim bugünkü Suriye’yi ele geçirdi ve Biladü’ş-Şam denen bölgenin yani bugünkü Ürdün’ün ve Kudüs-ü Şerif’in topraklarına girdi.

Kudüs Osmanlı İmparatorluğu’nun eline Memluklardan geçti. Orası, Haçlılardan sonra İslam devletleri arasında bir rekabet konusu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu için Kudüs ve Yavuz’un Kahire’deki zaferinden sonra 1517’de ele geçirdiği Haremeyn (Mekke-Medine) ile bir misyonun tamamlandığı görülüyor. Hac yolları ve merkezlerinin kontrolü bir imparatorluğa mali kazanç getirmez, masrafı arttırır; fakat bu masrafla da bu dünya üzerinde bir etki ve yetki yaratılır. Hâdimü’l-Haremeyni’ş-şerîfeyn ve Kudüs bu üçgeni tamamlar.



İNANÇ MERKEZİ

Kudüs tarihte “Yeruşalim” (Selamet Yeri) veya doğrudan doğruya Tevrat’taki “Hakkodeş”ten türeyen Arapça “Kudüs” olarak anılır. Sakinleri bu kutsal mekânın sekenesi olmakla övünürler. Arap Hıristiyanlığının da Müslümanlığının da merkezidir. 1517’den sonraki dört asır boyu bölgenin huzur içinde yaşadığı açıktır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde kentin surları yapıldı. Camileri, su yolları ıslah edildi. Bilhassa 19. asırda Kudüs Sancağı aşağı yukarı bugünkü İsrail’in ve Batı Şeria’nın sınırlarıdır. Merkeze bağlı bir müstakil sancaktı.

19. asırda bedevi kabilelerin buluşma yeri olan yerleşkede bir şehir daha kuruldu; Beerşeba (Yedi Pınar). Bu şehrin yanında asıl büyük gelişme tabii ki Yafa’dır. Ta Roma devrinden beri Kudüs, Yafa ile Tel Aviv arasında yer alan Caesaria’nın bulunduğu limanı kullanırken Osmanlı devrinde Yafa işlek bir yer ve Akdeniz’de bağlantı merkezi olmuştur. Demiryolu da sonradan Yafa-Kudüs arasında yapılmıştı.

Yazının Devamını Oku

Atilla Sav... Bir dünya aydını

1966 yılında, Ankara’da Sanatseverler Derneği’ndeki tiyatro eleştirilerinde tanıdım. Sakin bir üslupla eserlerin hassas noktalarına değiniyordu. Düzenli, kayıtlarıyla konuşan bir tiyatro eleştirmeniydi. Ankara’da doğdu, Ankara’da yaşadı. Atilla Sav, Cumhuriyet başkentinin çağdaşlaşmasını yaşayan, o çevrede bir dünya adamı olan aydınlardandır. Toplumumuzda hâlâ nadir aydın simalardandır.

Hayat hikâyesine baktığınız zaman da uzun boylu Avrupa’nın herhangi bir yerinde oturup, okuduğunu göremezsiniz. Tanınmış bir avukatın oğluydu. Benim okuduğum lisede okumuştu, Ankara Atatürk Lisesi. Devlet operasında, filarmoni orkestrasında, Devlet Tiyatroları’nda seyirci ve dinleyici olarak yetişti. Doğrusu Batı dillerinin hangisinde daha ustalıklı olduğunu bilmiyorum, fakat literatürü takip ediyordu. Bu dillerde dağarcığı zengindi. Hukuk fakültesini bitirenlerin içinde akademik kariyeri değil, pederinin kançılaryasını tercih ettiği halde hukuk lügatinin ve terminolojisinin zengin olduğunu biliyorum. Şüphesiz iyi avukattı, iş hukukundan ticaret hukukuna kadar her dalda iyi olduğu açıktı.

AİLECEK SANATA DÜŞKÜNLER

Tiyatro dünyasını pek de o çevrenin içine fazla girmeden dışarıdan izliyor gibiydi. Hakiki bir aile babasıydı. Her yerde eşi Noyan ve büyüdükçe oğlu Aydın ve Özden’le bulunuyordu. Özden Dışişleri Bakanlığı’nda hukuk müşaviri oldu, Aydın da tıp profesörü. Ailecek belirli sanat olaylarını takip ederlerdi.

Kaçırmadığı onlarca oyunu titiz bir şekilde dosyaladığı malum. İnşallah bu arşiv saklanır. Sakin konuşması, ne aşırı öztürkçeydi ne de Osmanlıcaydı ama Türk dilini iyi bilenlerdendi. Tiyatro yazıları ciddiydi, hukukçu layihalarının da ciddi olduğunu sonradan gördüm. Doğrusu 12 Mart’ta çalışma bakanı olması benim için bir sürprizdi. Nihat Erim kabinesine girmesinden dolayı değil, onu siyasetin içinde düşünemezdim. Lakin siyasette de isabetli hareket etti; ölçü her yerde ölçüdür. Bir müddet sonra 11 bakan istifa etti. İçlerindeydi. Tiyatro eserini ve edebi metni değerlendirirken ne derecede ölçülüyse siyasette de aynı yolu izlediği, dava dosyalarını incelerken de aynı titizliğe sahip olduğu açıktı.

MEMLEKETİN DEĞERLERİ

Çok tartışmalı seanslarda beraber bulunduk. Toleranslıydı. Kardeşi büyükelçi Ergun Sav’ı da tanımak mutluluğuna erdim. Onunla maalesef verimli dostluğumuz o kadar uzun süremedi. Coğrafya nedeniyle ayrı yerlerdeydik, hayatı da daha kısa oldu. Ama onunla daha başka bir ortam ve atmosferde dostluğumuz olduğu açık.

Yazının Devamını Oku

Muhteşem Süleyman'ın başarısı Rodos'un fethi

Fatih Sultan Mehmed donanması maalesef Rodos’u St. Jean Şövalyeleri’nden almak için yeterli olamadı. Torunu Muhteşem Süleyman ise sefer için iki planı paralel olarak geliştirdi.

1522 yılı, 22 Aralık’ta Türkiye İmparatorluğu adayı nihai olarak fethetti. Daha evvel Emeviler devrinde özellikle Şam’a, Hz. Osman tarafından tayin edilen Vali Muaviye, (sonraki Şam halifesi) adayı kısa sürelerle kuşatmış ve fethetmiştir. Oğlu Yezid zamanında ada tekrar elden çıkmıştır. Ne gariptir ki Bizans denen Doğu Roma devrinde adanın üzerindeki hâkimiyet güçlü değildir. Rodos’u güçlü olarak idare eden ve elde tutan kuvvet bildiğimiz eski Roma İmparatorluğu olmuştur.

DEVAMLI ÇEKİŞME KONUSU

Ortaçağlar boyunca ada üzerindeki yabancı hâkimiyetin yerli halkla bağdaşmayan kuvvetler olması devam etti. İlginçtir ki bilinen tarihte Rodos’un gerçek sahiplerinin ve orada refahı sağlayanların evvela Minoslular sonra da Yunan karasından gelen Dorlar olduğu anlaşılıyor. Ada stratejik yönden önemliydi, bu nedenle Doğu Akdeniz’e hâkim olmak isteyen İtalyan şehir devletlerinin en önemlileri yani Cenova ve Venedik arasında devamlı bir çekişme konusu olmuştur. Oysa Kudüs’ten atıldıktan sonra kendilerine üs arayan St. Jean Şövalyeleri, adayı 14. asır başından (1310 yılı) itibaren kendi mülk ve devlet merkezleri haline getirdiler. St. Jean Şövalyeleri dediğimiz hac yolunu ve Kudüs’ü korumak için kurulan kozmopolit bir tarikattır. İçlerinde bütün Avrupa milletlerinin şövalyeleri üye olarak bulunmakta, seçilen reisleri papa tarafından onanmaktaydı. Şövalyelerden evvel burada Çaka Bey ve Mesut Bey gibi Anadolu beyliklerine tabii Türk deniz beylerinin çok kısa süre için hâkim olduğu ileri sürülür, doğrudur da, fakat devamlı bir hâkimiyet kurulamamıştı. Rodos’a rengini veren şimdi St. Jean Şövalyeleri oldu. Rodos’un surlarını berkittiler. Güney Rodos’taki şehirlerin aksine Kuzey Rodos’u geliştirdiler. Ada halkına yine yabancıydılar.



KUŞATMA 6 AY SÜRDÜ

Yazının Devamını Oku

28 yıllık hayal

3 Aralık akşamı saat 20.00’deki konserle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın yeni binası açıldı. Sezar’ın hakkı Sezar’a. 27 yıldır bitmeyen inşaatın sonlanması ve binanın Ankara’nın hizmetine açılması çok önemli.

Salon Semra Uygur ve Özcan Uygur’un tasarımı. Demiryol arazisinde Rasattepe ve eski Ankara’ya (Hisar) yönelik bir görünüme sahip. Yarışmanın sonlandığı 1992’den beri 28 yılda tamamlandı. Hayırlı olsun.



Bana göre Ankara Türkiye’de senfonik müziğin en iyi dinlendiği, dinleyicinin iyi yetiştirildiği bir merkez. Yıllardır salonsuzdu. Konser günü şartlar nedeniyle kapalıydı. Lakin bu televizyonlardan naklen yayın yapılmamayı açıklamıyor. Böyle önemli bir olay birkaç kanaldan naklen verilmeliydi. Şef Cemi’i Can Deliorman yönetimindeki konserde soprano Angela Gheorghi ile Güher ve Süher Pekinel kardeşler bir buçuk saat program yaptılar. Neyse ki müzik kanalı Mezzo bu konserin kayıtlarını zaman zaman verecek. 2.000 kişilik salon Ankara için büyük bir sürpriz. Programda Mozart, Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Donizetti Paşa (Büyük Donizetti Paşa’nın kardeşi), Guatelli Paşa ve Ferit Tüzün’ün eserleri ile Aziziye ve Mecidiye marşları icra edildi. İsabetli bir program. Batı musikisinin Türkiye’deki gelişimini ifade ediyor.

KÜLTÜR TARİHİMİZİN PARÇASIII. Mahmud’dan itibaren Tanzimat dönemi, Mızıka-yı Hümâyun’un kurulması, yabancı bestecilerin celbi, Türk bestecilerin yetişmesi, bunların haricinde Sultan Abdülaziz, V. Murad ve Halife Abdülmecid gibi klasik Batı müziğinde eser veren bestekârlar, ama asıl Cumhuriyet de Batı müziğinin okullaşması icra ve dinlenmesinin yayılması kültür tarihimizin önemli bir veçhesidir. Şark’ta bu paralelde gelişen İran ve Mısır’ı da belirtmek gerekir.

Yazının Devamını Oku

Köşe yazarlığında 20 yıl geçti Türkiye’nin yarası değişmedi: Beyin göçü

Milliyet’te hafta sonu sütun yazarlığına 20 yıl önce başladım. İlk yazım, gençlerin niçin göç ettikleri üzerineydi. 2000 yılında yazı hayatıma bu problemi tartışarak başladım. 20 sene sonra hiçbir şey değişmedi, son zamanlardaki şartlar dolayısıyla durum daha da ağırlaştı.

Gerçi gençlerini dış dünyaya yollayan tek ülke Türkiye değildir, lakin Türkiye’ninki gerçek anlamda bir beyin göçüdür ve şaşarak izleyeceğimiz bu göç tarihinin acı gerçeklerine Türkiye toplumu hâlâ nasıl dayanıyor ve halen nasıl beyin üretimi içinde, bunu tartışmak ve tespit etmek çok zor.

İtalya 1861 yılında birliğini gerçekleştirdikten sonra 1920’lerin sonuna kadar 30 milyon gencini göçmen olarak yollamıştır. Bunun o toplumda yarattığı tahribat açık, dış dünyadaki İtalyanların sadece çok becerikli mafya mensupları olmadıkları ve hayatın her alanındaki öncülerinin olmasıyla da anlaşılır. Bilhassa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin kaderi tıbbiye ve mühendislik mezunlarının birkaç ay içinde Birleşik Devletler, Kanada ve Almanya’ya gitmesiyle çizilirdi. Göç durmazdı. Mesleğin ileriki yıllarında da devam ederdi.

20 SENEDE DEĞİŞEN YOK

2000 yılında yazı hayatıma bu problemi tartışarak başladım. 20 sene sonra hiçbir şey değişmedi, son zamanlardaki şartlar dolayısıyla durum daha da ağırlaştı. Nedenler muhtelif. En iyi okullarda okuyup şirketlere ve devlet hayatına girenler, hatta bunu dış ülkelerde yapıp diplomasını alanlar dahi bir müddet sonra sükût-u hayale uğruyorlar. Devlet yönetimi nepotist dediğimiz akrabacı, hemşerici, kulüpçü ve tarikatçı bir anlayışın elindedir. Bizzat sağ ve soldaki siyasi partilerde bile bu yapılanma görülmektedir. Yetenekli genç insan enerjisini ve mesleki aşkını dökeceği bir kanal bulamamaktadır. Özel sektörde bile bu özellikler işletmecilik mantığına aykırı şekilde görülmektedir. Orada daha tehlikeli bir durum vardır, şirket sahiplerinin içinde megaloman yapıdakiler bizzat istihdam ettikleri gençlerin hiçbir fikrini ve projesini ciddiye almazlar. Büyük şirketlerde bile kabuklaşmış kurmaylar, yenilikçi bilgilerle gelen genç menajerlere fırsat tanımazlar. Bu nedenle memleket gençliğinin yönü Atlantik ötesine uzanır.

MEMLEKETİ TANIMIYORLAR

Kuşkusuz ki Türk gençliğinin yetişme şartlarında da aileye ve kendilerine ait hatalar vardır. Türkiye’nin tarih ve coğrafyasıyla ciddi bir ilgi kuramamışlardır, kurdurulmamıştır. İnsanlarımız ancak kırkından sonra Türkiye’yi tanımaya başlıyor ve gençler de böyle fıtraten zengin bir ülkenin atmosferinden uzak kalmak nedir bilemiyorlar. Ziganalar’ı otobüsle geçmeyen, Şavşat-Kars yolculuğunu yapmayan, Ege’nin ipek halıyı andıran bereket ve ihtişamını yaşamayan bir gençliğin bu yurda sahip çıkmasını, âşık olmasını bekleyemeyiz. Akdeniz’in göç veren ülkelerinin insanları şu veya bu şekilde anayurtla bağlarını koparmazlar. Meşhur Yunan tıp profesörünün Harvard’daki görevinin yanı başında Atina’da ne işi var? Birçok yönden Türkiye’ye göre olanakları kısıtlı Yunanistan, son pandemi krizini onun yönlendirmesi sayesinde daha kolay atlatıyor, çünkü Harvard’dan gelen profesör Sotiris Tsiodras mükemmel bir plan yaptı ve başarıyla uygulandı.

ŞARTLAR YARATMALIYIZ

Gidenlerin geri çağırılması işinde

Yazının Devamını Oku

Akdenizlilerin hayat ağacı zeytin

Herkese malum; zeytin, bütün kutsal kitaplarda geçen bir nimettir.

Akdeniz dünyasında sadece kıyılarda değil, bilhassa güney kısımlarda, içeriye doğru da zeytinlikler görülür. Zeytinlikler, Akdenizlilerin hayat ağacıdır. Yağı, yaprakları, ağacı ve tabii kendisi bir şifa kaynağı olarak Aristoteles’ten çok daha eski hekimler tarafından tavsiye edilmiştir. Denebilir ki ömrü uzatan ve hastalıkları önleyen doğal şifa kaynağı olarak en çok kekik, zeytin ve sarmısak kullanılır. Zenginin yanında yoksulun da erişebildiği üründür.

Türkiye zeytinlikleri hiç de küçümsenecek miktarda değil; daha doğrusu değildi. Çok uzak bir zaman değil bizim neslin çocukluğunda dahi İzmit’ten başlayarak İstanbul’a yaklaşırken yol boyu zeytinlikler arasından geçerdiniz. O vakit buralarda etrafı zehirleyen fabrikalar, acayip yapılar yoktu. İstanbul’un bugün içinde kalan mıntıkası bile “Zeytinburnu” diye anılıyor; doğru zeytinli bir burundu. İstanbul civarındaki zeytinlerin tadı hiç de fena değildi, sofralıktı. Tabii Gemlik’le yarışamazdı. Ayvalık zeytinyağı fevkalade yüksek kalitededir. Ne var ki Marmara ve bütün Körfez bölgesi ve Gemlik-Bursa yapılaşma yüzünden zeytinlikleri kaybediyor. Ağaç sayısı iki bölgede ancak birkaç milyonla gösteriliyor.

14 MİLYON AĞAÇ

Türkiye zeytinlikleri ve zeytin üretimini kurtaran bölge daha güneydeki Akhisar-Karacağaç’tır. Ticaret Borsası başkanı dostumuz Alper Alhat’ın verdiği rakam, bölgede on dört milyon ağaç bulunduğudur. Ona göre de bölge çiftçilerinin bir özelliği var; yoğun olarak Rumeli göçmeni olmaları. Bu nedenle zeytin yetiştirilmesinde diğerleri kadar eskiye giden bir tarihleri yoksa da tütün ziraatıyla uğraşmışlıkları nedeniyle, bütün yıl çalışmaya alışkın çiftçilerdir. Galiba diğer bölgelerdeki zeytincilerden farkları budur.

DÜNYA MARKASI YOK

Maalesef zeytinliklerin inşaatlardan korunması için oluşturulan kanuna rağmen sık sık bazı istisnai yönetmelikler çıkarılıyor. Zeytin sıkımındaki gelişmelere ve ihracatımıza rağmen dünyada marka olan bir zeytinlik yok. Kuşkusuz zeytinde çok büyük üretime geçmek kolay değil ama bu kadar geride kalmamızın bir anlamı da yok. İspanya ve İtalya’yı geçmemek veya onlarla aynı kulvarda olmamak için hiçbir neden yok.

TALEP HER GÜN ARTIYOR

Bizim kuşağın gençliğinde

Yazının Devamını Oku