Geriİlber Ortaylı Deli mi büyük mü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Deli mi büyük mü

Bizim Türk vakanüvisleri ve 18. asrın ilk sefirleri ona ‘Deli Petro’ derler. Lakin tarihçimiz Ahmed Cevdet Paşa’dan beri Türkler de ‘Büyük Petro’ unvanını kullanmaya başladılar. Şüphesiz ki memleketi de ona ‘Büyük Petro’ unvanını verir. Sovyet İhtilali’nin ilk 15 senesinde kendisine ısrarla I. Petro dendiği halde nihayet Stalinist milliyetçi politika döneminde ‘Büyük Petro’ unvanı kabul edildi.

1672 yılının 30 Mayıs’ında Çar Aleksey Mihayloviç’in oğlu olarak doğdu. Çarın ikinci karısı Natalya Narışkina’dan dünyaya geldi. Tam Rus genelojisine (şecere bilgisi) göre güzel bir kadındı ve zekiydi, Petro’yu etkileyen bir anneydi. İktidarı yarım kan kardeşi V. Ivan’la paylaşmak zorunda kaldı. Onun da annesi Miloslavsky ailesindendi. Bu iki ailenin kavgası erken yaşta ölen Çar Aleksey’in mirasının da paylaşılması demekti. Neticede Petro erkek kardeşinin ölümüyle, 1690’larda iktidara sahip oldu.

AMİRALİ, TOLSTOY’UN DEDESİ

Kavgalı iktidar yıllarında saraydan uzak Moskova’nın bugün de Nemetskaya Sloboda denen semtindeydi. Bu semtte Moskova’nın içindeki yabancılar oturuyordu. Tıpkı İstanbul’daki Pera ve onun devamı olan Galata’da olduğu gibi. Burada ecnebi dostlar edindi, gemicilik sanatını öğrendi ve başka dallara da merak sardı.

Deli mi büyük mü


Tahta geçtiği zaman ilk hedefi Karadeniz filosunu kurup kuvvetlendirerek Türklerin Karadeniz’deki hâkimiyetine son vermekti. Kırım’ın kilit noktası olan Azak Kalesi’ne 1695’te saldırdı. Devir Viyana Kuşatması sonundaki uzun harp yıllarının en problemli zamanıydı. Vakti iyi kollamıştı ama gene de Azak’ı alamadı. Bir sene sonra yabancı müşavirlerin gösterdiği yöntem ve Osmanlı ordularının Avrupa’da adamakıllı karanlık bir noktaya girmesi nedeniyle Azak Kalesi’ni alabildi. Bu geçici bir girişti ama iyi faydalandı. Bir müddet sonra 1698’de Karadeniz kıyısında Kırım’a yakın Taganrog Limanı’nı Rusya’nın ilk bahriye üssü olarak kurdu. 1699’da Karlofça görüşmelerinde galip Mukaddes Liga devletlerinin üyesi olarak katılmıştı. Ardından 1700’de İstanbul Antlaşması’yla İstanbul’da mukim, devamlı bir sefaret kurma hakkını elde etti. İlk büyükelçi onun amirali olan Kont Tolstoy’du, yani büyük yazarın dedesi. Tolstoy ünlü geniş raporlarıyla meşhurdur. Belki çok başarılı bir sefir değildi ama Rus-Türk tarihi için yararlı vesikalar ortaya çıktı. Bunlar şüphesiz bizim tarihimiz için önemlidir.

OSMANLI DEVLETİ’NE SIĞINDI

1710’da Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaş açtı. Bu tabii ki ilk sefir Tolstoy’un da Yedikule’de hapsedilmesi demekti. 1711’de Petro Prut bataklıklarında kuşatıldı. Bu kuşatmanın değerlendirmesi hâlâ Türklerin gayriciddi hikâyeleriyle devam eder (Çariçe Katerina ve Baltacı Mehmed Paşa). Gerçek öyle değil. Yeniçerilerin bu kuşatmayı uzun zaman sürdürecek takat ve disiplini yoktu. Prut Barışı imzalandı (1711). Dolayısıyla Petro önemli kazançlarının hepsini bırakarak (Kırım ve Azov Kalesi dahil) çekilmek zorunda kaldı. Petro’nun Karadeniz sevdası suya düşmüştü. Bu ta 1730’lardaki savaşlara hatta 1774’e kadar tehir edilecek bir idealdi ve Büyük Petro bunu göremeyecekti. İsveç’le kavgası daha erken başladı. İsveçli XII. Şarl en başta başarılar kazanmışsa da Moskova’ya doğru yanaştıkça mukaddes topraklardaki hezimeti acı oldu ve Osmanlı Devleti’ne sığındı. Zaten Prut Cengi’ni kışkırtanların başında da Polonya Kralı Stanislaw, Kırım Hanı ve XII. Şarl gelir.

Rusya tarihinde Petro’nun önemi büyüktür. İki metre boyunda, kafası gövdesine göre küçük, ayakları sadece 38 numara olan Çar’ın fizyonomisi adeta onun kişiliğindeki ve iktidarındaki zaafları ve üstün tarafları da gösteriyordu. Enerjikti, çalışmasının sonu yoktu. İdealleri büyüktü. Batı medeniyetini getirmek istiyordu. Balolarıyla, yemekleriyle, giyimiyle getirdi. Lakin her balonun sonunda da Slavlara mahsus rezaletlerle toplantılar bitiyordu. Kıyafete gelince... Ruslara bu dönemde Avrupalı kılığına girmiş Tatarlar diyorlardı.

AVRUPA’YI YAKINDAN GÖRDÜ

Batı kültürünün peşindeydi. Rusya’ya üniversiteyi getirdi. 1699’da Avrupa’ya büyük bir asker ve amiral heyetiyle çıktı. Bu uzun süren 18 aylık sefaret sırasında Hollanda’da gemicilik, anatomi ve tıp gibi dallara merak sardı. Dönüşte bunları tatbike gayret etti. Hiç şüphesiz ki Avrupa devletlerinin idare tarzını yakından gördü. Bunları taklit ettiğini söyleyemeyiz. Ama onların bazı taraflarının farklı olduğunu anlamıştı. Rusya ve Türkiye’nin modernleşmesindeki kalıplar ne kadar birbirine benzer. Büyük Petro bu çelişkiyi önce ortaya koyan biridir. Tıpkı II. Mahmud’un reformlarında 100 sene sonra karşılaştığı problemler gibi.

ÖZ OĞLUYLA ÇATIŞMAYA GİRDİ

İktidar henüz Şark kalıpları içerisindeydi. Prenslerin, veliahtın ve diğer kardeşlerin hayat ve emniyeti doğrudan doğruya yeni yapının değişmesine bağlıdır. Bunun değişmediği Rusya’da çar öz oğluyla, Aleksey’le çatışmaya girdi. Aleksey’i çok uzun bir sorguya çekti ve elleriyle öldürdü. Delikanlı bir de işkenceden geçmişti. Yediği dayağın sebebi anlaşıldı. Veliaht Avusturya ile Rusya’ya karşı ittifak içindeydi. Böyle şeyler maalesef Doğu monarşilerinin kaderinde vardır ve önlenmesi pek tatlı metotlarla olmuyor.

Büyük Petro’nun kurduğu şehir Petersburg kendisinden 100 yüzyıl sonra Puşkin gibi büyük bir şairin methiyesine neden oldu. Önemli bir kasidedir: “Tunç Süvariye”. Şehri İtalya ve Avusturya mimarisinin en iyi elemanlarıyla meydana getirdi. Şehir Rusya’nın Batı’ya açılan kapısıydı. Orduyu modernleştirmeye çalışıyordu, bürokrasiyi modernleştirmeye çalışıyordu ve Batı’nın ilim ve sanatlarını getirme gayretindeydi. Bu şüphesiz ki daha uzun bir süre gerektirdi. Ama gelişmeler en azından yüzyılın sonunda bir Alman prensesi olan II. Katerina’nın tahta çıkışını bekleyecektir.

BIRAKTIĞI İMPARATORLUK

Büyük Petro tarihte hem Ruslar hem de Türkler tarafından çelişkilerle değerlendirilir. Bazı Rus düşünürleri onun devri için “Dönelim kutsal tarihimize” diye suçlayan şiirler yazmışlardır. Çoğu, onu modern Rusya’nın babası olarak, bazıları ise Rusya’nın ruhunu ve temel müesseselerinin ortadan kalkmasına sebep olan bir çılgın gibi görür. Modern Rusya tarihçilerinden ve Rusya’nın asil bir hanedanından gelen Prof. Kont Alexandre Bennigsen bile Türklerin ona taktıkları “Deli” unvanında haklı olduklarına pek şüphe yoktur diye yazardı. Bir gerçek şuradadır: 1725 yılında öldüğü zaman arkasında kalan imparatorluk aldığı gibi değildi. Devirler uygun olduğu için Rusya’nın yolu daha açıktı. II. Mahmud’un bıraktığı Türkiye ise değişmiş bir Türkiye’ydi, önündeki yol gerçekten açık mıydı? Belki evet belki hayır ama onu batmaktan ve parçalanmaktan kurtaracak, en azından bunu geciktirecek bir reform dönemiydi.

NEYİ BAŞARDIĞI TARTIŞILIYOR

Büyük Petro’nun kanunsuzlukları yanında Osmanlı modernleşmesinde aksine kanun yoluna dönülmüştür. Her ikisinin de neyi başardığı hâlâ tarihçilerin tartışmasıdır. Bence ikisini bir arada düşünmek gerekiyor.

Avrupa’daki büyük sefaret sırasında Petro’nun ve maiyetindeki Boyarların (aristokratların) maruz kaldıkları şaşkınlık hareketlerindeki acemilik sadece tarihyazımının değil anekdotların da konusu olmuştur. Her şeye rağmen niyetlerinde ısrarlı, samimi ve bazı halde çok zeki bazı halde de bir çocuk kadar saf ama istediğini bilen bir hükümdarın çizgilerini vermekteydiler. Bu seyahat hiç şüphesiz ki Rusya imparatorları için bir özellik arz eder. Büyük Petro tipinde etrafı gözlemeye meraklı ve uyarlamayı başaran bir hükümdarı Rusya bir daha göremedi.

OKUNMASINDA FAYDA VAR

Deli mi büyük mü

Murat Özkan’ın “Türkistan’ın İşgal Çağı” başlığını taşıyan kitabı Beyaz General Skobelev’in 1843-1882 tarihleri arasındaki icraatını yansıtıyor. Skobelev enteresan bir generaldir. Rusya’nın şarkta kullandığı konsoloslar, komutanlar ve bunların içinde coğrafya tetkikleri yapanlar alışılmışın dışındadır. Çoğu zaman 19. yüzyıl Rus edebiyatında tanıtılan subay tipiyle alakası olmayan insanlardır. Bir imparatorluk nasıl etrafının topraklarını zaptediyor ve ayakta kalabiliyor? Bunları bilmek için Skobelev gibi portreleri anlamakta fayda var. Skobelev gaddar bir komutan, bilhassa Türkistan’daki katliamlarıyla meşhur. Fakat aynı zamanda belirgin bir düzenle o ülkeye yerleşmeyi biliyor. 19. yüzyılın Rusya ve Türkistan tarihi bizler için çok önemli, okunmasında fayda var.

X

2 büyük İtalyan

700 yıl önce 14 Eylül 1321’de Dante Alighieri öldü. İtalya ve Avrupa demek Dante Alighieri’dir. Milli edebiyatlar devri, Şark’la Garb’ın bir arada mütalaası onunla başlar. Diğer büyük İtalyan 1527 yılı 21 Haziran’ında 58 yaşında ölen Niccolo Machiavelli’dir. Modern siyaset, devlet teorisi, Şark’la Garb’ın tarih açısından bu teorileri destek olarak incelemek de onun işidir.

Machiavelli olmadan modern siyaset biliminden, askeri teoriden söz etmek mümkün değildir. Türk İmparatorluğu üzerindeki analizleri de son derece ilginçtir ve mukayeselidir. Değil Rönesans’ta, ondan iki asır sonraki dünyada bile bu kadar sağlıklı ve objektif bakmayı bilene az rastlanır. Onunla ilgili yazıyı haziran ayına bırakıyoruz.

DOĞU ONU ETKİLEMİŞTİ

Bu yıl, Dante tören ve şenliklerinin 700. yılı açıldı. Burada Dante’yle bizim ne alakamız vardır diyebiliriz. 13. asrın ikinci yarısında Küçük Asya’daki Türkiye henüz yeni oluşmuştu, ama İtalya Doğu’yu tanıyordu. Devletimizin ve toprağımızın adını dahi onlar koymuştur, “Turchia” veya “Turcmenia” olarak. Dante Alighieri, Doğu düşüncesini çok iyi tanıyordu. İlahi Komedya’sında cehennem, araf (purgatorio) ve cennetin tarifi ve her katmana yerleştirdiği insanlara bakarsanız Doğu’daki düşüncenin onu yakından etkilediğini görürsünüz.



BÜYÜK FLORANSALILAR

Yazının Devamını Oku

ABD ve jenosit

Biden’ın seçimlerden sonraki açıklaması ve jenositi resmen kabul ettiğini belirtmesi şüphesiz ki bir kenara konacak, görmezlikten gelinecek, sükûtla karşılanacak bir demeç değildir. Ne var ki Ermeni araştırmaları ve politikası üzerinde, ta 1970’lerde genç diplomatımız Bahadır Demir’in bir yaşlı Ermeni tarafından katledilmesinden beri bu konularda ciddi bir tetkik ve eğitim hâlâ gerçekleştirilemedi.

DİYASPORA Ermenilerinin en kalabalık olarak yaşadığı ve Fransa kadar olmasa da Amerikan medyasında ve akademik hayatında yer ettikleri ülke ABD’dir. Kanada’yla birlikte bugün Ermeni diyasporasının aşağı yukarı en kalabalık nüfusunu oluşturuyorlar. Yurtdışında peş peşe Ermeni jenositini kabul eden parlamentoların tarihçi olmadıklarını tekrarlıyoruz. Dahası var, hukukçu da değiller. Nitekim kabul ettikleri ve verdikleri hükümler ekseriyetle ciddi bir mahkemenin mütalaası ve teknikleri kullanılarak hazırlanan tasarılardan çok uzak. Şüphesiz ki parlamentolar hukukçuları ihtiva etse de ne bir mahkemedir, hele hele ne de ilim akademisidir. Usulsüz açıklamalar ve bazen hukuki bakımdan en korkunç kararlar ki bunlardan en önemlisi İsviçre federal organlarının jenosite karşı savunmayı peşin olarak mahkûm etme kararıydı, Doğu Perinçek’in açtığı davayla sukut etti, düştü.



JENOSİTİN TARİFİ YAPILDI

Buna rağmen yarım asırlık bu olayın üzerine hâlâ yeterince gidilmiyor. Bazıları tarihçilere düşen bu jenosit meselesini peşinen, onların muhtelif şekilde değerlendireceklerini söylüyorlar. Kusura bakmasınlar ama İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nürnberg duruşmalarında jenositin tarifini beynelmilel hukuk organları yaptılar. Hukuki bakımdan çok çetrefil bir yaklaşım ve tariftir ama vardır. Bugün dünyadaki tarihçilerin büyük kısmının bir hukukçu mütalaası yürütecek donanım ve mantık yapısından uzak kaldıkları gerçektir. Çünkü hukuk ciddi bir eğitim ve antrenmandır.

YÜZ YÜZE GELMEK DENENMELİ

Yazının Devamını Oku

1877-1878 Türk-Rus savaşı... 93 Harbi

Bu savaşta Gazi Ahmed Muhtar Paşa Doğu cephesinde, ama asıl Gazi Osman Paşa Plevne’de mağlup da olsa büyük bir askeri şahsiyet olarak sivrildi. İstihkâm düzeni tamamıyla yeniydi. Kuşatmaya direniş biçimleri sadece Türk tarihinde değil, Rusya tarihinde ve Balkanlar’ın tarihinde de unutulmaz yer etti. 5 asırlık hâkimiyeti mutantan bir biçimde hafızalarda saklayarak Bulgaristan’dan çekildi.

HİCRİ ve Rumi takvimdeki farklılık nedenle 1293 Muharebesi adıyla da meşhur olmuştur. 93 Savaşı modern Rusya ve Türkiye’nin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Türk tarihinde sebep olduğu sarsıntıların yanında asıl önemlisi, bu pahalı zafer Rusya’da da toplum ve siyaset hayatında büyük sarsıntılar ve çalkantılar yarattı. Rus tarihçi düşüncesi, siyasal gruplaşması çok ilginç görüntüler ortaya koydu. Özellikle Yeşilköy’de (Ayastefanos) Rusya’nın adeta dikte ettiği barış anında İngiltere, Almanya ve onun şansölyesi Otto von Bismarck’ın alteregosu (gölgesi) olan Avusturya-Macaristan Dışişleri Bakanı Gyula Andrássy’nin katılımıyla beynelmilel bir karşı harekete dönüştü. Barış antlaşması da 1878 yılında Berlin’deki kongrede yenilendi.



PUŞKİN’İN SINIF ARKADAŞI

Rusya İmparatorluğu 1856 Paris Konvansiyonu’ndan sonra Karadeniz’in içine kapanmıştır. Boğazlar kontrolü dışına çıkmıştır. Kırım elinde kalmakla birlikte Tuna Boyu’nda ilerleme gösterememiş, hatta Silistre gibi yerlerde Türk orduları tarafından ağır darbeler yemişti. Doğu Cephesi’nde de durum aynıydı. I. Nikola Rusyası’nın uğradığı hezimeti düzeltmek amacıyla bazı reformlara girmeyi düşünüp tarihi olayların sürüklemesiyle “Kurtarıcı Çar” unvanı alacak olan oğlu Çar II. Aleksandr Balkanlar’da aktif bir politikaya taraftardı. Paris Barışı’ndan beri Rusya Dışişleri’ni Prens Aleksandr Gorçakov yönetiyordu. Büyük şair Puşkin’in sınıf arkadaşı ve makul Rusya’nın temsilcisi sayılan Gorçakov Balkan politikalarında sanıldığının aksine İstanbul’daki Büyükelçi Ignatyev gibi değildir. Hatta Çar’ı da kendi tarafına aldığı için Ignatyev onların nezdinde karikatürize edilen bir elçi durumundaydı.

‘YALANCI PAŞA’ DERLERDİ

Yazının Devamını Oku

Yüz yıl önce İnönü savaşları

Yunanistan’ın Küçük Asya faciası dediği olay budur. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa tarafından Miralay İsmet Bey’e çekilen “Siz savaş alanında sadece düşmanı değil, aslında milletin makûs talihini de yendiniz” ibaresi bunu ifade etmektedir.

19 Mayıs 1919 Samsun’a çıkış, Erzurum ve Sivas Kongreleri... Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa istediği sonuçları alamamıştır. İstiklal Savaşı’na ve Meclis Hükümeti’ne adım atarken henüz başlangıçta muhalefet de burnunun dibindeydi. Trabzon’dan gelen heyet içindeki birkaç üyenin muhalefeti gelecek dört yıl boyunca sürecekti. Sivas Kongresi, daha doğrusu kongrenin yönetimi altı ay kadar sürdü. Arada kurtuluş hareketini resmen ilan ettiği Amasya’ya bile gidip gelmişti. Bu bir organizasyon dönemidir. Savaş ve devlet düzeni, yılın sonunda 27 Aralık’ta ulaştığı ve sıcak bir ilgi gördüğü Ankara’da kuruldu sayılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti orada tesis edildi. Osmanlı Teşkilatı Esasiye Kanunu’na (1876) bağlılık söz konusuydu. Slogan “Saltanat ve hilafeti kurtarmak, milletin iradesinin bunu başaracağı ve başka hiçbir güce güvenilmemesiydi”. Kuruluş ve ümit başlangıcın ihtişamı, savaşın vasıtalarını getiren bir başlangıçtır.



HER GRUPTAN İNSAN VARDI

1919 sonunda başlayan Çukurova-Dörtyol, Maraş, Antep ve Urfa’daki direnişler Meclis Hükümeti’nin kuvvetini göstermeye başlamıştır. 1920 yılı, İstiklal Savaşı’nı başlatan “Komutanlar Triumvirası” diyebileceğimiz gruptan Kâzım Karabekir Paşa’nın Doğu Anadolu’daki zaferleriyle tarihe geçti, ümitler direnç ve yeni düzeni getirdi. Cihan Savaşı sonunda Brest-Litovsk Antlaşması ile vatana dönen bölgeler, yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ordusuna karşı kazanılan zafer Kafkas hükümetlerini ve yeni Sovyet Rusya ile kurulan sağlam ilişkiler, Doğu Cephesi’ni garantiye almıştır. Garp Cephesi’ni de o anda hatta Anadolu’daki isyanlarda bile henüz teşkilatlanamayan bir milli ordu değil, milis kuvvetlerin esası götürmektedir. Karadeniz Bölgesi’nde Giresunlu Osman Ağa kuvvetleriyle Meclis’in Muhafız Alayı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki düzenli ordunun alayı olarak kariyerine devam edecektir. Çerkez Ethem’in isyanı düzenli ordunun ilk mukavemeti sırasında ortaya çıktı. Ethem Bey, İsmet Paşa’yı anlamamıştır. Milli ordunun kuruluşu esas itibarıyla mahalli kuvvetlerin bu komutayı benimsememesiyle ilgilidir. Bugün bu olaya itaatsizlik, disiplinsizlik ve kendi başınalık diye bakmak gerekir ama bu gibi kuvvetlerin iç isyanları bastırmakta Batı Anadolu’daki düşman ilerleyişine karşı Anadolu Hükümeti’ne büyük destek olduğunu hatırlamak gerekir. İstiklal Savaşı sırasındaki bu tip çatışmalarda etnik aidiyet rol oynamaz. Çarpışanların içinde her gruptan insan vardı.

RİCATI ÖĞRENDİLER

Yazının Devamını Oku

Otopark olan tarihi camiler

Siz hiç Milano'da Duomo'nun ve Floransa Katedrali'nin ve Signoria'nın önünde böyle manzaralar görüyor musunuz? Köln'de aslında 19. asırda yapılan katedralin önünde böyle bir çapaçulluk var mı? Kremlin Meydanı'nda veya İsfahan'da Nakş-ı Cihan denen nefis meydanda araba park edildiğini gördünüz mü?

Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı çizgisi üzerindeki birinci İstanbul silueti, göreli olarak az tahribatla devam etmekte ve İstanbul’un en önemli manzarası olarak zihinlerimizde, gönüllerimizde yer almaktadır. Hiç şüphesiz ki büyük şehrin ikinci silueti Nuruosmaniye, Süleymaniye ve Yavuz Selim Camii çizgisinde Haliç’ten bakıldığında en muhteşem manzarasıydı. Büyük ve ebedi İstanbul’la Haliç’teki kayık içinde, Galata rıhtımında nerede olursanız olun adeta kucaklaşırdınız.



VANDALİZM SARDI

1940’lardan beri bu siluet epey darbe yedi. Önce zamanın basınında bile yer aldığı üzere Biyoloji Enstitüsü (mamafih bunun mimarı olan merhum Ekrem Ayverdi büyük bir gayretle son katını 1950’lerde yıktırmıştır) ve de onunla hiç mukayese edilemeyecek vandalizm etrafı sardı. Süleymaniye’den Rüstem Paşa Camii’ne inen hattı olur olmaz binalar ve kat otoparkları istila etti. İnsanlar Süleymaniye’nin orada yapılmasını sağlamak için Mimar Sinan’ın kazdığı yeraltı dehlizlerini ve atık su kanallarının ne durumda olduğunu bilecek gibi değiller. Haritası çıkarılmış değildi; (son zamanlarda bu yapıldı mı, bilmiyorum). Fakat bunların üzerine yapılan lüzumsuz binalar yüzünden Süleymaniye temellerinin tehlikeye girdiği mühendislerce ifade edildi. İkinci bir görgüsüzlük de Unkapanı’ndaki Azebhane yahut Sokullu Mehmed Paşa Camii’nin sol tarafından geçen lüzumsuz ve çirkin metro köprüsüdür. Aslında Süleymaniye civarında bir metro istasyonu kurmak da şehircilik açısından hangi akla hizmet eder, onu bilmiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Anayasa değişikliği

Anayasa yapmakla toplumlar demokratik bir atılım yapmıyorlar. Bir yerde anayasa yol göstermekle birlikte mevcut düzeyi aksettirmekle, eğer toplumun demokratik kuralları ve alışkanlıkları onun önüne geçememişse kâğıt üzerindeki anayasa değişiklikleriyle çok bir yere gidilemez.

GENELDE memleketimizde orta eğitim düzeyindeki tarih eğitiminin, yurttaşın tarih bilgisi ve bilincinin oluşmasında en genel hatları bile oluşturamadığı bir gerçektir. Yani Anadolu kıtası nedir? Türkler ne zaman gelmiştir? Selçuklu Devleti nasıl bir organizasyondur? Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nin yapılaşması nasıl bir şeydir? Yeniçağın hızla değişen dünyasında bu devlet zamana ve zemine nasıl intibak etmiştir? Kısa zamanda kurulan büyük imparatorluk nasıl bir uyumsuzlukla bu veçhesini kaybetmiştir? Bir yandan da sömürgeci dünyada ne sömürülenlerin ne de sömürgeleşenlerin safında değil, apayrı bir yolda hayatiyetini sürdürmüştür?

TARİHTE İLK DEFA...

Burada şüphesiz toplumun geleneklerine ve eski yapısına uyan ve uymayan, istenen ve istenmeyen değişiklikler olmuştur. Bunlardan birisi de bir Türk Müslüman devletinin tarihte ilk defa olarak anayasal monarşi (constitutional monarchy veya Verfassung monarchie) dediğimiz meşruti rejime dönüşümüdür. Üstelik bu konuda Rusya Çarlığı’ndan daha da öne gittiğimiz ve 1876 yılı aralık ayında Türkiye’yi reformlara zorlayan “sefirler toplantısı” sırasında Meşrutiyet’in ilanını bildiren top atışlarıyla ortaya çıkmıştır. Rusya Maslahatgüzâr Ortaelçisi, “Parlamento ve anayasayı ilan ederek Rusya Devleti’ni zor durumuma mı düşürmek istiyorsunuz? Avrupa’da anayasasız ve parlamentosuz tek devlet olarak bir kenara mı itileceğiz? Bunun hesabını vereceksiniz” demiştir.

HAYRET ETTİREN NİZAM

Toplanan meclis, 19 Mart 1877 tarihinde ilk içtimaını (oturumunu) yaptı. Padişah adına hazırûnun önünde okunan açılış nutku muhtelif görüşlerin ileri sürülmesine neden oldu. “Bu Türklerin, meclis geleneği yoktur. Toplantıları hangi usul ve nizamla yapacaklar” diyen bazı diplomatların, Tanzimat’tan beri Babıâli’de çalışan meclislerden ve vilayetlerdeki idare meclislerinin faaliyetlerinden haberleri yoktu. Bir müddet sonra İngiltere sefiri “Hayret edilecek şey, oturumlar çok düzgün gidiyor, mebuslar oturdukları yerlerden konuşuyorlar, kanunlar tartışılıyor” diyecekti.

KATKILARI KÜÇÜMSENEMEZ

Kısa ömrüne rağmen “Vilayet İdare Kanunu” ve “Belediyeler Kanunu” bu meclisten çıktı. Mebuslar Meclisi’nin yanındaki Ayan Meclisi ise Britanya’daki “House of Lords” veya Fransa’daki “Sénat” yahut Avusturya-Macaristan’daki “Herren Haus”a tekabül ediyordu. Meclis-i Mebusan dışında Ayan Meclisi dağıtılmadığı için kayd-ı hayat şartıyla tayin edildiler. Bu meclis devam etti. Kanunların hazırlanması ve siyasette hiç küçümsenmeyecek katkıları oldu. Hatırlıyorum, Kanun-i Esasi’nin 100. yıl semineri için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne müracaat ettiğimizde merhum profesör Bahri Savcı’nın başkanlığında ziyarette bulunmuştuk. Millet Meclisi bu seminere destekle pek ilgili görünmedi. Cumhuriyet Senatosu Başkanımız merhum Tekin Arıburun Paşa ise “Zaten yüz yıldır kapanmayan meclis bizimki, bütçe de buradan çıkar” demişti.

1876 Anayasamızda,

Yazının Devamını Oku

Fedakâr askerlerin savaşı Çanakkale

18 Mart, Nusrat Mayın Gemisi’nin tarihe geçtiği, Boğaz’ın başarıyla savunulduğu ve istila orduları genelkurmaylarının Çanakkale’nin “geçilmez” olduğunu kabul ettikleri gündür. Bu savaş, iyi savaşan, fedakâr komutanlar ve askerlerin savaşıdır. İmparatorluğu savunanlar şahane insanlardı ve Türkiye’nin değil bütün Şark dünyasının iftihar edeceği nesillerdir.

Kutlamalar yapılıyor, iki yönüyle önemlidir: Birincisi, Gelibolu Yarımadası ve bütün Çanakkale Boğazı’nın çevresinin korunması ve gözden geçirilmesi açısından önemlidir. Bölge, Boğaz Başkanlığı’nın ve komutanlıklarının titiz çalışmasıyla korunuyor. Köprünün gelecek yıl açılışından sonra nasıl bir trafik ve çevre değişikliği olacak bunun üzerinde herkesin titizlikle durması gerekir.

DOĞU DÜNYASI İÇİN ÖZGÜN

İkincisi, Çanakkale (Gelibolu) Savunması her milletin, hatta iki cihan savaşında harp eden milletlerin hepsinin tarihinde bile görülmez. Mesela iki dünya savaşını da çıkaran Almanya’da böyle bir müdafaa cephesi yoktur. Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun, Marne gibi kahramanlık cepheleri varsa da İkinci Dünya Savaşı’nda bu olmamıştır. Normandiya Çıkarması Fransa’nın ve Avrupa’nın kurtulduğu bir çıkarmaydı. Rusya’nın ise her iki harpte de savunma cepheleri müthiştir, önemli anıtlar, haklı bir temsil sahibidir. Türkiye’nin de Çanakkale cephesi ve anıtları bütün Doğu dünyasında özgün yeri olan bir tarihi kültürel mirastır.

GENÇ NESİL TARİHİ ÖĞRENEMEDİ

Bu yazıda değinmek zorunda olduğumuz bir konu var, maalesef genç nesiller iyi tarih öğrenemediler. Bunda başlıca sebep, halka yönelik bir edebiyatın ve kuvvetli tarihçilerin bulunmamasıdır. Günlük siyasetin içerisindeki sağ ve sol akımlar bilmedikleri, eksik malzemeyle yaklaştıkları Birinci Cihan Savaşı’nı ve Çanakkale Savunması’nı kendilerine göre çarpık olarak yorumluyorlar. Bu konuda bazı etnik grup milliyetçiliklerinin gayreti de vardır. Fakat asıl önemlisi, şimdi çağdaş tarihimize dış ülkelerden saptırıcı müdahaleler olmasıdır. Bunlardan birincisi Almanya’nın Çanakkale Savaşı’na (Gelibolu Savunması’na) sahip çıkmasıdır.

Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın itilaf güçlerine karşı zaferine örnek olarak Hindenburg’un Tannenberg bataklıklarında Rus ordusunu imha etmesinden başkasını göstermek mümkün değildir. Galiçya’da Ruslara karşı Avusturya yanında verdikleri savaş Rus başkomutan General Brusilov’un atağıyla bir şekilde ricatlarına sebep oldu. Zaten Tannenberg’de de Mareşal Hindenburg’dan çok generallerden von François’nın devriyesi ve müdahalesi ve Rus kuvvetlerinin hareketini takip ederek atik davranmasının bir Alman mağlubiyetine dönebilecek bu savaşın yönünün değişmesinde etkin olduğu söylenir.

KOMUTANLARINA GÜVENMİYORDU

Bilindiği gibi

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un Tophane kıyısındaki... Rezalet

Osmanlı İstanbul’u iki siluetle tanınır, birisi Suriçi’nin Marmara ve Boğaz başından görünüşü, ikincisi de Tophane kıyılarıdır. Buradaki en mühim eserler hiç şüphesiz ki Mimar Sinan’ın iftihar ettiğimiz Kılıç Ali Paşa Camii ki dolgu bir alandır ve Sultan II. Mahmud tarafından yaptırılan Nusretiye Camii’dir. Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi ise tarihi İstanbul’u mahvediyorlar.

Vurdumduymaz halkımızın aldırış etmediği ilk olay burada Adnan Menderes devrinde yapılan Denizcilik Bankası’nın ve limanın gudubet antrepolarıdır. Bu garabet biter sanıyorduk. Bu sefer de ikinci nesil ve siyasilerin bir mucizesi daha ortaya çıktı, Tophane Projesi adını taşıyor. Üçüncü bir projeyi de eczacılıktan çoktan vazgeçen Eczacıbaşı’nın Sanat Müzesi çıkardı.

Bazı şeyleri tartışmadan tabulaştırıyoruz; modern sanat bienaller ve göz boyayıcı bazı hareketlerle başladı. Doğrusu methedilmesinin yanında beğenen ve beğenmeyenlerin de sesini çıkarmadıkları girişimlerdi. Şimdi ise bu girişkenlik çığırından çıkmış bulunuyor. Modern sanatın koleksiyonları hiçbir şekilde bulunmaz Hint kumaşı değil. Burası, bırakınız İngiltere, Fransa, Hollanda gibi memleketleri, Şçukin ve Morozov gibi hem Çarlık hem Sovyet devrinde koleksiyon bilgileri ve Avrupa’dan toparladıklarıyla Rusya’ya büyük koleksiyonlar kazandıran veya Melon Ailesi gibisi Amerika’ya empresyonist koleksiyonları getiren, modern resmin öncü yapıtlarını barındıran ülkeler ve hatta İran’ın bağrından çıkan modern sanat atılımları gibi ilginçliklerle de mukayese edilemeyecek bir sözde müzedir. Varlığının bir kısmı, başka müzelerden ödünç alınanlarla ortaya çıktı ve şimdi bu eserlerin geri verilmesi de söz konusudur. Bir ara bu binayı yıktılar, güya müzeyi eski yolcu salonuna verecekler dendi. Sonra ne yapıldı bilmiyoruz. Kıyıdaki binayı daha da genişleterek ortaya çıkarıyorlar. Bunlar kamuoyundan gizlenerek yapılıyor, oldubittiye getiriliyor. Başka bir yerde olsa hayırlı olsun deriz, ama hiç kimsenin denizden baktığı zaman Kılıç Ali Paşa Camii’nin ve onun biraz ilerisindeki Nusretiye’nin silueti yerine bu gudubet binaların varlığına tahammül edeceğini sanmıyoruz.

BU BİNA NASIL YAPILIR

Diğer taraftan devrin çok bilmiş mimarı (Emre Arolat) bu hafta Oksijen’de bir demeç vermiş. “İstanbul mimarisi ister istemez dikey olacak, yatay olması mümkün değil” diyor. Bunu ona sormadılar ve sormazlar da. Zaten İstanbul’un dikeyine büyümesinin sorumlularından biridir, ama bu facianın tek sorumlusu olmadığı da açık. Ancak mimarlığını yaptığı Resim Müzesi’ne dair sorularım var. Nusretiye Camii’nin yanına üstelik de güzellik ve sanat öğretmekle mükellef üniversitenin bir müzesini barındıracak böyle münasebetsiz binayı nasıl monte ettiğini, bu tersimi nasıl yaptığını, hangi ustaların yanında iş öğrendiğini çok merak ediyorum.

GERİYE ÇAMLICA KALDI

Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi tarihi İstanbul’u mahvediyorlar. Hiç değilse gelip geçerken ruhumuza aydınlık getirecek manzara tamamen kapandı. 50 sene sonraki İstanbullular akıllanırsa bu iki binayı da götürürler, ama “Şimdilik biz bu çirkinliğe ve girişkenliğe tahammül etmek zorunda mıyız?” diye soruyorum. Her yerden görebileceğimiz tek cami, Çamlıca kaldı. Süleymaniye’nin dibi malum. Kıyılardaki Sinan eserleri ve özellikle etraftaki mezbele arasında boğulan, şimdi de modern birtakım bloklarla kuşatılan Piyale Paşa Camii’nin hazin durumu da belli. “Arıyorsun, bu nereye kayboldu” diye. Zevk tamamen Suudilerinkine benziyor. Orada da galiba Kâbe-i Muazzama’yı Hilton gibi otellerin arasında aramak lazım.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Hükümet nerede, belediyeler nerede?

Yazının Devamını Oku

Falih Rıfkı Atay

50 yıl önce, 20 Mart 1971 Cumartesi akşamı kalp krizi geçirdi. Bugünün ölçülerine göre uzun bir hayatı olmadı. 1894 yılının aralık ayında doğmuştu. 76 yıllık ömrüne çok şeyi sığdırmıştı. Bunların içinde bir büyük savaş var.

Ortadoğu’nun kan ve barutunu gördü; Bahriye Nazırı ve Suriye ve Filistin Umum Kumandanı Cemal Paşa’nın özel kalemindeydi. Kendinden emin bir üslûpla bu dönemi ve yaşadıklarını “Zeytindağı”nda anlatır. Subaylar yüz yüze muharebelerde bazen kurşun altında sürünerek gidip karşı tarafta ölen İngiliz zabitinin palaskasını söküp alırlarmış; bu onların hakkıymış. Has Belçika köselesinden kesilen, âdeta madalya gibi taşıdıkları bir ödül... Cemal Paşa’nın maiyetinde Alman işgali altındaki Belçika’ya gitmişti. Belçika kemerinden tutun da tıraş bileyicisine kadar hepsini alıp dönmüş. Alman kayzerinin taktığı madalya, Viyana’da Avusturya İmparatorluğu’nun taktığı ve yaver olarak gidildiği zaman bomboş göğüslü olmasın diye buradan da bir nişan takmışlardı. “Birçok zabitin bu imtiyazı protesto ederek kendi madalyalarını yere çarptığını biliyorum” diye yazmaktadır.



KALEMİ SERTTİ

Falih Rıfkı’nın hayatında sert üslûbu ile hiç de liberal sayılmayacak görüş ve tavırlarına, sürükleyici ama yer yer de sert kalemine rağmen; çok insanın tiryakisi olduğu bir yazar ve çok kişinin hürmet ettiği bir aydın olmasının nedenleri vardır. 1960’ların moda düşünürleri ve yazarları başkalarıydı, ama Falih Rıfkıcılar hep vardı. Aklı başında bir arkadaşımı hatırlıyorum; her hafta cumartesi günleri İstanbul’a gidip kendisiyle görüşme yapmaktan büyük zevk alırdı. Cenazesine binlerce insan katılmıştı, devlet protokolünün dışında gönüllü kalabalık bazen sert üslûpla doğruları yazanı da istiyor.

İTTİHATÇI VE HALK PARTİLİYDİ

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un kazancı

Dolmabahçe Sarayı Türk saraylarındaki tablo koleksiyonunun en zenginine sahiptir. 1 ay önce açılan Resim Heykel Müzesi gezildiğinde Osmanlı tarihini öğrenmek için sadece kitapların yeterli olmadığını gözlerimizle görürüz.

YAKIN mazide buradaki bazı tabloların Topkapı Sarayı’na devredildiği malumdur. Buna karşıydım, çünkü saray ziyaretçilerinin önünde senkronik polüsyon (eşzamanlama kirliliği) yaratıyordu. Şu anda Topkapı’daki bu tip portreler, 19. ve 20. yüzyılda yapılan resimlerin hepsi Dolmabahçe’ye devredilmiştir. Ayrıca Güzel Sanatlar Akademisi ve şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nde olan tablolar da peyderpey geri dönüyor. Fransız oryantalizminin en önemli tabloları buralardadır. Mesela Felix-Auguste Clement’in “Çölde Av” Tablosu 35 metrekarelik bir şaheserdir ve Said Halim Paşa Yalısı’ndan nakledildi. Böylelikle Hidiv Ailesi’nin ve Said Halim Paşa’nın elindeki eser de devredilmiş demektir. Sarayın elindeki birtakım ikinci sınıfa düşen eserler dış depolarda teşhir ediliyor. Müzenin 65 bin kayıtlı eseri ise sarayda teşhir ediliyor.



Veliaht Sarayı” diyebileceğimiz bölüm, bugün Resim Heykel Müzesi olarak açılmış durumda; bir aydır ziyaret ediliyor. Oryantalist ressamların V. Murad ve bilhassa son halife Abdülmecid Efendi gibi hanedan mensubu ressamların eserleri burada. Stanislaw Chlebowski gibi Polonyalı bir ressam yine burada. Doğrusu İstanbul’u ziyaret eden veya İstanbul’a yerleşen Batılı ressamların tabloları önemli bir koleksiyon meydana getiriyor, ama bize sorarsanız asıl önemli koleksiyon Ayvazovski’nindir. Velud bir ressamdı; Rusya müzeleri, hatta Kırım’da Kefe bile onun koleksiyonlarına sahip. Fakat bence Kefeli Ayvazovski’nin İstanbul’daki uzun ikameti sırasında yaptıkları, Saray’ın iltifatına tabii oluşu, onun yaratıcılığının derecesini gösteriyor. Tabiatı çok iyi inceleyen ve aksettiren Ayvazovski’nin Dolmabahçe koleksiyonundaki eserleri eşsizdir. Ayrı bir veliaht köşkünde, ayrı bir atölye onundu.

BİRÇOK RESSAMIN ESERİ VAR

Osman Hamdi Bey

Yazının Devamını Oku

Yanlış bir misilleme

Bize göre YÖK uygulaması mümkün olmayan ve aynı zamanda hukukun genel bir kurumuna, yani ahde vefa ve akit kurallarına aykırı bir karar aldı. Şu anda Galatasaray Üniversitesi’ne gelen Fransız profesörlere Türkçe öğrenmeleri zorunluluğu konuyor (B2 grubu), aksi takdirde görev yapamayacaklarmış.

Bu, Fransa’daki Türk öğretmen ve din görevlilerine Fransızca mecburiyeti koyan kurala bir tepki, mukabele-i bilmisil oluyor; tabii ki öyle değil. İlkokul ve ortaokulda Türk çocuğuna öğretmen olarak giden ve orada çalışan Türklere dini hizmet ve tedris vermeye gidenlerin Fransızca bilip bilmemesi gerektiğini tartışacak değilim. Ama Galatasaray’a gelen Fransız profesörlerin, hele hukuk ve sosyal bilimlerdekilerin Türkçe bilmemesi daha iyidir. Çünkü zaten eğitimde Türkçe okutulacak dersleri ve branşları Türkçe okutuyoruz. Hâlâ devam ettiğim ve 20 yılı aşan tedrisatta hukuk tarihi dersini sadece Erasmus mübadillerine ve bir de yaz kursunda olmak üzere birkaç kere Fransızca vermek zorunda kaldım. Birtakım dallarda Fransızca ders yapılıyorsa bu gerekli olduğundandır. Aynı dersin bir başka alternatifi Türkçe de veriliyor.



BU SAATTEN SONRA OLMAZ

Sosyal bilimler ve hassaten hukuk dalında Fransızca eğitimin faydaları tartışılmaz. Zaten Galatasaray Üniversitesi kurulurken Fransa ile bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmada böyle bir mecburiyet yoktur. Buraya gelenlere bu saatten sonra Türkçe öğren demek, hukuk ilkelerine (akid prensiplerine), ahde mugayirdir.

YETERİNCE TERCÜMAN YOKTU

Yazının Devamını Oku

Atatürk'ün projesi Balkan Paktı

9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında bir pakt imzalandı. Bu paktın inşası, ön planda Türkiye’ye aittir ve Atatürk’ün projesidir. Sosyalist blokun ortaya çıkması, İkinci Cihan Harbi savaşından sonra Sovyet-Amerikan ekseninde ittifak sisteminin gelişmesi, bu yapıyı dağıttı.

Daha önceden Türk-Yunan geriliminin bitişi, Venizelos’un Ankara ziyaretiyle başlamış sayılabilir. Türkiye-Yunanistan özellikle, Yunanistan’ın üzerinde ısrarla durduğu ve büyük devletlerce de empoze edilen mübadeleden sonra müspet bir raya oturmuştu. Hitler’in Almanya’daki iktidarı henüz ciddi bir atılımı olmadığı halde nutukları ve ideolojisi ile Avrupa’daki ilhak teşebbüslerinin Aristide Briand-Gustav Stresemann (Locarno) Antlaşması’nın dahi ihlaline söz konusu olduğu bir devirde, bu ciddi bir girişimdi.

ANA SEBEP İTALYA

Sovyetler Birliği, Balkan ülkeleri için bir tehlike teşkil edecek dönemde değildi. İtalya ise savaş kapasitesinin ötesinde Doğu Akdeniz’deki eğilimleri belirten Faşist Parti’nin nutukları dolayısıyla Balkan Antantı’nın kurulmasındaki ana sebeplerdendi. Romanya, Hitler ve müttefiklerinden çekindiği için bu pakta yanaşmıştı. Ayrıca Sovyet tehlikesini de tarih dolayısıyla küçümsemediği açık. Özellikle Bulgaristan ise Yunanistan ve Romanya ile olan sınır sorunlarından dolayı, bu paktın dışında kaldı ve ön görüşmelerde azınlıkların statüsünü bahane etti. Gerçekten Romanya’da Bulgar azınlık vardı ve Bulgaristan, Yunanistan içinde kalan Makedon nüfusu başlıca bir problem olarak benimsemiştir. İtalya konusunda ise Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya Krallığı arasında ciddi bir fikir ve işbirliği vardı. Ne var ki Venizelos paktın imzalamasından sonra İtalya ile de ilişkilere girerek ayrı bir politika geliştirecek ve Roma’yı ziyareti tercih edecekti. Buna karışlık Yugoslavya ile Türkiye bu konuda daha sabit ve tutarlı bir işbirliğini sonuna kadar devam ettirdiler. Pakt sırasında ebedi dostluk ve tarihi beraberlik söyleminin varlığı bile dikkat çekicidir. Başbakan Konstantinos Tsaldaris’in İnönü’yü ziyareti sırasında Türk basınında bu gibi yazılar görüldü ama asıl önemlisi İkinci Cihan Harbi’nden sonra Balkanlar’daki Komünist Rusya tehlikesine karşı Yunanistan’la Türkiye ilişkilerinin ismi geçen başbakanın lisanında (Bizde Çaldaris diye telaffuz ediliyor) konfederasyon sözüne dönüşeceği görülecektir.



ENTERESAN MADDELER VARDI

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayra

Cahit Kayra’yı bundan 20 yıl önce tanıdım. Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı. Devletin sorumluluğu ve hesap sormayan bir halka karşı, hesap verme edebi bizlere Cahit Kayra’nın neslinden kalmadır.

Haftanın belli günlerinde öğle vakitlerinde Beşiktaş’taki Turgut Vidinli’nin restoranında toplanırdık. İki Kabataşlı, Hilmi Yavuz ve Hasan Pulur, kadim dostum Eski Eser ve Müzelerden sorumlu Kültür Bakanlığı müsteşar muavini Murat Katoğlu, rahmetli Orhan Duru, sonraları Ali Rıza Kardüz ve Ahmet Piriştina zamanında İzmir Belediyesi’nin faal genel sekreteri Hasan Fehmi Mani, bu uzun öğlen yemeklerinin müdavimleriydi. Bu buluşmalar ucundan yetiştiğim eski İstanbul’un masa sohbetlerinin artık tükenmiş bir örneğiydi.



Cahit Kayra’yı dinlemekten çok memnundum. Bakanlığı sırasında sadece uzaktan ismini duymuştum, fakat onu sadece bir kişiden duymamıştım, çağdaşlarının hemen hepsinden onun hakkında medhüsena duydum. Doğruydu, Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı; (1938 yılı). 1917 doğumlu bir insan benim ailemde de vardı, rahmetli annem. Kuşkusuz annemin görüp yaşadıkları bambaşka bir dünyayı anlatıyordu, Cahit Kayra’nınki de Türkiye’yi.

UNUTAMADIĞIM İNSANLAR

Böyle üç-dört unutmadığım insan daha vardır. Belki insanların yaşam kalitesinden dolayı, en başta Rudolf Karlburger adında Dachau toplama kampında kalmış bir Viyana Yahudisi, yüksek mühendis, onun anlattıkları ve kültüründen, teknoloji tarihi bilgisinden çok şey öğrenmişimdir. İkincisi yine aynı gruptan, imparatorluktan beri Avusturya’nın tarihini yaşamış burjuva bir fabrikatörün kızı Friedl Mertinz (kızı Avusturya Tiyatro Sanatçıları Birliği’nin başındaydı, Hanna Mertinz). Nihayet okuldaki hocalarım. Viyana’dan sonra da hayat boyu görüştüğüm, seçkin Türkolog Andreas Tietze, savaş yıllarını Estonya’da ve Alman işgaline karşı muhafaza altına alınan gruplardan olan Doğu Avrupa tarihçisi ünlü Walter Leitsch geçirdiği zahmetli hayatı, yarı sürgünde yaşadığı Sovyet Kazakistan’ı ve Avusturya’yı içeriyordu.

Yazının Devamını Oku

Sarayın mütevazı muhafızı

Bu hafta salı günü, Türkiye müzeciliğinin en saygın ve öncü simalarından Dr. Filiz Çağman’ı Edirne’de ebedi yolculuğuna uğurladık. Orada doğmuştu, emekliliğinden sonraki yıllarında oraya sığındı ve rahmete yürüdü. Kınalızâde’nin ve Arkeoloji Müdürü Rıfat Osman Bey’in de mezarı bulunan Nazırçeşme Mezarlığı’na defnedildi.

Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun olduktan sonra Topkapı Sarayı Müzesi’ne girmişti. Sanat tarihçilerimiz ve hatta bütün tarihçilerimiz, gerek bizimkiler gerekse yabancı meslektaşların içinde Osmanlıcası onun kadar düzgün olan az bulunur. Bu özelliği dolayısıyla ele aldığı bütün eserleri minyatür, tezhip, kâğıdın cinsi konusunda orijinal bilgiler ileri sürdü, yorumlar yaptı. Kalabalık makale listesinde bu konuların hepsine değinir. Mesela Osmanlı minyatürleri ve kitap sanatları üzerinde (Kat’ı - Osmanlı Dünyasında Kâğıt Oyma Sanatı ve Sanatçıları kitabı) yaptığı araştırma kayda değerdir. Sağlık sorunlarına rağmen son günlere kadar çalıştı, üretti ve ölümünden sonraya kalan iki önemli kitabı baskıdadır. Bir tanesinin konusu müdürlüğünü yaptığı Topkapı Sarayı’dır. Bir meslektaşımız olan Nazan Ölçer’in dediği gibi: “Topkapı’ya gösterdiği ihtimamı kendi sağlığına da gösterse daha uzun yaşardı”.



SARAYDA YAŞADI

17 Ağustos depreminden sonra sarayın üzerine daha çok titredi. Kadıköy’deki evini terk edip sarayın bir odasına sığınıp gece gündüz orada kaldı. Acil onarımlar için bakanlığı ve kurumları zorladı. Kütüphanede yetişmesi dünya çapında ünü olan Topkapı Sarayı Yazmalar Kütüphanesi’nin onun elinde ayrı bir değer kazanması ve tanınması için bir neden olmuştur.

Yazının Devamını Oku

Birinci Dünya Savaşı’na girişimizden evvelki akîl ses: İsmet Paşa

İsmet Paşa’yı mülahaza etmek kolay iş değildir. Sırf onu değil, İstiklal Savaşı komutanlarının hiçbirini böyle kolayca çizemezsiniz. Tarihi şahsiyetleri eksik bilgiyle günlük tartışmalara karıştırmayalım.

100 yıl önce 11 Ocak 1921’de Birinci İnönü Muharebesi kazanıldı. Kurmaylar eskiden beri muharebe ile harbin arasındaki farkı tartışırlar. Bu bir mevzi savaşının kazanılmasıydı, fakat önemliydi. Zira kuruluşu ancak tamamlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli ordusunun ilk başarısıdır. Meclis’in kurulmasından 10 ay geçtikten sonra bilhassa iç isyanları bastırmakta etkili olan çete savaşları ve düzensiz kuvvetlerin dönemi bununla bitiyordu. İstiklal Savaşı’nın mevcut orduyla kazanılacağı yolundaki ümitler canlandı. Daha en başta İzmir’in işgali fikrine hiç katılmayan ve Venizelos’un başkomutanlık teklifini reddeden General Metaksas’ın askeri kehaneti de böylece doğrulanmış oldu: “Siz, bu adamların ordularının yok olduğunu zannetmeyin. Bir sabah karşınıza çıkıverirler”.



KURMAYLIĞI İLE ÖNE GEÇTİ

Birinci İnönü Muharebesi’nin ardından gelen ricat da Polatlı’ya kadar devam etmiştir, ama tarihteki savaşlarımızın içinde farklı bir yeri vardır. Bu, düzenli bir ricattı. Her geri çekilme, yeni bir cephe teşkili demekti ve bu hareket düşmanı yıpratmıştır. İsmet İnönü, İstiklal Savaşı kurmay kuvvetlerinin başında gelir. Gençliğinden beri kurmaylık vasfıyla öne geçmiştir. 1906’da Harp Akademisi’nden mezun oldu. 1903’te üç sene evvel Topçu Harbiyesi denen ve Fransız topçu eğitimi geleneğine uygun bir şekilde mühendis olarak yetiştirilen, bu yüzden “Mühendishane” de denen okuldan mezun olmuştu.

GELENEĞİN TERSİNE GENÇTİ

Yazının Devamını Oku

Kudüs’ün fethi

24 Ağustos 1516’da Mercidabık Meydan Savaşı’nın neticesi olarak Yavuz Sultan Selim bugünkü Suriye’yi ele geçirdi ve Biladü’ş-Şam denen bölgenin yani bugünkü Ürdün’ün ve Kudüs-ü Şerif’in topraklarına girdi.

Kudüs Osmanlı İmparatorluğu’nun eline Memluklardan geçti. Orası, Haçlılardan sonra İslam devletleri arasında bir rekabet konusu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu için Kudüs ve Yavuz’un Kahire’deki zaferinden sonra 1517’de ele geçirdiği Haremeyn (Mekke-Medine) ile bir misyonun tamamlandığı görülüyor. Hac yolları ve merkezlerinin kontrolü bir imparatorluğa mali kazanç getirmez, masrafı arttırır; fakat bu masrafla da bu dünya üzerinde bir etki ve yetki yaratılır. Hâdimü’l-Haremeyni’ş-şerîfeyn ve Kudüs bu üçgeni tamamlar.



İNANÇ MERKEZİ

Kudüs tarihte “Yeruşalim” (Selamet Yeri) veya doğrudan doğruya Tevrat’taki “Hakkodeş”ten türeyen Arapça “Kudüs” olarak anılır. Sakinleri bu kutsal mekânın sekenesi olmakla övünürler. Arap Hıristiyanlığının da Müslümanlığının da merkezidir. 1517’den sonraki dört asır boyu bölgenin huzur içinde yaşadığı açıktır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde kentin surları yapıldı. Camileri, su yolları ıslah edildi. Bilhassa 19. asırda Kudüs Sancağı aşağı yukarı bugünkü İsrail’in ve Batı Şeria’nın sınırlarıdır. Merkeze bağlı bir müstakil sancaktı.

19. asırda bedevi kabilelerin buluşma yeri olan yerleşkede bir şehir daha kuruldu; Beerşeba (Yedi Pınar). Bu şehrin yanında asıl büyük gelişme tabii ki Yafa’dır. Ta Roma devrinden beri Kudüs, Yafa ile Tel Aviv arasında yer alan Caesaria’nın bulunduğu limanı kullanırken Osmanlı devrinde Yafa işlek bir yer ve Akdeniz’de bağlantı merkezi olmuştur. Demiryolu da sonradan Yafa-Kudüs arasında yapılmıştı.

Yazının Devamını Oku