Bu imparatorluk olmasaydı Mimar Sinan olmazdı

Devşirme asker kayıtlarından etnik gerçekler pek çıkmaz. Rumeli ve Anadolu’dan devşirildiği belirtilir. Sinan’ın her zaman akrabalarıyla ile ilişkisi vardı ama bu isimlerin Kapadokya’nın hangi gayrimüslim zümresine dahil olduğu bilinmiyor. Şurası bir gerçek: Bu imparatorluk olmasa böyle bir mimar da olmazdı. Zaten olamadığı da görülüyor. Bazı şeyler ve bazı adamlar belirli dönemlerin ürünüdür.

15. asrın sonunda Karaman eyaleti Karamanoğulları’nın yönettiği bölgenin adıydı. Bunun merkezinde Konya ve mülhakatı yer alıyorsa da bugünkü Niğde, Aksaray, Nevşehir, hatta İçel, Isparta’nın bir kısmı ve Akşehir de bu büyük eyaletin parçasıydı. Toroslar kuzeyi ve güneyiyle neredeyse Karaman’ın elindeydi. Eyaletin ahalisi ve ileri gelenleri Osmanlı için hassasiyet arz eden bir zümreydi. Çünkü iki beyliğin rekabeti imparatorluğun olgunlaştığı döneme kadar devam etmiştir. Bunun en belirgin sonuçlarından biri İstanbul dahil fethedilen Rumeli bölgelerine Karaman halkının “sürgün” yöntemiyle yerleştirilmesiydi.

Bu imparatorluk olmasaydı Mimar Sinan olmazdı

İSTİHKAMCIYDI

Karaman eyaletine kısmen giren Kayseri’nin Ağırnas köyü Sinan’ın doğduğu köydür. Sinan bir devşirmedir. Geldiği mıntıkada Anadolu’da 16. yüzyılda yani Yavuz Selim devrinde devşirme alımına başlanmıştır. Özellikle bazı zanaatlara yatkınlığı olan gençler (yani çocuklar değil) tercih ediliyordu. Sinan bir taş ustası olarak istihkam birliklerine girdi. Yeniçeri Hassa Mimarları Ocağı’na girişinin tarihi, kendi biyografisini anlatan (Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye) Sâi Mustafa Çelebi’den elde ediliyor. Osmanlı mimarı herhalde bugünkünden çok farklıydı.

‘DÜNYA’YI GÖRDÜ

Yavuz Sultan Selim’in seferlerine katılmak demek, içinde 3 bin yılın mimari eserlerini barından bir dünyayı gezmek demektir. Suriye’nin Emeviye devri eserleri, Roma devri eserleri, Bizans’ın kalıntıları, Haçlı döneminin kaleleri, bugünkü Lübnan’da yani Trablusşam ve Cunya İskelesi’nin civarında Baalbek’te 3 büyük Roma mabedi ve Finike döneminin kalıntılarını ama asıl önemlisi Firavunlar devri Mısır’ından Bizans döneminin sonuna kadar bir yanda piramitler, bir yanda çöldeki manastırlar, Memluk Kahiresi’nin ince eserleri, her yerdeki köprüler ve doğup büyüdüğü Anadolu’daki Selçuklu kervansarayları hepsi bu çocuğun zihnine kazınmıştır. Genç yaşlarda Kanuni’nin seferlerine katıldı. Bütün Balkanlar ve Avrupa’nın, eski Yunan’ın, Roma’nın ortaçağ Bizans’ının yapılarını inceledi. Roma mimarisinin merkez kubbeli eserleri bütün incelikleriyle onun zihnine çakıldı.

MİMARIN PORTRESİ

Doğu Akdeniz’in inşaatta çalışan çocuğu zaten çok şey öğrenir ama buna ilaveten şayet dört bucakta fütuhat peşinde koşan bir imparatorluğun istihkam bölüklerinin köprücüleri arasındaysa çabuk olgunlaşır, çok şey görür hele bir müddet sonra bir imparatorluğun mimar başı ağası (ağa yeniçeri generali demektir) olarak dört bir taraftaki tasarımlarıyla ünlenirse mimarın portresi ortaya çıkar. Nedendir bilinmiyor, hiçbir köprüye onun adını vermedik. Yine nedendir bilinmiyor, bir zamanlar banknotların üstündeki portresi başkalarıyla değişti. Mimar Kemaleddin dünyanın önüne çıkarabileceğiniz bir mimar değildir, kuşkusuz bizim mimari tarihimizin önemli bir ustası olabilir ama banknotlara resmi basılanlar dünyanın hiç değilse tarih, coğrafya meraklısının tanıdığı kimseler olmalıdır.

DÖNEMİNİN ÜRÜNÜ

Mimar Sinan’ı Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin önündeki heykelinden başka bir heykelle temsil etmedik, nihayet Güzel Sanatlar Akademisi’nin adını üniversiteye çevrilirken onunla andılar. 8 Nisan onun ölüm yıldönümü. 98 yaşında bu dünyadan göçene kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun çehresine belirli çizgilerle damgasını vurdu. Etnik menşei hâlâ tartışılır, üstelik de çok renkli atıflarda bulunurlar. Devşirme askerlerin kayıtlarından etnik gerçekler pek çıkmaz. Rumeli ve Anadolu’dan devşirildiği belirtilir. Sinan’ın her zaman akrabalarıyla ile ilişkisi vardı ama bu isimlerin Kapadokya’nın hangi gayrimüslim zümresine dahil olduğu bilinmiyor. Şurası bir gerçek: Bu imparatorluk olmasa böyle bir mimar da olmazdı. Zaten olamadığı da görülüyor. Bazı şeyler ve bazı adamlar belirli dönemlerin ürünüdür.

Bu imparatorluk olmasaydı Mimar Sinan olmazdı

GÜL BABA

GEÇEN hafta Paris’te, UNESCO’da bir kültür haftası yaşandı. UNESCO nezdindeki daimi temsilci Büyükelçi Altay Cengizer, Macar hükümeti, Türk Dışişleri Bakanlığı ve Galatasaray’ın eski kulüp başkanı Adnan Polat başkanlığını yaptığı Gül Baba Vakfı’yla bir toplantı tertipledi. Bu toplantıda Macaristan’dan genç bir tarihçi Peter Kövecsi Olah ve bendeniz Gül Baba üzerine konuştuk. Her zaman anlatılan bir menkıbedir: Galatasaray Mektebi’nin 1867’deki liseden evvelki varlığını gösteren bu kuruluş Gül Baba adlı bir dervişe atfedilir.

TAÇLANDIRAN SEMBOL

Aynı derviş ileri yaşlarında Budin’de Kanuni asrında da bulunmuş ve orada ölmüştür. Mahalli halkın benimsediği bir yerel kutsanmış kişi olduğundan Gül Baba Türbesi dün de bugün de her dinden kişi, özellikle Macarlar tarafından ziyaret edilir ve 2000’li yıllarda Türk büyükelçiliği tarafından ikinci defa restorasyonu yapılmıştır. Tarih ilginçtir, Kanuni’nin girdiği Budin’den Dördüncü Mehmed devrinde çıkıldı (1689). Bundan 182 yıl sonra bir başka Osmanlı padişahı (Sultan Abdülaziz) Avrupa gezisini Fransa, İngiltere ve Avusturya üzerinden yapıp Budin’den geçerken şehrin yeni kurulan kısmında (yani Peşte’de) parlamento önünde Macar ayanı tarafından “Yaşa ulu Hakan” diye selamlanarak karşılandı. O tarihten beri Gül Baba menkıbesi Galatasaraylılardan çok Türk ve Macar Türkoloji ve tarihçi dünyasını taçlandıran bir sembol gibidir.

İLGİLENMEYEN YOKTUR

Onunla ilgilenmeyen tarihçi ve dilci hemen hemen yoktur. Günden güne tespit edilen Macaristan’daki Türk eserleri içerisinde halen mümtaz yerini de korumaktadır. Benim gençliğimde Birleşmiş Milletler’in UNESCO gibi önemli bir organında Macarlar ve Türkler arasında böyle bir toplantı yapılacağını düşünmek hayal bile değildi. Dünya değişiyor, değişen zamanda hiç değilse bazen daha soğukkanlı ve iyi niyetli olmayı öğreniyoruz.

Bu imparatorluk olmasaydı Mimar Sinan olmazdı

AYNI SERGİDELER

ÜNLÜ sergi evi Grand Palais’de, “Ay” (La Lune) diye bir sergi var. Asıl amaç Ay’a astronotların inişi gibi görünüyor ama Val de Marne Çağdaş Sanat Müzesi (Mac Val) direktörü Alexa Fabre ve Louvre Müzesi, Dekoratif Sanatlar Departmanı baş küratörü Philippe Malgouyres’in küratörlüğünü yaptığı sergide Ay’la ilgili Louvre ve dünyadaki ünlü müzelerin koleksiyonlarından bazı eserler seçilmiş. Miro, Chagall ve Dali’nin yanında sergilenen bir eser de Semiha Berksoy’un 1971 tarihli “Ay Işığında Aşk” başlıklı ünlü tablosu. Ünlü küratör Malgouyres’in ifadesiyle “Wagneryan dramatik bir soprano olarak beynelmilel kariyerinden sonra 1960’lardan itibaren girdiği resim dünyasında kendini yetiştirme ve iç dünyasının renkli çıkışlarıyla estetiğin bütün formlarıyla adeta sanatçının kendini ve duygularını her yaşında ifade edebileceği kuvvetli çizgileri olduğu” belirtiliyor. Bu sergi benim için geçen haftaki en güzel sürprizdi. Önemli bir sergide opera sanatçımızı artık klasik resimler arasında yer alarak teşhir edilmesi, kolay unutulacak bir an değil.

Bu imparatorluk olmasaydı Mimar Sinan olmazdı

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Yıldırım Seferi yapan ilk mareşal Yavuz Sultan Selim

Tam 500 sene evvel, 20 Eylül gününde cihan tarihinin ve ateşli silahlar devrinin en önemli mareşallerinden biri Yavuz Sultan Selim Han vefat etti. Babasının öldüğü noktada ölmüştü. Rumeli seferi yolunda... Dünya tarihinde ateşli silahlar döneminin başlangıcında “Yıldırım Seferi” yapan ilk mareşal olduğunu belirtmek abartma sayılmamalıdır.

'Yavuzculuğu her yerde kullanmaktan imtina etmeyen anlayış ve kültür çevreleri nedense bu 500. yılı pek çabuk geçiştirdiler. Akademik çevrelerden en hafif anlamıyla ciddi olan, yeni buluşlar ve tetkikler içeren bir sempozyum görmedik, “Çelebi böyle olur bizde Yavuz Selim olmak”. Büyük hükümdarın 500. ölüm yıldönümü sessiz sedasız geçti. Yavuz Sultan Selim’i kasaba mahallelerinde ucuz politika malzemesi olarak tartışmak dururken ciddiyet nemize gerek!

ÇÖLÜ AŞIP KAHİRE’YE GİRDİ

Yavuz Sultan Selim Han, şairdi, Farsçası mükemmeldi, Arapçası da öyleydi. Kırım Hanlığı bölgesini, Kafkasya ve Karadeniz’i onun kadar iyi bilen bir komutan yoktur. Sekiz yıllık saltanatın öncesinde 20 yılı aşkın bir süre valiliği (Trabzon sancak beyi), daha doğrusu komutanlığı vardır. Âdeta bağımsız hareket eden bir prensti. Kanuni’nin de kendisinin de talihini o tayin etmiştir. Onun tasavvuru sayesinde Muhteşem Süleyman’ın dikensiz bir yolu oldu. Yavuz’a “tiran” ve “müstebit” gibi lafları yalnızca cahiller eder. 16. asırda tahta geçmenin yolu hem Doğu’da, hem de Batı’da onunkinden daha farklı yöntemlerle olmuyordu. Sina Çölü’nü, çöl tarafından geçip Kahire’ye giren o oldu. Bunun örneği de yoktur. Kendisinden sonraki örnek Birinci Cihan Harbi’ndeki Cemal Paşa hezimetidir. 1914 yılında Kanal Harekâtı’nda ordunun lojistiği hazindi ve askerimiz kum fırtınalarında telef oldu.

YENİ BİR KİTAP

Bu sıralarda Yale Üniversitesi tarih profesörlerinden Alan Mikhail, Yavuz Sultan Selim’in bir dünya cihangiri olduğunu ve tarihi değiştirdiğini ileri sürdü (Yavuz Sultan Selim’i anlattığı “God’s Shadow” kitabının yazarı). Yazarın 18. asır Mısır ekolojisi üzerine yazdığı kitap da ciddi bir eserdir (“Osman’ın Ağacı Altında - Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çevre Tarihi”, İş Kültür Yayınları). Her tarihçinin okumasını tavsiye etmişimdir. Yazık ki Anadolu üzerine böyle bir eser yok.

ELEŞTİRİ İNSAFLI DEĞİL

Bu profesörü eleştiride Amerikan usulü bir modelle karşı karşıyayız. Harvard Üniversitesi Türk araştırmaları profesörü Cemal Kafadar ile Chicago Üniversitesi’nden Cornell Fleischer meslektaşlarımız ortaklaşa bildiriyle Alan Mikhail’i yerden yere vuruyorlar (“How to Write Fake Global History”, Cyber Review of Modern Historiography). Bu makaledeki eleştirileri pek insaflı bulmadığımı söylemeliyim. Mikhail’in abartmaları ondan daha fazla abartılarak tenkit ediliyor. Bu gibi usullerin genç nesiller tarafından benimsenmemesi gerektiğini ve eski oryantalistiler döneminin tenkit ciddiyetine avdet edilmesini tavsiye ediyorum.

DENİZCİLİĞİ GELİŞTİRDİ

Yazının Devamını Oku

Sakarya zaferi

Sakarya Muharebesi 22 gün, 22 gece sürecek, yani 23 Ağustos 1921’de başlayıp 13 Eylül 1921’de bitecektir. Sakarya Muharebesi’yle Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, tanınan ve ön planda tutulan, önerilerinden ve stratejik planlamalarından çekinilen orduya sahip bir kuvvet olarak görüldü. Bu, 30 Ağustos için kaçınılmaz, dinamik bir dönemi başlattı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin iç isyanları bastırdığı ve mahalli direnişe halk kuvvetlerini de kattığı dönem 1920’de bitmiştir. Bu dönemin en düzenli ve etkili direnişinin, Hatay Dörtyol’da başlayıp Maraş, Antep ve Urfa’da doruğa ulaşan savunmalar olduğu açıktır. 1920 yılının mayıs ayında Fransızlarla yapılan anlaşmayla güneydoğu cephesi teminat altına alınmıştır. Böylece ismi geçen savunma noktaları ve Sykes-Picot Anlaşması’nın Fransa’ya vaat ettiği, neredeyse Malatya’ya kadar olan bölge savaşın dışında kalacaktır. Fransa ile ilişkilerin sürdüğü bu dönem, 1921’de Sakarya Muharebesi sonunda Fransız dış politikasının kesin kararıyla artık karşılıklı tanımaya da dönüşecektir. Moskova ve Kars antlaşmalarıyla da Türkiye’nin doğusundaki sınır çizilmiştir.



Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ordularının Yunanlar karşısında etkin bir savunma gösteremediği açıktır. Bununla birlikte başta Anastasios Papulas olmak üzere Yunan ordu komutanları Anadolu içlerine ilerlemekten, yani yeniden iktidara dönen Kral Konstantin’in stratejisinden pek hoşnut değillerdi. Bunun realist olmadığı açıktır.

ROMA TAKTİĞİ UYGULANDI

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa ve İcra Vekilleri Heyeti Başkanı (yani başbakan derecesinde sayılabilir) Fevzi Paşa, Batı Cephesi birliklerinin Yunan ordusuyla mesafe bırakarak Sakarya hattının doğusuna çekilmesi gibi bir strateji uygulamaya başladılar. Bu ilginçtir, ancak tarihte uygulanmamış değildir. Roma orduları karşısındaki Mitridat’ın sistemidir. Aynı stratejiyi Napolyon’a karşı Kutuzov da uygulamıştır ama orada çok daha geniş bir alan ve Fransa için yabancı bir iklim söz konusuydu. Buna rağmen cesurane atılımın Sakarya’da tuttuğu görülecektir. Ordular bütün Osmanlı tarihi boyunca en güçlü zamanlarda bile düzenli bir ricat yapamıyordu. Ricat bir müddet sonra bir bozguna dönüşmekteydi. Hünyadi Yanoş’a karşı da 1440’larda bu görüldü. Ordu ancak Varna’da toparlanabildi ve müdafaaya geçebildi. 1683 yılının eylülündeki Viyana bozgunu ise ricatin bozguna dönüşmesidir. İlk defadır ki ricatin Roma ordularındaki recedere (Lat., geri çekilme) tarzında düzenli bir yöntemle uygulandığı görülür.

Yazının Devamını Oku

Muhteşem Süleyman

1566 yılında bugün (6 Eylül), Osmanlı tarihinin en uzun süre saltanatını süren, hayatı boyunca Bağdat, Tebriz, Viyana, Belgrad, Rodos deniz cengiyle Ortadoğu ve Avrupa atlasını değiştiren, Macaristan krallığının, 1526 yılı 29 Ağustos’undaki Mohaç cengiyle sonunu getiren Muhteşem Süleyman öldü.

Son seferi Zigetvar Kalesi’neydi, bu kalenin kuşatması süresince ölümcül şekilde hastalığı arttı. Son hücum emrini verdiğinde ruhunu da teslim etti ve bu son hücumla da kale düştü. Tıpkı bundan 177 sene evvel Kosova’da büyük ceddi Sultan I. Murad’ın naaşına yapıldığı gibi hükümdarın iç organları ruhunu teslim ettiği yere gömüldü. Daha sonra oraya bir türbe yapılacaktı. Bu türbe Macaristan’ın 1686-89 yeniden Habsburg Alman kuvvetlerinin eline geçişinden sonra tahrip edilmiştir. Türbe şu sırada Macar Bilimler Akademisi’nin desteği ile Macar mimar ve tarihçilerin takdire şayan mesaisiyle tekrardan tespit edilmiş bulunuyor, belirlenen yer tarihi belgelere de uyum göstermektedir.

ÖLÜMÜ GİZLENDİ

Padişahın ölümü tabii ki ordudan gizlendi. Âdeta mumyalanarak, Zigetvar’a gelirken olduğu gibi zaman zaman dönüş yolunda da arabaya oturtuldu. Tahtına oturtularak, zaferi kazanan ordu selamlattırıldı. Ne var ki Belgrad’a ulaştığında haber duyulmuştu. Ordunun feryad-ı figânı Şehzade Selim’in Kütahya Sancağı’ndan yetişmesinden sonra arttı. Dönüş yolunda Edirnekapı’ya yaklaşıldığında kapıkulu askerinin ilk isyanı ortaya çıktı. Zigetvar’dan dönüşteki başarılı ameliyeyi ve Edirnekapı önündeki kargaşayı Muhteşem Padişah’ın son sadrazamı Sokollu Mehmed Paşa geçiştirmiştir. Zeki ve büyük bir devlet adamı olduğunun ilk göstergesi de bu oldu denebilir.



Zigetvar önündeki cenkte Macaristan’ın ünlü komutanı Zrinyi Miklos cesur ve akıllı bir müdafiydi, ama Zigetvar’ın alınması Osmanlı İmparatorluğu’nun Macaristan üzerindeki hâkimiyetinin berkitilmesi ve Habsburgların imparatorluğunun devamlı müdahalelerinin önlenmesi bakımından önemliydi. Nitekim de öyle oldu.

Yazının Devamını Oku

Ağustos zaferleri

Ağustos ayının Türkiye tarihinde önemli meydan muharebelerinin ve zaferlerinin ayı olduğu bilinir.

Ağustosun bu alanda bereketli bir zafer kronolojisi göstermesi bir tesadüf değil; zamanın savaş teknolojisi ve Türk ordularının belirli bir stratejik alışkanlığı bu ay üzerinde bazı savaşların yığılmasına neden olmuştur. Hatta bu bazen bizim seçimimizin dışında zorunlu olarak da böyle gelmiş olabilir. Sultan Alp Arslan’ın Malazgirt’te Romanos Diogenes ile karşılaşması şüphesiz ki Selçuklu ordusunun, özellikle süvarinin savaş için kendine uygun bir mevsimi, yani ağustosu seçmesi ile ilgilidir. Sultanın amacı Anadolu’nun fethine devam etmekten çok güneyde Suriye, Filistin ve Mısır’a yönelmekti. 1526 Mohaç Cengi, Osmanlı ordularının Avrupa seferine belirgin bir mevsimde başlaması, mevsime göre konaklamalarla belirli mıntıkaya ulaşılmasıyla yakından ilgilidir. Daha erken ulaşma iklim, daha geç kalma da yine iklim nedeniyle tercih edilmiyordu. Her halükârda Mohaç’la Osmanlı İmparatorluğu büyük Macar krallığını ortadan kaldırdı ve bir gün içinde zaferle Avrupa kuvvetler dengesini altüst ederek, iki asır kadar süren ayrı dengelere dayalı yeni bir dönemi başlattı.



AĞUSTOSUN SON SAVAŞI

Hiç şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan Birinci Cihan Savaşı’ndan sonraki vahim yenilgi ve istilayı getiren mütareke ve Sevr dönemi, diplomatik bakımdan daha erken, fakat ön planda yine ağustos-eylülde devam eden 1921 Sakarya Meydan Muharebesi ve onun neticesinde Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ana strateji konusunda müttefiklerle tam anlaşamaması yüzünden zorunlu olarak ağustosa kaymış son büyük savaştı.

BÖLÜNME KESİNLEŞTİ

Yazının Devamını Oku

Evrak yanlış okunmuş

Cumhurbaşkanı ile Kars gezisinde temasa geçen Başvekil Şükrü Saracoğlu’nun, von Papen’in kendisine Almanya’nın adaları teklif ettiğini bildirdiği görülüyor. Cumhurbaşkanı, “Almanların adaları kayıtsız şartsız teslim etmeyeceğinin çok açık olduğunu, bu yüzden İngilizler ve Yunanlarla ihtilafa girilemeyeceğini” belirtiyor.

1943 yılında Türk dış politikası büyük gerilim içindeydi. Sovyetler Birliği ile istenen Saldırmazlık Paktı, Stalin’in açık reddine değil ama oyalamasına tosluyordu. İngiltere ve Fransa ile olan benzer antlaşmaların bu mekânda ve zamanda pek fazla bir şey ifade edemeyeceği açıktı.

Almanya, Türkiye’nin istediği bir müttefik değildir. Türkiye’ye bu dönemde ve hatta sonraki dönemdeki yönelen Alman taraftarlığı ithamları asılsızdır. Belirli istisnalar hariç bürokraside böyle bir hava yoktu ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Alman antipatisi açıkça ifade edilmese de köklü prensiplerinden biridir. Türkiye her gününü endişe ile atlatan bir ülke haline dönmüştü. Savaşın sıkıntıları, alınan asayiş tedbirleri şüphesiz ki iktidarla geniş kitlelerin arasını soğutmaya yetiyordu. Üstelik Alman-Sovyet, Ribbentrop-Molotov Saldırmazlık Paktı ve ikisi arasında Doğu Avrupa’nın paylaşılmasının yarattığı havayı çaresizlik içinde seyretmekten başka bir durum düşünülemezdi.




UYKUDAN KALKIP ZEYBEK OYNADI

Yazının Devamını Oku

1967'den 2020'ye Lübnan

1967 yılıydı... Sınırdan içeri girdiğimizde Lübnan’ın ne olduğu anlaşılıyordu. Arap dünyasının refahına girmiştik. Baalbek, Efes’i, Aezani’yi, Antakya’yı gören beni bile çarptı. Burç Meydanı bir harikaydı. Bugün orada patlamanın vurduğu son darbeyle bir harabe doğdu.

1967 Mart ayı olmalı. Baharın ilk ayıydı. Türk-Arap öğrencilerin tertiplediği bir otobüs turuyla Ortadoğu sınırını geçtik. Ortadoğu’ya ilk girişim değildi ama en ilginci olacaktı, çünkü İskenderun’dan Halep’e geçiyorduk. Güzelim Halep’ten Şam’a, Beyrut’a, Beyrut’tan eski Kudüs’e. Tekrar Amman üzerinden Şam ve geri dönüş. O yıllardaki Türklerin Arabistan gezileri böyleydi. Çoğunlukla toplu pasaportla seyahate çıkan öğrenciler vardı. Kimsenin fazla alışveriş yapacak hali yoktu ama alışveriş yapacak bir-iki kişi de kafilede yer almıştı. Dünyayı gördükleri yoktu. İki kız daha Halep Kalesi’ndeyken “Bu harabenin ortasında ne yapacağız ki? Beyrut’a gidelim” diye yakındılar.
Beyrut’u niçin çarpıcı bulduğumuz açıktı. Halep’in eski atmosferi, Şam’ın yakın zamana kadar korunan tarihi folklorik görünümü bizim millete ilginç gelmiyordu ama sınırdan içeri girdiğimizde Lübnan’ın ne olduğu anlaşılıyordu. Gümrük memuru bir güney Fransız işadamı kılığında geldi. Gözlüğünden ceketine kadar havalıydı. Çapkın gözlerle kızlara baktı ve indi. Artık Arap dünyasının refahına girmiştik.



NE DE OLSA BAALBEK

Baalbek, Efes’i, Aezani’yi, Antakya’yı gören beni bile çarptı. Ne de olsa Baalbek’ti. Lübnan bütün yeşilliği ve güzelliğiyle önümüzdeydi. Harabenin girişindeki memurun bile bir refahı ve güveni aksettirdiği görülüyordu. Etraf daha bakımlıydı. Derken Cebel-i Lübnan gözümüzün önüne geldi. Dağdan yavaş yavaş Beyrut’a doğru iniliyordu. Etraf her birisi Arap dünyasının zenginliğini nakleden villalarla, iyi giyimli insanlarla, binaların önü pahalı otomobillerle doluydu. Beyrut uzakta göründü. Cebel’den iniş bir harikaydı. Beyrut’un, Chicago Üniversitesi profesörlerden Bert F. Hoselitz’in “Parazit şehirler” diye ifade ettiği kavramı bölgenin bütün iktisadi zenginliğini nakleden, ithal malını içerilere sevk eden, bankalarına birikimlerini toplayan örneklerine uyduğu açıktı.

Yazının Devamını Oku

Dikkati ve iştahı üzerine çeken mekân: Kıbrıs

Kıbrıs Adası Doğu Akdeniz’in müstakil en büyük adası, bütün Akdeniz’in ise üçüncü büyük merkezidir. Tarihteki rolü ve yerleşimi itibarıyla Sardinya ve Sicilya ile mukayese edildiğinde daha erkenden bakır ve bronz çağını yaşadığı görülür. Aslında siyasi önemi dolayısıyla diğer iki adadaki medeni olayları aynı yoğunlukta yaşayamadıysa da önemini her zaman korumuştur. Sicilya’da milattan önceki 6-7’nci yüzyıllardaki büyük Yunan kolonizasyonu hareketine benzer bir olay Kıbrıs’ta görülmez. Sakinleri ve sanat eserleri itibarıyla çok özgündür. Akdeniz’e ilk defa çıkan Mısırlılar hatta Fenikeliler evvelki Suriye ahalisi ve Hititler devrinde bile ismi sık geçmektedir. Siyaseten her zaman tercih edilen, dikkati ve iştahı üzerine çeken bir mekân olmuştur.

Bundan tam 449 yıl evvel, 1 Ağustos 1571 tarihinde Kıbrıs Osmanlılar tarafından fethedildi. Padişah II. Selim ve vezir-i azamı Sokullu Mehmed Paşa dikkatini Volga Don Kanalı bölgesine ve Süveyş’e yönelttiği için Kıbrıs’tan o kadar çok rahatsız olmuyor ve fethini tehir ediyordu. Padişahın civarı ve Lala Mustafa Paşa bu konuda çok ısrarcı olunca Kıbrıs kuşatması başladı.




1570’in mart ayı ile kuşatma başlar ve temmuz ortalarında Limasol Kalesi’ne ulaşılır. Kale Venedik tarafından boşaltıldığından Limasol fethedilmiştir. Demek ki güneyden bir fetih başlatılmıştı. İlerleyiş kolaydı, çünkü 1204 Haçlılar seferinden beri ada üzerine hâkimiyet kuran denizci İtalyanlar ve bilhassa Cenevizlilere karşı Venediklilerin galebe çalması yapıyı değiştirmişti.

Yazının Devamını Oku

Ayasofya

Ayasofya bir klasik Roma mimarlık ve mühendislik eseridir. Mimarları Trallesli (Aydın) Anthemius ve Miletoslu (Milet) İsidoros, Roma mimarisindeki geniş kubbelerin silindir dayanağı yerine burada kemerlere ve sütunlara dayandırma gibi zor bir iş başarmıştır. Unutmayalım ki Fatih Sultan Mehmed’ten beri Ayasofya’nın koruyucusu biziz.

Türkiye’de bazı insanların aslında kurnazlık sandıkları onulmaz bir açıkları vardır. Batı dünyasının gerçekten bir toleransa ve hoşgörüye doğru gittiğine herkesten fazla inanırlar ve bundan istifade ettiklerini düşünürler. Çünkü Avrupa’ya gelip gidenleri veya bir parça bulunanları her ne kadar Batı’nın bazı yönlerine dil uzatsalar da bir hayranlığa çok çabuk kapılırlar. Az okumuş bilmiş insanların bu genel bir vasfıdır, “ayran budalası” diye ifade edilir.

PAPA’NIN AYASOFYA DEMECİ

Batı Hıristiyanlığı, üç nesildir çocuğunu vaftiz ettirmese bile Hıristiyan kültürüne mensup münevverlere sahiptir. Solcu, ateist kültür yanında Yahudi aydınların beslediği bir kültürel dünya da vardır ve Germen-Fransız dünyasındaki bu zümre bütün katkılarına rağmen Hıristiyanların düşmanlığına da maruz kalmıştır. Sonu İkinci Dünya Savaşı’ndaki korkunç Holokost’la geldi. Batı’da insanlar Katoliktirler, başka mezhepten olanlar da vardır, gerçekten mutaassıp Protestanlar vardır. Ortodoks dünyası, Ortodoks rahiplerle geçinemese de, kiliselere pek uğramasa da Ortodoks’tur.




Yazının Devamını Oku

Türk edebiyatından Adalet Ağaoğlu geçti

Adalet önemli bir yazardı, eleştirilerinde yerine göre bir çocuk kadar saf bir kişilikti. Yazarken kişilik olarak iğneli bir üslubu yoktu, ama ağır hicve de çok gülerdi. Ankaralı bir yazar ve aydın oldu. Orada defnedildi.

1969 yılında Ankara’da tiyatro eleştiri seanslarıyla tanınan Sanat Sevenler Kulübü’nde “Çatıdaki Çatlak”ın değerlendirme akşamı vardı. Yazar aslında bilinmeyen bir portre değildi. Hatta devlet tiyatrosu seyircileri bile onu “Evcilik Oyunu”yla tanıyorlardı.



1960’LARIN GÖZDE YAZARI

Kendisini ilk defa yüz yüze orada tanıdım. Oyun üzerine söz aldığım zaman Adalet’ten çok yanında rahmetli Sevgi’nin bazı konularda eseri yorumladığını gördüm. İkisi de 1960’ların gözde yazarıydı. Sevgi “Tante Rosa” ile, Adalet tiyatro oyunlarıyla seyirci karşısına çıkmıştı. “Çatıdaki Çatlak” Türk hayatının yeni değişimler karşısındaki mikro bir analizi ve tasviriydi. Büyük sloganlar atmaktan çok, evde kalmış iki kardeşin ve o döngü etrafında apartmandaki komşuların çıkmazını veriyordu. Çarpıcı bir tasvir söz konusu değildi. Hatta rollerin bazılarının yüz kelimeyi bile geçmeyecek bir kelime haznesiyle çizilip sürdürüldüğünü gördüm. Belli ki yazarın dramaturji ustalığı ve talimi çok yüksekti. Hayatın doğal akışı içinde bize sıkıcı görünen manzara ve hikâyeleri böylesine incelemek ve renkli olarak vermek bir ustalıktı.

Yazının Devamını Oku

Yaşananlar ciddi biçimde düşünülmeli

15 Temmuz’daki darbe girişiminin ordumuzun içine sızanlar tarafından tertiplendiği görülüyor.

Tertipteki acemilik, program düşüklüğü bunu destekleyen birinci kanıt. Bahriye’de ve Hava Kuvvetleri’nde alıştığımız, yüksek rütbeli subay tiplerinin darbeciler arasında görülmediğini belirtmeliyiz. Zira yetişmeleri ve fizik yapılarıyla askerliğin şartlarına uyamamışlardır. Genç yaşlardan itibaren askerlikte yetişmek gibi bir vasıf bu adamlarda pek görülmüyor. Bu doğrudan bürokrasideki kayırmacılıkla destekleniyordu. 

Anlaşılan darbe için bürokrat kadroların içine sızmaya daha çok dikkat edilmiş.

Uzak ve bigâne kalmadılar

15 Temmuz’un sonunda Türkiye nasıl bir yere gidecek? Şayet adam kayırmadan, tertiplerden vazgeçilir; seçmelerde daha bağımsız olmaya dikkat edilirse 15 Temmuz darbecilerinin getirmek istediği dejenerasyon, temel çizgi ve unsurlarıyla birlikte çabuk silinebilir. Aksi takdirde memlekete zaman zaman rengi değişen ama mahiyeti aynı olan örgütlenme ve sızma ve darbe teşebbüsleri görülebilir. Bütün yapılanmanın açıklığına rağmen özellikle dış diplomatik çevrelerde darbeyi Kemalist subayların tertiplediğine dair rivayetler dolaşıyor. Bunlara itibar etmek tabii ki son derece mantık dışı. Zira şurası çok açık, FETÖ hareketiyle Türkiye’de başka bir kültürün ve yapılanmanın ortaya çıkacağına inanan dış çevreler var.

Bu, büyük programın bir parçası olarak mı böyle? Acaba bu hareketi ne kadar desteklediler? Uzak ve bigâne kaldıklarını düşünemeyiz. Ama şurası bir gerçek; milletimizin içinde hak etmeden; akraba, hemşeri desteğiyle siyasi grup veya tarikat desteğiyle bir yerlere yükselme alışkanlığı ve eğilimleri var. Maalesef bu gibi eğilimlerin darbeciliğe kadar gitmesi Türk cemiyeti için en büyük tehlikeyi gösteriyor.

Türk eğitiminin kendine güvenli, kendini yetiştirmeye dış dünyada bile açık insanları üretme kapasitesi vardır.

Her şeye rağmen bu gibi insanların yanında, bu yeteneklere sahip olmayanların da aynı imkânlara erişme ve buna göre bir hayat kurma özlemi görülüyor. Hak edilmeyen atiyelerin, hak edilmeyen terfilerin istenmesi bu gibi hareketleri her zaman besler. Türk eğitiminin gerek memuriyette gerek özel sektördeki seçim sisteminin buna uygun şekilde yapılanması gerekiyor. Aksi takdirde geleneksel kayırmacılık, nepotizm görülür. Bunu bu gibi zamanlarda tekrardan ele almak ve düşünmek gerekiyor.

Otoriter eğilimler kuvvetleniyor

Yazının Devamını Oku

Gelibolu yangını

Pazartesi günü başlayan yangın salı sabahı kontrol altına alındı.

Bu gibi faciaların karşısında bazı insanların fantezisi gelişiyor. Yanan, kül olan(?) şehitliklerden bahsedenler oldu. Köylerin bittiğini söylediler. Poyrazın süratini abartanlar da oldu ama facia açıktı. Gelibolu üzerindeki hassasiyet normal karşılanmalıdır. Akbaş Şehitliği’nin adı çok geçti. Neyse ki yangın oraya kadar ulaşamadı. Aslında yayılma alanı için tespit edilen kontrol noktalarına bazen birkaç metre kala yangının durulduğu görülüyor. Gelibolu Yarımadası’ndaki itfaiye teşkilatı ne kadar yeterlidir bilmiyorum. Lakin etraf kazalardan hatta İstanbul’dan dahi itfaiye araçlarının, helikopterlerin olaya müdahale ettiği görüldü. Çanakkale Tarihi Alan Başkanlığı müstakil ve bu nedenle etkin koordinasyon sağlanabildi.




Facia, bereketli bir yılın mahsulünün civar tarlalarda yok olduğu anlaşılıyor. Aşağı yukarı dört bin dönüm yer kaybolmuş vaziyette. Yangının büyümesinde bir neden olarak karaçam dediğimiz ağaçların plantasyon yani yeniden dikim sırasında çok kullanılmasını gösteriyorlar. Galiba coğrafyanın mevcut ağaç ve bitki örtüsüne dikkat etmesi ve muhafaza etmesi lazım. Akdeniz Bölgesi’nde hassaten Ege’de artan yangınların önünü almak için bu mühim.

Yazının Devamını Oku

Filozofların prensi

Ortaçağın dünyasında ister İslam ister Endülüs ve Avrupa olsun İbn-i Sina veya Batı telaffuzuyla Avicenna, filozofların ‘meliki’ yani ‘prensi’ olarak bilinir. İran’da, Orta Asya’da hükümdarların ilmi ve felsefi anlamda takdirini hatta hayranlığını kazandığı gibi, hazık bir hekim olarak tedavileriyle de tanındı.

Şark’ta veya Garp’ta biraz mektep görmüş insanların hangisine sorsanız, size büyük bir hekimden söz eder ama hekimin temel eserlerinden söz etmesi daha zordur. Bazıları onun El-Kanun fi’t-Tıb kitabının “kanun” yani temel olduğunu bilir. “Arap” diyenler vardır, biz Türk diyoruz. En ünlü tıp fakültemizin hastanesine onun adını verirken böyle bir yaklaşımımız oldu.



FARS DİLİ ANADİLİ

Modern anlamıyla İranlı değildir ama Fars dili anadilidir. Zira bugünkü Orta Asya, ilk ve orta çağlarda Farsça konuşulan (Darî) bir bölgeydi. İşin ilginci İbn-i Sina Yunan felsefesini ve mantık sistemlerini derinlemesine tetkik etmiş ve çok önemli şerhlerle geliştirmiştir. Porphyrios’un Isagoge adlı eserinin İbn-i Sinâ şerhi “Îsâgûcî” başlığıyla biliniyor. Astronomide ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Ptholemaios’un (Batlamyus) Almagest’i onun Mecisdisi’nin konusudur. Hint aritmetiği okumuştur, bu, sıfıra operasyonel değer veren modern sisteme geçişin İslam dünyasına ve Batı’ya aktarılmasıdır. İbn-i Sina “Avicenna” diye biliniyor; telaffuzda kolaylarına öyle geldiği için; tıpkı diğer Doğulu büyük filozoflar İbn-i Rüşd; Averroes veya İbn-i Gabirol gibi...

İSMAİLİLERİN İÇİNDE

Yazının Devamını Oku

Macarların 'Sevr'inin 100. yılı

Birinci Dünya Savaşı kendilerinin de mecali tükenen galiplerin en acımasız biçimde mağlupları tarihten silme gayretiyle neticelendi. Almanya haklı olarak, savaşın baş sorumlusu görülüyordu.

Almanya’nın toprak kayıpları Polonya’ya bırakılan doğudaki topraklardı. Bunlar eski Polonya’dan Alman İmparatorluğu’nun (daha doğrusu Prusya’nın) 18. asırdan beri ilhak ettikleriydi. Aslında Cihan Harbi’nde Almanya’nın Polonya’ya terk ettiği topraklar bugünkünden daha azdır. Almanya ise daha çok Fransa tarafından ağır tazminat ödemeye mahkûm edilmiştir.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ise parçalandı. Güney Tirol yani Meran (Merano) ve Bozen (Bolzano) İtalya’ya bırakıldı. Trieste ise İtilaf Devletleri’nin müttefikleri İtalya’ya bir kazık atması yüzünden Yugoslavya’ya bırakılmıştır. Avusturya İmparatorluğu Bohemya yani bugünkü Çekya ve Slovenya’yı kaybederek son küçülmeyi yaşamıştır.




Yazının Devamını Oku

ABD'nin geleceği

25 Mayıs 2020’de Minnesota eyalet devletinin Minneapolis şehrinde 44 yaşında, görünüşte muhatabını ürkütecek kadar boylu boslu olan George Floyd, polis çavuşu Derek Chauvin’in aşırı şiddet kullanımıyla öldü. Fotoğrafların da gösterdiği biçimde polis memuru gövdesinin bütün ağırlığıyla maktulün şahdamarına ve boynuna basmış. 1960’larda da Amerika’yı sarsan güney eyaletlerindeki siyahi hareketler bu ülkeyi bazı yönden anlayışa ve değişikliğe götürmüştü. Bu seferki değişikliklerin sathi ve gerçekten oyalayıcı tedbirlerle bastırılması mümkün değil.

Birleşik Devletler dünyanın her yerinden gelen göçmen kitlelerinden oluşuyor. Bunların içerisinde kendisine hiç sorulmadan hiçbir hayal ve ümit beslemeden yaşadığı Afrika savanlarından ve ormanlarından vahşi yöntemlerle avlanarak getirilen, gemilerde yer bile olmadığı için ambarlardaki raflara uzatılarak uzun yolculuğa katlanan, yarıya yakını telef olduktan sonra öbürlerinin Maryland’ın Annapolis gibi kentlerinde satışa çıkarılan, köle olarak çalıştırılan, ailelerin üyelerinin birbirinden koparılarak başka çiftliklere satılmasıyla eğitimden uzak yetişen kalabalık bir azınlık, Afrikalı Amerikalılardır. İster istemez çalışmışlar, çalıştırılmışlar ve Birleşik Devletler’in zenginliğinin temelini oluşturmuşlar, kendilerinin ise hiçbir şeyleri olmamış. Anayasal reformlar ve temel insan hakları hepsi için eşit ama üst derecedeki eşitliklerin alta ve pratik hayata indikçe ihlal edildiği hep görülmüş ve 1860’larda iki katledilen lider, Başkan Lincoln ve 1960’larda da Başkan Kennedy’nin gayretlerine rağmen tamamlanamayan bir süreç söz konusu.



GÖÇMENLERİN BENCİL SESİ

Amerika her göçmene ayrı bir dünya olarak görülüyor. Bazen Türkiye’den, İran’dan, Akdeniz ülkelerinden ve tabii İskandinavya ve Almanya’dan giden insanlar ve torunları, garip bir şekilde ortak bir zihniyetin içine giriyorlar, “Biz çalışıyoruz, vergilerimiz bu adamların mı sağlık hizmetlerine gidecek?” veya “Okulda okuyacak halleri yoksa zorla mı eğitim vereceğiz? Parasını kim ödeyecek” gibi sloganlar farklı coğrafyalardan gelen göçmenlerin ortak bencil sesi oluyor.

AMERİKALILAR ÜRKTÜLER

Yazının Devamını Oku

Deli mi büyük mü

Bizim Türk vakanüvisleri ve 18. asrın ilk sefirleri ona ‘Deli Petro’ derler. Lakin tarihçimiz Ahmed Cevdet Paşa’dan beri Türkler de ‘Büyük Petro’ unvanını kullanmaya başladılar. Şüphesiz ki memleketi de ona ‘Büyük Petro’ unvanını verir. Sovyet İhtilali’nin ilk 15 senesinde kendisine ısrarla I. Petro dendiği halde nihayet Stalinist milliyetçi politika döneminde ‘Büyük Petro’ unvanı kabul edildi.

1672 yılının 30 Mayıs’ında Çar Aleksey Mihayloviç’in oğlu olarak doğdu. Çarın ikinci karısı Natalya Narışkina’dan dünyaya geldi. Tam Rus genelojisine (şecere bilgisi) göre güzel bir kadındı ve zekiydi, Petro’yu etkileyen bir anneydi. İktidarı yarım kan kardeşi V. Ivan’la paylaşmak zorunda kaldı. Onun da annesi Miloslavsky ailesindendi. Bu iki ailenin kavgası erken yaşta ölen Çar Aleksey’in mirasının da paylaşılması demekti. Neticede Petro erkek kardeşinin ölümüyle, 1690’larda iktidara sahip oldu.

AMİRALİ, TOLSTOY’UN DEDESİ

Kavgalı iktidar yıllarında saraydan uzak Moskova’nın bugün de Nemetskaya Sloboda denen semtindeydi. Bu semtte Moskova’nın içindeki yabancılar oturuyordu. Tıpkı İstanbul’daki Pera ve onun devamı olan Galata’da olduğu gibi. Burada ecnebi dostlar edindi, gemicilik sanatını öğrendi ve başka dallara da merak sardı.




Yazının Devamını Oku

Arabistanlı Lawrence

İrlandalı bir toprak sahibiyle ailedeki mürebbiyenin çocuğu. Oxford’dan mezun oldu. Bugünkü sınırlarımızda kalan Karkamış’ta, Kuzey Suriye’de muhtelif kazılarda çalıştı. Modern bir Arap milliyetçisi oldu. 19 Mayıs 1935’te yani bundan 85 yıl evvel bir motosiklet kazasıyla genç yaşta öldü. İlginç bir imparatorluğun ilginç adamlarındandır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Cihan Harbi sonunda Arabistan cephesindeki çöküşünü biraz da abartarak Thomas Edward Lawrence olayına bağlarız. Aslında imparatorluk ordularının en önemli kısmı tam dört yıl boyu, sağ ve sol kolda Irak ve Suriye-Filistin cephesinde ve onlardan evvel de Süveyş’te Britanya ordularıyla savaşmıştır. Britanya hiçbir zaman bu kadar uzun bir savaş yapmadı. Ondan sonra da Kafkasya’da karşı karşıya geldik. Harbin son safhasında İngiltere, Kafkasya’da gayet yüzeysel bir savaşı tercih etmiştir.



OXFORD’DAN MEZUN OLDU

Burada ismi geçen Thomas Edward Lawrence kim? İrlandalı bir toprak sahibiyle ailedeki mürebbiyenin çocuğu. Baba eşinden boşanamadığı için Thomas Edward Lawrence evlilik dışı olarak doğdu. Victoria Devri denen 19’uncu yüzyıl dönemecindeki İngiltere skandallar yönünden herhangi bir yerden daha farklı değildi. Ama son derece kurallara bağlıydılar. Bu gibi evliliklerde fatura kadına ve doğan çocuğa patlardı. Babasının gösterdiği dikkat nedeniyle iyi okullarda okudu, Oxford’dan mezun oldu, en iyi hocalardan arkeolojik ve filolojik donanımı elde etti. Bugünkü sınırlarımızda kalan Karkamış’ta, Kuzey Suriye’de muhtelif kazılarda çalıştı. Bilgisi ciddiydi. Kendi gibi entelijans servise giren maceracı ve iddialı Gertrude Bell’in arkeolojik bilgisiyle alay edecek kadar...

Yazının Devamını Oku