Karantina günlerinin sembolü

Karantina günleri, bugün Türkiye için oldukça yeni bir olay. Gerçi yıllar önce kolera vakası sırasında İstanbul’da da benzer tedbirler alınmıştı ama çok daha yüzeysel ve bu bölgeye mahsustu. Şimdi bütün Türkiye’de insanların evlerde oturması isteniyor ama bunun için imkânların her hanede bulunmadığı açık. Bazı yerlerde ısrarla dışarıya çıkmak istiyorlar. Bu duyguyu anlamak mümkün ama onaylanamaz. Çünkü bu yasağa uyulmadan facianın geçiştirilmesi mümkün değil gibi görünüyor. Fen insanlarının söylediği budur.

Bugünlerde internette dört yaşlarında bir çocuğun videosu paylaşılıyor. Son derece sempatik bir oğlan çocuğu. Türkçesinin de bir takım spikerlerden daha açık olduğunu söylemeliyim. “Sizin yüzünüzden burada oturuyorum, dışarı çıkamıyorum, arkadaşlarımı göremiyorum, onlarla oynayamıyorum, parka gidemiyorum, hep sizin yüzünüzden” diyor. Zemine yumruğuyla vuruyor. Bunu unutmayalım. Bizim dünyamızın getirdiklerini bu çocuklar çekiyor ve gelecek nesillerin üstüne yüklenecek! Sesini hiç unutmamamız gereken çocuklardan biri ve surat ifadesini de lütfen gözünüzün önünde tutun. Karantinanın sembol görünümü bu protestocu minik.

Karantina günlerinin sembolü

BAZI DOĞRULARI YAYMAMALI

Televizyonda uzmanlar çeşitli tahminler yapıyor bence en çok dikkati çeken ve ürperten tabii ki ölüm tahminleri. Bazı doğruları yurttaşların önünde yaymak doğru değildir, hele bu doğrular birtakım tahminlerse. Sağlık ilminin çeşitli branşları var, tıbbın içindeki hekimlerin nasıl ihtisası varsa halk sağlığı gibi konuların da belirli bir ihtisasa ve bilgi birikimine dayandığı açık. Kendisi de halk sağlığı yapan Dr. Nuriye Ortaylı bu konuda bana bir açıklama yaptı. Bazı yanılma payı yüksek hesaplamalarda olumsuza doğru yapılan abartmaların bilhassa televizyonlarda geniş kitlelere söylenmesinin, bildirilmesinin hiçbir anlamı yok. Bu sayılar insanları ya paniğe ya da duyarsızlık, çaresizlik ve kaderciliğe sevk eder. Bu tür projeksiyonları söyleyeceğiniz, tartışacağınız insanlar karar vericiler, yöneticiler olmalı. Maalesef medyanın kullanımında insanlara günlük yaşamda nelere dikkat edecekleri, ellerini nasıl yıkayacakları, maske ve eldiveni kullanıp kullanmayacakları, umumi vasıtalara binmek zorunda olanların nelere dikkat etmeleri gerektiği gibi önemli hususlar pek anlatılmıyor. Oysa yabancı televizyonlarda bunlar ayrıntılarıyla gençlere, çocuklara ve çalışan insanlara anlatılıyor. Buna karşılık yüksek tahminlerin(!) yapıldığı programlarda bazı abartmalara gidildiği çok açıktır. Salgının gidişatını görmek ve hazırlık yapmak için şüphesiz bazı projeksiyonlar kullanılabilir ama halkın önünde ve iletişim araçlarında değil. Onların hazırlanacağı raporlar ve tartışmalar başka yerlerdir.

BUNA KUŞKUYLA BAKIN

Şimdi bir şeyin üzerinde durmamız gerekiyor. New York Üniversitesi’nde bir Türk profesör bir hafta önce o anda Türkiye’de 500 bin insanın koronavirüs ile enfekte olduğunu iddia etti. Bu zatın ismi dışında kim olduğunu bilmiyoruz. Olumsuz yöndeki bu şiddetli abartmanın sadece basit bir hesap hatası olduğu konusunda şüpheliyim, herkese de bu tür ortalıkta dolanan abartma ve kışkırtmalara kuşkuyla bakmaları öneriliyor.

MARİFET İLTİFATA TABİ

Fakat asıl sorun örgütlenme üzerinde, şu sırada sağlık personeline yardımcı olunmuyor. Türkiye’deki hekimler ve diğer sağlık çalışanları son derecede yüksek bir itibar ve saygıyı hak ediyorlar. Bu başka ülkelerin sağlık çalışanlarıyla bile mukayese edilmeyecek yüksek bir düzey. İnsanlar çok çalışıyorlar, kendi sağlıklarını ve hatta canlarını bile tehlikeye atıyorlar. Marifet iltifata tabidir. Çalışanlarımızın sağlığını ve dinlemesini temin etmek zorundayız, aksi takdirde faaliyetlerine devam edemezler. Bazı hastanelerimize zaten şu sıra boşta kalan oteller kapılarını açtılar. En başta Taksim’deki Divan Oteli ve belki başka şubeleri, yine aynı şekilde The Marmara sağlık personelinin geceleri ağır mesaiden sonra konaklayıp tekrar hastanelerine gitmeleri için bu imkânları onlara verdi. Bazılarından ise istenen yerine getirilmiyor. Eyüp Devlet Hastanesi’nin yanındaki Mövenpick böyle bir talebi reddetti. Düşününüz 12 saat çalışan personelin her mesai için İstanbul’un bir ucundan bir ucuna gidip gelmesi mümkün olabilir mi? Ayrıca hastanede şayet kendileri virüsü kapmışsa bunu evlerine taşımaları doğru mu? Yapılacak ilk şey onlar için uygun ve izole dinlenme yerleri temin etmektir. Bu boş otellerin birinden, mezkur Mövenpick’ten talep edilen yardım otel tarafından reddedildi. Yarın normale döndüğümüzde, oteller tekrar açıldığı zaman ben bu açılışın nasıl olacağını çok merak ediyorum. Yüzleri kızarmayacak mı? Bu memleketten kazandığını vermek istemeyenlerin bu gibi vurdumduymazlıklarına acaba vatandaşlar göz yumacak mı?

OKUL TATİLİ OLUMLU

Çocuklarımızın okul tatiline erkenden sokulmaları bir kazanç. Bunu birçok insan gibi ben de olumlu bir tedbir olarak görüyorum. Ne var ki çocukların eğitiminin sadece bakanlığın paketiyle olması yeterli görülmüyor. Biraz baktım, evde oturan çocuklara jimnastik eğitimi yeteri kadar yer almıyor. Onların kabiliyetlerinin gelişmesine yardım edecek müzik ve resim gibi dallardaki öğretici unsurlara dikkat edilmiyor. Mesela birtakım çocuklara solfej öğretilebilir, orkestra enstrümanlarının sesleri üzerinde durulabilir, bir orkestranın çoksesli bir eseri nasıl canlandırdığı verilebilir, Türk müziği üzerinden de aynı şey yapılabilir, resimde renkler nedir, bir tabloya nasıl bakılır? Bunların öğretilmesi mümkündür. Her şey den evvel sağlık sorunlarına, korunmaya bakılması gerekir, gençlerin nasıl bir eğitim alması gerekir. Bu paketlerin iyi hazırlandığı kanısında değilim.

HAZIRLIKSIZ YAKALANAMAYIZ

Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitim bakımından hazırlıksız yakalandığı söyleniyor. İnternet çağındayız, hazırlıksız yakalanmak pek kabul edilecek mazeret değil. Çünkü bu gibi durumlar için daha erkenden paket programların hazırlanması gerekir ve bunların ciddi uzmanlara yaptırtılması gerekir. Maalesef bir müddettir bu gibi ihaleler arkadaşlara veriliyor ve ortaya zevksiz programlar çıkıyor. Dolasıyla bu gibi hazırlıkların ciddi bir şekilde yapılmasının beklemesi herkesin hakkıdır ve lütfen her programın yönünün de değişik olması gerekir. Tam okul sınıflarındaki öğrencilerle birebir yapılan programı ekranda vermek mümkün olmaz, çünkü karşınızdaki alıcının, çocuğun ve genç öğrencinin dikkati dağılıyor mu, gerçekten dikkatini toplamış mı, gerçekten ilgi duyuyor mu? Bunları ölçmemiz mümkün değil. Kolayca kabul ettirilebilecek, kolayca etkileyebilecek programların hazırlanması gerekir. Bu belki müfredat programına uygun bir çizgi değildir ama en azından bu boş ve gerilimli günlerde çocukları ve gençleri biraz da başka denizlere açar, göğe başka türlü bakmalarını sağlayabilir. Bu açıdan bu online eğitimin çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Şimdiden hiç değilse yeniden bir tashihe gidilmesi mümkündür, onu yapalım.

SAYGI

Karantina günlerinin sembolü

Bu hafta tıp camiasının, İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’nin çok sevilen hocası klinik şefi Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu ve İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin değerli patoloji hocası Prof. Dr. Feriha Öz aramızdan ayrıldı. Sağlık çalışanları ve hekimlerin arasında kaybettiklerimiz yüksek sayıda, fedakârlıkları görülüyor. Türk halkının ilginç bir özelliği var, savaşlarda da önde gidenlerin arasında komutanlar bulunur ve şehit düşerler, bu bir yapıdır. Cemil ve Feriha hocalara ve onların fedakâr arkadaşlarına ve öğrencilerine saygımızın ebedileşmesi lazım. Galiba tıp insanlarına hâlâ madalya vermeyi bilmiyoruz. Bugün olmazsa ne zaman?

MİMAR SİNAN'IN KÖPRÜLERİ

Karantina günlerinin sembolü
Fotoğraf: Nurhayat CİVELEKER

Bu arada Kanal İstanbul ihalesi nasıl yapılıyor anlamıyorum. Burada projenin gerçekleşmesi için Osmanlı’nın sefer-i hûmayun köprülerinden mutlaka bazılarının suyun altında kalması ve kanal için kazılması gerekiyormuş. İşittiğime göre büyük Mimar Sinan’ın çok istisnai eseri Büyükçekmece Köprüsü üzerinde imzası vardır, projenin dışındaymış. Buna karşılık Odabaşı ve Dursunbey köprüleri, güya taşları numaralandırılarak nakledilecekmiş. Bunları söylemesi kolay. Türkiye restoratör mimarlar ülkesi değil. Sayıları çok az ve parmakla göstereceğimiz restorasyonların sayısı azın da azı. Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Yiğit Ozar etraflıca açıkladı: “Restorasyon için yapılan önermeler ve belgeler çok eksik”. Yani biz bu zamandan gelecekteki kuşağın gözünü boyuyoruz. Bunlar hoş olaylar değil. 1950’lilerdeki imar programında nelerin kaybolduğunu hâlâ hatırlayanlar var, unutanlar da gün geçtikte hatırlıyorlar. Benim bile çocuk halimle görüp acıdığım imar kurbanı Kara Ahmet Paşa Sebili ve Kara Mustafa Paşa Külliyesi gibi anıtlar vardır.

 

X

Yanlış bir misilleme

Bize göre YÖK uygulaması mümkün olmayan ve aynı zamanda hukukun genel bir kurumuna, yani ahde vefa ve akit kurallarına aykırı bir karar aldı. Şu anda Galatasaray Üniversitesi’ne gelen Fransız profesörlere Türkçe öğrenmeleri zorunluluğu konuyor (B2 grubu), aksi takdirde görev yapamayacaklarmış.

Bu, Fransa’daki Türk öğretmen ve din görevlilerine Fransızca mecburiyeti koyan kurala bir tepki, mukabele-i bilmisil oluyor; tabii ki öyle değil. İlkokul ve ortaokulda Türk çocuğuna öğretmen olarak giden ve orada çalışan Türklere dini hizmet ve tedris vermeye gidenlerin Fransızca bilip bilmemesi gerektiğini tartışacak değilim. Ama Galatasaray’a gelen Fransız profesörlerin, hele hukuk ve sosyal bilimlerdekilerin Türkçe bilmemesi daha iyidir. Çünkü zaten eğitimde Türkçe okutulacak dersleri ve branşları Türkçe okutuyoruz. Hâlâ devam ettiğim ve 20 yılı aşan tedrisatta hukuk tarihi dersini sadece Erasmus mübadillerine ve bir de yaz kursunda olmak üzere birkaç kere Fransızca vermek zorunda kaldım. Birtakım dallarda Fransızca ders yapılıyorsa bu gerekli olduğundandır. Aynı dersin bir başka alternatifi Türkçe de veriliyor.



BU SAATTEN SONRA OLMAZ

Sosyal bilimler ve hassaten hukuk dalında Fransızca eğitimin faydaları tartışılmaz. Zaten Galatasaray Üniversitesi kurulurken Fransa ile bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmada böyle bir mecburiyet yoktur. Buraya gelenlere bu saatten sonra Türkçe öğren demek, hukuk ilkelerine (akid prensiplerine), ahde mugayirdir.

YETERİNCE TERCÜMAN YOKTU

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayra

Cahit Kayra’yı bundan 20 yıl önce tanıdım. Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı. Devletin sorumluluğu ve hesap sormayan bir halka karşı, hesap verme edebi bizlere Cahit Kayra’nın neslinden kalmadır.

Haftanın belli günlerinde öğle vakitlerinde Beşiktaş’taki Turgut Vidinli’nin restoranında toplanırdık. İki Kabataşlı, Hilmi Yavuz ve Hasan Pulur, kadim dostum Eski Eser ve Müzelerden sorumlu Kültür Bakanlığı müsteşar muavini Murat Katoğlu, rahmetli Orhan Duru, sonraları Ali Rıza Kardüz ve Ahmet Piriştina zamanında İzmir Belediyesi’nin faal genel sekreteri Hasan Fehmi Mani, bu uzun öğlen yemeklerinin müdavimleriydi. Bu buluşmalar ucundan yetiştiğim eski İstanbul’un masa sohbetlerinin artık tükenmiş bir örneğiydi.



Cahit Kayra’yı dinlemekten çok memnundum. Bakanlığı sırasında sadece uzaktan ismini duymuştum, fakat onu sadece bir kişiden duymamıştım, çağdaşlarının hemen hepsinden onun hakkında medhüsena duydum. Doğruydu, Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı; (1938 yılı). 1917 doğumlu bir insan benim ailemde de vardı, rahmetli annem. Kuşkusuz annemin görüp yaşadıkları bambaşka bir dünyayı anlatıyordu, Cahit Kayra’nınki de Türkiye’yi.

UNUTAMADIĞIM İNSANLAR

Böyle üç-dört unutmadığım insan daha vardır. Belki insanların yaşam kalitesinden dolayı, en başta Rudolf Karlburger adında Dachau toplama kampında kalmış bir Viyana Yahudisi, yüksek mühendis, onun anlattıkları ve kültüründen, teknoloji tarihi bilgisinden çok şey öğrenmişimdir. İkincisi yine aynı gruptan, imparatorluktan beri Avusturya’nın tarihini yaşamış burjuva bir fabrikatörün kızı Friedl Mertinz (kızı Avusturya Tiyatro Sanatçıları Birliği’nin başındaydı, Hanna Mertinz). Nihayet okuldaki hocalarım. Viyana’dan sonra da hayat boyu görüştüğüm, seçkin Türkolog Andreas Tietze, savaş yıllarını Estonya’da ve Alman işgaline karşı muhafaza altına alınan gruplardan olan Doğu Avrupa tarihçisi ünlü Walter Leitsch geçirdiği zahmetli hayatı, yarı sürgünde yaşadığı Sovyet Kazakistan’ı ve Avusturya’yı içeriyordu.

Yazının Devamını Oku

Hitler'in iktidara yürüyüşü

30 Ocak 1933, 88 yıl evvel, Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı mareşallerinden ve cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Hitler’i Almanya Başbakanı olarak tayin etti.

Bu seçiminde çaresizdi, ama çaresizliğe de pek fazla direnmiş değildi. Reichstag’da, Alman seçim sistemindeki tuhaflık en küçük partilere bile sandalye kazandırıyordu ve o dönemde ortaya çıkan bir espri vardı: “Anavatan partileri ortaya çıkmaya başlayınca anavatanı kaybetmeye başladık”. Merkez ve merkez sağ partiler Hitler’in etrafında kümelenmeye başladılar.



SOVYET İŞGALİNDE BİRLEŞTİLER

Bizim tarihimizde bazı kimselerin çok hayırhah şekilde andıkları Ankara’daki Büyükelçi Franz von Papen o tarihte Hitler’in şansölyeliğe çıkışını hazırlayanların başında gelir. O tarihte Alman Komünist Partisi, Avrupa’nın en büyük Marksist partisiydi, ancak aynı şeyi kadroları için söylemek mümkün değil. Başındaki liderleri Thalmann bile Komintern tarihinde önemli katkısı ve yeri olan kişilerden sayılmaz. İşin daha ilginci Alman sosyal demokratlarıyla komünistlerin ittifak yapması hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Böyle bir ittifak ancak Sovyet işgalinde kurulan Demokratik Almanya’da silah zoruyla mümkün oldu ve harpten sonra komünistler ile sosyal demokratlar Almanya Sosyalist Birlik Partisi’nde (Sozialistische Einheitspartei Deutschlands) birleşeceklerdi.

Hitler’in Nasyonal Sosyalistlerinin aldığı rey tek başına bir hükümet kurmaya müsait değildi ama en çok reyi de onlar almıştı. Bunun yanında partinin aldığı rey ve partiye katılmalar, 1920’lerin sonundan itibaren göz göre göre büyümüştü. İşsizlerin partisi olarak iktidara geldikleri hep tekrarlanmıştır. Son zamanlarda yapılan titiz araştırmalar, bu kanaati değiştirdi. Hitler’i iktidara getiren kitle işsizler ordusu değildi; daha çok işini kaybetmekten korkan alt orta sınıftı. Ağır Birinci Dünya Savaşı şartlarından geçen ve alışılmadık bir enflasyon gören Almanya’nın dar gelirli insanları korkuyorlardı. Nasyonal Sosyalizm onlar için bir huzur ve dinginlik getirecek gibi görünüyordu.

Yazının Devamını Oku

Caligula

Miladın 12. yılında doğdu ve 41. yılı ocak ayının bu günlerinde öldü, daha doğrusu Roma darbelerinde pretorius dediğimiz muhafız kıtaların isyanıyla ortadan kaldırılan ilk imparatordur.

12 ve 41. yıl, bugünkü tarihçiliğimizin, Hıristiyan takviminin zamanlamasıdır. Aslında Hıristiyan dünya bile 6. asır başlarına kadar bu takvimi kullanmazdı. “Ab urbe condita” Roma şehrinin kuruluşunu başlangıç kabul eden ve bugünden 700 küsur yıl daha geriye giden takvim en geçerlisiydi.



ROMA’NIN DİKTATÖRÜ

Caligula, ortaçağlar ve yeniçağlar anlamında bir imparator değildir. Roma’nın diktatörleri olağanüstü zamanlar için fevkalade yetkiyle senato tarafından tayin edilirdi. Eğer bu yetkiler altı ay ve bir sene değil de bütün bir ömre uzatılırsa (ki Iulius Caesar bu hakkı neredeyse elde etmişti, ama Augustus elde etti) ortaya çıkana imparator denir. Caligula’nın bu dönemi sadece dört yıl sürdü. İlk bir buçuk senesinde aklı başında işler yaptı. Eski ve ilahi bir ailenin çocuğuydu. Patricilerin hepsi yarı tanrısal sülaleden geliyor diye anılır. Julius ve Claudius sülaleleri, Venüs tanrıçadan gelenlerdir. Dahası hiçbiri efsaneye göre İtalya’nın asıl yerlileri değildir. Troya Savaşı’nın iltica etmiş mağlup asilleridir.

ATINI SENATÖR YAPTI

Yazının Devamını Oku

Sarayın mütevazı muhafızı

Bu hafta salı günü, Türkiye müzeciliğinin en saygın ve öncü simalarından Dr. Filiz Çağman’ı Edirne’de ebedi yolculuğuna uğurladık. Orada doğmuştu, emekliliğinden sonraki yıllarında oraya sığındı ve rahmete yürüdü. Kınalızâde’nin ve Arkeoloji Müdürü Rıfat Osman Bey’in de mezarı bulunan Nazırçeşme Mezarlığı’na defnedildi.

Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun olduktan sonra Topkapı Sarayı Müzesi’ne girmişti. Sanat tarihçilerimiz ve hatta bütün tarihçilerimiz, gerek bizimkiler gerekse yabancı meslektaşların içinde Osmanlıcası onun kadar düzgün olan az bulunur. Bu özelliği dolayısıyla ele aldığı bütün eserleri minyatür, tezhip, kâğıdın cinsi konusunda orijinal bilgiler ileri sürdü, yorumlar yaptı. Kalabalık makale listesinde bu konuların hepsine değinir. Mesela Osmanlı minyatürleri ve kitap sanatları üzerinde (Kat’ı - Osmanlı Dünyasında Kâğıt Oyma Sanatı ve Sanatçıları kitabı) yaptığı araştırma kayda değerdir. Sağlık sorunlarına rağmen son günlere kadar çalıştı, üretti ve ölümünden sonraya kalan iki önemli kitabı baskıdadır. Bir tanesinin konusu müdürlüğünü yaptığı Topkapı Sarayı’dır. Bir meslektaşımız olan Nazan Ölçer’in dediği gibi: “Topkapı’ya gösterdiği ihtimamı kendi sağlığına da gösterse daha uzun yaşardı”.



SARAYDA YAŞADI

17 Ağustos depreminden sonra sarayın üzerine daha çok titredi. Kadıköy’deki evini terk edip sarayın bir odasına sığınıp gece gündüz orada kaldı. Acil onarımlar için bakanlığı ve kurumları zorladı. Kütüphanede yetişmesi dünya çapında ünü olan Topkapı Sarayı Yazmalar Kütüphanesi’nin onun elinde ayrı bir değer kazanması ve tanınması için bir neden olmuştur.

Yazının Devamını Oku

Atilla Sav... Bir dünya aydını

1966 yılında, Ankara’da Sanatseverler Derneği’ndeki tiyatro eleştirilerinde tanıdım. Sakin bir üslupla eserlerin hassas noktalarına değiniyordu. Düzenli, kayıtlarıyla konuşan bir tiyatro eleştirmeniydi. Ankara’da doğdu, Ankara’da yaşadı. Atilla Sav, Cumhuriyet başkentinin çağdaşlaşmasını yaşayan, o çevrede bir dünya adamı olan aydınlardandır. Toplumumuzda hâlâ nadir aydın simalardandır.

Hayat hikâyesine baktığınız zaman da uzun boylu Avrupa’nın herhangi bir yerinde oturup, okuduğunu göremezsiniz. Tanınmış bir avukatın oğluydu. Benim okuduğum lisede okumuştu, Ankara Atatürk Lisesi. Devlet operasında, filarmoni orkestrasında, Devlet Tiyatroları’nda seyirci ve dinleyici olarak yetişti. Doğrusu Batı dillerinin hangisinde daha ustalıklı olduğunu bilmiyorum, fakat literatürü takip ediyordu. Bu dillerde dağarcığı zengindi. Hukuk fakültesini bitirenlerin içinde akademik kariyeri değil, pederinin kançılaryasını tercih ettiği halde hukuk lügatinin ve terminolojisinin zengin olduğunu biliyorum. Şüphesiz iyi avukattı, iş hukukundan ticaret hukukuna kadar her dalda iyi olduğu açıktı.

AİLECEK SANATA DÜŞKÜNLER

Tiyatro dünyasını pek de o çevrenin içine fazla girmeden dışarıdan izliyor gibiydi. Hakiki bir aile babasıydı. Her yerde eşi Noyan ve büyüdükçe oğlu Aydın ve Özden’le bulunuyordu. Özden Dışişleri Bakanlığı’nda hukuk müşaviri oldu, Aydın da tıp profesörü. Ailecek belirli sanat olaylarını takip ederlerdi.

Kaçırmadığı onlarca oyunu titiz bir şekilde dosyaladığı malum. İnşallah bu arşiv saklanır. Sakin konuşması, ne aşırı öztürkçeydi ne de Osmanlıcaydı ama Türk dilini iyi bilenlerdendi. Tiyatro yazıları ciddiydi, hukukçu layihalarının da ciddi olduğunu sonradan gördüm. Doğrusu 12 Mart’ta çalışma bakanı olması benim için bir sürprizdi. Nihat Erim kabinesine girmesinden dolayı değil, onu siyasetin içinde düşünemezdim. Lakin siyasette de isabetli hareket etti; ölçü her yerde ölçüdür. Bir müddet sonra 11 bakan istifa etti. İçlerindeydi. Tiyatro eserini ve edebi metni değerlendirirken ne derecede ölçülüyse siyasette de aynı yolu izlediği, dava dosyalarını incelerken de aynı titizliğe sahip olduğu açıktı.

MEMLEKETİN DEĞERLERİ

Çok tartışmalı seanslarda beraber bulunduk. Toleranslıydı. Kardeşi büyükelçi Ergun Sav’ı da tanımak mutluluğuna erdim. Onunla maalesef verimli dostluğumuz o kadar uzun süremedi. Coğrafya nedeniyle ayrı yerlerdeydik, hayatı da daha kısa oldu. Ama onunla daha başka bir ortam ve atmosferde dostluğumuz olduğu açık.

Yazının Devamını Oku

Muhteşem Süleyman'ın başarısı Rodos'un fethi

Fatih Sultan Mehmed donanması maalesef Rodos’u St. Jean Şövalyeleri’nden almak için yeterli olamadı. Torunu Muhteşem Süleyman ise sefer için iki planı paralel olarak geliştirdi.

1522 yılı, 22 Aralık’ta Türkiye İmparatorluğu adayı nihai olarak fethetti. Daha evvel Emeviler devrinde özellikle Şam’a, Hz. Osman tarafından tayin edilen Vali Muaviye, (sonraki Şam halifesi) adayı kısa sürelerle kuşatmış ve fethetmiştir. Oğlu Yezid zamanında ada tekrar elden çıkmıştır. Ne gariptir ki Bizans denen Doğu Roma devrinde adanın üzerindeki hâkimiyet güçlü değildir. Rodos’u güçlü olarak idare eden ve elde tutan kuvvet bildiğimiz eski Roma İmparatorluğu olmuştur.

DEVAMLI ÇEKİŞME KONUSU

Ortaçağlar boyunca ada üzerindeki yabancı hâkimiyetin yerli halkla bağdaşmayan kuvvetler olması devam etti. İlginçtir ki bilinen tarihte Rodos’un gerçek sahiplerinin ve orada refahı sağlayanların evvela Minoslular sonra da Yunan karasından gelen Dorlar olduğu anlaşılıyor. Ada stratejik yönden önemliydi, bu nedenle Doğu Akdeniz’e hâkim olmak isteyen İtalyan şehir devletlerinin en önemlileri yani Cenova ve Venedik arasında devamlı bir çekişme konusu olmuştur. Oysa Kudüs’ten atıldıktan sonra kendilerine üs arayan St. Jean Şövalyeleri, adayı 14. asır başından (1310 yılı) itibaren kendi mülk ve devlet merkezleri haline getirdiler. St. Jean Şövalyeleri dediğimiz hac yolunu ve Kudüs’ü korumak için kurulan kozmopolit bir tarikattır. İçlerinde bütün Avrupa milletlerinin şövalyeleri üye olarak bulunmakta, seçilen reisleri papa tarafından onanmaktaydı. Şövalyelerden evvel burada Çaka Bey ve Mesut Bey gibi Anadolu beyliklerine tabii Türk deniz beylerinin çok kısa süre için hâkim olduğu ileri sürülür, doğrudur da, fakat devamlı bir hâkimiyet kurulamamıştı. Rodos’a rengini veren şimdi St. Jean Şövalyeleri oldu. Rodos’un surlarını berkittiler. Güney Rodos’taki şehirlerin aksine Kuzey Rodos’u geliştirdiler. Ada halkına yine yabancıydılar.



KUŞATMA 6 AY SÜRDÜ

Yazının Devamını Oku

28 yıllık hayal

3 Aralık akşamı saat 20.00’deki konserle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın yeni binası açıldı. Sezar’ın hakkı Sezar’a. 27 yıldır bitmeyen inşaatın sonlanması ve binanın Ankara’nın hizmetine açılması çok önemli.

Salon Semra Uygur ve Özcan Uygur’un tasarımı. Demiryol arazisinde Rasattepe ve eski Ankara’ya (Hisar) yönelik bir görünüme sahip. Yarışmanın sonlandığı 1992’den beri 28 yılda tamamlandı. Hayırlı olsun.



Bana göre Ankara Türkiye’de senfonik müziğin en iyi dinlendiği, dinleyicinin iyi yetiştirildiği bir merkez. Yıllardır salonsuzdu. Konser günü şartlar nedeniyle kapalıydı. Lakin bu televizyonlardan naklen yayın yapılmamayı açıklamıyor. Böyle önemli bir olay birkaç kanaldan naklen verilmeliydi. Şef Cemi’i Can Deliorman yönetimindeki konserde soprano Angela Gheorghi ile Güher ve Süher Pekinel kardeşler bir buçuk saat program yaptılar. Neyse ki müzik kanalı Mezzo bu konserin kayıtlarını zaman zaman verecek. 2.000 kişilik salon Ankara için büyük bir sürpriz. Programda Mozart, Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Donizetti Paşa (Büyük Donizetti Paşa’nın kardeşi), Guatelli Paşa ve Ferit Tüzün’ün eserleri ile Aziziye ve Mecidiye marşları icra edildi. İsabetli bir program. Batı musikisinin Türkiye’deki gelişimini ifade ediyor.

KÜLTÜR TARİHİMİZİN PARÇASIII. Mahmud’dan itibaren Tanzimat dönemi, Mızıka-yı Hümâyun’un kurulması, yabancı bestecilerin celbi, Türk bestecilerin yetişmesi, bunların haricinde Sultan Abdülaziz, V. Murad ve Halife Abdülmecid gibi klasik Batı müziğinde eser veren bestekârlar, ama asıl Cumhuriyet de Batı müziğinin okullaşması icra ve dinlenmesinin yayılması kültür tarihimizin önemli bir veçhesidir. Şark’ta bu paralelde gelişen İran ve Mısır’ı da belirtmek gerekir.

Yazının Devamını Oku

Köşe yazarlığında 20 yıl geçti Türkiye’nin yarası değişmedi: Beyin göçü

Milliyet’te hafta sonu sütun yazarlığına 20 yıl önce başladım. İlk yazım, gençlerin niçin göç ettikleri üzerineydi. 2000 yılında yazı hayatıma bu problemi tartışarak başladım. 20 sene sonra hiçbir şey değişmedi, son zamanlardaki şartlar dolayısıyla durum daha da ağırlaştı.

Gerçi gençlerini dış dünyaya yollayan tek ülke Türkiye değildir, lakin Türkiye’ninki gerçek anlamda bir beyin göçüdür ve şaşarak izleyeceğimiz bu göç tarihinin acı gerçeklerine Türkiye toplumu hâlâ nasıl dayanıyor ve halen nasıl beyin üretimi içinde, bunu tartışmak ve tespit etmek çok zor.

İtalya 1861 yılında birliğini gerçekleştirdikten sonra 1920’lerin sonuna kadar 30 milyon gencini göçmen olarak yollamıştır. Bunun o toplumda yarattığı tahribat açık, dış dünyadaki İtalyanların sadece çok becerikli mafya mensupları olmadıkları ve hayatın her alanındaki öncülerinin olmasıyla da anlaşılır. Bilhassa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin kaderi tıbbiye ve mühendislik mezunlarının birkaç ay içinde Birleşik Devletler, Kanada ve Almanya’ya gitmesiyle çizilirdi. Göç durmazdı. Mesleğin ileriki yıllarında da devam ederdi.

20 SENEDE DEĞİŞEN YOK

2000 yılında yazı hayatıma bu problemi tartışarak başladım. 20 sene sonra hiçbir şey değişmedi, son zamanlardaki şartlar dolayısıyla durum daha da ağırlaştı. Nedenler muhtelif. En iyi okullarda okuyup şirketlere ve devlet hayatına girenler, hatta bunu dış ülkelerde yapıp diplomasını alanlar dahi bir müddet sonra sükût-u hayale uğruyorlar. Devlet yönetimi nepotist dediğimiz akrabacı, hemşerici, kulüpçü ve tarikatçı bir anlayışın elindedir. Bizzat sağ ve soldaki siyasi partilerde bile bu yapılanma görülmektedir. Yetenekli genç insan enerjisini ve mesleki aşkını dökeceği bir kanal bulamamaktadır. Özel sektörde bile bu özellikler işletmecilik mantığına aykırı şekilde görülmektedir. Orada daha tehlikeli bir durum vardır, şirket sahiplerinin içinde megaloman yapıdakiler bizzat istihdam ettikleri gençlerin hiçbir fikrini ve projesini ciddiye almazlar. Büyük şirketlerde bile kabuklaşmış kurmaylar, yenilikçi bilgilerle gelen genç menajerlere fırsat tanımazlar. Bu nedenle memleket gençliğinin yönü Atlantik ötesine uzanır.

MEMLEKETİ TANIMIYORLAR

Kuşkusuz ki Türk gençliğinin yetişme şartlarında da aileye ve kendilerine ait hatalar vardır. Türkiye’nin tarih ve coğrafyasıyla ciddi bir ilgi kuramamışlardır, kurdurulmamıştır. İnsanlarımız ancak kırkından sonra Türkiye’yi tanımaya başlıyor ve gençler de böyle fıtraten zengin bir ülkenin atmosferinden uzak kalmak nedir bilemiyorlar. Ziganalar’ı otobüsle geçmeyen, Şavşat-Kars yolculuğunu yapmayan, Ege’nin ipek halıyı andıran bereket ve ihtişamını yaşamayan bir gençliğin bu yurda sahip çıkmasını, âşık olmasını bekleyemeyiz. Akdeniz’in göç veren ülkelerinin insanları şu veya bu şekilde anayurtla bağlarını koparmazlar. Meşhur Yunan tıp profesörünün Harvard’daki görevinin yanı başında Atina’da ne işi var? Birçok yönden Türkiye’ye göre olanakları kısıtlı Yunanistan, son pandemi krizini onun yönlendirmesi sayesinde daha kolay atlatıyor, çünkü Harvard’dan gelen profesör Sotiris Tsiodras mükemmel bir plan yaptı ve başarıyla uygulandı.

ŞARTLAR YARATMALIYIZ

Gidenlerin geri çağırılması işinde

Yazının Devamını Oku

Akdenizlilerin hayat ağacı zeytin

Herkese malum; zeytin, bütün kutsal kitaplarda geçen bir nimettir.

Akdeniz dünyasında sadece kıyılarda değil, bilhassa güney kısımlarda, içeriye doğru da zeytinlikler görülür. Zeytinlikler, Akdenizlilerin hayat ağacıdır. Yağı, yaprakları, ağacı ve tabii kendisi bir şifa kaynağı olarak Aristoteles’ten çok daha eski hekimler tarafından tavsiye edilmiştir. Denebilir ki ömrü uzatan ve hastalıkları önleyen doğal şifa kaynağı olarak en çok kekik, zeytin ve sarmısak kullanılır. Zenginin yanında yoksulun da erişebildiği üründür.

Türkiye zeytinlikleri hiç de küçümsenecek miktarda değil; daha doğrusu değildi. Çok uzak bir zaman değil bizim neslin çocukluğunda dahi İzmit’ten başlayarak İstanbul’a yaklaşırken yol boyu zeytinlikler arasından geçerdiniz. O vakit buralarda etrafı zehirleyen fabrikalar, acayip yapılar yoktu. İstanbul’un bugün içinde kalan mıntıkası bile “Zeytinburnu” diye anılıyor; doğru zeytinli bir burundu. İstanbul civarındaki zeytinlerin tadı hiç de fena değildi, sofralıktı. Tabii Gemlik’le yarışamazdı. Ayvalık zeytinyağı fevkalade yüksek kalitededir. Ne var ki Marmara ve bütün Körfez bölgesi ve Gemlik-Bursa yapılaşma yüzünden zeytinlikleri kaybediyor. Ağaç sayısı iki bölgede ancak birkaç milyonla gösteriliyor.

14 MİLYON AĞAÇ

Türkiye zeytinlikleri ve zeytin üretimini kurtaran bölge daha güneydeki Akhisar-Karacağaç’tır. Ticaret Borsası başkanı dostumuz Alper Alhat’ın verdiği rakam, bölgede on dört milyon ağaç bulunduğudur. Ona göre de bölge çiftçilerinin bir özelliği var; yoğun olarak Rumeli göçmeni olmaları. Bu nedenle zeytin yetiştirilmesinde diğerleri kadar eskiye giden bir tarihleri yoksa da tütün ziraatıyla uğraşmışlıkları nedeniyle, bütün yıl çalışmaya alışkın çiftçilerdir. Galiba diğer bölgelerdeki zeytincilerden farkları budur.

DÜNYA MARKASI YOK

Maalesef zeytinliklerin inşaatlardan korunması için oluşturulan kanuna rağmen sık sık bazı istisnai yönetmelikler çıkarılıyor. Zeytin sıkımındaki gelişmelere ve ihracatımıza rağmen dünyada marka olan bir zeytinlik yok. Kuşkusuz zeytinde çok büyük üretime geçmek kolay değil ama bu kadar geride kalmamızın bir anlamı da yok. İspanya ve İtalya’yı geçmemek veya onlarla aynı kulvarda olmamak için hiçbir neden yok.

TALEP HER GÜN ARTIYOR

Bizim kuşağın gençliğinde

Yazının Devamını Oku

Pazar günkü yangın onu hatırlattı... Vanî Mehmed Paşa

Geçtiğimiz pazar günü, öğleden sonra Kadıköy’e geçmek üzere köprüdeyken tatsız bir tesadüf, yükselen dumanı gördük. Köprünün üzerinden görüldüğü kadarıyla Vanî Mehmed Efendi Yalısı tutuşuyor gibiydi. Tabii durup bakmak mümkün değildi. Maalesef biraz sonra öğrendik ki Boğaz’ın sevimli camilerinden, Vanî Mehmed Efendi Camisi tarihe karışmış.

İşin hazin tarafı yanan sırf kâgir, ahşap caminin kendi değil, içindeki hat ve tezhip gibi koleksiyonlardı. Bunların yerine konması mümkün değil. Daha sonra caminin elektrikli zemin ısıtma tertibatıyla donatıldığını duydum. İhmal ve yanlışlığın ağır bastığı görülüyor. Kısa bir müddet önce vakfa devredilmiş, Vanî Mehmed Efendi Vakfı’na. Vanî Mehmed Efendi, Osmanlı içinde ismi en çok geçen ulema (ilmiyye) sınıfı üyelerindendir. Neredeyse Akşemseddin Molla, Ebussuud Efendi, Bostanzâde Yahya Efendi, Köprülüzâdeler ve Ebu İshakzâdeler kadar çok anılır. “Osmanlı ulemasının fıkhı ve tefsirdeki ağırlığıyla mukayese edilecek kadar bir yeri var mı?” Bu soruyu hep sorarım ve çok da değişik cevaplar alırım. Van vilayetinin Hoşap Kalesi yanındaki Hoşap’ta doğmuş. Küçük yaşlarda doğduğu yerden ayrılıp Van’da medreseye devam etmiş. Ardından dönem için önemli olan Tebriz, Gence ve Karabağ’a geçmiş. Şimdi çok aktüel olan Karabağ’da 10 yıl kaldıktan sonra Erzurum’a geçmiş ve orada yaşamış.



KONUŞMASIYLA ŞÖHRET OLDU

Anlaşılıyor ki İstanbul’a ömrünün olgunluk çağında geldi. Vaizlikle tanındı. Erzurum’da da vaizlik yapıyordu. En önemli iki talebesinden biri olan ve şairliğiyle tanınan Hasan Tokadi, hocasını eserlerinde metheder. Belagati kuvvetli olmalı ki vaizliği ile Erzurum’da olduğu gibi İstanbul’da da şöhret yaptı.

‘TARİKAT DEĞİL, HAKİKAT ZAMANI’

Yazının Devamını Oku

110. ölüm yıldönümünde L.N. Tolstoy

Hırpaladığı Rusya’yı severdi. Eğer Türkiye’nin böyle bir yazarı olsa toplumumuzu çok hırpalardı ama aynı zamanda ondaki cevheri yakalayıp gürültüsüzce, uzun romanlarındaki kısa ve öz diyaloglarla daha doğrusu diyalog düzeniyle yüceltmeyi bilirdi.

20 Kasım 1910’da, yani bundan 110 sene evvel dünya edebiyatının en seçkin üç romancısından biri bu dünyadan ayrıldı. Diğerleri Rusya’nın Dostoyevski’si ve Fransız edebiyatının Balzac’ıdır. Tabii ki bu liste genişletilebilir ama hangi değişikliği yaparsak yapalım Tolstoy ve Dostoyevski kalır. “Bu Kont kadar Rus köylüsünü tanıyan yoktur” diyor Vlamidir İlyiç Lenin. Topkapı Sarayı Müzesi ziyaretinde Kazan Tataristan’ının entelektüel başbakan yardımcısı hanımefendi “Tolstoy bütün enternasyonalist görünümüne rağmen bir Rus’tur. Dostoyevski ise siz onu Rus olarak görseniz de insanlığın yazarıdır ve insanı tasvir eder” demişti.

NİÇİN NOBEL VERİLMEDİ

Halen edebiyat tarihinde ikisinin mukayesesi devam ediyor. Bana göre Nobel Edebiyat Komitesi daha başından nakiseler içinde olduğunu 1900’lerde gösterdi. Tolstoy gibi bir dev, onun yanı başında Çehov ve Gorki varken üstelik Lev Tolstoy daha başından beri kaç kere Nobel’e resmen aday olarak gösterilmişken bu ödül onlardan esirgendi. İlk Nobel alanların listesine baktığınız zaman tabii ki Quo Vadis’in yazarı Henryk Sienkiewicz ve Theodor Mommsen’den başka parlak yazar da pek göremezsiniz; üstelik o, romancı değil, tarihçi ve hukuk tarihçisi olmasına rağmen Mommsen’in taltifini anlamaya çalışırım ama niçin Tolstoy’a bu ödül verilmedi? Akademideki görgüsüz hesaplardan veya başka etkilenmelerden olmalılar.

1’İNCİ GRUP ARİSTOKRAT

Tolstoy, Eski Rusya’nın semaverleri ve eski inanışa (staraverst) mensup zanaatçı ve tüccarlarıyla ünlü Tula yakınında “Yasnaya Polyana”da kendi malikânelerinde doğdu (9 Eylül 1828). Rusya’nın birinci grup aristokratlarındandı. Tolstoy, “Şişmanzadeler”in karşılığı için kullanılır. Mesela Puşkinlerin “Topçuzadeler” olması ya da Dolgarukilerin “uzun eller” olması misali. Bütün Rusya’nın asilleri efsanevi geçmişlerini Baltık ülkelerinden gelmekle tanımlarlar. İkinci grup aristokratlar ise Turgenyev, ünlü Pan-Slavist Maarif Nazırı Şırınski Şahmatov veya Yusupov gibi düpedüz Altın Orda’nın klanlarından çıkmadır. Bu grubun uzak akrabalarını, Rusya’nın Müslüman mirzaları arasında da görmek mümkündür.

MARX VE ENGELS’E YAKIN

Tolstoy, Rusya’nın köylüsünü ve aristokratını yüceltse de yerden yere vursa da realist olarak tahlil etti ve onları damarındaki kanı kadar sevdiği açıktır; ama bir yandan da tıpkı Puşkin ve Lermontov gibi Kafkas halklarına olan romantik yaklaşımı yanında Tolstoy’un duruşu, Türkiye imparatorluğuna karşı Rusya’nın politikasını desteklememesinde adeta Karl Marx ve Engels’e yakın tutumuyla dikkati çeker.

SİVASTOPOL’DE SAVAŞTI

Yazının Devamını Oku

ABD seçimleri

Bizdeki bazı çevreler Trump’ın daha hayırlı olacağı görüşünde. Bu boş bir beklenti. Türkiye-ABD ilişkilerinde pürüzler hep var. Gerilim de mukadder ama okyanusun üstündeki büyük müttefik bu tarafla ilişkilerinde farklı davranıyor. Farklı davranma nedeni elli yıldır Türkiye’nin başka türlü, daha hızlı yapısal değişime girmiş olması.

Bir bakıma devletin kudreti, ordusunun modern silahları ve bürokrasinin işlevliliği dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın en merkeziyetçi ülkelerine bile taş çıkarır. Halk, güneyinden kuzeyine ve iki okyanusa ulaşan doğusundan batısına kadar Amerikalıdır. Başka diller konuşulsa da İngilizce öndedir. Başka mezhepler ve dinler bulunsa da WASP denilen (White Anglo-Saxon Protestant) zihniyet hâkimdir.

GERÇEK FEDERAL ÜLKE

Son yarım asırdır Amerika’ya zorla getirilen ve en az benimsenen siyahlar, bir zıtlaşmayı temsil etse de coğrafi ve siyasi ayrılıkçılık talepleri yoktur. Güney eyaletleri İspanyolca konuşuyor. New York’ta bile bu dilden başka dil konuşmayan bir nüfus türedi. Bu da siyasi talep değildir ama bütünleşmede zorluklar yaşadıkları görülüyor. Bu istinaslar haricinde Amerika gerçekten Amerikalıdır. Herkes onu benimser. Aynı zamanda gerçek bir federal ülkedir.



BİRBİRLERİNDEN FARKLILAR

Yazının Devamını Oku

Kars'ın kurtuluşu

100 yıl önce, 30 Ekim 1920’de Türk askeri tarihinin en gözde komutanlarından, entelektüel kişiliğiyle dikkati çeken Kâzım Karabekir Paşa, Doğu Cephesi Komutanı olarak Kars’ı kesinlikle Türk anavatanına yeniden kazandırdı.

Türk tarihinin en ilginç bölgelerinden biridir. Kars yaylasının coğrafyasında dahi bu fark görülür. Yazın ortasında temmuzda yağmur ve serinlik, tatlı bir meltem, kış aylarında ise en sert iklimin yaşandığı bir yerdir. Bununla birlikte hayvancılık ve yan ürünlerin elde edilmesinde bugün de seçkin yere sahiptir.



OKUMA ORANI YÜKSEK

Çok değil 50 sene evvel Kars, şark vilayetlerimiz içinde eğitim bakımından şaşılacak derecede öndeydi. Hatta o zaman için ilginç bir rakam şehirde yüzde 90’a yakın insan okuma-yazma biliyordu. Çok yakın zamanlara kadar vilayetin içindeki Kara Papaklar başta olmak üzere Türkmen aşiretlerin yaygınlığı yanında Çarlık Rusya’dan kalma Ruslar, Estonyalılar, Polonyalı ve Alman cemaatlerin yaşadığı malumdur. Hele Rus nüfusun içinde Büyük Petro’nun kilise reformlarından kaçan eski inançlıların meydana getirdiği bir cemaat de vardı. Yakın zamanlarda sakal bırakan, belirli yorumlarıyla “Staravertsiy” denen cemaate yakınlığı olan Ruslar, Amerika ve Rusya’ya göç ettiler. Bunlar, Kars’ın işgal dönemiyle gelen değil, Petro’nun kilise politikasından yılıp bize sığınanlardır.

BÖLGE KİMLİK DEĞİŞTİRDİ

Yazının Devamını Oku

Dorileon

Türk dünyasının Doğu Roma ile olan kavgasından sonra, Batı Hıristiyanlığıyla ilk ciddi karşılaşması 1147 yılının ekim ayının sonunda gerçekleşti. Muharebenin tam yeri (Dorileon) hâlâ münakaşalıdır.

Bugünkü Sarısu Irmağı’nın yakınında Alman Haçlı ordusunun kamp kurduğu ve yol boyu, Sultan Mesud’un süvarileri tarafından hücumlara maruz kaldığı ve aynı yerde kesin bir gece baskınıyla darmadağın oldukları bellidir. Muharebenin tam yeri neresi? Yine buradaki kuvvetlerin sayısı üzerinde abartmalar vardır. Bölgenin topografyasına bakıldığında, bu kadar büyük bir ordunun iaşesinin temin edilemeyeceği açık. Dolayısıyla Haçlılara az sayıda Türk’ün direndiği Anadolu’da ilk ciddi savaşla bölgeye damgalarını vurdukları anlaşılıyor.



HEDEF SAPMALAR VARDI

Haçlıların nasıl olup da doğuya geçtikleri bir muammadır. Kilisenin güçlenmesi, Pierre l’Ermite gibi misyoner keşişlerin propagandası, şövalyelerin yanında fakir halkın yağma için bu sefere katılması gibi nedenler buna açıklık getiremiyor, kaldı ki Haçlı seferleri bir yıl, iki yıl, üç yıl değil daha uzun bir süreyi kapsamaktadır. Arada hedef sapmalar vardı. Birinci hedef, daha ordular Almanya ve Fransa’dan sefere çıkarken etraftaki Yahudi cemaatlerini katletmeleri, yağmalamalarıdır. İkincisi ise sefere katılan gençlerin bazılarının bilhassa İtalyan gemicileri tarafından Mağrib limanlarına götürülüp köle diye satıldıkları biliniyor. Sekiz büyük seferde böyle olaylar oluyor. Nihayet IV. Haçlı Seferi, 1204’te Venedik Cumhuriyeti tarafından Kudüs yerine düpedüz Doğu Roma’nın merkezine yöneltilmiş ve Konstantinopolis 50 yıllık feci bir Latin hâkimiyetine girmiş, katliam ve yağma birbirini izlemiştir.

Haçlı seferleriyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir nokta ilk Haçlı seferinin, her şeye rağmen Anadolu ortasından geçip Antakya’ya inen bir ordu, daha doğrusu düzensiz kalabalık sayesinde

Yazının Devamını Oku

Trablusgarp

29 Eylül 1911’de İtalya bir yılı biraz aşkın süre devam edecek Trablusgarp Savaşı’na kendi tabirleriyle Libya Harbi’ne başladı. Resmi tarihlerde, İtalya’nın savaşı zaferle bitirdiği söyleniyor. Bu sadece Uşi Antlaşması’ndaki neticelerle böyle görünüyor. Genç İtalya’nın büyük devletler safında kolonyal isteklere sahip olmasına rağmen bu gibi savaşları yürütecek gücü olmadığı hem bu savaşta hem de Habeşistan Harbi’nde başarısızlığıyla görüldü.

Trablusgarp Savaşı, İtalyanların tam donanımla ve hiç şüphesiz ki Osmanlı bahriyesiyle mukayese edilmeyecek bir deniz gücüyle saldırmalarına rağmen varlık gösterememelerine neden oldu. Osmanlı bahriyesinin durumu çok hazindi. Uzun süre Haliç’e çekilen donanma, subayların yetiştirilmesi dışında, bir ölçekte bahriye erlerine talim yaptırılmasına rağmen yeterli teknik sınıfların yetiştirilmesini sağlayamamıştır ve donanmanın teknik bakımı da sağlanamıyordu. Bu nedenle denizden Kuzey Afrika’daki bu son imparatorluk parçasının savunmasına destek mümkün olmadı. Osmanlı diplomasinin ağır bir atalet içine girdiği yıllardı. Bizzat sadrazamın, İtalya’yla ilişkilerin iyi olduğunu iddia ettiği bir nutuktan sonra ani hücum yaşanmıştı.



KOLONYALİST UZLAŞMASI

İtalya’nın tasarladığı hücum uzun zamandan beri tartışılıyordu. Daha 1878 Berlin Kongresi’nde Fransa ve Britanya’nın Tunus ve Kıbrıs’ı işgalleri sorunu, kolonyalist devletlerin uzlaşması olarak görülürken İtalya, bu işi tasdik edip etmeyeceğini belirsizce ima etmiştir. Ve bu arada Trablusgarp’ın İtalya’ya ait olduğunu İngiltere ve Fransa kabul etmiştir.

SORUN DÜNYAYI PAYLAŞMAK

Yazının Devamını Oku