Geriİlber Ortaylı Başkomutanın millet katına yükselişi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Başkomutanın millet katına yükselişi

78 yıl önce ebediyete uğurladığımız Ulu Önderimiz, harap olmuş ve 12 yıllık savaşta en değerli evlatlarını kaybetmiş bir milleti yeniden ayağa kaldırmayı başarmıştı.

 Askeri sahada gösterdiği üstün yeteneği devlet kurmada da tekrarlayabilmişti. Dış politikada, Cihan Harbi ve İstiklal Harbi’ndeki düşmanlarıyla yakınlaşmayı, ama Cihan Harbi’ndeki tatsız müttefiklerinden de fazla sorun çıkarmadan uzaklaşmayı bilmiştir. İkinci Cihan Harbi’nden sonraki Türkiye’yi bir yerde kurtaran ve bugünkü düzenine getiren bu davranıştır. Dış politikada sivri dille yürütülen aşırı davranışlı politikalar yeni Türkiye’ye uygun değildir.

 

OSMANLI İmparatorluğu’nun ve Türk askeri tarihinin bir zamanlar yüz akı olan yeniçerilik 1826’da ortadan kaldırıldıktan sonra ordu modern bir şekilde yeniden kurulabildi. Bu, sıradan bir olay değildir. Üstelik bu süreç öncü askeri milletlere eşit bir kurumla yani kurmay eğitimin getirilmesiyle başarıldı. Bu eğitimin, Türk aydın sınıfının gelişiminde önemli payı vardır. Birinci Cihan Harbi’nin genç komutanları bu geleneğin ürünüdür. Bu komutanların çoğu, rütbeleri ve yaşları itibariyle Cihan Harbi’nde isim yapamadılar ama İstiklal Savaşı’nın dinamik komutan kadrosunu oluşturanlar da onlardır.

 

 

GENERAL METAKSAS UYARDI AMA FAYDA ETMEDİ

 

Bununla beraber, Mustafa Kemal Atatürk ve yanındaki birkaç komutan Cihan Harbi’nin tanınan generalleri arasında da yerlerini almıştır. Geçtiğimiz hafta iki torunundan birini, Osman Mayatepek’i kaybettiğimiz Enver Paşa, 1914 yılında bütün dünyadaki askerler arasında isim yapmıştı. Ama en önemlisi Ulu Önderimizdir.

 

İtilaf Devletleri bizim subaylarımızdaki bu gelişimin farkında değildi. Birkaç kişi hariç. Farkında olan nadir, yabancı askerlerden en başta geleni Yunanistan ordusunun genç ve başarılı komutanı (sonradan da diktatörü) General İoannis Metaksas’tır. O, Anadolu ordusunun başarısını erkenden görebilmiş ve Yunan birliklerinin İzmir’e çıkışına karşı görüş bildirmiştir.

 

 

MUSTAFA KEMAL BUNDAN 100 YIL ÖNCE GENERAL OLDU

 

Metaksas, Türk ordusundaki tecrübeyi görmüştü. Gerçekten de İstiklal Savaşı’nın komutanları, çok genç yaşta başka ordulardaki komutanlara göre askerliğin her safhasını tadan savaşçı komutanlardır. Balkan Savaşı’ndaki bozgunla Trablusgarp’taki efsanevi savunma, Süveyş Cephesi’ndeki acıyla Kût’ül Amare’deki zafer ve Sarıkamış’ta yaşanan facia beraber anılmalıdır. Galiçya’daki Avusturya’nın düşkün hali oradaki müttefik Türk kolordusunda kesinlikle yoktu. İran’da Rusya’yla savaştık. Bakû’de ise hem Ruslar hem İngilizler hem de sözde müttefikimiz Almanlarla... Dünya tarihindeki bu sarsıntı dönemi İstiklal Harbi komutanlarını yetiştirdi. Tecrübeleri kimseyle karşılaştırılmazdı. Bunlar genç yaştaki tecrübeleriyle ‘erken olgunlaşmış’ komutanlardı.

 

Metaksas’la aynı yıl general olan Mustafa Kemal Paşa, bundan 100 yıl evvel, 1 Nisan 1916’da mirlivalığa yani generalliğe yükseldi. Diyarbakır-Bitlis-Muş cephesindeki kolordunun komutanıydı. Kemal Paşa, göreve gelişinden bir müddet sonra, 3 Ağustos 1916 sabahı, kolordu kuvvetlerini Bitlis ve Muş taraflarına taarruza geçirdi. Bu kolordunun sadece iki tümeni vardı. Buna rağmen bölgeyi Rus işgalinden kurtardı. Gerçi Muş, 25 Ağustos’ta tekrar Rusların eline düşecek ve ancak 1917’de yeniden alınacaktır. 

 

Çanakkale’deki komutanlar arasında mümtaz yeri olan Mustafa Kemal Paşa’nın Doğu Cephesi’nde de gösterdiği bu varlıkla, Osmanlı ordusunun genç kadroları arasında ismini berkittiği açıktır. Çağdaş Türkiye’nin tarihindeki yeni dönem Ulu Önder’ini de ortaya çıkarmaya başlamıştır. 78 yıl evvel ebediyete yolladığımız ‘Ulu Önder’ böyle bir sarsıntının ortasında askerlik kadar politika da öğrendi ve savaşın yerine iktisadi kalkınma ve yeni dünyaya kültürel uyumun gerekliliğini kavradı. 

 

 

DEHASIYLA SİVRİLDİ

 

Türkiye imparatorluğu iktisaden yavaş gelişiyordu. Buna karşılık eğitimde ve bilhassa subay eğitiminde dünyayı yakalamaya muvaffak olmuştu. Bu yüzden genç komutan Mustafa Kemal Paşa, ‘cahil ve liyakatsiz’ komutanlar arasında sivrilmiş biri değildir, nitelikli insanlar arasında ön almıştır. O, onların arasında ‘dehası’, yer yer sertliği ve atılganlığı ama eldeki imkânlarla hedefi ayarlamayı bilen ölçüsüyle sıyrılmıştır. 

 

 

DEVLET KURAN MAREŞALLER

 

Cihan Harbi’nden sonra devlet kuran başka mareşaller de vardı. Ama onların koşulları değişikti. Polonya’da Mareşal Józef Piłsudski ve Finlandiya’da Emil Mannerheim’a göre Atatürk’ün farkı, harap olmuş ve en değerli evlatlarını 12 yıl süren bir savaşta kaybetmiş bir milleti eğitim ve sağlık yönünden yeniden diriltmek zorunda oluşuydu. Bunu başarabilmiştir. İlerleyen yıllarda da devam eden bu atılımın ilk büyük hamlesi yine onun devrinde yapıldı.

 

SAĞLIK BÜTÇESİNİ HER ŞEYİN ÖNÜNDE

 

Mareşal Cumhurbaşkanımız ve arkadaşları milli eğitim ve sağlık bütçesini her şeyin önüne koyacak kadar realistti. Dış politikada, henüz ateş ve barut kokan günlerde, Cihan Harbi ve İstiklal Harbi’ndeki düşmanlarıyla yakınlaşmayı, ama Cihan Harbi’ndeki tatsız müttefiklerinden de gürültü koparmadan ve fazla sorun çıkarmadan uzaklaşmayı bilmiştir.

 

İkinci Cihan Harbi’nden sonraki Türkiye’yi bir yerde kurtaran ve bugünkü düzenine getiren bu davranıştır. Dış politikada sivri dille yürütülen aşırı davranışlı politikalar yeni Türkiye’ye uygun değildir. Bunu Cihan Savaşı’nın hatalarını yaşayan nesil idrak etmiştir. Çünkü tarihi yeniden yaşamak zorunda değildik.

 

 

BİZDE MANTIKSIZ İNSAN ÇOKTUR

 

TÜRKİYE’de ebedi başkomutanının generallik kılıcını alışının 100’üncü yılında, dünyadaki askeri literatürün de öneminin sürekli altını çizdiği Mustafa Kemal Paşa’nın Cihan Harbi’ndeki konumunu tartışanlar var. Bizim memlekette amatörler ve kasabaların çokbilmişleri böyle büyük iddiaları ortaya atmayı severler. Yalnız bu iddiaların çoğu gerçekle hatta mantıkla bağdaşmayan siyasi polemik-lerin ürünüdür. 

 

 

KÜLTÜREL ATILIMI   ATATÜRK   SAĞLADI

 

OSMANLI ordusunun iyi eğitimli, bilgili mensupları hiç az değildi. Dört dili çok iyi bilen, iyi bir ressam olan Enver Paşa, çocuklara müzikal oyun yazacak kadar her dalda becerisi olan Kâzım Karabekir Paşa veya Rusça dahil dört-beş dili iyi bilen Kût’ül Amare’nin asıl komutanı Albay Nurettin (sonraki Sakallı Nurettin Paşa), Nâzım Hikmet’in dayısı Ali Fuat Paşa... Bu gibi örneklerin içinde Ulu Önderimiz, sosyal bilimlerdeki ve sanat dallarındaki dehasını, yönlendiriciliğiyle ortaya koydu.

 

 Türkiye tarihinin hiçbir döneminde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi beşerî bilimlerin teşkilatlandırıldığı bir kurum, Romanist hukuk eğitimi veren fakülteler, Batı müziği eğitimi veren konservatuvarların hepsinin bir arada kurulduğunu göremeyiz.

 

Türkiye arkeoloji ve Batı müziğini imparatorluk döneminde de tanımıştı ama bunun eğitimini vermek, yaymak ve operayı kurmak başka bir başarıdır. 

 

78 yıl sonra Türkiye Kemalist dönemin birçok kurumunu sayıca ve nitelikçe geçti ama kültürel atılım ve anlayış alanında o devrin gerisindedir. Demokrasinin aksaması da bu topallıkta aranmalıdır. 

X

Yine iğrenç saldırılar

Son 20 yıldır hastane personeline saldırı âdet haline geldi. Saldırılar doğal bir kızgınlık veya bunalımla meydana gelen bir olay olmaktan çıktı. Bunların hepsi ahlak ve insanlık dışıdır. Bakanlık yetkilileri kendilerini methetmekten vazgeçip sağlık personelinin sıkıntılarıyla ciddi şekilde ilgilenmeli, yoksa yakın gelecekte hekimsiz ve hemşiresiz kalacağız.

Doğrusunu söylemek gerekirse tıp tarihine edebiyat tarihinin paralel bir eğilimi vardır; hekimlerle dalga geçmek ve tenkit etmek. İnsanlar ölümün mukadder olduğunu kabul ettikleri kadar onun geliş şekline ve hekime suç bulmayı da âdet edinmişlerdir.

Tıp hizmetleri tarihinde, ABD bu konuda zirvede. Neredeyse her hastaneden çıkan hastanın önünü adeta kesiyorlar; kalabalık bir hukukçu kadrosu bu işlerle uğraşıyor ve ne yapıp edip ağır tazminatlar alıyorlar. ABD’de hekimler iş göremez, teşhiste kararlı olamaz hale geldiler. Bu hastanın lehine olduğu gibi aleyhine de oluyor.


Ankara’da silahlı kavgada tabanca ile vurularak yaralanan Fırat Ö. ve Ahmet Ö.’nün yakınları hastanede taşkınlık çıkarmıştı. Hasta yakınları, sağlık çalışanlarına fiziki müdahalede bulunmaya kalkışınca sağlık personelleri kapıyı kapatıp arkasında barikat kurarak saldırı girişimine direnmişti.

AHLAK VE İNSANLIK DIŞI

Ülkemizde bunun ayrı bir tezahür şekli çıktı. Son 20 yıldır hastane personeline saldırı âdet hâline geldi. Hatta bunu ritüel haline getiriyorlar. Hiç değilse 80 yaşında amcaları vefat ettiğinde hastanenin camlarını indirmek âdet oldu. Son zamanlardaki saldırılar ahlak ve insanlık dışı. Geçen hafta bir hemşire hanımın üstüne bir baba oğul saldırdı. Bu iki sapık üstelik hamile olan hemşireye tekmeyle girişmişler. Birisi de son olarak Kartal’da silahlı saldırıda bulundu.

Yazının Devamını Oku

Babür Şah ve Hindistan

Muhammed Zahîrüddîn Babür Şah, 1483’te doğdu. Babası öldüğünde 12 yaşında tahta çıkmak zorundaydı. Babür; Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail, VIII. Henry ve Şarlken hükümdarların devrinde Doğu’daki bir yıldızdı. Onun zamanında Delhi, Agra; tıpkı Isfahan, Tebriz ve İstanbul ile Batı’da bile bulunmayacak parlaklığa erişmiştir. Şair bir hükümdardı.

1530 yılı aralık ayının son haftasında dünya tarihinin ve edebiyatının ünlü simalarından ve mutlaka döneminin hayranlıkla izlenen mareşallerinden biri olan Muhammed Zahîrüddîn Babür Şah, Agra’da öldü. Bir müddet için mezarı orada muhafaza edildi ve birkaç yıl sonra kendisinin Orta Asya’daki topraklarına kattığı Afganistan’da, Kabil’e nakledildi. Torunlarından Şah Cihan, 1646 yılında Babür Bahçeleri olarak bilinen yerde Babür Şah için muhteşem bir türbe inşa ettirdi.

Hiç şüphesiz ki bugünkü Afganistan’da Türk varlığının önemli bir temsilcisidir. O ve kendinden sonra Hüseyin Baykara devrinde Kabil ve Herat, Orta Asya edebiyatı ve medeniyetinin son merkezlerinden sayılır. Ama işin ilginç yanı, Babür sayesinde İran medeniyeti de yeni safhalara girdi ve Hindistan’da Fars dili ve kültürü mimariden musikiye, edebiyata kadar yeni bir safahatın, akışın içine girmiştir. Adeta Ahamanişler devrinden sonra İran kültürünün de yayılmasında rolü olanlardandır.

12 YAŞINDA TAHTA ÇIKTI

Babür, 1483’te doğdu. Babası öldüğünde 12 yaşında tahta çıkmak zorundaydı. Timur’un bu torun çocuğunun oturduğu taht, bir iğneli minderdi. Fergana’yı ve yurdunu özleyen bu şair hükümdar, Semerkant’ı iki kere ele geçirdi. İkisinde de kuzeyden gelen Özbeklerin bilhassa Muhammed Şeybanî Han’ın tazyik ve tertipleriyle şehir dışında kaldı. Bu nedenle Fergana’daki hâkimiyeti öncesi saltanatının en uzun dönemini Afganistan’da geçirmiştir.

İNANILMAZ BİR ZAFER

Hindistan’da daha önce Türk devleti vardı ve Gazneli Mahmud bu ülkeye Asya’dan girmişti. Babür, 1521 ve 1522’den itibaren Hayber Geçidi’ni geçerek bugünkü Hindistan topraklarına adım attı ama asıl hâkimiyeti İbrahim Ludî Han’ı, Hindistan’ın bu en kuvvetli racasını Panişad Muharebesi’nde yendikten sonra ünlü Hind devletini kurmasıdır (1522 Mayıs). 1000’i aşkın fil ve 100.000 kişilik muazzam ordu karşısında, 10.000’i ancak geçen askeriyle inanılmaz bir zafer kazandı. En azından kendi askerleri kadar iyi savaşan İbrahim Ludî’nin ordusunda da kendisininki gibi askerler vardı ve aynı unsurlar bulunuyordu. Zaferini sağlayan nedir?

Babür, Hindistan tarihinde konvansiyonel silahları kullanan ilk hükümdardır. Ordusundaki toplar hiç şüphesiz ki Fatih’ten sonra başlayan Osmanlı silah savunması, hele Yavuz Selim Han’ın toplarıyla mukayese edilecek gibi değildi ama Mustafa Rumî adlı Osmanlı topçu Komutanın yardımı ve komutası vardı. Asıl ilginci, tıpkı 15. yüzyıldaki Osmanlı ordusu gibi arabalarla topları naklederek orduları yenmişti.

KISA AMA MUHTEŞEM

Yazının Devamını Oku

Dostoyevski

Orta tabaka bir memur aristokrat aileden geldi. Zengin bir yaşam sürmedi. Dostoyevski’nin 60 yıllık ömründe yazdığı romanları okuyanlar ne Rusya’yı ne de zengin tabakayı, sadece insanları görürler. Şüphesiz ki bütün Rusya’nın en sevdiği yazar, dış dünyada da öyle.

1821 Kasım’ında doğdu. 60 yıllık ömrü ve ortaya koyduğu eserler hem vatanı Rusya’da hem Slav dünyasında hem de o dünyayla tarih boyu birkaç asır birlikte yaşayan Türk dünyasının kesimlerinde münakaşa konusu. Dünya Dostoyevski okumaya devam ediyor. Rusya onunla iftihar ediyor ama Rus edebiyatının Turgenyev başta, büyükleri onu tenkit etmekten geri kalmadılar. Bu tenkitlerin bazıları onun siyasi görüşlerinin ötesinde psikolojik tahlilinde abartmalara (!) kadar uzanıyor. Sovyet İhtilali onu farklı değerlendirdi ama 1956’dan sonra ayrı bir Dostoyevski vardı.

ZENGİN BİR YAŞAM SÜRMEDİ

Bizim yazarımız Yaşar Kemal bile Tolstoy’un müzesinde bir aristokratın her zaman için var olan imtiyazından, Dostoyevski’nin perişan müzesinde ise bir halk yazarının uğradığı haksızlıktan söz edebiliyor. Gerçek öyle midir? Orta tabaka bir memur aristokrat aileden geldi. Böylelerine hizmet asili (Liçniy Dvaryenin) denir. Zengin bir yaşam sürmedi. Büyük zenginliklere has çılgınlıkların en hafifi bile onu mali bakımdan darmadağın etmiştir ve oradan da tabii yine bir psikanaliz yapan roman ortaya çıkmıştır; “Budala”. Hayatı zordur. Saradan (epilepsi) mustaripti. Geçirdiği krizleri edebiyata canlı biçimde yansıttı. Bu bilgiler tıp bilimini hâlâ meşgul ediyor.

SADECE İNSANLARI ANLATIR

Bedniye Ludi”yi (Fakir İnsanlar) yazdıktan sonra I. Nikola polisinin gözü üstündeydi. Gogol’ün mektubu üzerine yaptığı yorum başını derde soktu. Zira şaşılacak kadar üstün bir hatipti. Mektup yüzünden sürgüne gitti. İdam cezasından son anda kurtularak gittiği bu sürgünden hırslı bir devrimci ve mülteci değil; koyu bir Slav taraftarı, Hıristiyan Rusya’ya inanan hatta Asyalı Türklere de pek hoş bakmayan biri ortaya çıktı. Ama Dostoyevski özelliği bu değil. Onun romanlarını okuyanlar ne Rusya’yı ne de zengin tabakayı, sadece insanları görürler. Şüphesiz ki bütün Rusya’nın en sevdiği yazar, dış dünyada da öyle.

TERCÜMELERİ YETERSİZDİ

Tercümelerinin bazıları çok yetersiz olarak Fransız dilinden yapılırdı. Son zamanlarda çok iyi tercümeler var ve Dostoyevski hep sevilerek okunacak. Bazıları bunalacak, bazıları için tek okunacak roman yazarı. Raflarında “Karamazov Kardeşler”, “Suç ve Ceza”, “Ölü Evinden Hatıralar” tekrar tekrar okunmaktan yıpranmış ciltler halinde saklanır.

Hiç şüphesiz

Yazının Devamını Oku

Bert Fragner

Bir müddettir bozulan sağlığı yüzünden Prof. Dr. Bert Fragner tam 80 yaşında aramızdan ayrıldı. İyi bir dosttu. Birçok milletin ilim cemiyetine üyeydi. Doğu dünyasını bir kültürler birliği olarak görürdü. İran kavramının ve kimliğinin Türklerin Selçuklular dönemiyle İran’da başladığını çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Prof. Dr. Bert Fragner 1941 doğumluydu. Aralık ayının 16’sında Bert Fragner’in vefatı haberini aldım. Andreas Tietze gibi Türk dilini, tarihini, edebiyatını en inceliklerine kadar bilen ve muhteşem Türkçesi olan, çok dilli ve hatta kendini bu topluma ait hisseden bir büyük oryantalistten sonra İran bilim sahasında da Fragner’in bu kaybı elimdir. Bir müddettir bozulan sağlığı yüzünden tam 80 yaşında aramızdan ayrıldı. İyi bir dosttu.

FARSÇASI MÜKEMMELDİ

Viyana Üniversitesi’nde parlak bir doktora yaptıktan sonra Beyrut’ta ve İran’da uzun yıllar çalıştı. Farsçası mükemmelin de ötesindeydi. Freiburg’da, Viyana’da, Bern’de ama asıl Bamberg Üniversitesi’nde profesörlük yaptı. Berlin’de kendisiyle yakından görüşürdük. 2003’ten sonra tekrar Bamberg’e döndü ve orada muhteşem bir İran tetkikleri kürsüsü kurdu. Ömrünün son yıllarında ise Avusturya Bilimler Akademisi’nin asli üyesi olarak İran tetkikleri üzerinde Akademi’yi faaliyete geçirdi. Adeta Hammer’den beri uyuklayan Persoloji’yi diriltmiştir.

Tıpkı Andreas Tietze gibi bağnaz dini duygulardan uzak bir laikti. Doğu dünyasını bir kültürler birliği olarak görürdü. İranlı ile Türk’ü, Türk ile Arap’ı birbirinden ayırmazdı. Bilhassa Türk - İran medeniyetinin müşterek inşası üzerinde ısrarla durmuştur. İran kavramının ve kimliğinin Türklerin Selçuklular dönemiyle İran’da başladığını çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Gerçekten de İran’da Farslılık, Türklükten önce İranlılık diye bir mefhum vardı. Bu son asırda milliyetçi eğilimlerin kuvvetlenmesini engellemedi ama şurası açık ki bu iki uygarlığın karşılıklı eğilimi onu çok ilgilendirmişti. Klasik Farsça (Darî), modern Farsça ve Tacikçeyi bu kadar ustalıkla kullananı görmedim.

SAYGI VE SEVGİ DUYARLARDI

İran gezilerimin birinde, o da bir akademik grupla geziyordu, İsfahan’da karşılaştık. Bu ülke Batılılara vize vermiyorken ona vermişlerdi. İranlıların, her sınıftan ve her düşünceden insanın onun etrafında Agai Fragner diye, nasıl saygı ve sevgiyle dolaştığını gördüm. Nitekim vefatında en candan bir başsağlığını da İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatibzade resmi bir tebliğle ilan etti.

Fragner, Türk - İran kültür ilişkileri üzerinde hassasiyetini her fırsatta göstermiştir. Zaten dostluğumuz da böyle başlamıştı. Kurduğu ve ünlü bir kuruluş olan Avrupa İranoloji Cemiyeti’ne beni üye olarak önerdiği zaman çalışmalarda ve derneğin havasından bunu fark ettim. Bu önemlidir çünkü Louis Massignon gibi bir ünlü Arabistin Türklerle Araplar arasındaki münaferetten hoşlandığını, hatta Hamid Algar’ın bile Türklerin aleyhine İran tercihini açıkça ortaya koyduğunu görmüşümdür. Bu lüzumsuz duygulardan uzak biriydi.

İSTANBUL TURLARI YAPTIK

Yazının Devamını Oku

Lord Elgin Mermerleri

19. yüzyıl başında Lord Elgin, Osmanlı Devleti nezdinde Britanya Büyükelçisi idi. Lord Elgin, harabeye dönmüş Atina–Parthenon mabedindeki alınlıkları alenen yürüttü ve İngiltere’ye nakletti. Boris Johnson henüz başbakan değilken “Lord Elgin Mermerleri”nin Yunanistan’a iadesinin doğru olacağını söylemişti. Yıllar sonra Başbakan Boris Johnson, “Müze otoriteleri buna karar verirse niye olmasın” dedi. Hiç kuşkunuz olmasın, müze otoriteleri, bu teklife hiç razı olmazlar.

ŞU günlerde Britanya Başbakanı Boris Johnson, Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis ile buluşmasında bir eski demecine atfen Miçotakis’in talebiyle karşı karşıya kaldı. Boris Johnson ilginç ve doğru bir çıkışla 1986’da henüz başbakan değilken Atina’da Helena Smith adlı gazeteciye verdiği demeçte, British Museum’da bulunan “Lord Elgin Mermerleri” diye bilinen, aslında Parthenon Tapınağı’nın alınlığında (yani üst üçgen cephede) bulunan kabartmaların British Museum’dan alınarak Yunanistan’a iadesinin doğru olacağını, bu gri havalı memlekette bahsi geçen mermerlerin hiç de yerini bulmadığını ve ahalinin de bunlardan bir şey anlamadığını beyan etmişti.



SENELER SONRA DEĞİŞEN CEVAP

Fikrine destek olarak Oxford Üniversitesi ve onun kütüphanesinde çalışan, klasik Yunanca ve arkeoloji okuyan talebelerin bu fikirde olduğunu da belirtmişti. Boris Johnson klasik Yunancayı iyi bilir. Neredeyse 40 sene sonra Başbakan’a Miçotakis bunu hatırlatıyor ve mermerleri geri istiyor. Tabii fazla sorumluluğu olmayan bir münevverin serbest konuşması başkadır, nitekim Başbakan Boris Johnson’ın bu sefer cevabı “Müze otoriteleri buna karar verirse niye olmasın” şeklindedir. Hiç kuşkunuz olmasın, müze otoriteleri, Miçotakis’in bu teklifine hiç razı olmazlar.

TÜRKİYE KATILMAMIŞTI

Yazının Devamını Oku

Patrik Bartholomeos

Patrik Bartholomeos, Ortodoks Kilisesi’nin uzun tarihinde Roma’da tahsil gören tek Ortodoks din adamı. İtalyanca, Almanca, kendi kuşağının yabancı dili olan Fransızca ve İngilizce biliyor. Olaylara ve Türkiye Ortodoksluğunun tarihine soğukkanlı bakan bir tarihçi. Hiç şüphesiz çok takdir toplayan bir çevre filozofu. Türk devlet kurallarına, devlet protokolüne ve memleketin kutsallarına en çok saygı gösterenlerden biri.

İmroz Adası, Aya Todori köyünde (Zeytinliköy) 29 Şubat 1940’ta doğdu. Dört yılda bir yaş alan talihli kullardan. Ama Patrik Cenapları’nın bir başka niteliği daha var; Ortodoks Kilisesi’nin uzun tarihinde Roma’da tahsil gören tek Ortodoks din adamı. Heybeliada’daki semineri bitirdikten sonra Roma’da papalık üniversitesi olan Gregoryana’da okudu. Kilise hukuku üzerinde ihtisas yaptı. 22 Ekim 1991 tarihinde Ortodoks Kilisesi’nin başına seçilen 270. Patrik, dünya Ortodoks kiliselerinin ruhani önderi.

Fener Patrikhanesi bugün bir değişimin içinde ve dünyadaki yeri değişiyor. Rusya kilisesiyle karşılıklı ilişkilerinin bozukluğu artık bir sır değil. Zaten Patrik I. Bartholomeos Cenapları çok açık sözlü; biyografisinde kilisesinin ve cemaatiyle ilişkilerinin tasvirini çok açık ve seçik yapan bir din adamı. Bu görülmemiş bir meziyet ve fazilet, şüphesiz Türkiye halkı ve kamuoyu için bir şans.

YABANCI DİLLERE HÂKİM

Çok lisanlar biliyor. Memleketimizdeki tahsil ve geleneğin getirdiği iki dilliliğin dışında İtalya ve Münih’teki tahsili sırasında kilise hukuku dolayısıyla edindiği İtalyanca, Almanca, kendi kuşağının yabancı dili olan Fransızca ve İngilizce biliyor. Bunları iyi kullandığına herkes şahit oldu. Yunancasını dinlemek, bu dili bilmeyenler için her şeyden önce bir armonik zevk.

Olaylara ve Türkiye Ortodoksluğunun tarihine soğukkanlı bakan bir tarihçi. Hiç şüphesiz çok takdir toplayan bir çevre filozofu. Din adamının gözüyle çevre sorunlarını ele alışında İran eski cumhurbaşkanı ve önemli müçtehidlerden Muhammed Hatemi ile ikisini okumak beni şahsen aydınlattı.

EN LİBERAL KİŞİLERDEN BİRİ

Kendisini sevenler ve kilisesinde muarızı olanlar bile var. Çünkü dünyanın şartlarına intibak etmeyi bilen dini Patrik Bartholomeos için bütün cemaatinin hatta Türkiye’nin en liberal şahsiyetlerinden demek yanlış olmaz. Türk devlet kurallarına, devlet protokolüne ve memleketin kutsallarına en çok saygı gösterenlerden.

Elçin Macar

Yazının Devamını Oku

İdil Biret 80 yaşında

İdil Biret sekiz yaşındayken Paris konservatuvarının parlak öğrencisiydi. Milletler arası jüri üyelikleri, ondan evvel piyano ödülleri aldı. Bildiği dillerle bir usta piyanistin ötesinde olması gereken ve özlenen Türk entelektüelliğini temsil etti. Bu yıl 21 Kasım’da 80. yaşını tamamladı. İnsanlara bütün beşeriyetin seveceği bir müziği sevdirmeyi bildi. Nice uzun ömürler, sağlık içinde gönüllerimizi ve beyinlerimizi aydınlatmasını temenni ederiz.

Dünyanın tanınan ve sevilen piyanisti; İdil Biret. 1950’li yıllarda Demir Perde’yi delerek Sovyetler Birliği’nin birçok şehrinde, Bakü’de konserler veren, konserleri heyecanla izlenen, toplumların birbirini henüz yeterince tanımadığı bir dönemde Türkiye’nin adını ciddi musiki çevrelerine çıkaran bir İdil Biret var. Klasik Batı musikisinin ancak dar çevrelerde tutulduğu bir dönemde özellikle Ankara’daki yüksek tahsil gençliğinin bir rock konserine gider gibi konser salonunun kapılarına saldırdığı İdil Biret var.

SEKİZ YAŞINDA İLK KONSER

Dört yaşında bir çocukken Moda Mühürdar’da komşuları olan mülteci Profesör Fritz Neumark’ı büyüleyen, devlet reisimizin konservatuvarda konserini dinlediği ve özel bir kanun, “Harika Çocuklar Yasası” çıkarılarak kendi gibi yeteneklerle Avrupa’ya gönderildiği malum. Sekiz yaşında Paris konservatuvarının parlak öğrencisiydi ve radyoda ilk konserini verdi. Ünlü Alman piyanist Wilhem Kempff’in hayat boyu dostluğuna ve iltifatına nail oldu. Milletler arası jüri üyelikleri, ondan evvel piyano ödülleri aldı. Bunların hepsini biliyoruz.

İsmet İnönü, İdil Biret’in resitalini dinledikten sonra ‘Harika Çocuklar Yasası’ kapsamında onun Paris’e gönderilmesini sağlamıştı.

PARİS’İ İYİ BİLİYOR

Bazılarımızın bilmediği özellikleri üzerinde duralım. 1970’li yıllarda; Başbakan Ecevit hiçbir şeyle anılmazsa kendisine pasaport verilmeyen aydınlara pasaport vermekle anılacaktır ve rahmetli Müntekim Ökmen de bu sayede Paris’e gitti. Çevirdiği Fransız edebiyatından, romanlardan, haritalardan Paris’i ezbere biliyordu. İkinci arrondissement, yani “Marais” onun işçi semti olarak bildiği orijinal bölgeydi, oysa artık pek öyle değildi, dönüşüme uğramıştı. Bohemlerin, Amerikalı paralı maceraperestlerin, orta şeker Fransız entelektüellerinin oturduğu bir bölgeydi. Müntekim Bey koca Paris’in proleter mahallerini merak etti. Kendisine Fransız başkentinin semtlerini inceden inceye tarif eden İdil Biret’ti. Bu ünlü konser piyanisti, adeta Komünist Parti’nin propaganda şefine parmak ısırtacak derecede Paris’in sosyal coğrafyasını biliyordu.

MÜZİK OTORİTESİ

Yazının Devamını Oku

Çerkeslerimiz

Almanya son zamanlarda Türkiye’deki azınlıklarla veya potansiyel azınlık gruplarla çok fazla ilgilenmeye başladı.

Bu, 3-5 senelik bir mesele değil. Etnik meseleler Alman akademik çevrelerini de çok ilgilendiriyor ve bazı programların uygulandığı hissediliyor. Ne var ki ilmi donanımları ne derecededir, doğrusu bu tartışılır. Kafkasya, Alman şarkiyatçılığının parlak âlim ve yorumcularla göründüğü bir dal değil... Cenubi Kafkasya ise DDR’de (Doğu Almanya) Burchard Brentjes gibi bilginlerle temsil ediliyordu.



Bu gibi girişimlerle ilgilenmenin ötesinde baş etmek mümkün değildir. İkinci Cihan Harbi’nde Yahudi, Çingene (Roman gibi), hatta Slavların kamplarda imha edilmesi gibi korkunç olayların, savaşta yenilen Almanya’ya, işgal güçleri tarafından ısrarla gençliğe öğretilmesinin mecburi tutulması yeni bir nesil yarattı. Doğan ulusal suçluluk duygusunu yaymak ve paylaşmak istiyorlar, bu çok açık bir gayrettir. Gülünç iddialar ve çalışmalar ileri sürülüyor. (Mesela Stefan Ihrig’in “Atatürk in the Nazi Imagination” kitabında olduğu gibi.)

BU TOPRAKLARA BAĞLI KALDILAR

Şimdi sıra Çerkes meselesine geldi.

Yazının Devamını Oku

Zeugma'nın rakibi Çaycuma mozaikleri

Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde, Roma villası ve mozaikler bulundu. Nihayet Zeugma mozaikleriyle yarışacak bir mozaik bahçesi daha bulunmuş. Konular hep aynı; mitoloji. Bütün bunların bir an evvel envanterinin tespiti, korunması ve kaçakçıların tahripkâr kazılarından evvel ilmi kazıların başlaması lazım.

Zonguldak’ın Çaycuma ilçesi, Kadıoğlu köyünde bulunan Roma villası ve mozaikler söz konusu. Çaycuma, Filyos Çayı’nın ağzında art ülkeyle Karadeniz üzerinden bağlantı kuran bir bölge. Bu çayın etrafında bir yandan Bartın ve Amasra, bir yandan Çaycuma, 19. asırda bile Rusya ile ticaret yapılan yerlerdi. Roma eski çağda sulhun yaygınlaştığı, hatta şehirlerin etrafındaki surların anlamını yitirdiği bir imparatorluk, hatta hakkıyla Pax Roman (Roma Barışı) adını kazanan bir düzene sahipti.

TÜKETİMİN FIŞKIRDIĞI YER

Küçük Asya kıtası her bir yanıyla hem kazanan tüccarların hem bereketli toprağın ürününü devşiren lordların, büyük orduların ve idarenin başında oturan yöneticilerin haklı veya haksız elde ettikleri kazançlarla, bütün imparatorluk çapında tüketimin fışkırdığı bir yerdi. Zeugma’nın tüccarları, eski ordu generalleri ne kadar zenginlik elde edip villalarının mozaiklerini, mezarlarındaki lahitleri Roma’daki sanatçılara ısmarlıyorlarsa, bu bir ölçekte Karadeniz’in Paflagonya, yani eski Kastamonu eyaletinde de söz konusudur. Paflagonya eyaletinin insanları zenginiyle, fakiriyle edebiyat konusuydu. Bugünkü Taşköprülüler ve Kastamonuluların fakir köylü ve zanaatkârlarından sarımsak kokulu Paflagonlar diye bahsediyorlar. Ama Roma kültürünün Karadeniz uzantısıydı aynı zamanda...

ZEUGMA’YLA YARIŞACAK DÜZEYDE

Sinop’tan ve Amasya’dan da coğrafyacılar ve tarihçiler bile çıkıyor. Hekimlerin yurduydu. Nihayet Zeugma mozaikleriyle yarışacak bir mozaik bahçesi daha bulunmuş. Konular hep aynı; mitoloji. Mitolojinin içinde Akhilleus, Troyalı Hector, Tanrıça Kibele ve Tetis. Zeugma’dan Ephesos’a, Ephesos’tan Çaycuma’nın yeni buluntularına kadar benzer şeylere rastlanıyor. Bunlar üzerinde kazılar acaba yavaş mı gidiyor yoksa ilgilenilmiyor mu? Arazi sahipleri devlete yakınmaktan çekiniyor. 2018’de hazırlanan koruma çatısı projesi halen yapılmadığı için, üzeri basit bir örtüyle kapatılarak korunmaya çalışılan eserler kaybolma ve çalınma tehdidi altında.

Paralel bir haber; Birleşik Krallık’ta Kasım 2021’de Rutland’taki çiftçiler Brian Naylor, Jim Ervin, Leicester’ın belediye idaresini ve bölgedeki üniversiteleri bahçesinden haberdar ediyor. Bulunan mozaiğe eşsiz diyorlar. Ve malum abartmalar, ana rapor çıkmadan bütün bu bölgelerde nadir rastlanacak konular ve teknik ibaresi var. Mühim olan galiba objenin kendinde değil, bulan insanda. Eski eser ve eski eseri koruma bilinci yüksek insanlar; Roma devrinden beri zengin, işlenmiş bir bölgede yaşamaktan iftihar ediyorlar ve buluntuları koruyorlar. İsrail’dekiler kendi dedelerinin vatanındaki tarihi, kültürel izleri arayıp bulmakla iftihar ediyorlar. Adeta bir kültür askerinin uyanıklığıyla işin korunmasına bakıyorlar. Bu bilinç memleketimizde yok. Daha doğrusu acaba bundan ne vururuz zihniyeti, derhal iyi niyetleri ve merakı da yok edecek kadar vahşi.

BİR AN EVVEL KORUNMALI

Demek ki Batı Karadeniz bölgesinde böyle bir zenginlik var.

Yazının Devamını Oku

2 yıl sonra, yani 100’üncü yıldönümünde ortadan kalkacağı konuşulan antlaşma: Lozan

Lord Curzon’un ihtiyat tedbirleri arasında antlaşmanın yeniden ele alınacağı konusunda verdiği beyanat açıktır. Ne var ki bu istek kabul görmüş değil. Birtakım grupların amali (emelleri) ve ham hayali için 100. yılın gelmesini boşuna bekleyenler hariç, bilimsel bir Lozan kutlamasına hazırlanmalıyız.

İKİ yıl sonra Lozan Antlaşması’nın 100. yıldönümü geliyor. 1922’nin 21 Kasım’ında Lozan Barış Görüşmeleri ismi geçen şehirdeki meşhur otelde başladı. Seksiyonlar ayrı yerlerdeydi. Göl kenarındaki Uşi bölgesinde de Yunanistan’la olan anlaşmalar, müzakereler yürütüldü. Şehrin idari yapısının harekete geçtiği anlaşılıyor. Müthiş tedbirler alındı. Otel personeli çok lisan bilenlerden ilave adamlarla zenginleştirildi.



MÜTHİŞ BİR SİNİR HARBİ

Türkiye bir geçişteydi. Delegelerin kalpakları yanında İsmet Paşa Avrupalı diplomatlar gibi frak ve silindir şapkayı tercih etmişti. Silahlarımızın girdiği kadar yeri aldık. Ne bir atiyye yapıldı ne de kaybettik. Asıl problem Musul ve boğazlardı... Lozan’ın boğazlar statüsü şüphesiz ki mütareke dönemine göre çok daha ileri bir adımdır. Fakat bugünkü, lehimizdeki rejim on sene sonraki Montrö ile geldi. Asıl büyük kavga kapitülasyonlardaydı. Bu yüzden de sulh görüşmeleri bir ara kesildi. Lord Curzon ile İsmet Paşa arasında müthiş bir sinir harbi vardı. Beyhude küstahlıkla tutarlı inatçılığın kavgası; inatçılık kazandı.

‘MUDANYA’DAN GELDİK’

Yazının Devamını Oku

Harf devrimi

1 Kasım 1928 tarihli, 1353 sayılı kanun “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki” hakkındadır ve 3 Kasım 1928’den itibaren de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Üzerinde duralım; Latin harflerinin kabul edildiği ilk Müslüman devlet biz değiliz, Arnavutlar bu alanda öncüdür. İlk Türk devleti de değiliz; Azerbaycan Cumhuriyeti bu çevirimi Türkiye’den daha evvel kabul etmiştir. O tarihte “Azerbaycanca” diye bir kavram yoktu, dil Türkçeydi. Lügatların Türkçesi, Rusçası ile gramerin Türkçesi vardı. 1930’lu yıllara kadar Azerbaycan’da her şey Latin harfleriyle çıktı.

KARŞI GÖRÜŞLER DE VARDI

Bütün bunlara rağmen dünyada Latin harflerine geçiş ve harf devrimi denilince gürültü ve galeyan hep Türk harf devriminin etrafında cereyan eder. Bir zaruret olarak yazılı edebiyat ve bürokrasinin en önemli altyapı unsuru sayılan harflerin değişimi Türkiye’de bir ulusal ve dini çatışma, bir ideolojik kavga haline dönüştü. Bizzat harf devrimine gidilen dönemde hükümet üyeleri arasında bile görüş ayrılığı oldu. İlim aleminde buna karşı olanlar vardı; Köprülüzâde Fuad Bey ve ilginçtir ki Türk Yahudi cemaatinin eserleriyle halen yaşayan üyesi Bodrumlu Avram Galanti de Türk harflerinin (yani Arap alfabesinin) terakkiye mâni olmadığını izah eden uzun yazıyla hâlâ zihinlerde yaşıyor. İsmet Paşa ani bir değişikliği Türk matbaa sektörünün kaldıramayacağını, hükümet işlerinin, tedrisatın duraklayacağını bu nedenle tedrici bir gelişme ve ikili bir kullanım gerektiğini belirtti. Bu görüş 1980’lerin sonundan beri alfabe sorunuyla boğuşan eski Sovyet Türk cumhuriyetlerinde de neredeyse aynıyla tekrarlanmış gibidir.

‘KÖYÜN İMAMI BİLE OKUYAMAZ’

Gazi Mustafa Kemal Paşa ikili ve uzun vadeli kullanımın aleyhindeydi. Türk harflerinin değişiminin ne kadar cehalet (!) getirdiği tartışılır. 1935 sayımındaki okuma yazma oranına yüzde 20 civarında okur yazar rakamı yansıyor. İmparatorluk yıkıldığında ise cehalet oranı yüzde 90’dı. Yüzde 10’nun okur yazarlığını 1878 Meclisi’ndeki bir mebusun şu ifadesi ile tasvir mümkündür: “Köylerde kimse okuma yazma bilmez. Köyün imamı bile yazısını yazdıktan sonra mürekkebi kuruyunca yazdığını okuyamaz.


Yazının Devamını Oku

Zeytin Festivali

Geçen hafta Ayvalık’ta yıllık Zeytin Festivali vardı. Bu ilk hasadın devşirilmesi ve değerli olan yağının elde edilmesi için sıkım faaliyetinin başlaması anlamına da geliyor.

Tören güzeldi. Balıkesir Valisi Hasan Şıldak Bey güzel fakat bazı ikazları ihtiva eden bir konuşma yaptı. Balıkesir zeytincilerinin başkanı diyebileceğimiz Hasan Baysal bazı gelişmelerden, özellikle UNESCO’nun zeytin yetiştirilen doğanın profiline duyduğu ilgiden ve Ayvalık’ın katkısından söz etti. Belediye Başkanı Mesut Ergin’in konuşması da doğrusu Ayvalık zeytincilerine doğru yolu gösterecek bir mahiyetteydi.



DİĞERLERİNE BENZEMEZ

Sözün kısası Ayvalık, bana göre de ülkenin en lezzetli zeytinyağının yetiştiği bir bölge. Reklama lüzum yok, talep fazla ve karşılanamıyor. Karşılanması için zeytincilik yapanların çalışma yöntemlerini değiştirmeleri, Romalılardan beri bir dönüme 10-12 ağaç kültürünü sayıyla değiştirmek yerine belki tarihi dokuyu ve zeytincilik tarihinin Ege’deki verilerini iyi değerlendirmeleri gerekir. Çoğu zeytin sahibinin ve zeytini tüketenlerin zannettiği gibi zeytincilik yılda üç aylık bir iş değildir. Ciddi çalışma ve takip ister. Eğitiminin içine toprak bilgisinden tarıma, su bilgisine, iklim tetkiklerine ve tarih bilgisine kadar her şey girer. Çünkü 1.000 yıllık ağaç bile vardır. Elma, armut yetiştirmekle zeytin yetiştiriciliği aynı gayret ve bilgi ölçüsünde değildir. Ülkemizde en geniş ihracat talebini karşılayan ve iç pazarın isteklerini karşılayanlar Akhisar ahalisidir. Manisa vilayetinin tamamını kapsayan hatta aşan bu bölgede tütün ziraatı ustalıkla zeytinciliğe çevrilmiş, dış pazarlarla ilişki kurulmuştur.

EN BÜYÜK TEHDİT YAPILAŞMA

Yazının Devamını Oku

Ankara Anlaşması’nın 100. yılı

Kurtuluş Savaşı’nda Dörtyol, Anteb, Maraş, Urfa çizgisindeki direniş, Fransa’yı bugünkü Suriye sınırlarına çekilmek zorunda bırakmıştı. Böylelikle Fransa ile TBMM Hükümeti arasında 100 yıl önce 20 Ekim’de Ankara Anlaşması imzalandı.

YÜZ yıl evvel 20 Ekim’de Fransa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti arasında ünlü Ankara Anlaşması veya Musalahası dediğimiz belge imzalandı. Tarifi güç. Sevr Antlaşması’nın işlemez olduğunu Fransa söylüyordu ama İngiltere kabinesinde de aynı şeyi ifade edenler vardı. Aslında Mondros Mütarekesi Büyük Britanya ile, bu ise Fransa ile yapılan mütarekedir diyenler var. Hukuk usulü ve şeklince abartılı fakat gerçeğe yakın bir ifadedir.

İNGİLTERE İLE ZIT GÖRÜŞTEYDİLER

Her hâlükârda Fransa henüz İtilaf Devletleri’yle ipini koparmamıştı fakat Anadolu mücadelesine Fransa’nın bakışı çok değişikti. En başta Fransa’nın İstanbul’daki işgal komutanı Mareşal Louis Franchet d’Espèrey Anadolu Hükümeti’ne asker olarak sıcak bakıyordu ve Fransa bu konuda İngiltere ile paralel görüşte değildi. Sebebi de kendisine ayrılan sahada işgal serüvenini muvaffakiyetle yürütememesi, Dörtyol, Anteb, Maraş, Urfa çizgisindeki direnişin, Fransa’yı bugünkü Suriye sınırlarına çekilmek zorunda bırakmasıydı. Fransa bu çizgide bugünkü Hatay’ı elinde tuttu. “Sancak” dediği bu idareye de (İskenderun-Alexandretta) Türk etnik grubun ağırlığı dolayısıyla idarede Türkçenin resmi olarak kullanılması gibi maddeleri Türk halk eğitimine geliştirici araçlar sunma vaadiyle musalahaya koydu.

KULLANILDIKLARINI DÜŞÜNÜYORLARDI

Fransa, İtilaf Devletleri içinde ilginç bir unsurdu. Daha Çanakkale Savaşı’nda, yani Çanakkale Boğazı’nı geçme döneminden başlayarak İngiltere ile aralarında münaferet çıktı. Fransa kamuoyu kullanıldıklarını düşünüyordu. Türk İmparatorluğu’nun elinden aldıkları işgal bölgelerinde masrafın fazla olduğu ileri sürülerek yeni bütçenin reddedilmesi söz konusuydu. Gerçek şu ki Fransa, Lübnan, Suriye ve bugünkü Hatay gibi bölgelerde idari yatırımlara askeri amaçlı olsa da örneğin yol inşasına İngiltere’den daha fazla para yatırmıştır. Kültürel bakımdan bu ülkelerdeki belirli sınıflarla kurduğu ilişki bugüne kadar devam edecek ürün ve etkiler çıkarıyor.

Asayiş için Ermeni lejyonlarının kullanılması (Şark Kuvvetleri - La Légion d’Orient adı altında), başarılı olmayan bir operasyondu. Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu’nun ilişkileri 16. asırdan beri çok ilginçtir. Fransa, Mukaddes Roma Germen İmparatorluğu (Avusturya-Almanya) ile rekabet hâlindeydi. Hatta bu diplomatik rekabet, Galata’da bulunan San Francesco Kilisesi’ndeki en eski elçiye ait yeri kapmak için yapılan yer kavgası gibi (Fransız elçi Jacques Savary de Lancosme ile Avusturya elçisi arasında) gülünç olaylara neden olmuştur.

1690’da Fransa, Hıristiyan liganın içindeydi ama 1718’de değil. 1730’da Belgrad Antlaşması’nda Osmanlılar lehine hareket etti ve diplomatik manevraları başarılı oldu. 18. asır boyunca bu böyledir. Mısır’da Mehmed Ali Paşa ayaklanmasını desteklemek dışında Kırım Savaşı’nda müttefikler ve Osmanlı safındaydı. Uzaklaşma Batı bloku ile, yani İngiltere ve Rusya ittifakıyla başlamıştır. Birinci Harb’in içinde Fransa ile olan cepheler değil, İngiltere İmparatorluğu ve Ruslarla olan savaş ağırlık kazanmaktadır.

ÇOCUKLUĞUNDAN BERİ TÜRKİYE’Yİ BİLİR

Yazının Devamını Oku

Mimar Sinan Üniversitesi’nin açılışı

Rektör Handan Elçi Hoca’nın açıklamaları ile başladı... Sevgili Zeliha Berksoy’un okulun öğretim üyesi profesörü olarak verdiği açılış dersi büyük bir lezzetti. Ayrıca serin bir havada nefis bir konser dinledik.

PAZARTESİ günü Mimar Sinan Üniversitesi’nin gecikmiş açılış töreni yapıldı. Yeni öğrenciler heyecanlıydı. Eskileri de iki yıldır salgın dolayısıyla online ders yapmanın sıkıntısını atmaya gelmişlerdi. Serin bir günde, açık havada Rektör Handan Elçi Hoca’nın açıklamaları ile tören başladı. Üniversitenin birçok projesi var; sinema arşivinin ıslahından, mimari stüdyoların düzenlenmesine kadar. Hepsi için vakit ve destek ister. Özel sektörün desteği başlamış. Kütüphanenin gelişimi büyük mimarımız Ferit Cansever’in çocukları tarafından üstlenildi. Doğan Hızlan üstadın konuşmasının arkasından bir açılış konuşması yapıldı. Sevgili Zeliha Berksoy’un okulun öğretim üyesi profesörü olarak verdiği açılış dersi büyük bir lezzetti. Vurgusu; “Şüphesiz Osmanlı devrinden beri sanat eğitimine ve tiyatroya dikkat edilmiştir ama bunun önemli bir toplumsal yatırım haline dönüşmesi Cumhuriyet dönemindedir” çizgisindeydi. Zeliha Berksoy devlet konservatuvarının Türk tiyatro ve opera hayatına yaptığı büyük katkı ve yönlendirmeye haklı olarak ağırlık verdi. O da ben de Semiha Berksoy’dan bahsettik. Semiha Hanım, İstanbul çocuğuydu. Fakat Ankara Devlet Konservatuvarı, çağdaş Türkiye’nin yönlendirici sanat kurumuydu. Konservatuvar başkaydı. Kapanış konseri fevkalade renkliydi. Orkestra şefi M. Erdem Çöloğlu Hoca’ydı. Serin havada nefis bir konser dinledik.



MAALESEF HABERSİZİZ

Üzerinde durmak istediğim konu şu; bizim Kültür Bakanlığı 40 yıla yakın bir süre ne opera ne orkestra ne de tiyatro için yaygın kabul imtihanları açıyor. İnsanları kendi kaderine ve seçimine bırakıyor. Her şeyi devletten bekleyemeyiz ama sahne sanatları ve müzik konusunda bizim devletin dışında tutunacağımız dal yok veya mevcut dallar da pek ağırlık çekecek gibi değil. Caner Akın’ı, Opera Bölüm Başkanı Tülay Hatip’i, Burak Bilgili’yi dinledik. Etkileyici sesler. Bu sanatçılarımız yurtdışında da konserler veriyorlar. Dünyanın her yerindeki operalarda ve Verona gibi festivallerde Türklerin sanatçılarını dinliyorsunuz; hem de başarılılarını. Opera dünyasında asıl diva olanlardan, büyük seslerden habersiziz. Bakanlık da öyle... Bizim kabiliyetlilerimiz dünyamızın dışında. Kabiliyetli evlatlarını harcayan böyle bir derbeder sistem görülmemiştir. Türkiye tiyatrosu, operası, balesi ve orkestralarına yılda alınacak hiç değilse 50 tane kaliteli gencimiz yok mu? Özel sektörün meraklı sponsorlarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi gibi kuruluşlara teşekkür ederiz ama Kültür Bakanlığı niye var?

SAMİ KOHENSAMİ

Yazının Devamını Oku

İnebahtı Deniz Savaşı

İspanya tarihinde İtalyan devletlerinde Avrupa’nın kurtuluşu ve ikbalinin başlangıcı olarak kutlanır. Osmanlı donanmasının Uluç Ali Paşa komutasında çekilmesiyle bitmiştir.

450 yıl evvel ekimin ilk haftasında Yunanistan’ın bugünkü Preveze Körfezi’nin dışında yer alan Osmanlı donanması ile Haçlı donanması arasında geçen deniz savaşı, iki tarafta ağır tahribat ve Osmanlı donanmasının Uluç Ali Paşa komutasında çekilmesiyle bitmiştir. Donanmanın durumu payitahttakileri çok olumsuz etkiledi. Sağ kalanlara verilen terfi ve yapılan yeni tayinlerin dahi lağvedildiği biliniyor.

KIBRIS’A YÖNELMEK İSTEDİ

İspanya’nın başını çektiği donanmanın komutanı Don Juan de Austria, V. Carlos’un Regensburglu (Ratisbon) bir burjuva ailenin kızından evlilik dışı çocuğuydu. Yeteneklerinden dolayı kardeşi kral II. Felipe tarafından çok korunmuştur. Papalık donanmasına Prens Colonna ve Venedik’e ise Veniero komuta ediyordu. Don Juan aslında kendi açısından isabetli bir kararla Osmanlı donanması kış için İnebahtı (Lepanto, Yunancası Nafbaktos) civarına demirlemişken, Haçlı donanmasının doğrudan Kıbrıs adasına yönelmesini istemişti. Diğerleri ise o anda Osmanlı donanmasını saldırıyla yok etmek fikrindedir.

DONANMA YORGUNDU

Kıbrıs’ın 1570’te fethi Hıristiyan dünyasını fevkalade sarsmıştır. Buna rağmen Venedik, ihtiyati bir önleme taraftarıdır. Netice itibarıyla neredeyse altı aydan fazla denizlerde muhtelif adalara, Adriyatik’te İon Adaları’na, Girit’e saldırılarda bulunan ve geleneksel yağma seferlerini tekrarlayan donanmanın yorgunluğu, kürekçilerin noksanlığı filomuzun hareket kabiliyetini azaltmıştır. Bu konuda sadece Uluç Ali Paşa’nın (sonraki Kılıç Ali Paşa’nın) bu becerikli amiralin kendi filosuna hâkimiyeti istisna teşkil ediyor. İnebahtı’daki maddi kayıplar telafi edildi.

BURADA İMAJ ZEDELENDİ

Doğrusu iki tarafta da çok önde gelen komutanlar ve denizciler saf dışı edilmişti. Ne var ki İnebahtı, Doğu Akdeniz’de Türk donanmasının yükselen üstünlüğü ve yenilmezliği imajını zedelemiştir. 112 sene sonra II. Viyana Kuşatması’nın benzerliği ve takip eden on altı yıllık savaşlarla Avrupa kıtasında, Tuna boyunda bu yenilmezlik imajı daha çok sarsıntı geçirecek ve Türk İmparatorluğu başka bir döneme geçecektir, askeri reformlar...

Yazının Devamını Oku

Anadolu’da bir hafta

Gaziantep’te, klasik yapının oldukça iyi bir şekilde korunması göze çarpıyor. Ankara kendini son iki yılda müthiş geliştirmeye başladı. Eskişehir şu anda Türkiye’de belediyenin çok önemli işler başarabileceğini gösteren bir yer. Aksaray Sultanhanı dünya çapında bir halı onarım merkezi. Eski Aksaray ise Orta Anadolu Ortaçağı’ndan çıkmış bir sanayi merkezi haline dönüşmekte. İnsan gönlünde bu takdiri duya duya Marmara sınırlarına girdiğinde bir hüzne kapılıyor.

Geçen hafta Gaziantep’te Şahinbey Belediyesi’nin bir konferansına davetliydim. Hayatımda Gaziantep’in bir yeri var; 1966’nın temmuz ayından beri Gaziantep’e belirli aralarla uğrarım. Bunların sayısı uzun veya kısa ikametlerle yirmiyi geçiyor. İlk gördüğüm imparatorluğun artığı canlı ve kocaman Halep vilayetinin ikinci derecede önemli sancak merkezi olan yer, bir sınır şehri haline dönüşen bir merkezdi. Lakin daha 19. asırda modern sanayinin bazı dallarına geçen, yerli yabancı eğitim kurumlarının gelişme gösterdiği bir yer olduğu için doğrusu bu konumunda dahi canlılığını koruyabildiğiydi.



ŞEHİR YAPISINI KORUYOR

Bugün Gaziantep ağır göç alan yerlerin başında gelir. Buna rağmen gerek şehirde inşaat kalitesi gerekse ve asıl önemlisi klasik Antep’in yapısının oldukça iyi bir şekilde korunması göze çarpıyor. Yerel zanaatlar eski durumunu muhafaza edemese de tespitler yapılıyor, tedbirler alınıyor ve çöküntü önleniyor. Yukarı Mezopotamya bir kazı bölgesidir. Doğrusu bizim sadece Zeugma ile tanıdığımız Antep’in arkeolojik zenginlikleri bununla bitmiyor. Zeugma Müzesi yanında Gaziantep Arkeoloji Müzesi pedagojik bakımdan iyi düzenlenmiş öğretici bir müze. Panoramanın modern tarihe geçiş için iyi uygulandığı bir yer. Bazı eski semtler blok halinde başarılı restorasyondan geçiyor ve kullanıma açılıyor.

İlginç bir şehir

Yazının Devamını Oku

İbrahim Edhem Paşa

İbrahim Edhem Paşa, Avrupa’ya ilk giden, gönderilen gençlerden değil, çocuklardandır. Ciddi bir biçimde Fransa’nın yüksek okullarında ve üniversitede bir meslek edinmiştir; maden mühendisliği ve jeoloji. Doğu ve Batı bilgilerini bünyesinde birleştiren, Doğu-Batı dillerini iyi bilen ilginç kişilikli bir sadrazamdır.

Türk Tarih Kurumu’nun son zamanlarda yayın tarama politikasını geliştirdiği bir gerçektir. Son sene çıkan eserler içinde dahi iki kitap var ki Türkiye’deki tarihçi çevrelerin veya tarihi ticaret haline getirenlerin hiçbirinin yayınlamayı düşünemeyeceği tezlerdir.

Bunlardan birincisi Dr. Salih Erol’un “İbrahim Edhem Paşa (19. Yüzyıl Osmanlı Devlet Adamlarından)” başlıklı biyografi çalışmasıdır. İbrahim Edhem Paşa Tanzimat devrinin bütünü boyunca uzun bir yaşama sahiptir. Bu bütünden kastım sadece Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan Murad devirleri değil, Sultan II. Abdülhamid’in de bir devrini ele almasıdır. İlginç tesadüf, Avrupa’ya ilk giden, gönderilen gençlerden değil, çocuklardandır. Hepsinin çok muvaffak olduğu söylenemez ama Edhem Paşa zekâsı ve çalışkanlığıyla sivrilmiş. Ciddi bir biçimde Fransa’nın yüksek okullarında (burası önemli) ve üniversitede bir meslek edinmiştir; maden mühendisliği ve jeoloji. Döndüğü an bu genç adamı Tanzimat Fermanı’nın ilanı bekliyor. Derhal hami olan Hüsrev Paşa tarafından devletin önemli hizmetlerine sokuluyor. Fazlasıyla hak ettiği malum.



DOĞU-BATI DİLLERİNE HÂKİM

Hüsrev Paşa

Yazının Devamını Oku

Belgrad'ın fethinin 500. yılı

Sultan Süleyman Han, 29 Ağustos 1521’de Belgrad’ı fethetti. Kanuni’nin Belgrad’ı alışı bir stratejik üstünlüğün ispatıdır. Şehir o tarihten sonra Osmanlı’nın Balkanlar’daki ileri üssü olmanın ötesinde; ticari ve kültürel bir metropolü oldu. Şehir bugün dahi Balkanlar’ın bilhassa Sırp-Hırvatça konuşan dünyanın merkezi konumundadır.

29 Ağustos 1521’de genç hükümdar Sultan Süleyman Han, Rodos’tan sonra Belgrad’ın fethini tamamladı. Bu iki fethin onun hayatında önemli bir başlangıç olduğu açık. Zira büyük dedesinin Rodos’u fethedemediği ve bu zor görevin ona kaldığı, kaleyi virayla (anlaşmayla) teslim aldığı biliniyor. Artık Rodos Şövalyeleri’nin ortaçağ tarihi sona ermiştir ve Malta’ya çekilmişlerdir. Belgrad ise Macarlardan alındı. “Nandor Fehervar” derler; Türkler Sırpların “Beograd” ismini kabul etti. Tuna Belgrad’ı derler.



Belgrad’dan beş yıl sonra yine bir 29 Ağustos günü, 1526’da kudretli Macaristan Krallığı Mohaç’ta tarihe gömüldü. 1521’de Belgrad Kalesi’nin savunmasındaki zaaf, Macaristan Krallığı’nda artık bazı şeylerin değiştiğini, özellikle bu yıl ortaya çıkan Dózsa György köylü ayaklanmalarının bu kudretli krallığı sarstığını göstermektedir.

Fatih’ten evvel Türkler, Belgrad ve yanı başındaki Golubac (Güvercinlik) Kalesi’ni zorladılar. Güvercinlik ele geçirildi, Belgrad Kalesi’ni ise vakanüvislerin ileri sürdüğü gibi I. Bayezid’in, II. Murad’ın ele geçiremediği anlaşılıyor. Fatih’in kuşatması ise çok zorluydu. Ordunun teknik üstünlüğü göze çarpıyordu ama kaleyi savunan da Osmanlı’nın 15. asırdaki baş belası ünlü komutan Hunyadi János’tu. 1490 yılından evvel de yine Macaristan’ın son büyük hükümdarlarından Hunyadi’nin oğlu Matthias Corvinus Belgrad’ı iyice berkitmiştir.

Yazının Devamını Oku

Sultanahmet’ten manzaralar... Tarih kaçak katların gölgesinde

Sultanahmet Meydanı'ndaki çirkin binaların dış cepheleri ele alınmalıdır. Kaçak katların derhal tasfiyesi gerekir. Bir memleketin şerefi, onun tarihi alanlarına ve abidelerine göstereceği hürmetle ölçülür.

İSTANBUL, büyük şehir. Her zaman büyük şehirdi. Londinium (Londra), Roma İmparatorluğu’nun uzak Britanya Adaları’ndaki bir temel askeri kasabasıyken, Paris’in adı henüz Lutetia iken ve sınırları sadece bugün Seine Nehri ve “Ile de la cite” dediğimiz Seine Nehri üzerindeki adayla sınırlıyken, İstanbul İtalya’daki Roma’yla birlikte dünya metropolüydü. Şu var ki İtalya’daki Roma, çöküntüye terk edilmiştir. Konstantinopolis yani “Nova Roma” ise yükseliş devrindeydi. Aşağı-yukarı miladın 3. asrından beri, sonraları adı unutulan Byzantion şahlanmıştı. Hipodrom, messe denen Divan Yolu ortaya çıkmıştı. Resmen şehir ve “metropolis mundi” olarak ilan edilişi 1800 yıla yaklaşıyor. Doğu Roma dağıldı, Osmanlı geldi. 1800 yıla bir 200 daha eklersek eski Roma’nın, Orta Çağ’daki Hristiyan Roma’nın ve Müslüman dünyasının büyük metropolünün ana meydanı bugünkü Sultanahmet’tir. Bu yukarıda bahsettiğimiz büyük şehirlerin tarihi alanlarının hiçbiri, herkesin canının istediği gibi düzenlenmez. Bırakınız bizdeki gibi kapkaççılık ve kaçak kat çıkmak gibi çakallıkları, binanızın şeklini şemalini, pencerelerin ebatını bile şehir otoritelerine tasdik ettirmek zorundasınız. Uygar toplumlarda bu tasdik işleminde de kamu otoriteleri kendi başına bırakılmaz. Daima gözlerinin üzerinizde olduğu akademisyenler, mimarlar, tarihçiler, sanatçılar ve sade vatandaş vardır. İstanbul’da bu yoktur. Şehrin havasını tanımayan, orada büyümeyen fırsatçı insanların hâkim olduğu bir memlekettir. Çirkin binaların üstüne kaçak kat ilave ederler. 19. yüzyılda bile eski imar nizamına riayet edilirdi.



ÇİRKİNLİĞİ GÖRÜRSÜNÜZ

İşte Sultanahmet’ten örnekler: Talat Paşa’nın oturduğu konak (bugün Turizm Polis Merkezi olarak kullanılıyor), Sıhhiye Nezareti (Sağlık Müzesi oldu), Defter-i Hakanı Nezareti (Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’ydü), Orman, Maadin ve Ziraat Nezareti (Marmara Üniversitesi Rektörlüğü). Bu tarihi eserlerin boyuna-posuna bakınız. Hatta şatafatı seven Sadrazam İbrahim Paşa’nın taş sarayına, bugünkü İslam Eserleri Müzesi’ne bakınız. Dikkat ediniz, yeni planlamaların hepsi, bu haddi tecavüz eden eserlerdir. Maalesef milli mimari eser olarak tanınan Adalet Sarayı bile sınırı tecavüzdür.

Biraz tepeden baktığınızda

Yazının Devamını Oku

Afganistan’ın seçkin, aydın kadınları

Hınçlı ve bilgisiz insanların silahlı gezinip her yere burnunu sokmasına, önderlerinin kadını hayat dışı bırakmasına karşı bir elit grup ortaya çıktı. Tam bir intihar saldırısı. “Biz yetiştik, buradayız” diyorlar. 50 seçkin, aydın kadının hayat ve hürriyeti tehdit altında.

Amerika Birleşik Devletleri, tıpkı bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi Afganistan’a yerleşmeye çalıştı ve tabii yerleşemedi. Sovyetler, Afganistan’a muasır medeniyet getirmek iddiasındaydılar. Brejnev Dönemi’nin şartları içinde Moskova’yı destekleyen gruplar da bu özellik üzerinde çok duruyorlardı. ABD çevreleri böyle bir vurgulama yapmadılar. Afganistan’ı korumak ve ılımlı İslam’ın dış tehlikelere karşı işbirliğini ileri sürüyorlardı. Bunun adı daha çok ABD’de okuyan Afgan aydınları ve onlardan daha geniş bir kitlenin eğitilmesiydi.



UTANMAZCA ÇEKİLDİLER

Her gün birtakım sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri Kabil’de ve her yerde gezinirdi. “Afgan kadınını çağdaşlaştırmak!” için tur atan sosyologlar, gazeteciler sayısızdı. Bu arada, Afgan seçkinlerinden de kadınlığı temsil eden simalar ortaya çıktı. Hepsi dünyalarını Atlantik ötesinde kurmuş vaziyette; doluşup uçtular. Şu sıra Amerika, Afganistan’dan utanmazca çekildi. İddialarını ve benimsediği rolü böylesine sıkılmadan inkâr edip giden bir müdahaleci dünya tarihinde pek yazılmadı.

Taliban demek medreselerden ne kadar feyz aldığı belli olmayan okur-yazarlarla devlet ve milletin nimetlerinden hiç istifade edemeyen köylülerdir.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI