Geriİlber Ortaylı Batı Roma’nın çöküşü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Batı Roma’nın çöküşü

Roma İmparatoru I. Theodosius, ölüm tarihi olan 17 Ocak 395’te imparatorluğu oğulları arasında taksim etmişti. 75 yıl sonra Batı Roma’nın son imparatoru Romulus Augustus İtalya’yı işgal eden ve yağmalayan Odoacer’ın Ostrogotları tarafından tahtından edildi.

Eylül 476 Batı Roma İmparatorluğu’nun son günüdür. Aslında tarihi bugünkünden 12 gün geri olarak yani Roma takvimiyle ayı hesaplamamız gerekiyor. Sadece 476 yılına başvuramayız çünkü o tarihte Hz. İsa’nın farazi doğum tarihi kabul bile edilmemişti (Ab urbe condita). Bu hesaplamalara göre Roma şehrinin kuruluşu 622 yıl geri olmalıdır.

Hristiyanlığı Roma İmparatorluğu’nun resmî dini yapan İmparator I. Theodosius ölüm tarihi olan 17 Ocak 395’te imparatorluğu oğulları arasında taksim etmişti. 75 yıl sonra Batı Roma’nın son imparatoru Romulus Augustus İtalya’yı işgal eden ve yağmalayan Odoacer’ın Ostrogotları tarafından tahtından edildi.

KONSTANTİN’İN TORUNU

Bu imparatorluğu Hristiyanlığın yıktığı söyleniyor. Belki unsurlardan biridir. Çünkü Theodosius, Büyük Konstantin’in ne kadar Hristiyan olduğunu bilemediğimiz vaftizi bile şüpheli fakat hem Hristiyanlar hem Müslümanlar tarafından mümin olarak kabul edilen Büyük Konstantin’in torunlarından biridir. Torun yeğen Julian Apostata devrinde bile Hristiyanlığı hâlâ münakaşa halinde götürüyordu. Julianus Apostata daha çok Mitra kültü ile alakalı olmalıdır (İran inancıydı). Eğer İranlılarla savaşta yenilip ölmeseydi belki hâlâ pagan Roma’yla Hristiyan hareketin kavgası sürecekti.

Batı Roma’nın çöküşü

ASLINDA CUMHURİYETTİ

Roma nedir? İmparatorluk bizim bugün bildiğimiz anlamda değildir. Fevkalade yetkili ve hayat boyu bu göreve senato tarafından getirilen imparator unvanlıya izafeten böyle anılır. Aslında devletin adı cumhuriyettir. Böyle hayat boyu diktatör olan (Roma dünyasında kötü bir unvan değildir, tek el yetkiyi ifade eder ve seçimle tayin edilir) bir kralın yönettiği Polonya da cumhuriyetti, bir dükün fevkalade yetkilerle yönettiği Venedik de bir cumhuriyetti, yani “respublica” unvanı taşırlardı.

BÜTÜN İNSANLARIN HÂKİMİ

Roma Cumhuriyeti çağdaş hukukun doğup geliştiği yerdir. Senatonun fevkalade yetkili yöneticiyle birlikte yönetimi demektir. Roma efsaneleri kadar tarihlerin kaydı da kaale alınmalıdır. Bu devleti ahlaksızca entrikalar kadar sağlam prensipler de ayakta tutmuştur. Roma eski dünyada neredeyse yaşayan bütün insanların hâkimi demektir. “Roma est impera orbit universum”. Roma bir universttir, yani okumendir. Kiliselerini okumenik olması da bu imparatorluğun yapısıyla ilgidir. Dolayısıyla Roma Ortodoks kilisesi dediğimiz zaman okumenik vasfı tanınmış oluyor.

HUKUKUN VE TIPIN DİLİ

Latince Romalılar öldükten sonra da yaşayan bir dil oldu. Ortaçağ boyunca Batı Roma’nın kalıntısı memleketlerin bu eğitim ve bilim dili şüphesiz zamanın aşındırmasına ve bozulmasına açıktı ama İtalya’nın büyük evladı hümanist Petrarca zamanında eski Roma metinlerine dayanarak yeniden ıslah edilen klasik Latince daha birkaç yüzyıl modern insanlığın hukuk ve tıp dili oldu. En azından 18. asır başlarına kadar da üniversitelerdeki eğitim diliydi. İster İngiltere’de, ister Bologna’da, isterseniz Prag yahut Viyana’da hukuk veya tıp okuyun Latince yeterdi. Bugün klasik diller (Latince ve klasik Yunanca) tıpkı bizim memlekette Arapça ve Farsçanın gerilemesi gibi tedrisattan Batı’da da kalkmaktadır.

Hümanist dönemin bu şekilde sona erişinin dünyada yarattığı tahribat açıktır. Beşeriyet kendi dili kadar klasik bilim ve felsefe dillerini de hiç değilse insanların bir kısmına öğretmek zorundadır. Kültürel kaosun nedenlerinden biri bu eksikliktir.

DOĞU ROMA NASIL AYAKTA KALDI

- Doğu Roma çöken Batı Roma’nın aksine bütün Balkanlara, Suriye ve Filistin o zaman Armenia denen Doğu Anadolu’ya asıl önemlisi Yukarı Mezopotamya, öbür tarafta da Mısır ve Cyrenaica, yani Libya’ya hâkim oldu. Justinianus zamanında; İtalya, Sicilya, İspanya ve Kuzey Afrika’yı da Doğu Roma denen bünyenin içine kattı. Bu parlak yeniden dirilişin önemli eseri de bir daha uzun Bizans denen dönem boyunca hiçbir şekilde taklit edilemeyen ve kâbına varılamayan Ayasofya Kilisesi’dir. O, klasik Roma mimarisinin son eseridir.

SON ROMA KAYZERİ

Doğu Roma ise Roma’nın Hristiyanca devamı olarak devam ededururken 900 sene geçti ve nihayet 1453’te Rum adını taşıyan ve Rum Kayzeri olduğunu unvanlarına ilave eden bir büyük Türk, Fatih Sultan Mehmed aslında son Roma Kayzeri olarak İstanbul’u fethetmişti. Artık kabul edilen bir yaklaşım, açıkça kabul edilmese bile, Osmanlı İmparatorluğu, Roma’nın devamı olan Müslüman Roma olarak değerlendiriliyor.

RUS ORYANTALİZMİNDE ORTA ASYA

Batı Roma’nın çöküşü


Şu
son dönemde “V.V. Bartold ve Rus Oryantalizminde Orta Asya” adlı çağdaş Rusya oryantalistlerinden Boris Vladimiroviç Lunin’in bir kitabı Tarih Kurumu’nda ikinci baskı olarak çıktı. Şunu hemen ifade edeyim: Üyesi olduğum bu kurumda herhangi bir tercüme eserin 5-6 sene içinde ikinci baskıya geçmesi nadirdir. Konuların uzmanca olması, dağıtımın da büyük kitapçılar kadar iyi işlememesi, basit kurallara bağlı olması bunun nedenidir.

DİLİN ESPRİSİ ÖLÜYORDU

Türkiye çok uzun zaman bizim neslin ömrü içinde Rus edebiyatının doğrudan Rusçadan yapmak yerine Fransızca üzerinden yapan bir memleketti. Dilin bütün esprisi ölüyordu. Puşkin bile aslında gayet ustaca yapılan Fransızca çevirilerinden yapılırdı. Ama bu edebiyatın tadını vermez. Bilhassa son 30 senede Rusya’nın Türklere açılması ve gerçekten bu kültüre ve dile meraklı gençlerin yetişmesi durumu değiştirdi. Daha önce Rusyalojiden çıkan Ataol Behramoğlu gibi, Mehmet Özgül gibi, Ergin Altay gibi mütercimlerden sonra çok yaygın bir merak var.

Bazı Rusça çeviriler daha evvel de söylediğim gibi büyük ustalıkla yapılıyor. Böylelikle yeni Rusya’nın da sadece klasik edebiyatı değil ilmi eserleri de çevriliyor ve millet bunlara alaka duyuyor. Özellikle gençlerin Rus kültürünü monografik eserlere kadar takip etmeleri önemli. Bahsettiğimiz bu son eserin çevirisini yapan da Cengiz Buyar.

HEKİMLER VE SAĞLIK PERSONELİNE SALDIRI

Batı Roma’nın çöküşü


Maalesef
hemşireler ve doktorlara saldırılar artmakta. Herhalde Türkiye’deki yüksek niteliğini ispat eden bu sınıfa Avrupa’nın ihtiyacı olduğunu anlıyoruz. Kolay kaçsınlar diye bu tertipler yapılıyor herhalde. Aksi takdirde ruh hastalığına şüphe olmayan bu adamların çıkarılacak bir kanun kuvvetinde kararnameyle ilk önce sağlık kurullarının müşahede ve kararına terk edilmesi, savcıların ondan sonra gereken muameleye girmeleri düşünülebilir. Bu saldırganlık medeni dünyada böyle bir usulle önleniyor. Biz hâlâ neyi bekliyoruz? Sağlık Bakanlığı’nın sonuca ulaşmayan demeçleri dışında aktif bir girişimine şahit olmadık.

X

Mimar Sinan Üniversitesi’nin açılışı

Rektör Handan Elçi Hoca’nın açıklamaları ile başladı... Sevgili Zeliha Berksoy’un okulun öğretim üyesi profesörü olarak verdiği açılış dersi büyük bir lezzetti. Ayrıca serin bir havada nefis bir konser dinledik.

PAZARTESİ günü Mimar Sinan Üniversitesi’nin gecikmiş açılış töreni yapıldı. Yeni öğrenciler heyecanlıydı. Eskileri de iki yıldır salgın dolayısıyla online ders yapmanın sıkıntısını atmaya gelmişlerdi. Serin bir günde, açık havada Rektör Handan Elçi Hoca’nın açıklamaları ile tören başladı. Üniversitenin birçok projesi var; sinema arşivinin ıslahından, mimari stüdyoların düzenlenmesine kadar. Hepsi için vakit ve destek ister. Özel sektörün desteği başlamış. Kütüphanenin gelişimi büyük mimarımız Ferit Cansever’in çocukları tarafından üstlenildi. Doğan Hızlan üstadın konuşmasının arkasından bir açılış konuşması yapıldı. Sevgili Zeliha Berksoy’un okulun öğretim üyesi profesörü olarak verdiği açılış dersi büyük bir lezzetti. Vurgusu; “Şüphesiz Osmanlı devrinden beri sanat eğitimine ve tiyatroya dikkat edilmiştir ama bunun önemli bir toplumsal yatırım haline dönüşmesi Cumhuriyet dönemindedir” çizgisindeydi. Zeliha Berksoy devlet konservatuvarının Türk tiyatro ve opera hayatına yaptığı büyük katkı ve yönlendirmeye haklı olarak ağırlık verdi. O da ben de Semiha Berksoy’dan bahsettik. Semiha Hanım, İstanbul çocuğuydu. Fakat Ankara Devlet Konservatuvarı, çağdaş Türkiye’nin yönlendirici sanat kurumuydu. Konservatuvar başkaydı. Kapanış konseri fevkalade renkliydi. Orkestra şefi M. Erdem Çöloğlu Hoca’ydı. Serin havada nefis bir konser dinledik.



MAALESEF HABERSİZİZ

Üzerinde durmak istediğim konu şu; bizim Kültür Bakanlığı 40 yıla yakın bir süre ne opera ne orkestra ne de tiyatro için yaygın kabul imtihanları açıyor. İnsanları kendi kaderine ve seçimine bırakıyor. Her şeyi devletten bekleyemeyiz ama sahne sanatları ve müzik konusunda bizim devletin dışında tutunacağımız dal yok veya mevcut dallar da pek ağırlık çekecek gibi değil. Caner Akın’ı, Opera Bölüm Başkanı Tülay Hatip’i, Burak Bilgili’yi dinledik. Etkileyici sesler. Bu sanatçılarımız yurtdışında da konserler veriyorlar. Dünyanın her yerindeki operalarda ve Verona gibi festivallerde Türklerin sanatçılarını dinliyorsunuz; hem de başarılılarını. Opera dünyasında asıl diva olanlardan, büyük seslerden habersiziz. Bakanlık da öyle... Bizim kabiliyetlilerimiz dünyamızın dışında. Kabiliyetli evlatlarını harcayan böyle bir derbeder sistem görülmemiştir. Türkiye tiyatrosu, operası, balesi ve orkestralarına yılda alınacak hiç değilse 50 tane kaliteli gencimiz yok mu? Özel sektörün meraklı sponsorlarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi gibi kuruluşlara teşekkür ederiz ama Kültür Bakanlığı niye var?

SAMİ KOHENSAMİ

Yazının Devamını Oku

İnebahtı Deniz Savaşı

İspanya tarihinde İtalyan devletlerinde Avrupa’nın kurtuluşu ve ikbalinin başlangıcı olarak kutlanır. Osmanlı donanmasının Uluç Ali Paşa komutasında çekilmesiyle bitmiştir.

450 yıl evvel ekimin ilk haftasında Yunanistan’ın bugünkü Preveze Körfezi’nin dışında yer alan Osmanlı donanması ile Haçlı donanması arasında geçen deniz savaşı, iki tarafta ağır tahribat ve Osmanlı donanmasının Uluç Ali Paşa komutasında çekilmesiyle bitmiştir. Donanmanın durumu payitahttakileri çok olumsuz etkiledi. Sağ kalanlara verilen terfi ve yapılan yeni tayinlerin dahi lağvedildiği biliniyor.

KIBRIS’A YÖNELMEK İSTEDİ

İspanya’nın başını çektiği donanmanın komutanı Don Juan de Austria, V. Carlos’un Regensburglu (Ratisbon) bir burjuva ailenin kızından evlilik dışı çocuğuydu. Yeteneklerinden dolayı kardeşi kral II. Felipe tarafından çok korunmuştur. Papalık donanmasına Prens Colonna ve Venedik’e ise Veniero komuta ediyordu. Don Juan aslında kendi açısından isabetli bir kararla Osmanlı donanması kış için İnebahtı (Lepanto, Yunancası Nafbaktos) civarına demirlemişken, Haçlı donanmasının doğrudan Kıbrıs adasına yönelmesini istemişti. Diğerleri ise o anda Osmanlı donanmasını saldırıyla yok etmek fikrindedir.

DONANMA YORGUNDU

Kıbrıs’ın 1570’te fethi Hıristiyan dünyasını fevkalade sarsmıştır. Buna rağmen Venedik, ihtiyati bir önleme taraftarıdır. Netice itibarıyla neredeyse altı aydan fazla denizlerde muhtelif adalara, Adriyatik’te İon Adaları’na, Girit’e saldırılarda bulunan ve geleneksel yağma seferlerini tekrarlayan donanmanın yorgunluğu, kürekçilerin noksanlığı filomuzun hareket kabiliyetini azaltmıştır. Bu konuda sadece Uluç Ali Paşa’nın (sonraki Kılıç Ali Paşa’nın) bu becerikli amiralin kendi filosuna hâkimiyeti istisna teşkil ediyor. İnebahtı’daki maddi kayıplar telafi edildi.

BURADA İMAJ ZEDELENDİ

Doğrusu iki tarafta da çok önde gelen komutanlar ve denizciler saf dışı edilmişti. Ne var ki İnebahtı, Doğu Akdeniz’de Türk donanmasının yükselen üstünlüğü ve yenilmezliği imajını zedelemiştir. 112 sene sonra II. Viyana Kuşatması’nın benzerliği ve takip eden on altı yıllık savaşlarla Avrupa kıtasında, Tuna boyunda bu yenilmezlik imajı daha çok sarsıntı geçirecek ve Türk İmparatorluğu başka bir döneme geçecektir, askeri reformlar...

Yazının Devamını Oku

Anadolu’da bir hafta

Gaziantep’te, klasik yapının oldukça iyi bir şekilde korunması göze çarpıyor. Ankara kendini son iki yılda müthiş geliştirmeye başladı. Eskişehir şu anda Türkiye’de belediyenin çok önemli işler başarabileceğini gösteren bir yer. Aksaray Sultanhanı dünya çapında bir halı onarım merkezi. Eski Aksaray ise Orta Anadolu Ortaçağı’ndan çıkmış bir sanayi merkezi haline dönüşmekte. İnsan gönlünde bu takdiri duya duya Marmara sınırlarına girdiğinde bir hüzne kapılıyor.

Geçen hafta Gaziantep’te Şahinbey Belediyesi’nin bir konferansına davetliydim. Hayatımda Gaziantep’in bir yeri var; 1966’nın temmuz ayından beri Gaziantep’e belirli aralarla uğrarım. Bunların sayısı uzun veya kısa ikametlerle yirmiyi geçiyor. İlk gördüğüm imparatorluğun artığı canlı ve kocaman Halep vilayetinin ikinci derecede önemli sancak merkezi olan yer, bir sınır şehri haline dönüşen bir merkezdi. Lakin daha 19. asırda modern sanayinin bazı dallarına geçen, yerli yabancı eğitim kurumlarının gelişme gösterdiği bir yer olduğu için doğrusu bu konumunda dahi canlılığını koruyabildiğiydi.



ŞEHİR YAPISINI KORUYOR

Bugün Gaziantep ağır göç alan yerlerin başında gelir. Buna rağmen gerek şehirde inşaat kalitesi gerekse ve asıl önemlisi klasik Antep’in yapısının oldukça iyi bir şekilde korunması göze çarpıyor. Yerel zanaatlar eski durumunu muhafaza edemese de tespitler yapılıyor, tedbirler alınıyor ve çöküntü önleniyor. Yukarı Mezopotamya bir kazı bölgesidir. Doğrusu bizim sadece Zeugma ile tanıdığımız Antep’in arkeolojik zenginlikleri bununla bitmiyor. Zeugma Müzesi yanında Gaziantep Arkeoloji Müzesi pedagojik bakımdan iyi düzenlenmiş öğretici bir müze. Panoramanın modern tarihe geçiş için iyi uygulandığı bir yer. Bazı eski semtler blok halinde başarılı restorasyondan geçiyor ve kullanıma açılıyor.

İlginç bir şehir

Yazının Devamını Oku

İbrahim Edhem Paşa

İbrahim Edhem Paşa, Avrupa’ya ilk giden, gönderilen gençlerden değil, çocuklardandır. Ciddi bir biçimde Fransa’nın yüksek okullarında ve üniversitede bir meslek edinmiştir; maden mühendisliği ve jeoloji. Doğu ve Batı bilgilerini bünyesinde birleştiren, Doğu-Batı dillerini iyi bilen ilginç kişilikli bir sadrazamdır.

Türk Tarih Kurumu’nun son zamanlarda yayın tarama politikasını geliştirdiği bir gerçektir. Son sene çıkan eserler içinde dahi iki kitap var ki Türkiye’deki tarihçi çevrelerin veya tarihi ticaret haline getirenlerin hiçbirinin yayınlamayı düşünemeyeceği tezlerdir.

Bunlardan birincisi Dr. Salih Erol’un “İbrahim Edhem Paşa (19. Yüzyıl Osmanlı Devlet Adamlarından)” başlıklı biyografi çalışmasıdır. İbrahim Edhem Paşa Tanzimat devrinin bütünü boyunca uzun bir yaşama sahiptir. Bu bütünden kastım sadece Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan Murad devirleri değil, Sultan II. Abdülhamid’in de bir devrini ele almasıdır. İlginç tesadüf, Avrupa’ya ilk giden, gönderilen gençlerden değil, çocuklardandır. Hepsinin çok muvaffak olduğu söylenemez ama Edhem Paşa zekâsı ve çalışkanlığıyla sivrilmiş. Ciddi bir biçimde Fransa’nın yüksek okullarında (burası önemli) ve üniversitede bir meslek edinmiştir; maden mühendisliği ve jeoloji. Döndüğü an bu genç adamı Tanzimat Fermanı’nın ilanı bekliyor. Derhal hami olan Hüsrev Paşa tarafından devletin önemli hizmetlerine sokuluyor. Fazlasıyla hak ettiği malum.



DOĞU-BATI DİLLERİNE HÂKİM

Hüsrev Paşa

Yazının Devamını Oku

Belgrad'ın fethinin 500. yılı

Sultan Süleyman Han, 29 Ağustos 1521’de Belgrad’ı fethetti. Kanuni’nin Belgrad’ı alışı bir stratejik üstünlüğün ispatıdır. Şehir o tarihten sonra Osmanlı’nın Balkanlar’daki ileri üssü olmanın ötesinde; ticari ve kültürel bir metropolü oldu. Şehir bugün dahi Balkanlar’ın bilhassa Sırp-Hırvatça konuşan dünyanın merkezi konumundadır.

29 Ağustos 1521’de genç hükümdar Sultan Süleyman Han, Rodos’tan sonra Belgrad’ın fethini tamamladı. Bu iki fethin onun hayatında önemli bir başlangıç olduğu açık. Zira büyük dedesinin Rodos’u fethedemediği ve bu zor görevin ona kaldığı, kaleyi virayla (anlaşmayla) teslim aldığı biliniyor. Artık Rodos Şövalyeleri’nin ortaçağ tarihi sona ermiştir ve Malta’ya çekilmişlerdir. Belgrad ise Macarlardan alındı. “Nandor Fehervar” derler; Türkler Sırpların “Beograd” ismini kabul etti. Tuna Belgrad’ı derler.



Belgrad’dan beş yıl sonra yine bir 29 Ağustos günü, 1526’da kudretli Macaristan Krallığı Mohaç’ta tarihe gömüldü. 1521’de Belgrad Kalesi’nin savunmasındaki zaaf, Macaristan Krallığı’nda artık bazı şeylerin değiştiğini, özellikle bu yıl ortaya çıkan Dózsa György köylü ayaklanmalarının bu kudretli krallığı sarstığını göstermektedir.

Fatih’ten evvel Türkler, Belgrad ve yanı başındaki Golubac (Güvercinlik) Kalesi’ni zorladılar. Güvercinlik ele geçirildi, Belgrad Kalesi’ni ise vakanüvislerin ileri sürdüğü gibi I. Bayezid’in, II. Murad’ın ele geçiremediği anlaşılıyor. Fatih’in kuşatması ise çok zorluydu. Ordunun teknik üstünlüğü göze çarpıyordu ama kaleyi savunan da Osmanlı’nın 15. asırdaki baş belası ünlü komutan Hunyadi János’tu. 1490 yılından evvel de yine Macaristan’ın son büyük hükümdarlarından Hunyadi’nin oğlu Matthias Corvinus Belgrad’ı iyice berkitmiştir.

Yazının Devamını Oku

Sultanahmet’ten manzaralar... Tarih kaçak katların gölgesinde

Sultanahmet Meydanı'ndaki çirkin binaların dış cepheleri ele alınmalıdır. Kaçak katların derhal tasfiyesi gerekir. Bir memleketin şerefi, onun tarihi alanlarına ve abidelerine göstereceği hürmetle ölçülür.

İSTANBUL, büyük şehir. Her zaman büyük şehirdi. Londinium (Londra), Roma İmparatorluğu’nun uzak Britanya Adaları’ndaki bir temel askeri kasabasıyken, Paris’in adı henüz Lutetia iken ve sınırları sadece bugün Seine Nehri ve “Ile de la cite” dediğimiz Seine Nehri üzerindeki adayla sınırlıyken, İstanbul İtalya’daki Roma’yla birlikte dünya metropolüydü. Şu var ki İtalya’daki Roma, çöküntüye terk edilmiştir. Konstantinopolis yani “Nova Roma” ise yükseliş devrindeydi. Aşağı-yukarı miladın 3. asrından beri, sonraları adı unutulan Byzantion şahlanmıştı. Hipodrom, messe denen Divan Yolu ortaya çıkmıştı. Resmen şehir ve “metropolis mundi” olarak ilan edilişi 1800 yıla yaklaşıyor. Doğu Roma dağıldı, Osmanlı geldi. 1800 yıla bir 200 daha eklersek eski Roma’nın, Orta Çağ’daki Hristiyan Roma’nın ve Müslüman dünyasının büyük metropolünün ana meydanı bugünkü Sultanahmet’tir. Bu yukarıda bahsettiğimiz büyük şehirlerin tarihi alanlarının hiçbiri, herkesin canının istediği gibi düzenlenmez. Bırakınız bizdeki gibi kapkaççılık ve kaçak kat çıkmak gibi çakallıkları, binanızın şeklini şemalini, pencerelerin ebatını bile şehir otoritelerine tasdik ettirmek zorundasınız. Uygar toplumlarda bu tasdik işleminde de kamu otoriteleri kendi başına bırakılmaz. Daima gözlerinin üzerinizde olduğu akademisyenler, mimarlar, tarihçiler, sanatçılar ve sade vatandaş vardır. İstanbul’da bu yoktur. Şehrin havasını tanımayan, orada büyümeyen fırsatçı insanların hâkim olduğu bir memlekettir. Çirkin binaların üstüne kaçak kat ilave ederler. 19. yüzyılda bile eski imar nizamına riayet edilirdi.



ÇİRKİNLİĞİ GÖRÜRSÜNÜZ

İşte Sultanahmet’ten örnekler: Talat Paşa’nın oturduğu konak (bugün Turizm Polis Merkezi olarak kullanılıyor), Sıhhiye Nezareti (Sağlık Müzesi oldu), Defter-i Hakanı Nezareti (Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’ydü), Orman, Maadin ve Ziraat Nezareti (Marmara Üniversitesi Rektörlüğü). Bu tarihi eserlerin boyuna-posuna bakınız. Hatta şatafatı seven Sadrazam İbrahim Paşa’nın taş sarayına, bugünkü İslam Eserleri Müzesi’ne bakınız. Dikkat ediniz, yeni planlamaların hepsi, bu haddi tecavüz eden eserlerdir. Maalesef milli mimari eser olarak tanınan Adalet Sarayı bile sınırı tecavüzdür.

Biraz tepeden baktığınızda

Yazının Devamını Oku

Afganistan’ın seçkin, aydın kadınları

Hınçlı ve bilgisiz insanların silahlı gezinip her yere burnunu sokmasına, önderlerinin kadını hayat dışı bırakmasına karşı bir elit grup ortaya çıktı. Tam bir intihar saldırısı. “Biz yetiştik, buradayız” diyorlar. 50 seçkin, aydın kadının hayat ve hürriyeti tehdit altında.

Amerika Birleşik Devletleri, tıpkı bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi Afganistan’a yerleşmeye çalıştı ve tabii yerleşemedi. Sovyetler, Afganistan’a muasır medeniyet getirmek iddiasındaydılar. Brejnev Dönemi’nin şartları içinde Moskova’yı destekleyen gruplar da bu özellik üzerinde çok duruyorlardı. ABD çevreleri böyle bir vurgulama yapmadılar. Afganistan’ı korumak ve ılımlı İslam’ın dış tehlikelere karşı işbirliğini ileri sürüyorlardı. Bunun adı daha çok ABD’de okuyan Afgan aydınları ve onlardan daha geniş bir kitlenin eğitilmesiydi.



UTANMAZCA ÇEKİLDİLER

Her gün birtakım sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri Kabil’de ve her yerde gezinirdi. “Afgan kadınını çağdaşlaştırmak!” için tur atan sosyologlar, gazeteciler sayısızdı. Bu arada, Afgan seçkinlerinden de kadınlığı temsil eden simalar ortaya çıktı. Hepsi dünyalarını Atlantik ötesinde kurmuş vaziyette; doluşup uçtular. Şu sıra Amerika, Afganistan’dan utanmazca çekildi. İddialarını ve benimsediği rolü böylesine sıkılmadan inkâr edip giden bir müdahaleci dünya tarihinde pek yazılmadı.

Taliban demek medreselerden ne kadar feyz aldığı belli olmayan okur-yazarlarla devlet ve milletin nimetlerinden hiç istifade edemeyen köylülerdir.

Yazının Devamını Oku

Büyük savaşların yıldönümleri

Anadolu’ya kapıları açtığı sabit olan ve Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan Han’ın muzaffer komutanlığıyla sonuçlanan Malazgirt Meydan Muharebesi doğrudan doğruya Bizans’ın tahrikiyle ortaya çıkmıştır.

950. YILINDA MALAZGİRT

İran’daki Büyük Selçuklu Devleti ve Sultan Alp Arslan’ın ilk hedefi Anadolu değildir. Haleb ve Bilad’üş-Şam dediğimiz; bugünkü Şam, Lübnan ve Filistin ardından da Mısır’a yönelik bir strateji izlenmektedir. Bu ortaçağlar için anlaşılır bir stratejidir çünkü zenginlik oradadır. Asya’nın Doğu Akdeniz’e yerleşmesi ancak bu sayede mümkün olacaktır. Bugünkü Irak toprakları, yani Bağdat ise artık zaten Türklerin kontrolündeydi.



STRATEJİNİN USTALIĞI

Yazının Devamını Oku

Afganistan

Son Taliban istilasında yeryüzü tarihinin en büyük skandallarından biri daha doğrusu utanmazlığı ortaya çıktı. Dünyanın jandarmalığına ve düzenleyiciliğine girişen ABD, Afganistan’a müdahale eden büyük devletlerin nihai kaderine düştü; tutunamadı. Kendisine muhalif gruplarla baş edemedi ve kendi taraftarı olan grup ve kabileleri de yüzüstü bırakarak bölgeyi terk etti.

Afganİstan Türk tarihiyle iç içe geçen bir bölgedir. Aynı zamanda da bugünkü iktisadi ve eğitim geriliğine rağmen eski kültürlerin biriktiği bir bölgedir. Hint-Avrupa dediğimiz temel gruptaki Farsça, Tacikçe ve Peştun dillerinden (Peştunistan’a Aryana da derler), Peştun, İran dili grubunun Farsçayla birlikte en önemli lehçesidir ve bu üç memleketin edebiyatı da klasik Dari dediğimiz İndo-European gruptaki Fars, Tacik ve Peştun edebiyatıyla birlikte dünyada mutena yere sahiptirler. İktisadi bakımdan hâlâ Asya’nın tarım ve hayvancılıkla geçinen kırsal bir bölgesi. Coğrafyası çetindir. İran yaylasının devamında ortalama yüksekliği yaylada bile 5.000 metreyi bulan bir bölgedir. Bu yüksek yayla ancak Orta Asya’ya doğru Özbekistan’a açılan Tirmiz kapısına doğru alçalır. Rusya, Hint alt kıtasıyla ve en başta Pakistan ve İran’la uzun sınırları vardır. Çin’le sınır 75 kilometredir ama bu Afgan alanında gelecekte önemli bir aktörün daha ortaya çıkmasına ve işlere karışmasına mâni değildir.

KAYNAĞI PAKİSTAN SEBEBİ İNGİLTERE

Bugünkü Taliban hareketi büyük ölçüde Pakistan’dan kaynaklanıyor, sebebi de İngiltere’nin daha 19. yüzyılda Afganistan üzerinde beslediği emeller ve Hint alt kıtasına bu ülkeyi ilhak için yaptığı girişimlerdir. Bu alanda sadece Peştun bölgesinden önemli bir nüfusun Peşaver’e kaydırılması ve Pakistan için de ileride de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki bölüşüm sırasında Peşaver ve Lahor’da kalmasına neden olmuştur. Taliban hareketi bu bölgeden ve bu halkın içinden çıkıyor.

Yalnız Afganistan dediğiniz zaman ittihat halinde hareket eden bir kavmi düşünemeyiz. Bu ittihat, tarihte Rusya ve özellikle de Sovyetler Birliği’nin son dönemdeki müdahalesi sırasında ortaya çıkmıştır. Halkın yarısı Peştun ve Tacik dediğimiz Aryan gruptan, diğer yarısıysa ise Beluciler, Özbekler gibi Türk ırkına ve diline mensup gruplardan oluşuyor. En önemli vasfı da son zamanlarda General Raşid Dostum’un idaresindeki Mezar-ı Şerif bölgesidir (Afganistan’ın kuzeyi).

YERYÜZÜNÜN EN BÜYÜK UTANMAZLIĞI

Son Taliban istilasında yeryüzü tarihinin en büyük skandallarından biri daha doğrusu utanmazlığı ortaya çıktı. Dünyanın jandarmalığına ve düzenleyiciliğine girişen ABD, Afganistan’a müdahale eden büyük devletlerin nihai kaderine düştü; tutunamadı. Kendisine muhalif gruplarla baş edemedi ve kendi taraftarı olan grup ve kabileleri de yüz üstü bırakarak bölgeyi terk etti. Salı Sedat Ergin’in “Kabil’in Çöküşü ve Biden’ın Büyük Fiyaskosu” makalesi ABD’nin tarihi yolunun iflasını ve lider olarak çapsızlığını ifade ediyor. Bu aslında Vietnam’dan sonra ortaya çıkan emperyalist paradoksun çok muthik (trajikomik) bir örneğidir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasını hızlandıran bir süreçtir. Dış kuvvetler Afganistan’a yeni bir düzen ve hâkimiyet getiremezler fakat karışıklık yaratırlar. Tarihte bunun istisnası sadece Timurlular oldu. Timur’un soyundan gelenler Herat ve Kandahar bölgesinde (ki Babür de mezarını oraya nakletmiştir Hindistan’da hükmetmesine rağmen) tek örnektir.

‘NATO BAYRAĞI TEPKİ ÇEKER’

Büyükelçi Müfit Özdeş

Yazının Devamını Oku

Tabiatla oyun olmaz

Birkaç gün dehşet içinde orman yangınlarını seyrettik. Ardından Karadeniz Bölgesi’nde 15-20 yıl evvel görülmeyen ve gittikçe şiddetlenen ani patlamalara şahit olduk. Bundan 40 sene evvel yeryüzünün ısınması diye bir problem dehşet verici boyutta değildi. Bugün temel dert; enerji kaynaklarının aşırı istismarı ve aşırı tüketimin yarattığı kirlenmenin yerkürenin denizlerini ve karalarını mahvetmesidir.

Gür ormanların, yeşilin, serinliğin ebediyen yok olduğunu, bir daha göremeyeceğimizi hüzünle değil panikle düşündük. Derken aşırı iyimser yazılar ortaya çıktı. Bu yorumları resmi organlar ve kişiler de destekler mahiyette yazıp çizip demeçler verdiler. Örnekleri Sibirya’da her sene yanan orman kısımlarıydı. Sibirya ormanlarının özelliği o iklimle; yani kışları -40 derece soğukla, yazıları +30 dereceyi bulan sıcaklıkla ilgilidir. Gerçekten yanan ormanlar mevcut bitki örtüsüne ve doğaya nefes aldırır ve anında filizlenmeye başlar. Zaten yangını temizleyecek ilk yağmur ve kar da gecikmeyecektir. Eylül ayında Sibirya’da artık kış başlar. Sibirya dediğiniz kıtanın güneydeki başlangıç paraleli Moğolistan’ın kuzey kısımlarından, Kazakistan’ın kuzeyinden geçer. Oranın ne bereketi ne bereketsiz yanları dünyanın başka uçlarına benzemez. Sibirya, Kuzey Kanada değildir, İskandinavya’nın kuzeyi de değildir.



AŞIRILIK DÜNYAYI MAHVETTİ

Akdeniz bölgesinin de tabiat özellikleri kendisine benzer. Yanan ormanla bir daha uzun zaman hemhal olamayacağımız çok açık. Kaldı ki dünya da değişiyor. Bundan 40 sene evvel yeryüzünün ısınması diye bir problem dehşet verici boyutta değildi. Verimsiz havalarda Akdeniz bölgesinde toprağın ısısının +50 dereceyi bulduğu, hatta geçtiği ifade edildi. Böyle bir toprağın Sibirya’daki gibi yeşermesini bekleyemezsiniz. İnsanlık için en büyük tehlike ormanda sigara içen ve mangal yakanlar değildir (bu görgüsüzlüğü tasvip ettiğimi sanmayın, biz her sınıf halkın piknik gezilerine, kuru gıdalarla ve ölçü içinde gittiğini ve çöp bırakmanın çok ayıp sayıldığı zamanları da gördük). Bugün temel dert, dünyayı kirleten madencilik, göğü delen sanayidir; kısacası enerji kaynaklarının aşırı istismarı ve aşırı tüketimin yarattığı kirlenmenin yerkürenin denizlerini ve karalarını mahvetmesidir.

KÖTÜ GÜNLER KAPIDA

Yazının Devamını Oku

Büyükelçinin gözünden Suriye

Türkiye’de büyükelçilerin önemli bir kısmı meslek hayatlarını özetleyen, yaptıklarını anlatan anılarını kaleme alıyorlar. Bu bakımdan bürokrasi ve üniversite üyeleri içinde bir istisna sayılırlar. Hiç şüphesiz ki bütün gruplar gibi bu hatırat yazanların içinde de iyisi var, çok iyi yazanlar da var. Bu çok iyilerden biri Ömer Önhon’un “Büyükelçinin Gözünden Suriye” (Remzi Kitabevi) kitabıdır.

Ömer Önhon halen Suriye’de en son büyükelçilik yapan diplomatımız, ondan sonra ilişkilerimiz kesildi ve hâlâ da öyledir. Kendisi sonra Madrid’de de bulundu. Orada da ilginç gözlemleri olduğu kanaatindeyim. Suriye, Şam’da müsteşarlık yaptığı ve merkezde bu daireye baktığı dönem dahil, büyükelçilik dönemi toptan ele alınmış. Doğrusu günlüğü, olayları anlatışı ve birbirine bağlayışı çok ustaca. Bir diplomatın, bir devlet adamının ve siyasinin topluma hesap vermesi ve yaptıklarını arz etmesi açısından örnek bir metin olduğunu söyleyebilirim. Büyükelçi Candemir Önhon’un oğlu genç yaşında Dışişleri Bakanlığı’na intisab etmiş. Üslubu fevkalade dikkatlidir.



Şunu arz etmek istiyorum. Türkiye, hiçbir şekilde Doğu ve Ortadoğu ülkelerinin lideri değil. Liderlik ve mühim olmak farklı şey. Ancak Ortadoğu’da herhangi bir şekilde müdahalesi ve menfaati olan devletlerin Türkiye’yi hesaba katması gerekiyor. Bu bizim Cumhuriyet devrinde kat ettiğimiz bir mesafedir. Yani imparatorlukta oranın hâkimiydik, çekildikten sonra uzun yıllar iktidar boşluğu meydana geldi, aktif siyaset ve diplomasi güdemedik fakat son 40 yıldır bu durum değişti.

Hafız Esad ile Suriye’de bir devlet terörü yerleşti, yani iktisadi ve teknik araçları kuvvetli olmayan bir tür totalitarizm söz konusuydu. Bunun daha çok dehşetle sağlanacağı açıktır. Diğer taraftan Suriye bizim bildiğimiz tarzda bir devlet ve vatan değil. İnsanlar Ortadoğu’daki muhtelif kiliselere, İslam dininin muhtelif mezheplerine dahildir. Suriye’nin Nusayrileri yüzde 7’yi teşkil ediyorlar. Şu farkla ki Fransızlar subay yetiştiren bir harp okulu kurdukları zaman daha çok Nusayri gençler bu okula iltifat ettiler ve zamanla Suriye ordusu içinde bu takım iktidarı ele geçirdi. Hafız Esad Hava Kuvvetleri’ndeydi. Bu alandaki başarısı üzerinde bilgim yok. Ancak iktidarı ele geçirdikten sonra son derece acımasız ve fire vermeyen bir rejim kurdu. Oğlu Beşar Esad belki iktidarla bile ilgilenmiyordu; büyük kardeşi Basil Esad’ın bir kazada ölümünden sonra cumhurbaşkanlığı sırası ona geldi. Bütün tahminlerin aksine 20 yıldır da yerinde oturuyor.

İKİ AYRI DÜNYA: HALEP VE ŞAM

Yazının Devamını Oku

450. fetih yılında Kıbrıs

Kıbrıs siyasi bakımdan da stratejik yönü itibarıyla da Doğu Akdeniz demektir. Adanın Rum kesimi, Türkleri bir şekilde adadan ihraç etme planlarının peşindedir. Onun için yapılacak iş; Kıbrıs Adası’ndaki yerleşmecilerin bir ölçüde tekrar gözden geçirilmesi ve durumda rehabilitasyona gidilmesidir. 450. fetih yıldönümünde Türkiye merkezinin birtakım gösterişçi yatırımlardan çok bu gibi mekanizmaların ayarlanmasına önem vermekte büyük fayda vardır.

KIBRIS, Akdeniz’in en büyük adası değildir. Sicilya ve Sardinya, bu büyük denizde yüzölçümü olarak onun önünde gelir. Buna rağmen Kıbrıs siyasi bakımdan da, stratejik yönü itibarıyla da Doğu Akdeniz demektir. O kadar ki Girit Adası’na benzer iklim ve coğrafi şartlara sahip olmamasına rağmen bu önemini muhafaza eder.

Kıbrıs’ın kışları bütün Akdeniz’de olduğu gibi yağışlı ve ılıman, yazları da aşırı sıcak ve kuraktır. Hatta bu alanda İda Dağları’nın güney kıyıları kapladığı ve Kuzey Girit’i, yani adanın mühim kısmını sıcaktan ve kuraklıktan masun tutmasına rağmen Kıbrıs’ta bu şans yoktur. Sulama, adanın en önemli sorunudur. Su sorununun çözümünü de büyük ölçüde 70 kilometre ilerideki Türkiye sağlamaktadır. Bu, adanın varlığı için bir avantajdır.

STRATEJİK ÖNEMİ BÜYÜK

İkincisi; bilhassa Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra Kıbrıs’ın Akdeniz’deki stratejik önemi daha da artmıştır. Zaten Büyük İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli’nin Fransızların elinden Süveyş Kanalı’nı satın alması ve ardından derhal sulh yollarıyla Kıbrıs’ın geçici işgaline destek karşılığında Osmanlı İmparatorluğu’ndan Berlin Kongresi’nde alması bunu göstermektedir. Birinci Cihan Harbi başladığı zaman da İngiltere, tarafsız kalmayı ayarlayamayan Türkiye İmparatorluğu’na karşı en mühim kozunu kullandı; Kıbrıs’ı ve Mısır’ı resmen ilhak etti.

Kıbrıs Adası’nın Beşparmak Dağları’yla sahili kapsayan ve sahille arasına giren en önemli bölümü; Girne’dir. Burası, 1974’ten beri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahale ettiği Türkiye idaresiyle bütünleşen kısımdır. Bugünkü adanın Akdeniz sıcaklarından en masun kalan bölümü de Türkiye turizmine ve ziraatına açık bir vaziyettedir.

VENEDİKLİLER ZULMETTİ

Maalesef 1974’ten sonra adanın 1571’deki fethinde gösterilen siyasi deha gösterilemedi.

Yazının Devamını Oku

Anadolu’nun kavşak noktası... Aksaray

Aksaray 1980’lerden itibaren Orta Anadolu’nun en çok gelişen vilayet merkezidir. Şehir Anadolu’nun kesişme noktasındadır. Ankara’dan Adana’ya ve Konya’ya gidişin kavşak noktasındadır. Şehir sakinlerinin diğer İç Anadolu şehirlerinden farklı yönleri var. Tarihle, siyasetle ilgilenişleri başka, toplumsal hayatta önemli bir farklılaşma ve gelişme söz konusu.

Aksaray mazide Büyük Karaman (Konya) Eyaleti’nin önemli bir sancağıydı. Daha sonra Konya’nın önemli bir kısmı Niğde Vilayeti haline gelince, Aksaray’dan “Niğde Aksarayı” diye bahsedildi. Aslında Karaman, Anadolu’daki en önemli beylikti. Batıdaki Osmanlı’nın, tarihi ve coğrafi şartlar ve de liderlerinin fevkalade seçkin insanlar, komutanlar olması dolayısıyla kat ettiği gelişme Karaman’ı gölgede bıraktı. 15. asırda Büyük Fatih Sultan Mehmed’in Osmanlı topraklarına kattığı bir yerdir. Hiç kolay edilen yeni bir hâkimiyet değildi; Karamanlılar her zaman Anadolu’daki üstünlüğü kendilerine ait görürler ve bu durum literatürde bile görülmektedir.

Şurası bir gerçektir; Karaman halkının bugün de gösterdiği sınai gelişme, bölgedeki diğer vilayetlerde görülmüyor. Aşağı yukarı vilayet nüfusunun büyük kısmı kenttedir. Kırsalda da eğitim olanakları, ziraat ve dokumacılık gibi sanatlar turizmin gelişmesine yardım ediyor. Zirai sanayinin artık ihraç safhasına geçtiği bir gerçektir. Mesela buğday siloları fakat buna karşılık yeraltı su kaynaklarının çok hoyratça kullanıldığı ve gelir getiren yonca ziraatının bunda başlıca neden olduğu görülmektedir.



HALICILIKTA DÜNYA MARKASI

Aksaray’ın kendine has özellikleri de vardır.

Yazının Devamını Oku

Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern zamanlara geçişin adresi İznik

Şehrin Türklerin eline tam geçişi, yeniden dönüşü, Orhan Gazi dönemini bekleyecektir. Osmanlı çini sanatının da parlak merkeziydi. Türkler burada Akdeniz halkı oldular...

İZNİK ilçesi Bursa vilayetine bağlıdır ve yeşil Bursa denen vilayetin hiç şüphesiz zeytinlik ve meyveliklerle süslü yeşili, süslü ne kelime, topraktan fışkıran bir bütün halinde her yeri kapladığı bereketli bölgedir. Tarih bereketi sever. İki dağın arasındaki bu geniş gölün etrafındaki verimlilik ve güzellik önce Büyük İskender’in haleflerinden Lysimakhos tarafından öbür adaylar bertaraf edilerek alındı ve karısının adını (Nikeia) şehre verdi.



KONSTANTİN’İN DİNİ MERKEZİ

Roma’nın zengin bir bölgesiydi. Zenginlik eşitsizlik ve hareket de getirir. Hıristiyanlık Roma dünyasını kapladığında büyük Konstantin’in adeta dini merkez olarak seçtiği yerdi. Daha doğduğu günden kilise babaları ve filozoflar arasında kavga konusu olan bu dinin teşkilat ve akide prensiplerinin çözümü için 325’te büyük konsül toplandı. Tarihçilerin rivayetine göre Büyük Konstantin’in sempati duyduğu Aryanizm (yani İsa’yı tanrının değil Meryem’in oğlu olarak gören, bu yüzden imparatorluk arasında askerlerin ve barbar halkların çok tuttuğu inanış) burada tel’in edildi, yani lanetlendi.

Haçlı Seferleri sırasında ise şehri savunanlar Selçuklular’dı.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz dünyasının en sempatik antik kenti: Priene

Ege zenginliğinin ortasındaki şehirler saymakla bitmiyor. Ancak bunların içerisinde en önemlisi, göz alıcısı ve gençlerin eski çağ eğitimi için gerekli olan Priene’dir.

Aydın’ın Güllübahçe mevkiinde antik Priene dediğimiz şehir yer alır. Doğrusu sadece ilkçağdaki Küçük Asya’nın değil bütün Akdeniz dünyasının en sempatik şehirlerinden birisidir. Antik nüfusunun beş veya altı bin kişiyi geçtiği düşünülemiyor. Fakat yapılaşması itibarıyla Miletoslu mimar Hippodamos sisteminin hemen hemen ilk uygulandığı, birbirini kesen caddelerden ve dörtgen bloklardan oluşan sevimli bir planı vardır. Deli zeytin ağaçlarının ve Akdeniz bitkilerinin arasında mermer şehir eşsiz bir resim oluşturuyor.



Halen taş döşeli caddeleri, ara sokakları, Hellenistik dönem evleri ve avluları, şehrin kanalizasyon sistemi ve su kanalları görülebilir. Arada şehrin meydanında bir taşın üstüne bir ustanın kazıdığı çöpten bacaklı adam figürleri ve isimler bizimle bağ kurar. Her daim sakin ziyaretçisi izdiham halinde olmayan bir şehirdir.

MYKALE’NİN ETEĞİNDE

Milattan önce 5. asra kadar ovada bir yerleşmeydi. Muhtemelen alüvyon getiren nehrin tıkanmasından, sivrisinek ve bataklıktan dolayı üste

Yazının Devamını Oku

Suriçi’ni bekleyen tehlike

Ne yazık ki (İstanbul’da) camilerimizin etrafındaki ahşap yapılar geçmişte olduğu gibi bugün de tehlike teşkil ediyor. Son yangın Tahtakale’de çıktı. Yanı başında 16’ncı asrın ünlü eserleri var. Özellikle Tahtakale, Rıza Paşa yokuşu ve Küçükpazar, merdivenaltı sanayi yüzünden risk altında.

İSTANBUL yangınları tarihte meşhurdur. Maalesef 16., 17. ve 18. yüzyıllarda büyük tahribat yapan, şehrin büyük kısmını götüren yangınların arkası 19. yüzyılda da kesilmemiştir. Tanzimat’ı ilan eden padişahın ve Mustafa Reşid Paşa gibi devlet adamlarının önemli bir hedefi vardı: Şehirlerimizi ama hassaten payitahtı kâgirleştirmek. Resmi binalarda Babıâli’den başlayarak, ki bu Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı’nı içerirdi, Defterdarlık, ardından Maarif-i Umumiye, Sıhhiye, 19. yüzyılda ilk Meclis-i Umumî, birtakım okullar, Sultanahmet Meydanı’ndaki Defter-i Hakanî (Tapu Kadastro), Ticaret ve Maadin Nezareti (bugün rektörlük yakın zamanlarda Ticaret Akademisi) gibi sayısız bina yeniden kâgir olarak yapılmıştır. 19. yüzyılın ünlü mimarlarından Fossati biraderlerin de imzasını taşıyan bazı binalara İran Sefareti de katıldı.



DIŞI KÂGİR İÇİ AHŞAP

Beyoğlu ise kâgirdi fakat bu yangını önleyemedi, çünkü şehrin büyük kısmı halen ahşaptı ve kâgir binaların da iç yapıları maalesef ahşap aksamlıydı. Yangınlar geçen asırlarda olduğu gibi 19. hatta 20. yüzyılda büyük Aksaray yangınında olduğu gibi yüzlerce haneyi kül etti, içindeki Osmanlı medeniyetinin toplumsal hayatımızın göstergesi olan nice el işleri, sanat eserleri, mobilya ve tabii ki kütüphaneler tarumar oldu. Kâtip Çelebi’nin ünlü kütüphanesinden eser yoktur. Bütün asırlar boyu yangınlara dayanan sadece Topkapı Sarayı’nın kütüphanesidir. Bu nedenle 18. asırda kütüphaneler süratle kâgire çevrildi. Ragıp Paşa, Atıf Efendi, Çemberlitaş gibi. Süleymaniye Kütüphanesi Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın bir hediyesidir.

RAHAT UYUNAMAZ

Yazının Devamını Oku

Ankara Üniversitesi’nin 75. yılı... DTCF 86 yaşında

Haziran 1935’te 2795 No’lu kanun ile resmen hayata geçirilen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ankara’da bugün Küçük Tiyatro’nun bulunduğu Evkaf Apartmanları binasında derslerine başlamıştır. 1946’da Üniversiteler Kanunu’yla Ankara Üniversitesi’ne teşekkül etmiştir.

KURULUŞU itibariyle Ankara Üniversitesi çok ilginçtir, bu üniversitemizin bazı fakülteleri üniversiteden daha evvel ortaya çıktı. Özellikle Ziraat ve Veterinerlik fakültelerinin hem de bir rektörün idaresinde 1933 yılının 23 Mayısı’ndan itibaren faaliyete geçtiği biliniyor. Her ikisinin de adı enstitüydü. Hukuk Mektebi ise 1925 yılı 5 Eylül’ünde kurulmuştur; amacın, Kanunu Medeni’nin ilanına hazırlık olduğu ve yeni Türkiye hukukçularını yetiştirecek mekân olduğu bellidir.



ÖZEL KANUNLA KURULDU

Rejim, İstanbul Darülfünunu ile bu konuda uyuşamayacağını örtülü olarak ilan ediyordu. Ama en ilginç durum ne Fransızlar gibi edebiyat fakültesi ne de Almanlar gibi felsefe fakültesi ismini Atatürk’ün seçmediği, doğrudan doğruya Dil ve Tarih-Coğrafya adını vererek tarihçiliğin nasıl yapılacağını ve Türk tarihinin nasıl olması gerektiğini belirten bir kurumun ortaya çıkışıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 14 Haziran 1935’te çıkan özel kanunla kuruldu. Aynı yıl İstanbul’daki Mülkiye Mektebi de Ankara’ya nakledildi. Alelacele bir müddet sonra kurulacak ve inşa edilecek Hukuk Fakültesi binasının yanındaki Cebeci Ortaokulu olarak kurulan binaya yerleştirildi. Cebeci çayırının bir tarafında, Atatürk’ün deyişiyle Siyasal Bilgiler Okulası, yani Mekteb-i Mülkiye demiryol hattının karşı tarafında kalan kısmında yeni kurulacak konservatuvarın yükseldiği görülüyor gibi (konservatuvar sonradan kuruldu). Hukuk Fakültesi bugünkü operanın karşısındaki yerinden buraya nakledildi.

GEÇMİŞE VE DÜNYAYA VAKIF

Yazının Devamını Oku

Eserlerin nakli konusu

Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda geçen hafta yangın çıkmıştı. Havaalanı gibi yerlerde bu tarz koleksiyonların korunmasının tesadüfe bırakılması mümkün değildir. Acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması kaçınılmazdır.

GEÇEN hafta birçok insanın dikkatini çekmeyen bir haber vardı. Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda bir depoda yangın çıkmış. Ne olursa olsun hava trafiğine kısmen açık olan veya başka faaliyetler için de kullanılacak bölgeye böyle eserlerin nakledilemeyeceği, ayrılan depoların yeterince muhafazalı olamayacağı üzerinde durmuştuk.



Dünya müzelerinde son on yılda gelişen bir kural var. Bu müzelerde depolara giren eserler zaten envanteri yapılarak kaydediliyordu ama artık o kayıtlar dijital sistemle umumun kontrolüne ve istifadesine sunuluyor. Mesela kaçak eser satın alan Metropolitan Müzesi hariç birtakım Amerikan müze koleksiyonları aynı şekilde açılıyor. Bu, hem bilim dünyasının ve öğrenim görenlerin bu eserlerden her yerde istifade edebilmesi hem de açıkçası müzelerin kamu tarafından kontrolü için en önemli gelişmedir.

DARPHANE’DEN ALINMALI

Türkiye müzelerine yönelen gerek düzenli kazılardan gerekse Yenikapı ve Üsküdar gibi imar faaliyetlerindeki kazılardan dolayı ortaya çıkan sayısız eserin günü gününe kaydedileceğini ve sağlam bir envanterinin yapılabileceğini kimse ileri süremez. Zaten uzman sayısı da yetersiz ve yenileri de alınmıyor. Dolayısıyla acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması ve mevcut müzenin de 19. ve 20. yüzyıl başındaki yeterince zengin klasik ve eski Şark eserleriyle birlikte muhafaza edilmesi, bazı koleksiyonların Topkapı’nın

Yazının Devamını Oku

İkinci Cihan Harbi'nde Türkiye’nin tarafsızlığı

İnönü döneminin en önemli olayı dış politikada illüzyona kapılmamak, Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği tecrübelere istinaden Alman ırkından uzak durmaktır.

1940, yani bundan 81 yıl önce Cihan Savaşı’nın başladığı ve maalesef Almanya’nın önlenmez askeri gücüyle yükselişe geçtiği yıllardı. Sadece etrafındaki küçük ve askeri bakımından güçsüz ülkeleri değil dünya büyüklerinden biri olan ve motorize orduya sahip Fransa’yı da mağlup ettiği bir yılda, Nazi Almanyası en azından İngiltere, Fransa kadar büyük bir kuvvet haline geldi. Üstelik de Stalin Rusyası’yla Stalin’in bazı taraftarlarının iddia ettiği gibi sadece zaruretten değil toprak ilhakı arzusundan dolayı da Sovyet Rusya’yı yanına alma başarısı birtakım Birinci Dünya Savaşı’nın gayrimemnun Balkan devletlerini Almanya’yla ittifaka teşvik etti.



İnönü Türkiyesi Cihan Harbi’nin yarattığı iktisadi darlık ile kesintiye uğramıştı. Bu ülke dış ticaret şartlarında büyük sıkıntılar çekti, askere alınan nüfus askeri eğitimden yeterince yararlanamadı, müsadere edilen veya savaş şartları dolayısıyla el konan çift hayvanlarının saklanacak ahırlarının bile olmadığından bazı harap camilerin kullanıldığı açıktır. Son nokta, çok uzun zaman camilerimizin ahıra çevrildiği gibi Stalinist Rusya’ya has bir olayın Türkiye tarihine yamanması dedikodusunu da çıkarmıştır.

İLLÜZYONA KAPILMADI

Hayatın zorlukları içerisinde nakdi vergilerin etkin bir değerinin olmadığı, dolayısıyla madenlere bazı nüfusun da adeta zorla indirildiği açıktır. Bütün bu anılar çok uzun yıllar kulaktan kulağa yaşamıştır.

Yazının Devamını Oku