Kuyu toplumdaki şefkati ortaya çıkardı

Sevimli kangal yavrusu Kuyu’nun kurtarılışı iyi yanlarımızı ortaya çıkardı. Gerginliğin arttığı bir dönemde toplumumuzun bireylerinin insana ve farklı görüşü olan diğer yurttaşlara gösterdiği anlayış ve saygıda bir düzelme görülüyor. Hayvanlara karşı lüzumsuz ve yanlış bir taassupla davrananlarda bile bir değişim görülüyor.

KUYU, sevimli bir kangal yavrusu. Zaten kangallar öyledir. Hırçınlıkları ve saldırganlıkları kadar savunma güçleri de etkilidir ve çok sadık hayvanlardır. Anayurdu Sivas’ın Kangal’ıdır. Önüne gelenin kangal yavrularını daha emzirme dönemi olan üç ay bitmeden analarından alıp, olur olmaz sıcak iklimlere götürmeleri tam bilgisiz bir zıpırlık.

Hele bazı köpekseverler(!), köpekleri yavruyken alıp üç-dört ay sonra da bulundukları tatil bölgesinde sokağa atıp gidiyor. Nedense “Ben bununla uğraşamam” diyorlar. Köpek bakmanın zorluğu bu insanların aklına üç-dört ay sonra geliyor. İstanbul civarında, bilhassa Mahmut Şevket Paşa gibi ormanlık alanlar, bu şekilde terk edilen köpeklerle dolu. Dahası, köpekler sokağa intibak etmekte son derece başarısız hayvanlar.

Tatil beldelerinde terk edilen bu zavallı hayvanların durumuna baktığımızda bizde bazı kentli ve varlıklı zümrelerin hayvan düşman olduğunu görüyoruz. Hayvan düşmanı olmak için bir köpeği tekmelemek veya kovalamak şart değil, bazısı da severek sokağa atıyor.

DAHA ANLAYIŞLI OLUYORUZ

Bu hafta Beykoz’daki 60 metrelik bir sondaj çukuruna düşen yavru kangal kurtarıldı. Zavallıcık 13 gündür çukurun altındaymış. Kurtarılması mutluluk verici. Her kesimden, her semtten insanlar oraya koştu. Mahalli itfaiye kadar civardan da gelenler oldu. Fedakârca uğraşmaları yanında teknolojiyi de iyi kullandılar ve yavruyu kurtardılar.

Hayvan sevgisi bir zamandır artıyor ve hayvanları besleyenler, sokak hayvanlarına dikkat edenler, bu gibi kurtarma eylemlerini gerçekleştirenler kalabalıklaşıyor. Şehirlerdeki sahipsiz köpeklere gösterilen kötü muameleyi silen yeni bir görünüm bu.

Gerginliğin arttığı bir dönemde toplumumuzun bireylerinin insana ve farklı görüşü olan diğer yurttaşlara gösterdiği anlayış ve saygıda bir düzelme görülüyor. Hayvana karşı lüzumsuz ve yanlış bir taassupla davrananlarda bile bir değişim görülüyor. Bunlar sevindirici olaylar.

Kuyu toplumdaki  şefkati ortaya çıkardı

CAMİLERE KUŞ EVLERİ YAPAN BİR TOPLUMDUK

ESKİ toplumda, sokakları dolduran sahipsiz ve aç köpek sürüleriyle bilhassa kuduz tehlikesi nedeniyle çok şiddetli ve gaddarca mücadele edildiği olmuştur ama hayvana şefkat gösteren bir tutumumuz da vardı.

Camilerdeki kuş evleri, hatta yakın zamanda Bayezid Camii’nde bilgisiz bir restoratörün içini doldurduğu, kuşların su içmesi için yapılan oyuklar, hayvan yemi için vakfedilen paralar da bu tutumun güzel örnekleri... Geleneksel davranışlar değişiyor; yerini yeni muzır davranışlara terk ediyor. Hayvan haklarına saygı, bir insanlık görevi ve dini vecibe olmasının ötesinde, kirlenen dünyamızı ve yıkılan çevre düzenimizi korumak için vazgeçilmez bir toplum tavrı olmalıdır.

Kuyu toplumdaki  şefkati ortaya çıkardıVATANINI TEKRAR GÖRDÜĞÜ İÇİN ŞÜKRAN DOLUYDU

2. Abdülhamid’in ve Gazi Osman Paşa’nın torunu Bülent Osman, Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün değerlerine saygılıydı. Zeki ve çalışkan bir hanedan üyesiydi. 

GEÇEN hafta kaybettiğimiz 2. Abdülhamid’in torunu Bülent Osman’ı ben Türkiye’de tanıdım. Ülkemizin değerlerine sahipti; onlara karşı saygılıydı. 2. Abdülhamid’in kızı Naime Sultan ile Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa’nın torunudur. Babası Sultanzade Cahid Bey, annesi ise Levrens Hanım’dır.

Bülent Osman, Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün değerlerine saygılıydı. Bununla beraber yetiştiği yıllarda annesinin ve kendisinin Türkiye’ye girmesi yasaktı. Osmanlı ailesinin bütün fertleri gibi o da gençlik yıllarında sıkıntı çekmişti. Fakat Gazi Osman Paşa’nın torunu olduğunu hiç unutmadı.

Çalışkanlık ve zekâsı sayesinde hanedan üyeleri içinde finansal açıdan en iyi noktalara ulaşanlardan oldu. Cömertti, dost canlısıydı, vatanını tekrar görüp yaşayabildiği için şükran doluydu.

Türkçesi dışarıda, bilhassa Fransa’da büyüyen gençlerimiz gibi aksanlıydı ama yeterliydi. Fransızcası ise mükemmeldi. Michelin lastiklerinin Uzak Asya Genel Müdürü’ydü. Galiba Hindiçin Savaşı’nda da göze çarpan bir yararlık gösterdiği için Fransız devleti ona nişan vermişti.

Eşi Jeanine de kendisi de Türkiye’de oturmaya dikkat gösterdiler. Türk vatandaşlığını da aldı. Salı günü Fatih Camii Haziresi’ne defnedildi. Fransa’da aldığı nişanların gereği kendisine tertiplenecek bir askeri töreni değil, dedelerinin yaptırdığı ve Gazi Osman Paşa’nın yattığı Fatih Camii’ndeki cenaze törenini tercih etmiştir.

Kuyu toplumdaki  şefkati ortaya çıkardı

Fotoğraf: Bülent ÖZALP

BU OLMADI SAYIN BAŞKANIM!

Kabataş’taki ‘Martı’ projesinde denize doğru uzatılan ve kazıklar üstüne inşa edilen transfer istasyonu, ‘tarihi yarımada’nın görünüşünü önemli ölçüde kesiyor.

BÜYÜKŞEHİR Belediye Başkanımız Kadir Bey gayretli ve mütevazı bir kişiliktir. Şahsen Topkapı Sarayı Müzesi’ni yönettiğim yıllarda, bağlı olduğumuz Kültür Bakanlığı’ndan görmediğimiz ianeyi, desteği onun sayesinde belediyeden gördük.

Küçümsenmeyecek hizmetleri var. Mesela uzak semtlerin ulaşım problemini çözen metro hatları gibi. Gülhane Parkı’nı cavalacoz bir yer olmaktan çıkardı. Hiç şüphesiz bu şehirde olan birtakım münasebetsiz yapılar ona mal edilemez. Fakat Haliç Köprüsü’nün biçimsizliği ve bilhassa Kabataş’taki martılı proje için aynı şeyi söyleyemeyiz. Hele denize doğru uzattıkları ve kazıklar çakarak üstüne inşa ettikleri transfer istasyonu; Dolmabahçe sahili, saraylar ve önünde muhteşem bir manzara halinde yatan Topkapı’yı, yarımadanın görünüşünü önemli ölçüde kesiyor. Sarayın yapılışına ve konumuna aykırı bir işlem. Maalesef başka müteşebbis(!) kafadarlar da Dolmabahçe Sarayı’nın önüne Savarona için girdili çıktılı kazıklı iskele çakmak gibi bir işgüzarlığa soyundu. Bu iki olay bütün yapılan olumlu işleri de silecek bir anı olarak kalır. Derhal durdurulması gerekir, İstanbul’un siluetini altüst etmesi bir yana bu projenin ulaşım için yararlı olamayacağını uzmanlar da defaatle söylüyor.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Birinci Dünya Savaşı’na girişimizden evvelki akîl ses: İsmet Paşa

İsmet Paşa’yı mülahaza etmek kolay iş değildir. Sırf onu değil, İstiklal Savaşı komutanlarının hiçbirini böyle kolayca çizemezsiniz. Tarihi şahsiyetleri eksik bilgiyle günlük tartışmalara karıştırmayalım.

100 yıl önce 11 Ocak 1921’de Birinci İnönü Muharebesi kazanıldı. Kurmaylar eskiden beri muharebe ile harbin arasındaki farkı tartışırlar. Bu bir mevzi savaşının kazanılmasıydı, fakat önemliydi. Zira kuruluşu ancak tamamlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli ordusunun ilk başarısıdır. Meclis’in kurulmasından 10 ay geçtikten sonra bilhassa iç isyanları bastırmakta etkili olan çete savaşları ve düzensiz kuvvetlerin dönemi bununla bitiyordu. İstiklal Savaşı’nın mevcut orduyla kazanılacağı yolundaki ümitler canlandı. Daha en başta İzmir’in işgali fikrine hiç katılmayan ve Venizelos’un başkomutanlık teklifini reddeden General Metaksas’ın askeri kehaneti de böylece doğrulanmış oldu: “Siz, bu adamların ordularının yok olduğunu zannetmeyin. Bir sabah karşınıza çıkıverirler”.



KURMAYLIĞI İLE ÖNE GEÇTİ

Birinci İnönü Muharebesi’nin ardından gelen ricat da Polatlı’ya kadar devam etmiştir, ama tarihteki savaşlarımızın içinde farklı bir yeri vardır. Bu, düzenli bir ricattı. Her geri çekilme, yeni bir cephe teşkili demekti ve bu hareket düşmanı yıpratmıştır. İsmet İnönü, İstiklal Savaşı kurmay kuvvetlerinin başında gelir. Gençliğinden beri kurmaylık vasfıyla öne geçmiştir. 1906’da Harp Akademisi’nden mezun oldu. 1903’te üç sene evvel Topçu Harbiyesi denen ve Fransız topçu eğitimi geleneğine uygun bir şekilde mühendis olarak yetiştirilen, bu yüzden “Mühendishane” de denen okuldan mezun olmuştu.

GELENEĞİN TERSİNE GENÇTİ

Yazının Devamını Oku

Kudüs’ün fethi

24 Ağustos 1516’da Mercidabık Meydan Savaşı’nın neticesi olarak Yavuz Sultan Selim bugünkü Suriye’yi ele geçirdi ve Biladü’ş-Şam denen bölgenin yani bugünkü Ürdün’ün ve Kudüs-ü Şerif’in topraklarına girdi.

Kudüs Osmanlı İmparatorluğu’nun eline Memluklardan geçti. Orası, Haçlılardan sonra İslam devletleri arasında bir rekabet konusu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu için Kudüs ve Yavuz’un Kahire’deki zaferinden sonra 1517’de ele geçirdiği Haremeyn (Mekke-Medine) ile bir misyonun tamamlandığı görülüyor. Hac yolları ve merkezlerinin kontrolü bir imparatorluğa mali kazanç getirmez, masrafı arttırır; fakat bu masrafla da bu dünya üzerinde bir etki ve yetki yaratılır. Hâdimü’l-Haremeyni’ş-şerîfeyn ve Kudüs bu üçgeni tamamlar.



İNANÇ MERKEZİ

Kudüs tarihte “Yeruşalim” (Selamet Yeri) veya doğrudan doğruya Tevrat’taki “Hakkodeş”ten türeyen Arapça “Kudüs” olarak anılır. Sakinleri bu kutsal mekânın sekenesi olmakla övünürler. Arap Hıristiyanlığının da Müslümanlığının da merkezidir. 1517’den sonraki dört asır boyu bölgenin huzur içinde yaşadığı açıktır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde kentin surları yapıldı. Camileri, su yolları ıslah edildi. Bilhassa 19. asırda Kudüs Sancağı aşağı yukarı bugünkü İsrail’in ve Batı Şeria’nın sınırlarıdır. Merkeze bağlı bir müstakil sancaktı.

19. asırda bedevi kabilelerin buluşma yeri olan yerleşkede bir şehir daha kuruldu; Beerşeba (Yedi Pınar). Bu şehrin yanında asıl büyük gelişme tabii ki Yafa’dır. Ta Roma devrinden beri Kudüs, Yafa ile Tel Aviv arasında yer alan Caesaria’nın bulunduğu limanı kullanırken Osmanlı devrinde Yafa işlek bir yer ve Akdeniz’de bağlantı merkezi olmuştur. Demiryolu da sonradan Yafa-Kudüs arasında yapılmıştı.

Yazının Devamını Oku

Atilla Sav... Bir dünya aydını

1966 yılında, Ankara’da Sanatseverler Derneği’ndeki tiyatro eleştirilerinde tanıdım. Sakin bir üslupla eserlerin hassas noktalarına değiniyordu. Düzenli, kayıtlarıyla konuşan bir tiyatro eleştirmeniydi. Ankara’da doğdu, Ankara’da yaşadı. Atilla Sav, Cumhuriyet başkentinin çağdaşlaşmasını yaşayan, o çevrede bir dünya adamı olan aydınlardandır. Toplumumuzda hâlâ nadir aydın simalardandır.

Hayat hikâyesine baktığınız zaman da uzun boylu Avrupa’nın herhangi bir yerinde oturup, okuduğunu göremezsiniz. Tanınmış bir avukatın oğluydu. Benim okuduğum lisede okumuştu, Ankara Atatürk Lisesi. Devlet operasında, filarmoni orkestrasında, Devlet Tiyatroları’nda seyirci ve dinleyici olarak yetişti. Doğrusu Batı dillerinin hangisinde daha ustalıklı olduğunu bilmiyorum, fakat literatürü takip ediyordu. Bu dillerde dağarcığı zengindi. Hukuk fakültesini bitirenlerin içinde akademik kariyeri değil, pederinin kançılaryasını tercih ettiği halde hukuk lügatinin ve terminolojisinin zengin olduğunu biliyorum. Şüphesiz iyi avukattı, iş hukukundan ticaret hukukuna kadar her dalda iyi olduğu açıktı.

AİLECEK SANATA DÜŞKÜNLER

Tiyatro dünyasını pek de o çevrenin içine fazla girmeden dışarıdan izliyor gibiydi. Hakiki bir aile babasıydı. Her yerde eşi Noyan ve büyüdükçe oğlu Aydın ve Özden’le bulunuyordu. Özden Dışişleri Bakanlığı’nda hukuk müşaviri oldu, Aydın da tıp profesörü. Ailecek belirli sanat olaylarını takip ederlerdi.

Kaçırmadığı onlarca oyunu titiz bir şekilde dosyaladığı malum. İnşallah bu arşiv saklanır. Sakin konuşması, ne aşırı öztürkçeydi ne de Osmanlıcaydı ama Türk dilini iyi bilenlerdendi. Tiyatro yazıları ciddiydi, hukukçu layihalarının da ciddi olduğunu sonradan gördüm. Doğrusu 12 Mart’ta çalışma bakanı olması benim için bir sürprizdi. Nihat Erim kabinesine girmesinden dolayı değil, onu siyasetin içinde düşünemezdim. Lakin siyasette de isabetli hareket etti; ölçü her yerde ölçüdür. Bir müddet sonra 11 bakan istifa etti. İçlerindeydi. Tiyatro eserini ve edebi metni değerlendirirken ne derecede ölçülüyse siyasette de aynı yolu izlediği, dava dosyalarını incelerken de aynı titizliğe sahip olduğu açıktı.

MEMLEKETİN DEĞERLERİ

Çok tartışmalı seanslarda beraber bulunduk. Toleranslıydı. Kardeşi büyükelçi Ergun Sav’ı da tanımak mutluluğuna erdim. Onunla maalesef verimli dostluğumuz o kadar uzun süremedi. Coğrafya nedeniyle ayrı yerlerdeydik, hayatı da daha kısa oldu. Ama onunla daha başka bir ortam ve atmosferde dostluğumuz olduğu açık.

Yazının Devamını Oku

Muhteşem Süleyman'ın başarısı Rodos'un fethi

Fatih Sultan Mehmed donanması maalesef Rodos’u St. Jean Şövalyeleri’nden almak için yeterli olamadı. Torunu Muhteşem Süleyman ise sefer için iki planı paralel olarak geliştirdi.

1522 yılı, 22 Aralık’ta Türkiye İmparatorluğu adayı nihai olarak fethetti. Daha evvel Emeviler devrinde özellikle Şam’a, Hz. Osman tarafından tayin edilen Vali Muaviye, (sonraki Şam halifesi) adayı kısa sürelerle kuşatmış ve fethetmiştir. Oğlu Yezid zamanında ada tekrar elden çıkmıştır. Ne gariptir ki Bizans denen Doğu Roma devrinde adanın üzerindeki hâkimiyet güçlü değildir. Rodos’u güçlü olarak idare eden ve elde tutan kuvvet bildiğimiz eski Roma İmparatorluğu olmuştur.

DEVAMLI ÇEKİŞME KONUSU

Ortaçağlar boyunca ada üzerindeki yabancı hâkimiyetin yerli halkla bağdaşmayan kuvvetler olması devam etti. İlginçtir ki bilinen tarihte Rodos’un gerçek sahiplerinin ve orada refahı sağlayanların evvela Minoslular sonra da Yunan karasından gelen Dorlar olduğu anlaşılıyor. Ada stratejik yönden önemliydi, bu nedenle Doğu Akdeniz’e hâkim olmak isteyen İtalyan şehir devletlerinin en önemlileri yani Cenova ve Venedik arasında devamlı bir çekişme konusu olmuştur. Oysa Kudüs’ten atıldıktan sonra kendilerine üs arayan St. Jean Şövalyeleri, adayı 14. asır başından (1310 yılı) itibaren kendi mülk ve devlet merkezleri haline getirdiler. St. Jean Şövalyeleri dediğimiz hac yolunu ve Kudüs’ü korumak için kurulan kozmopolit bir tarikattır. İçlerinde bütün Avrupa milletlerinin şövalyeleri üye olarak bulunmakta, seçilen reisleri papa tarafından onanmaktaydı. Şövalyelerden evvel burada Çaka Bey ve Mesut Bey gibi Anadolu beyliklerine tabii Türk deniz beylerinin çok kısa süre için hâkim olduğu ileri sürülür, doğrudur da, fakat devamlı bir hâkimiyet kurulamamıştı. Rodos’a rengini veren şimdi St. Jean Şövalyeleri oldu. Rodos’un surlarını berkittiler. Güney Rodos’taki şehirlerin aksine Kuzey Rodos’u geliştirdiler. Ada halkına yine yabancıydılar.



KUŞATMA 6 AY SÜRDÜ

Yazının Devamını Oku

28 yıllık hayal

3 Aralık akşamı saat 20.00’deki konserle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın yeni binası açıldı. Sezar’ın hakkı Sezar’a. 27 yıldır bitmeyen inşaatın sonlanması ve binanın Ankara’nın hizmetine açılması çok önemli.

Salon Semra Uygur ve Özcan Uygur’un tasarımı. Demiryol arazisinde Rasattepe ve eski Ankara’ya (Hisar) yönelik bir görünüme sahip. Yarışmanın sonlandığı 1992’den beri 28 yılda tamamlandı. Hayırlı olsun.



Bana göre Ankara Türkiye’de senfonik müziğin en iyi dinlendiği, dinleyicinin iyi yetiştirildiği bir merkez. Yıllardır salonsuzdu. Konser günü şartlar nedeniyle kapalıydı. Lakin bu televizyonlardan naklen yayın yapılmamayı açıklamıyor. Böyle önemli bir olay birkaç kanaldan naklen verilmeliydi. Şef Cemi’i Can Deliorman yönetimindeki konserde soprano Angela Gheorghi ile Güher ve Süher Pekinel kardeşler bir buçuk saat program yaptılar. Neyse ki müzik kanalı Mezzo bu konserin kayıtlarını zaman zaman verecek. 2.000 kişilik salon Ankara için büyük bir sürpriz. Programda Mozart, Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Donizetti Paşa (Büyük Donizetti Paşa’nın kardeşi), Guatelli Paşa ve Ferit Tüzün’ün eserleri ile Aziziye ve Mecidiye marşları icra edildi. İsabetli bir program. Batı musikisinin Türkiye’deki gelişimini ifade ediyor.

KÜLTÜR TARİHİMİZİN PARÇASIII. Mahmud’dan itibaren Tanzimat dönemi, Mızıka-yı Hümâyun’un kurulması, yabancı bestecilerin celbi, Türk bestecilerin yetişmesi, bunların haricinde Sultan Abdülaziz, V. Murad ve Halife Abdülmecid gibi klasik Batı müziğinde eser veren bestekârlar, ama asıl Cumhuriyet de Batı müziğinin okullaşması icra ve dinlenmesinin yayılması kültür tarihimizin önemli bir veçhesidir. Şark’ta bu paralelde gelişen İran ve Mısır’ı da belirtmek gerekir.

Yazının Devamını Oku

Köşe yazarlığında 20 yıl geçti Türkiye’nin yarası değişmedi: Beyin göçü

Milliyet’te hafta sonu sütun yazarlığına 20 yıl önce başladım. İlk yazım, gençlerin niçin göç ettikleri üzerineydi. 2000 yılında yazı hayatıma bu problemi tartışarak başladım. 20 sene sonra hiçbir şey değişmedi, son zamanlardaki şartlar dolayısıyla durum daha da ağırlaştı.

Gerçi gençlerini dış dünyaya yollayan tek ülke Türkiye değildir, lakin Türkiye’ninki gerçek anlamda bir beyin göçüdür ve şaşarak izleyeceğimiz bu göç tarihinin acı gerçeklerine Türkiye toplumu hâlâ nasıl dayanıyor ve halen nasıl beyin üretimi içinde, bunu tartışmak ve tespit etmek çok zor.

İtalya 1861 yılında birliğini gerçekleştirdikten sonra 1920’lerin sonuna kadar 30 milyon gencini göçmen olarak yollamıştır. Bunun o toplumda yarattığı tahribat açık, dış dünyadaki İtalyanların sadece çok becerikli mafya mensupları olmadıkları ve hayatın her alanındaki öncülerinin olmasıyla da anlaşılır. Bilhassa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin kaderi tıbbiye ve mühendislik mezunlarının birkaç ay içinde Birleşik Devletler, Kanada ve Almanya’ya gitmesiyle çizilirdi. Göç durmazdı. Mesleğin ileriki yıllarında da devam ederdi.

20 SENEDE DEĞİŞEN YOK

2000 yılında yazı hayatıma bu problemi tartışarak başladım. 20 sene sonra hiçbir şey değişmedi, son zamanlardaki şartlar dolayısıyla durum daha da ağırlaştı. Nedenler muhtelif. En iyi okullarda okuyup şirketlere ve devlet hayatına girenler, hatta bunu dış ülkelerde yapıp diplomasını alanlar dahi bir müddet sonra sükût-u hayale uğruyorlar. Devlet yönetimi nepotist dediğimiz akrabacı, hemşerici, kulüpçü ve tarikatçı bir anlayışın elindedir. Bizzat sağ ve soldaki siyasi partilerde bile bu yapılanma görülmektedir. Yetenekli genç insan enerjisini ve mesleki aşkını dökeceği bir kanal bulamamaktadır. Özel sektörde bile bu özellikler işletmecilik mantığına aykırı şekilde görülmektedir. Orada daha tehlikeli bir durum vardır, şirket sahiplerinin içinde megaloman yapıdakiler bizzat istihdam ettikleri gençlerin hiçbir fikrini ve projesini ciddiye almazlar. Büyük şirketlerde bile kabuklaşmış kurmaylar, yenilikçi bilgilerle gelen genç menajerlere fırsat tanımazlar. Bu nedenle memleket gençliğinin yönü Atlantik ötesine uzanır.

MEMLEKETİ TANIMIYORLAR

Kuşkusuz ki Türk gençliğinin yetişme şartlarında da aileye ve kendilerine ait hatalar vardır. Türkiye’nin tarih ve coğrafyasıyla ciddi bir ilgi kuramamışlardır, kurdurulmamıştır. İnsanlarımız ancak kırkından sonra Türkiye’yi tanımaya başlıyor ve gençler de böyle fıtraten zengin bir ülkenin atmosferinden uzak kalmak nedir bilemiyorlar. Ziganalar’ı otobüsle geçmeyen, Şavşat-Kars yolculuğunu yapmayan, Ege’nin ipek halıyı andıran bereket ve ihtişamını yaşamayan bir gençliğin bu yurda sahip çıkmasını, âşık olmasını bekleyemeyiz. Akdeniz’in göç veren ülkelerinin insanları şu veya bu şekilde anayurtla bağlarını koparmazlar. Meşhur Yunan tıp profesörünün Harvard’daki görevinin yanı başında Atina’da ne işi var? Birçok yönden Türkiye’ye göre olanakları kısıtlı Yunanistan, son pandemi krizini onun yönlendirmesi sayesinde daha kolay atlatıyor, çünkü Harvard’dan gelen profesör Sotiris Tsiodras mükemmel bir plan yaptı ve başarıyla uygulandı.

ŞARTLAR YARATMALIYIZ

Gidenlerin geri çağırılması işinde

Yazının Devamını Oku

Akdenizlilerin hayat ağacı zeytin

Herkese malum; zeytin, bütün kutsal kitaplarda geçen bir nimettir.

Akdeniz dünyasında sadece kıyılarda değil, bilhassa güney kısımlarda, içeriye doğru da zeytinlikler görülür. Zeytinlikler, Akdenizlilerin hayat ağacıdır. Yağı, yaprakları, ağacı ve tabii kendisi bir şifa kaynağı olarak Aristoteles’ten çok daha eski hekimler tarafından tavsiye edilmiştir. Denebilir ki ömrü uzatan ve hastalıkları önleyen doğal şifa kaynağı olarak en çok kekik, zeytin ve sarmısak kullanılır. Zenginin yanında yoksulun da erişebildiği üründür.

Türkiye zeytinlikleri hiç de küçümsenecek miktarda değil; daha doğrusu değildi. Çok uzak bir zaman değil bizim neslin çocukluğunda dahi İzmit’ten başlayarak İstanbul’a yaklaşırken yol boyu zeytinlikler arasından geçerdiniz. O vakit buralarda etrafı zehirleyen fabrikalar, acayip yapılar yoktu. İstanbul’un bugün içinde kalan mıntıkası bile “Zeytinburnu” diye anılıyor; doğru zeytinli bir burundu. İstanbul civarındaki zeytinlerin tadı hiç de fena değildi, sofralıktı. Tabii Gemlik’le yarışamazdı. Ayvalık zeytinyağı fevkalade yüksek kalitededir. Ne var ki Marmara ve bütün Körfez bölgesi ve Gemlik-Bursa yapılaşma yüzünden zeytinlikleri kaybediyor. Ağaç sayısı iki bölgede ancak birkaç milyonla gösteriliyor.

14 MİLYON AĞAÇ

Türkiye zeytinlikleri ve zeytin üretimini kurtaran bölge daha güneydeki Akhisar-Karacağaç’tır. Ticaret Borsası başkanı dostumuz Alper Alhat’ın verdiği rakam, bölgede on dört milyon ağaç bulunduğudur. Ona göre de bölge çiftçilerinin bir özelliği var; yoğun olarak Rumeli göçmeni olmaları. Bu nedenle zeytin yetiştirilmesinde diğerleri kadar eskiye giden bir tarihleri yoksa da tütün ziraatıyla uğraşmışlıkları nedeniyle, bütün yıl çalışmaya alışkın çiftçilerdir. Galiba diğer bölgelerdeki zeytincilerden farkları budur.

DÜNYA MARKASI YOK

Maalesef zeytinliklerin inşaatlardan korunması için oluşturulan kanuna rağmen sık sık bazı istisnai yönetmelikler çıkarılıyor. Zeytin sıkımındaki gelişmelere ve ihracatımıza rağmen dünyada marka olan bir zeytinlik yok. Kuşkusuz zeytinde çok büyük üretime geçmek kolay değil ama bu kadar geride kalmamızın bir anlamı da yok. İspanya ve İtalya’yı geçmemek veya onlarla aynı kulvarda olmamak için hiçbir neden yok.

TALEP HER GÜN ARTIYOR

Bizim kuşağın gençliğinde

Yazının Devamını Oku

Pazar günkü yangın onu hatırlattı... Vanî Mehmed Paşa

Geçtiğimiz pazar günü, öğleden sonra Kadıköy’e geçmek üzere köprüdeyken tatsız bir tesadüf, yükselen dumanı gördük. Köprünün üzerinden görüldüğü kadarıyla Vanî Mehmed Efendi Yalısı tutuşuyor gibiydi. Tabii durup bakmak mümkün değildi. Maalesef biraz sonra öğrendik ki Boğaz’ın sevimli camilerinden, Vanî Mehmed Efendi Camisi tarihe karışmış.

İşin hazin tarafı yanan sırf kâgir, ahşap caminin kendi değil, içindeki hat ve tezhip gibi koleksiyonlardı. Bunların yerine konması mümkün değil. Daha sonra caminin elektrikli zemin ısıtma tertibatıyla donatıldığını duydum. İhmal ve yanlışlığın ağır bastığı görülüyor. Kısa bir müddet önce vakfa devredilmiş, Vanî Mehmed Efendi Vakfı’na. Vanî Mehmed Efendi, Osmanlı içinde ismi en çok geçen ulema (ilmiyye) sınıfı üyelerindendir. Neredeyse Akşemseddin Molla, Ebussuud Efendi, Bostanzâde Yahya Efendi, Köprülüzâdeler ve Ebu İshakzâdeler kadar çok anılır. “Osmanlı ulemasının fıkhı ve tefsirdeki ağırlığıyla mukayese edilecek kadar bir yeri var mı?” Bu soruyu hep sorarım ve çok da değişik cevaplar alırım. Van vilayetinin Hoşap Kalesi yanındaki Hoşap’ta doğmuş. Küçük yaşlarda doğduğu yerden ayrılıp Van’da medreseye devam etmiş. Ardından dönem için önemli olan Tebriz, Gence ve Karabağ’a geçmiş. Şimdi çok aktüel olan Karabağ’da 10 yıl kaldıktan sonra Erzurum’a geçmiş ve orada yaşamış.



KONUŞMASIYLA ŞÖHRET OLDU

Anlaşılıyor ki İstanbul’a ömrünün olgunluk çağında geldi. Vaizlikle tanındı. Erzurum’da da vaizlik yapıyordu. En önemli iki talebesinden biri olan ve şairliğiyle tanınan Hasan Tokadi, hocasını eserlerinde metheder. Belagati kuvvetli olmalı ki vaizliği ile Erzurum’da olduğu gibi İstanbul’da da şöhret yaptı.

‘TARİKAT DEĞİL, HAKİKAT ZAMANI’

Yazının Devamını Oku

110. ölüm yıldönümünde L.N. Tolstoy

Hırpaladığı Rusya’yı severdi. Eğer Türkiye’nin böyle bir yazarı olsa toplumumuzu çok hırpalardı ama aynı zamanda ondaki cevheri yakalayıp gürültüsüzce, uzun romanlarındaki kısa ve öz diyaloglarla daha doğrusu diyalog düzeniyle yüceltmeyi bilirdi.

20 Kasım 1910’da, yani bundan 110 sene evvel dünya edebiyatının en seçkin üç romancısından biri bu dünyadan ayrıldı. Diğerleri Rusya’nın Dostoyevski’si ve Fransız edebiyatının Balzac’ıdır. Tabii ki bu liste genişletilebilir ama hangi değişikliği yaparsak yapalım Tolstoy ve Dostoyevski kalır. “Bu Kont kadar Rus köylüsünü tanıyan yoktur” diyor Vlamidir İlyiç Lenin. Topkapı Sarayı Müzesi ziyaretinde Kazan Tataristan’ının entelektüel başbakan yardımcısı hanımefendi “Tolstoy bütün enternasyonalist görünümüne rağmen bir Rus’tur. Dostoyevski ise siz onu Rus olarak görseniz de insanlığın yazarıdır ve insanı tasvir eder” demişti.

NİÇİN NOBEL VERİLMEDİ

Halen edebiyat tarihinde ikisinin mukayesesi devam ediyor. Bana göre Nobel Edebiyat Komitesi daha başından nakiseler içinde olduğunu 1900’lerde gösterdi. Tolstoy gibi bir dev, onun yanı başında Çehov ve Gorki varken üstelik Lev Tolstoy daha başından beri kaç kere Nobel’e resmen aday olarak gösterilmişken bu ödül onlardan esirgendi. İlk Nobel alanların listesine baktığınız zaman tabii ki Quo Vadis’in yazarı Henryk Sienkiewicz ve Theodor Mommsen’den başka parlak yazar da pek göremezsiniz; üstelik o, romancı değil, tarihçi ve hukuk tarihçisi olmasına rağmen Mommsen’in taltifini anlamaya çalışırım ama niçin Tolstoy’a bu ödül verilmedi? Akademideki görgüsüz hesaplardan veya başka etkilenmelerden olmalılar.

1’İNCİ GRUP ARİSTOKRAT

Tolstoy, Eski Rusya’nın semaverleri ve eski inanışa (staraverst) mensup zanaatçı ve tüccarlarıyla ünlü Tula yakınında “Yasnaya Polyana”da kendi malikânelerinde doğdu (9 Eylül 1828). Rusya’nın birinci grup aristokratlarındandı. Tolstoy, “Şişmanzadeler”in karşılığı için kullanılır. Mesela Puşkinlerin “Topçuzadeler” olması ya da Dolgarukilerin “uzun eller” olması misali. Bütün Rusya’nın asilleri efsanevi geçmişlerini Baltık ülkelerinden gelmekle tanımlarlar. İkinci grup aristokratlar ise Turgenyev, ünlü Pan-Slavist Maarif Nazırı Şırınski Şahmatov veya Yusupov gibi düpedüz Altın Orda’nın klanlarından çıkmadır. Bu grubun uzak akrabalarını, Rusya’nın Müslüman mirzaları arasında da görmek mümkündür.

MARX VE ENGELS’E YAKIN

Tolstoy, Rusya’nın köylüsünü ve aristokratını yüceltse de yerden yere vursa da realist olarak tahlil etti ve onları damarındaki kanı kadar sevdiği açıktır; ama bir yandan da tıpkı Puşkin ve Lermontov gibi Kafkas halklarına olan romantik yaklaşımı yanında Tolstoy’un duruşu, Türkiye imparatorluğuna karşı Rusya’nın politikasını desteklememesinde adeta Karl Marx ve Engels’e yakın tutumuyla dikkati çeker.

SİVASTOPOL’DE SAVAŞTI

Yazının Devamını Oku

ABD seçimleri

Bizdeki bazı çevreler Trump’ın daha hayırlı olacağı görüşünde. Bu boş bir beklenti. Türkiye-ABD ilişkilerinde pürüzler hep var. Gerilim de mukadder ama okyanusun üstündeki büyük müttefik bu tarafla ilişkilerinde farklı davranıyor. Farklı davranma nedeni elli yıldır Türkiye’nin başka türlü, daha hızlı yapısal değişime girmiş olması.

Bir bakıma devletin kudreti, ordusunun modern silahları ve bürokrasinin işlevliliği dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın en merkeziyetçi ülkelerine bile taş çıkarır. Halk, güneyinden kuzeyine ve iki okyanusa ulaşan doğusundan batısına kadar Amerikalıdır. Başka diller konuşulsa da İngilizce öndedir. Başka mezhepler ve dinler bulunsa da WASP denilen (White Anglo-Saxon Protestant) zihniyet hâkimdir.

GERÇEK FEDERAL ÜLKE

Son yarım asırdır Amerika’ya zorla getirilen ve en az benimsenen siyahlar, bir zıtlaşmayı temsil etse de coğrafi ve siyasi ayrılıkçılık talepleri yoktur. Güney eyaletleri İspanyolca konuşuyor. New York’ta bile bu dilden başka dil konuşmayan bir nüfus türedi. Bu da siyasi talep değildir ama bütünleşmede zorluklar yaşadıkları görülüyor. Bu istinaslar haricinde Amerika gerçekten Amerikalıdır. Herkes onu benimser. Aynı zamanda gerçek bir federal ülkedir.



BİRBİRLERİNDEN FARKLILAR

Yazının Devamını Oku

Kars'ın kurtuluşu

100 yıl önce, 30 Ekim 1920’de Türk askeri tarihinin en gözde komutanlarından, entelektüel kişiliğiyle dikkati çeken Kâzım Karabekir Paşa, Doğu Cephesi Komutanı olarak Kars’ı kesinlikle Türk anavatanına yeniden kazandırdı.

Türk tarihinin en ilginç bölgelerinden biridir. Kars yaylasının coğrafyasında dahi bu fark görülür. Yazın ortasında temmuzda yağmur ve serinlik, tatlı bir meltem, kış aylarında ise en sert iklimin yaşandığı bir yerdir. Bununla birlikte hayvancılık ve yan ürünlerin elde edilmesinde bugün de seçkin yere sahiptir.



OKUMA ORANI YÜKSEK

Çok değil 50 sene evvel Kars, şark vilayetlerimiz içinde eğitim bakımından şaşılacak derecede öndeydi. Hatta o zaman için ilginç bir rakam şehirde yüzde 90’a yakın insan okuma-yazma biliyordu. Çok yakın zamanlara kadar vilayetin içindeki Kara Papaklar başta olmak üzere Türkmen aşiretlerin yaygınlığı yanında Çarlık Rusya’dan kalma Ruslar, Estonyalılar, Polonyalı ve Alman cemaatlerin yaşadığı malumdur. Hele Rus nüfusun içinde Büyük Petro’nun kilise reformlarından kaçan eski inançlıların meydana getirdiği bir cemaat de vardı. Yakın zamanlarda sakal bırakan, belirli yorumlarıyla “Staravertsiy” denen cemaate yakınlığı olan Ruslar, Amerika ve Rusya’ya göç ettiler. Bunlar, Kars’ın işgal dönemiyle gelen değil, Petro’nun kilise politikasından yılıp bize sığınanlardır.

BÖLGE KİMLİK DEĞİŞTİRDİ

Yazının Devamını Oku

Dorileon

Türk dünyasının Doğu Roma ile olan kavgasından sonra, Batı Hıristiyanlığıyla ilk ciddi karşılaşması 1147 yılının ekim ayının sonunda gerçekleşti. Muharebenin tam yeri (Dorileon) hâlâ münakaşalıdır.

Bugünkü Sarısu Irmağı’nın yakınında Alman Haçlı ordusunun kamp kurduğu ve yol boyu, Sultan Mesud’un süvarileri tarafından hücumlara maruz kaldığı ve aynı yerde kesin bir gece baskınıyla darmadağın oldukları bellidir. Muharebenin tam yeri neresi? Yine buradaki kuvvetlerin sayısı üzerinde abartmalar vardır. Bölgenin topografyasına bakıldığında, bu kadar büyük bir ordunun iaşesinin temin edilemeyeceği açık. Dolayısıyla Haçlılara az sayıda Türk’ün direndiği Anadolu’da ilk ciddi savaşla bölgeye damgalarını vurdukları anlaşılıyor.



HEDEF SAPMALAR VARDI

Haçlıların nasıl olup da doğuya geçtikleri bir muammadır. Kilisenin güçlenmesi, Pierre l’Ermite gibi misyoner keşişlerin propagandası, şövalyelerin yanında fakir halkın yağma için bu sefere katılması gibi nedenler buna açıklık getiremiyor, kaldı ki Haçlı seferleri bir yıl, iki yıl, üç yıl değil daha uzun bir süreyi kapsamaktadır. Arada hedef sapmalar vardı. Birinci hedef, daha ordular Almanya ve Fransa’dan sefere çıkarken etraftaki Yahudi cemaatlerini katletmeleri, yağmalamalarıdır. İkincisi ise sefere katılan gençlerin bazılarının bilhassa İtalyan gemicileri tarafından Mağrib limanlarına götürülüp köle diye satıldıkları biliniyor. Sekiz büyük seferde böyle olaylar oluyor. Nihayet IV. Haçlı Seferi, 1204’te Venedik Cumhuriyeti tarafından Kudüs yerine düpedüz Doğu Roma’nın merkezine yöneltilmiş ve Konstantinopolis 50 yıllık feci bir Latin hâkimiyetine girmiş, katliam ve yağma birbirini izlemiştir.

Haçlı seferleriyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir nokta ilk Haçlı seferinin, her şeye rağmen Anadolu ortasından geçip Antakya’ya inen bir ordu, daha doğrusu düzensiz kalabalık sayesinde

Yazının Devamını Oku

Trablusgarp

29 Eylül 1911’de İtalya bir yılı biraz aşkın süre devam edecek Trablusgarp Savaşı’na kendi tabirleriyle Libya Harbi’ne başladı. Resmi tarihlerde, İtalya’nın savaşı zaferle bitirdiği söyleniyor. Bu sadece Uşi Antlaşması’ndaki neticelerle böyle görünüyor. Genç İtalya’nın büyük devletler safında kolonyal isteklere sahip olmasına rağmen bu gibi savaşları yürütecek gücü olmadığı hem bu savaşta hem de Habeşistan Harbi’nde başarısızlığıyla görüldü.

Trablusgarp Savaşı, İtalyanların tam donanımla ve hiç şüphesiz ki Osmanlı bahriyesiyle mukayese edilmeyecek bir deniz gücüyle saldırmalarına rağmen varlık gösterememelerine neden oldu. Osmanlı bahriyesinin durumu çok hazindi. Uzun süre Haliç’e çekilen donanma, subayların yetiştirilmesi dışında, bir ölçekte bahriye erlerine talim yaptırılmasına rağmen yeterli teknik sınıfların yetiştirilmesini sağlayamamıştır ve donanmanın teknik bakımı da sağlanamıyordu. Bu nedenle denizden Kuzey Afrika’daki bu son imparatorluk parçasının savunmasına destek mümkün olmadı. Osmanlı diplomasinin ağır bir atalet içine girdiği yıllardı. Bizzat sadrazamın, İtalya’yla ilişkilerin iyi olduğunu iddia ettiği bir nutuktan sonra ani hücum yaşanmıştı.



KOLONYALİST UZLAŞMASI

İtalya’nın tasarladığı hücum uzun zamandan beri tartışılıyordu. Daha 1878 Berlin Kongresi’nde Fransa ve Britanya’nın Tunus ve Kıbrıs’ı işgalleri sorunu, kolonyalist devletlerin uzlaşması olarak görülürken İtalya, bu işi tasdik edip etmeyeceğini belirsizce ima etmiştir. Ve bu arada Trablusgarp’ın İtalya’ya ait olduğunu İngiltere ve Fransa kabul etmiştir.

SORUN DÜNYAYI PAYLAŞMAK

Yazının Devamını Oku

Sokullu Mehmed Paşa

1579’da, 12 Ekim günü İkindi Divanı dediğimiz toplantı sırasında, yanına sokulan mecnun bir derviş tarafından katledildi. Osmanlı tarihinde ilk önce, bu uzun boylu Bosnalıya “Tavîl Mehmed Paşa” derlerken daha sonra Bosna’da geldiği kazaya istinaden Sokoloviç/Sokullu Mehmed Paşa unvanı galip geldi. Hazin suikasttan sonra “Şehid Mehmed” Paşa diye de anılır.

İSTANBUL’a iki güzel cami yaptırmıştır. Birisi Unkapanı Köprüsü başında, tersane askerlerine tahsis edildiği için “Azebhane” diye anılan inci gibi bir camidir. Maalesef son Haliç üstü metro köprüsü hem onun görünümünü katletti hem de Süleymaniye Camisi’nin siluetini! Mühendisliğin çok iyi olduğu fakat sanat tarihi ve mimariden anlamayan bir niteliğe sahip ülke için daha iyi bir örnek olamaz. Hatta metro geçirmeyi de hiçbir akıllı şehir plancısı tasdik etmez. Mimar Sinan’ın ona yaptığı ikinci cami ancak onun ölümünden sonra tamamlandı ve son cemaat mahallindeki kemer altları Fatiha süresini içeren çinilerle bezendi. Sultanahmet ile Kadırga semti arasındaki Osmanlı İstanbul’unun süslerindendir.

AKILLI DEVLET ADAMIYDI

Osmanlı tarihinin en uzun süreyle, kesintisiz sadrazamlık yapan devlet adamıdır. Devşirilmesi ilginçtir; devşirme kanununca zorla yazılmış ve genç yaşta devşirme emini tarafından seçilenlerden değildir. Bir papaz ailesinin çocuğudur. Devşirme emini, onu ikna yolu dediğimiz, aileyle yüz yüze konuşarak, çocuğun geleceğinin parlak olduğuna ikna ederek almıştır. Venedik büyükelçisi (Balyo) Marc-Antonio Tiepolo’ya “devşirildiği sırada manastırda yüksek sesle ilahi okumakla görevli olduğunu” söylemiştir. O sırada yaşı yirmiye yakındı. Edirne Sarayı’ndaki Enderun eğitiminden sonra Saray-ı Amire’deki yani bugünkü Topkapı Sarayı’ndaki eğitimi çok kısa sürdü. Çabuk terfi etti. Hatta vezir rütbesine ulaşmadan kaptan-ı derya tayin edildiği biliniyor. Çabuk terfi ettiği için haset rüzgârlarını çektiyse de kısa zamanda münafık takımının çenesi dahi kilitlendi. Akıllı devlet adamıydı.

SUİKASTA KURBAN GİTTİ

Sokullu’nun, bazı aile mensuplarını mesela Mustafa Paşa’yı Budine beylerbeyi tayin etmesi, aynı şekilde diğer kardeşini yeniden müstakil Sırbistan kilisesini kurarak Peç (İpek) patriği yaptırtması onun katline ve III. Murad ve etrafının nepotizm (akrabacılık) eğiliminden ürkmesine sebep olarak gösterilir. Bu değerlendirmelerin dışında Büyük Kanuni’nin son sadrazamıydı. Zigetvar kuşatmasında yanındaydı ve ölümünün ustaca saklanması, onun tertiplediği bir sahnelemedir. II. Selim devrinin satveti, büyük ölçüde Sokullu Mehmed Paşa ve Lala Mustafa Paşa gibi büyük devlet adamlarının eseridir. Emrinde devlet yönettiği üçüncü padişah ise III. Murad’dır ve o dönemde suikastla devlet sahnesinden çekildi.

Yazının Devamını Oku

Azerbaycan’ın Karabağ’ı

18. asır sonundan itibaren bugünkü Azerbaycan, muhtelif hanlıkların idaresi altındaydı.

Karabağ Hanlığı da bunlardan birisidir. Türkmen asıllı Safevi hanedanının hâkim olduğu dönemde bugünkü Azerbaycan da İran Şahlığı’nın sınırları içine girmişti. Nadir Şah’tan sonra arada bir Osmanlı devri hâkimiyeti de vardır. Safevilerden sonra burada yerli hanedanlar yönetimi ele aldı. Kafkas’ın en ilginç bölgelerinden biridir. Güzelliği ve verimliliği bir tesadüf değil, bilhassa ‘muganni’ ve ‘muganniye’lerinin renkli sesleriyle tanınır. Birçok ülkede böyle bölgeler vardır. Muhtemelen Karabağ’ın coğrafi konumu, rakımı ve halkının folkloru buna imkân sağlıyor. Geçmiş asırlarda ve halihazırda birçok Azerbaycanlı ses sanatçısı Karabağ’dan çıkmıştır.



RUSYA’NIN ELİNE GEÇTİ

19. asırda Osmanlı İmparatorluğu’ndan Rusya’ya Ermeni göçü başlayınca bunların bir kısmı Karabağ’a yerleştirildi, bu, 1828 Türkmençay Antlaşması sonrasıdır. Bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti yani İran şahlarının kuzey kesimini kontrol ettiği İran bölgesi, bu antlaşmayla birden Rusya’nın eline geçmişti. Nüfus hareketlerinin kontrolü tamamıyla Rusya İmparatorluğu’nun bürokrasisine bağlıydı ve Çarlık bürokrasisi nüfus hareketlerini gerçekten etkin bir politika için kullanmayı biliyordu. Çarlık, bütün imparatorluklar için kaçınılmaz olan bu politikayı en fazla uygulayanlardandır.

STALİN KULLANMADI

Yazının Devamını Oku

Yıldırım Seferi yapan ilk mareşal Yavuz Sultan Selim

Tam 500 sene evvel, 20 Eylül gününde cihan tarihinin ve ateşli silahlar devrinin en önemli mareşallerinden biri Yavuz Sultan Selim Han vefat etti. Babasının öldüğü noktada ölmüştü. Rumeli seferi yolunda... Dünya tarihinde ateşli silahlar döneminin başlangıcında “Yıldırım Seferi” yapan ilk mareşal olduğunu belirtmek abartma sayılmamalıdır.

'Yavuzculuğu her yerde kullanmaktan imtina etmeyen anlayış ve kültür çevreleri nedense bu 500. yılı pek çabuk geçiştirdiler. Akademik çevrelerden en hafif anlamıyla ciddi olan, yeni buluşlar ve tetkikler içeren bir sempozyum görmedik, “Çelebi böyle olur bizde Yavuz Selim olmak”. Büyük hükümdarın 500. ölüm yıldönümü sessiz sedasız geçti. Yavuz Sultan Selim’i kasaba mahallelerinde ucuz politika malzemesi olarak tartışmak dururken ciddiyet nemize gerek!

ÇÖLÜ AŞIP KAHİRE’YE GİRDİ

Yavuz Sultan Selim Han, şairdi, Farsçası mükemmeldi, Arapçası da öyleydi. Kırım Hanlığı bölgesini, Kafkasya ve Karadeniz’i onun kadar iyi bilen bir komutan yoktur. Sekiz yıllık saltanatın öncesinde 20 yılı aşkın bir süre valiliği (Trabzon sancak beyi), daha doğrusu komutanlığı vardır. Âdeta bağımsız hareket eden bir prensti. Kanuni’nin de kendisinin de talihini o tayin etmiştir. Onun tasavvuru sayesinde Muhteşem Süleyman’ın dikensiz bir yolu oldu. Yavuz’a “tiran” ve “müstebit” gibi lafları yalnızca cahiller eder. 16. asırda tahta geçmenin yolu hem Doğu’da, hem de Batı’da onunkinden daha farklı yöntemlerle olmuyordu. Sina Çölü’nü, çöl tarafından geçip Kahire’ye giren o oldu. Bunun örneği de yoktur. Kendisinden sonraki örnek Birinci Cihan Harbi’ndeki Cemal Paşa hezimetidir. 1914 yılında Kanal Harekâtı’nda ordunun lojistiği hazindi ve askerimiz kum fırtınalarında telef oldu.

YENİ BİR KİTAP

Bu sıralarda Yale Üniversitesi tarih profesörlerinden Alan Mikhail, Yavuz Sultan Selim’in bir dünya cihangiri olduğunu ve tarihi değiştirdiğini ileri sürdü (Yavuz Sultan Selim’i anlattığı “God’s Shadow” kitabının yazarı). Yazarın 18. asır Mısır ekolojisi üzerine yazdığı kitap da ciddi bir eserdir (“Osman’ın Ağacı Altında - Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çevre Tarihi”, İş Kültür Yayınları). Her tarihçinin okumasını tavsiye etmişimdir. Yazık ki Anadolu üzerine böyle bir eser yok.

ELEŞTİRİ İNSAFLI DEĞİL

Bu profesörü eleştiride Amerikan usulü bir modelle karşı karşıyayız. Harvard Üniversitesi Türk araştırmaları profesörü Cemal Kafadar ile Chicago Üniversitesi’nden Cornell Fleischer meslektaşlarımız ortaklaşa bildiriyle Alan Mikhail’i yerden yere vuruyorlar (“How to Write Fake Global History”, Cyber Review of Modern Historiography). Bu makaledeki eleştirileri pek insaflı bulmadığımı söylemeliyim. Mikhail’in abartmaları ondan daha fazla abartılarak tenkit ediliyor. Bu gibi usullerin genç nesiller tarafından benimsenmemesi gerektiğini ve eski oryantalistiler döneminin tenkit ciddiyetine avdet edilmesini tavsiye ediyorum.

DENİZCİLİĞİ GELİŞTİRDİ

Yazının Devamını Oku

Sakarya zaferi

Sakarya Muharebesi 22 gün, 22 gece sürecek, yani 23 Ağustos 1921’de başlayıp 13 Eylül 1921’de bitecektir. Sakarya Muharebesi’yle Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, tanınan ve ön planda tutulan, önerilerinden ve stratejik planlamalarından çekinilen orduya sahip bir kuvvet olarak görüldü. Bu, 30 Ağustos için kaçınılmaz, dinamik bir dönemi başlattı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin iç isyanları bastırdığı ve mahalli direnişe halk kuvvetlerini de kattığı dönem 1920’de bitmiştir. Bu dönemin en düzenli ve etkili direnişinin, Hatay Dörtyol’da başlayıp Maraş, Antep ve Urfa’da doruğa ulaşan savunmalar olduğu açıktır. 1920 yılının mayıs ayında Fransızlarla yapılan anlaşmayla güneydoğu cephesi teminat altına alınmıştır. Böylece ismi geçen savunma noktaları ve Sykes-Picot Anlaşması’nın Fransa’ya vaat ettiği, neredeyse Malatya’ya kadar olan bölge savaşın dışında kalacaktır. Fransa ile ilişkilerin sürdüğü bu dönem, 1921’de Sakarya Muharebesi sonunda Fransız dış politikasının kesin kararıyla artık karşılıklı tanımaya da dönüşecektir. Moskova ve Kars antlaşmalarıyla da Türkiye’nin doğusundaki sınır çizilmiştir.



Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ordularının Yunanlar karşısında etkin bir savunma gösteremediği açıktır. Bununla birlikte başta Anastasios Papulas olmak üzere Yunan ordu komutanları Anadolu içlerine ilerlemekten, yani yeniden iktidara dönen Kral Konstantin’in stratejisinden pek hoşnut değillerdi. Bunun realist olmadığı açıktır.

ROMA TAKTİĞİ UYGULANDI

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa ve İcra Vekilleri Heyeti Başkanı (yani başbakan derecesinde sayılabilir) Fevzi Paşa, Batı Cephesi birliklerinin Yunan ordusuyla mesafe bırakarak Sakarya hattının doğusuna çekilmesi gibi bir strateji uygulamaya başladılar. Bu ilginçtir, ancak tarihte uygulanmamış değildir. Roma orduları karşısındaki Mitridat’ın sistemidir. Aynı stratejiyi Napolyon’a karşı Kutuzov da uygulamıştır ama orada çok daha geniş bir alan ve Fransa için yabancı bir iklim söz konusuydu. Buna rağmen cesurane atılımın Sakarya’da tuttuğu görülecektir. Ordular bütün Osmanlı tarihi boyunca en güçlü zamanlarda bile düzenli bir ricat yapamıyordu. Ricat bir müddet sonra bir bozguna dönüşmekteydi. Hünyadi Yanoş’a karşı da 1440’larda bu görüldü. Ordu ancak Varna’da toparlanabildi ve müdafaaya geçebildi. 1683 yılının eylülündeki Viyana bozgunu ise ricatin bozguna dönüşmesidir. İlk defadır ki ricatin Roma ordularındaki recedere (Lat., geri çekilme) tarzında düzenli bir yöntemle uygulandığı görülür.

Yazının Devamını Oku

Muhteşem Süleyman

1566 yılında bugün (6 Eylül), Osmanlı tarihinin en uzun süre saltanatını süren, hayatı boyunca Bağdat, Tebriz, Viyana, Belgrad, Rodos deniz cengiyle Ortadoğu ve Avrupa atlasını değiştiren, Macaristan krallığının, 1526 yılı 29 Ağustos’undaki Mohaç cengiyle sonunu getiren Muhteşem Süleyman öldü.

Son seferi Zigetvar Kalesi’neydi, bu kalenin kuşatması süresince ölümcül şekilde hastalığı arttı. Son hücum emrini verdiğinde ruhunu da teslim etti ve bu son hücumla da kale düştü. Tıpkı bundan 177 sene evvel Kosova’da büyük ceddi Sultan I. Murad’ın naaşına yapıldığı gibi hükümdarın iç organları ruhunu teslim ettiği yere gömüldü. Daha sonra oraya bir türbe yapılacaktı. Bu türbe Macaristan’ın 1686-89 yeniden Habsburg Alman kuvvetlerinin eline geçişinden sonra tahrip edilmiştir. Türbe şu sırada Macar Bilimler Akademisi’nin desteği ile Macar mimar ve tarihçilerin takdire şayan mesaisiyle tekrardan tespit edilmiş bulunuyor, belirlenen yer tarihi belgelere de uyum göstermektedir.

ÖLÜMÜ GİZLENDİ

Padişahın ölümü tabii ki ordudan gizlendi. Âdeta mumyalanarak, Zigetvar’a gelirken olduğu gibi zaman zaman dönüş yolunda da arabaya oturtuldu. Tahtına oturtularak, zaferi kazanan ordu selamlattırıldı. Ne var ki Belgrad’a ulaştığında haber duyulmuştu. Ordunun feryad-ı figânı Şehzade Selim’in Kütahya Sancağı’ndan yetişmesinden sonra arttı. Dönüş yolunda Edirnekapı’ya yaklaşıldığında kapıkulu askerinin ilk isyanı ortaya çıktı. Zigetvar’dan dönüşteki başarılı ameliyeyi ve Edirnekapı önündeki kargaşayı Muhteşem Padişah’ın son sadrazamı Sokollu Mehmed Paşa geçiştirmiştir. Zeki ve büyük bir devlet adamı olduğunun ilk göstergesi de bu oldu denebilir.



Zigetvar önündeki cenkte Macaristan’ın ünlü komutanı Zrinyi Miklos cesur ve akıllı bir müdafiydi, ama Zigetvar’ın alınması Osmanlı İmparatorluğu’nun Macaristan üzerindeki hâkimiyetinin berkitilmesi ve Habsburgların imparatorluğunun devamlı müdahalelerinin önlenmesi bakımından önemliydi. Nitekim de öyle oldu.

Yazının Devamını Oku

Ağustos zaferleri

Ağustos ayının Türkiye tarihinde önemli meydan muharebelerinin ve zaferlerinin ayı olduğu bilinir.

Ağustosun bu alanda bereketli bir zafer kronolojisi göstermesi bir tesadüf değil; zamanın savaş teknolojisi ve Türk ordularının belirli bir stratejik alışkanlığı bu ay üzerinde bazı savaşların yığılmasına neden olmuştur. Hatta bu bazen bizim seçimimizin dışında zorunlu olarak da böyle gelmiş olabilir. Sultan Alp Arslan’ın Malazgirt’te Romanos Diogenes ile karşılaşması şüphesiz ki Selçuklu ordusunun, özellikle süvarinin savaş için kendine uygun bir mevsimi, yani ağustosu seçmesi ile ilgilidir. Sultanın amacı Anadolu’nun fethine devam etmekten çok güneyde Suriye, Filistin ve Mısır’a yönelmekti. 1526 Mohaç Cengi, Osmanlı ordularının Avrupa seferine belirgin bir mevsimde başlaması, mevsime göre konaklamalarla belirli mıntıkaya ulaşılmasıyla yakından ilgilidir. Daha erken ulaşma iklim, daha geç kalma da yine iklim nedeniyle tercih edilmiyordu. Her halükârda Mohaç’la Osmanlı İmparatorluğu büyük Macar krallığını ortadan kaldırdı ve bir gün içinde zaferle Avrupa kuvvetler dengesini altüst ederek, iki asır kadar süren ayrı dengelere dayalı yeni bir dönemi başlattı.



AĞUSTOSUN SON SAVAŞI

Hiç şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan Birinci Cihan Savaşı’ndan sonraki vahim yenilgi ve istilayı getiren mütareke ve Sevr dönemi, diplomatik bakımdan daha erken, fakat ön planda yine ağustos-eylülde devam eden 1921 Sakarya Meydan Muharebesi ve onun neticesinde Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ana strateji konusunda müttefiklerle tam anlaşamaması yüzünden zorunlu olarak ağustosa kaymış son büyük savaştı.

BÖLÜNME KESİNLEŞTİ

Yazının Devamını Oku