Paylaş
BUGÜN Divanyolu dediğimiz cadde üzerinde Maarif-i Umûmiye Nezâreti, II. Mahmud Türbesi (II. Abdülhamid Han da burada defnedilmiştir) ile son dönem şehzadelerinden Ömer Faruk Efendi, Osman Ertuğrul Efendi ve Şeyh Bedreddin dâhil olmak üzere önemli tarikat ve mezhep önderleri ile devlet hayatımızın önde gelen pek çok isminin medfun bulunduğu türbeler ve kabirler yer alır. Köprülü Mehmet Paşa Camii, Gazi Atik Ali Paşa Camii, Sinan Paşa Medresesi, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi, Divanyolu’ndaki en mühim duraklarındandır. Divanyolu imparatorluğun saltanat yoludur. 16. asırdan Sultan Abdülhamid Han’ın cenazesine kadar bütün mühim cenaze alayları bu yoldan geçmiştir.
Nea Roma teşkil edildiği zaman tarihî “Mese” adıyla bilinen bu cadde, geç Roma döneminin tören yoludur. Osmanlı da bu hattı aynı maksatla kullanmıştır. Dolayısıyla buranın fevkalade bir titizlikle temizliğine, korunmasına ve istismar edilmemesine dikkat edilmesi gerekir. Doğrusunu söylemek gerekirse, devlet 1950’lerden bu yana, halkın da baskısıyla buralara belli ölçüde itina göstermektedir. En azından türbeler vesilesiyle cadde bir dönem sevimli bir tramvay hattı hâline getirildi. Esasında tramvay da güzergâh itibarıyla buradan biraz dikkatli geçmekteydi.

CADDE, ÇARŞI PAZAR OLDU
Gayretli ve dürüst Nurettin Hoca’nın döneminde, İstanbul aydınlarının da ricasıyla burada klasik tramvay hattı ihdas edilmişti. Maalesef bugün bu hat, yanlış bir kararla metroya dönüştürüldü. Bu işletme, çevredeki binalara her an zarar verme tehlikesi taşımaktadır. Mühendisler bunu tespit ettiler; fakat nedense kimse kulak asmıyor. Bununla da yetinilmedi; çapaçulluk devam ediyor. Kim olduğu ve neden böyle davrandığı belli olmayan gayrı-İstanbullu bir anlayış buraya da nüfuz etmiştir. Çarşı, pazar almış başını gidiyor. Mese’den başka çarşıya çevirecek cadde mi bulamadınız?
Açılışı 5 Aralık 1755’te yapılan Nuruosmaniye Camii’nin meşhur Yazmalar Kütüphanesi yine bu caddeye yakındır. Yapımına 1749 yılında Sultan I. Mahmud döneminde başlanmış, 1755 yılında Sultan III. Osman devrinde tamamlanmıştır. Osmanlı barok üslubunda inşa edilen yapının mimarı Sinan Kalfa’dır. III. Osman, Nuruosmaniye Kütüphanesi’ne koydurduğu kitaplarla Tanzimat’a kadar sayı bakımından geçilemeyen 18. yüzyılın en zengin kütüphanesini tesis etmiştir. Açılışında 5031 ciltlik bir koleksiyona sahiptir.
Bizim meselemize gelince; fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere devletin tüm imkânlarını kullanarak bu değerli kütüphaneyi restore ettirmesine rağmen altındaki dükkânların pespaye hali herkesin dikkatini çekmektedir. Bunların tazmini mümkün olmuyor mu? Belki tazminata bile ihtiyaç yok. Burası kolay ıslah edilebilecek bir yer değildir; fakat yine de müdahale mümkündür. Tayyip Bey’in en kuvvetli başbakanlık dönemlerinde dahi burada düşünülen ıslahat gerçekleştirilemedi, esnafın tamamı dışarı çıkarılamadı. Arka planda görünen kuvvet sıradan, ufak tefek meblağlar değildir. Ancak burası her şeye rağmen İstanbul’un, devletin, milletin ve belediyenin olmalıdır.

DÖNÜP BURAYA BAKIN
Nuruosmaniye Camii, Osmanlı baroğunun en tipik örneklerindendir. Semavi Eyice’nin bu konuda yazdığı, I. Mahmud döneminde başlayıp üç padişah tarafından tamamlanan külliyeye dair kaleme alınmış nefis metinler İslâm Ansiklopedisi’nde de yer alır. Aynı şekilde İsmail Erünsal üstadın kütüphaneye dair tanıtımı son derece kıymetlidir. Zaten bu iki yazı okunsa, buradaki pespayeliğe kimse cüret edemez, razı da olmazdı. Osmanlı baroğunun en güzel örnekleri ile Osmanlı kütüphaneciliğinin en düzenli ‘public library’ uygulamalarından biri kabul edilen bu medrese ve yapı topluluğunun bulunduğu alanın muhafazası şarttır. Selimiye’nin kubbesiyle uğraşacağınıza, belki dönüp buraya bir bakarsınız. Belki bir şeyler getirmezsiniz de hiç değilse götürülmesine engel olursunuz. 18. asrın hat ve kalem işiyle meşgul olacağınıza, İstanbul’daki kebapçıların vakıf eserlerini nasıl tahrip ettiğini seyretseniz daha gerçekçi bir iş yapmış olursunuz.
PAPA’NIN TÜRKİYE ZİYARETİ
GEÇTİĞİMİZ günlerde Papa’nın Türkiye gezisinde Ayasofya’ya neden uğramadığı, tarihe nasıl baktığı, İznik’i neden ziyaret ettiği tartışıldı.
Papa görevini yaparak gitti. XIV. Leo’nun, Kardinal XVI. Benedictus (Ratzinger) gibi filozof, yirmi üzerinde lisan kullanabilen bir filolog olmadığını biliyoruz. Zaten böyle bir şey de beklenmiyor. Hıristiyan dünyası için papalar artık farklı nitelikler taşımaktadır. Nitekim ilk defa bir Amerikalı papa olmuştur.
İZNİK’TE SADE BİR TÖREN YAPTI
1700. yıl için İznik’e gelmesi bir görevdi. Hıristiyanlığın akidelerinin resmî biçimde teşekkülü, İmparator Konstantin’in orada topladığı büyük konsille mümkün olmuştur. Bugün kullanılan İncil nüshaları da orada kabul edilmiştir. Daha da ilginci, Hıristiyanlığın “ekânim-i selâse” (teslis) ilkesini şekillendiren konsil de budur; zira Aryanizm orada aforoz edilmiştir. Kuvvetli rivayetlere göre Konstantin’in kendisi de bu mezhebe mensuptu. Savaşçı bir şahsiyet olduğu için vaftizinin ancak ölüm döşeğinde mümkün olduğu söylenmektedir. Bunlar bizi doğrudan ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren husus, İslâmiyet’in onu mümin bir savaşçı, bir imparator olarak tanıması ve kendisine hürmet göstermesidir. Bu sebeple şehrin adı da Konstantiniyye olarak muhafaza edilmiştir.
Papa, İznik’te olması gerektiği şekilde resmî ve kendisinden beklenmeyecek ölçüde sade bir tarzda, Türkiye’deki kiliselerin ruhani liderleriyle bir araya geldi; törenini icra etti ve döndü. İznik’te devlet yoktu, ancak Ankara’da devlet kendisini karşıladı. Akademisyenleriyle, devlet görevlileriyle herkes oradaydı; Külliye’deydi.
Papa, son gün Minguzzi ailesini kabul etti. Baba Andrea’yı takdis etti. Anne Yasemin ise sanırım oldukça rahatsız ve heyecanlıydı. Bu tavır takdire şayan bir duygu ve vazife örneğidir. Patrik Bartholomeos ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından Beyrut’a geçmek üzere Türkiye’den ayrıldı.

OLGUN BİR TUTUM SERGİLEDİ
Papa Ayasofya’ya uğramadı. Çünkü bir Katolik ruhani liderden sergilenen bu tutum olgunluktur. En azından kamyon sokmak gibi uygulamalarla mukayese edilemeyecek bir zarafetin ifadesidir. Bununla birlikte Papa’nın bazı konularda Doğu’daki ruhani liderlerden öğreneceği tavırlar vardır. Beyrut’a giderken verdiği son demeç de bunu göstermektedir.
Bir olaydan daha memnun olduk. Bu tamamen bizim kanaatimizdir; hatta yalnızca bizim değil, Hıristiyan dünyasının dışındaki pek çok insanın da paylaştığı bir görüştür. Patrik Bartholomeos adeta asrın barok devirdeki dini liderleri gibidir. Bugün, Batı ve Doğu kiliselerinin eğitim anlayışını, tavırlarını ve görüşlerini bu derece iyi bilip birleştirebilen; düşünce ve çevre felsefesine hizmet eden başka bir ruhani reis görmek mümkün değildir.
Paylaş