Paylaş
KURTULUŞ Savaşı’nın ressamı olarak anılan Albay Selahaddin Düzgünoğlu’nun hatırasına Millî Savunma Bakanlığı Harita Genel Müdürlüğü vefakâr bir çalışma yaparak özel bir katalog hazırladı. Mühendis Albay Murat Erken ve Millî Savunma Uzmanı Harun Kaya tarafından hazırlanan katalogda, Harita Albayı Selahaddin Düzgünoğlu’nun 1919-1922 yılları arasında Türk milletinin bağımsızlık ruhunu, millî şuurunu ve zafere olan inancını resmederek oluşturduğu, kendi ifadesiyle “Mefkûre Kartları” ile hayatından önemli kesitler yer alıyor.

Selahaddin Düzgünoğlu, bir harita çalışması önünde.
KAPSAMLI BİR SERGİ
Ayrıca Düzgünoğlu’nun Kurtuluş Savaşı dönemine ait mefkûre kartları, eskiz defteri, resim paleti, İstiklâl Madalyası, şahsi eşyaları, tarihî fotoğrafları ve çiziminde görev aldığı Medine haritasının da görülebileceği kapsamlı bir sergi düzenlenmiş durumda. Yıl sonuna kadar açık kalacak bu sergi, Kurtuluş Savaşı Müzesi’nde ziyaret edilebilir.
Bir hususun üzerinde duralım; Türkiye’ye modern resim, ordu sayesinde girmiştir; çünkü bu teknik bir gerçektir. Realist resim yapmak, bir zamanlar Matrakçı Nasuh’un Bağdat Sefernamesi veya II. Viyana Kuşatması sırasında hazırlanan harita-minyatürler kadar önemlidir. O tarihlerde bu tür çalışmalar harp sanatı için yeterli sayılırdı; bunu herkes ifade ediyor.
19. asırlar ise farklıdır. 18. yüzyılda gravür tekniği Türk ordusuna girmedi; onun yerine yabancıların çizdikleri kullanıldı. Luigi Ferdinando Marsigli’den istifade etmemiz buna bir örnektir. 19. yüzyılda bu açık kapatıldı. Özellikle Polonya ve Macaristan’dan gelen 1848-1849 mültecisi askerler bu konuda önemli rol oynadılar. Böylelikle muharip sınıf Türkiye’ye modern resmi de getirmiş oldu.

Selahaddin Düzgünoğlu ve eşi Hatice Resan
HER ZAMAN AÇIĞI KAPATTILAR
Gerçi sivil ressamlar önde gibi görünür, fakat asıl resmin yayılması ve eğitim boyutu askerî çevreler sayesinde olmuştur. Bu bakımdan askerî resim bizim için çok önemlidir ve asker ressamların yaptıkları her zaman bir açığı kapatır. Harita Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı bu katalog da bana bunu hatırlatıyor. Katalogda Kurtuluş Savaşı’na ait kartpostallar yer alıyor. Bunlara özellikle önem veriyorum; çünkü bunlar hamaset içeren, teşvikkâr resimlerdir.

‘İleri’ başlıklı mefkûre kartı.
Mimari de Türkiye’de askerî bir sanattır. Mimar Sinan asker bir generaldir. Dolayısıyla ordunun inşaat ve yapı alanındaki katkısı da itici bir güç olmuştur. Türkiye modern resim ve mimariye Sanâyi-i Nefîse Mektebi ile girmiş değildir; bunlar fazla iyimser kabullerdir. İstesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de modern sanatlara askerî sanatçılar yoluyla girdiğimizi bilmeliyiz.

‘İskelede Takalar’ tuval üzerine yağlı boya: 45x72, 1927.
ASKERÎ ARAZİLER MESELESİ
TÜRKİYE’de askerî araziler stratejik bakımdan önemlidir. Evvela ağaçlandırma, ikincisi de bazı konumların muhafazası açısından... Aslında bu, geçen asırlardan, yani 18., 19. ve 20. Yüzyıllardan, Avrupa’da da görülen önemli bir uygulamadır. Her zaman askerî arazilerin korunması, buralardaki imar düzeni ve ağaçlandırma önem kazanmıştır. Ordumuzda da bu, en mühim safhalardandır.
Yakın zamanlarda ise bu anlayıştan vazgeçildi. Askerî alanlar sivil kullanıma açılıyor. Açılan bu arazilerin büyük bir kısmının millî ihtiyaca ve plana uygun biçimde kullanılmadığı görülüyor. Kimi zaman stratejik sanayiye bile tahsis edilmediği açıktır. Bunun çok tehlikeli bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Zira dünyadaki son gelişmeler, askerî arazilerin, sanayinin ve mimarinin önemini fazlasıyla koruduğunu gösteriyor. Bu esaslara riayet edilmediği takdirde ciddi güçlükler ortaya çıkar. Yakınlarda TRT’de çıkan haberi görmüşsünüzdür; Almanya Savunma Bakanlığı, askeri alanların sivil kullanıma dönüşüm sürecini durdurdu. Almanya Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada, “Silahlı kuvvetlerin gelecek yıllarda daha da büyütülmek istenmesi nedeniyle yeni gayrimenkul ihtiyaçlarının ortaya çıktığı, bu kapsamda orduya ait mülklerin sivil kullanıma devredilmesini öngören dönüşüm sürecinin durdurulduğunu” belirtmiş.
TÜRKİYE NEDEN GERİ DURUYOR?
Bu neden? Çünkü askerî alanlardan, insan gücünden ve muharip kapasiteden faydalanacak bir topluluk oluşturmak, bir de üstüne AB politikasının dışlamaya çalıştığı kesimlere karşı bir gözdağı vermek istiyorlar. Bu konunun akıllı bir stratejiyle ele alınması gerekir. Ursula von der Leyen’in girişiminden anlaşılıyor ki eski Türk dünyasından ya da Türkiye’den insan çekmek için uğraşıyorlar. Bunu engellemek gerekir. Peki bizim rakibimiz olanlar askerî sahalar ve tesislerle ilgili yeni kararlar alırken biz neden geri duruyoruz?
Avrupa’da daha evvel NATO üyeliği söz konusu olmayan bazı devletler, en başta İsveç, NATO’ya girmek için ne manevralar yaptı ve Türkiye’yi ikna etmek için ne derece diplomatik çaba sarf etti. Çünkü stratejik açıdan teröre karşı mücadelede bizimle beraber olamamışlardı. Nihayet bu konularda bir uzlaşmaya varıldı.
Hâlbuki İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Sovyetler Birliği’nin ani büyümesine karşı Batı dünyasında başlayan anti-komünist dalga ayrı bir strateji geliştirmiştir. Norveç bugün Avrupa Birliği üyesi değildir. Aşağı yukarı kendi İskandinav Birliği dışında Avrupa ile hiçbir iktisadî ve mâlî birlik içerisinde yer almaz. Ama NATO’ya girmiştir. Buna karşılık İsveç, uzun süre NATO’ya girmemişken, bugün girmiş bulunmaktadır. Bu konuda anti-NATO’cu davranan sivil kuruluşlar bile görüşlerini hemen değiştirmek zorunda kaldılar.
Almanya silahlanıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra demilitarize edilmiş ordusunu ve gençliğini yeniden militarize etmek sevdasında. Keza sulhsever görünen diğer ülkeler de öyle. İsviçre ise bütün nötr ve savaş karşıtı tutumuna rağmen, belki de Avrupa’nın en çok ve en hızlı silahlanabilecek, savaş kabiliyetini kazanabilecek devletidir. Bunu çok kişi bilmez. Avrupa devletleri içinde her an savaşa hazır olan ve kendi çapında savunmasını sağlama kapasitesi bulunan odur.

NEDEN ÖNCELİK SAĞLANDI
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra NATO’ya girmek isteyenlerden biri de İspanya’ydı ama almıyorlardı. Bunun üzerine ABD ile stratejik ortaklık kurdu. Foster Dulles, General Franco’yu ziyaret ettiği gün meşhur sözünü söylemiştir: “İspanya, iç savaşı asıl şimdi kazandı.” NATO’nun gözlemci statüsüne benzer bir konumdan başlayarak katkılı üyesi oldu. Bugün orada demokrasinin dönüşü ve hatta Birleşmiş Milletler’e alınışı bile bu süreçten sonradır. Almanya da aynı şekilde...
Bu hava içerisinde Türkiye’de bazı çevrelerin “vesayet” sözüyle anti-militer bir tutum aldıkları görülüyor. Askerî müesseselere ve tesislere karşı bir alerji duydukları hiç sır değil. Çıkar yol bu değildir. Türkiye, demilitarize bir ülke olamaz. Etrafımızdaki dünyanın hâli ortada... Ordusu hazır olmayan milletlerin sonunun ne olacağı açıktır. Ananemize ve tarih anlayışımıza aykırı olan bu görüşlere maalesef basında da sıkça rastlanıyor. Hizaya gelerek konuşmak ve tartışmak lazım.
Hasdal arazisinin Bezm-i Âlem Vakfı’na tahsis edilmesinin gerekçesini doğrusu anlayabilmiş değilim.
Neden 1900’de Sultan Abdülhamid Han tarafından kurulan Darülfünun değil? Neden 1933 reformunun ardından büyük bir dönüşüm yaşayan Edebiyat Fakültesi değil? Bu kurumların yüzlerce kalem ihtiyacı varken tercih Bezm-i Âlem’den yana nasıl ve niçin öncelik oluyor? Bezm-i Âlem böylesine büyük yatırımlar mı yapıyor? Kamuoyunun aydınlatılmasında fayda var; biz de öğrenmiş oluruz.
Türkiye’de darbecilik kaosuyla kitleleri oyalamak ve modern tarih yazmak mümkün değildir. Şurası bir gerçektir; Portekiz Karanfil Devrimi dışında, kısa süreli darbe dönemleri ancak Türkiye’de görülür. 27 Mayıs bütün anayasal düzeni değiştirdi ama bir buçuk sene bile sürmedi. Darbeyi yapanlar sivil hayatın kurumlarına intibak ettiler; üstelik her türlü tenkit ve hücumu da kaldırarak... 1972 müdahalesi bir ültimatomdan ibaret kaldı; ne meclis ne hükûmet değişti. Sonunda da özel sektörün istediği cumhurbaşkanı, yani 27 Mayıs darbesine karşı olan asker Fahri Korutürk reisicumhur seçildi. 1980 darbesi de kısa sürmüştür. Şunu söylemekte beis duymuyorum: Ben 1982 Anayasası’nı reddeden yüzde 8’e dâhilim. Diğer Yüzde 92 de benim kadar açık konuşsun.
Paylaş