Geriİlber Ortaylı Akdeniz dünyasının en sempatik antik kenti: Priene
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Akdeniz dünyasının en sempatik antik kenti: Priene

Ege zenginliğinin ortasındaki şehirler saymakla bitmiyor. Ancak bunların içerisinde en önemlisi, göz alıcısı ve gençlerin eski çağ eğitimi için gerekli olan Priene’dir.

Aydın’ın Güllübahçe mevkiinde antik Priene dediğimiz şehir yer alır. Doğrusu sadece ilkçağdaki Küçük Asya’nın değil bütün Akdeniz dünyasının en sempatik şehirlerinden birisidir. Antik nüfusunun beş veya altı bin kişiyi geçtiği düşünülemiyor. Fakat yapılaşması itibarıyla Miletoslu mimar Hippodamos sisteminin hemen hemen ilk uygulandığı, birbirini kesen caddelerden ve dörtgen bloklardan oluşan sevimli bir planı vardır. Deli zeytin ağaçlarının ve Akdeniz bitkilerinin arasında mermer şehir eşsiz bir resim oluşturuyor.

Akdeniz dünyasının en sempatik antik kenti: Priene

Halen taş döşeli caddeleri, ara sokakları, Hellenistik dönem evleri ve avluları, şehrin kanalizasyon sistemi ve su kanalları görülebilir. Arada şehrin meydanında bir taşın üstüne bir ustanın kazıdığı çöpten bacaklı adam figürleri ve isimler bizimle bağ kurar. Her daim sakin ziyaretçisi izdiham halinde olmayan bir şehirdir.

MYKALE’NİN ETEĞİNDE

Milattan önce 5. asra kadar ovada bir yerleşmeydi. Muhtemelen alüvyon getiren nehrin tıkanmasından, sivrisinek ve bataklıktan dolayı üste Mykale Dağı’nın hemen eteğine çıktı. Bugün kazıların yapıldığı bölgenin adı Mykale (Samsun) Dağı’nın eteğinde bir çıkıntı gibidir, dağ arkada bir kitle halinde uzanır ve ovaya bakar.

Priene’yi arkeolojiyi sevmek isteyenler, bu dünyayı merak edenlere tavsiye ederiz. İlk başta bütün ciddi ayrıntılı eserler gibi arkeolojiye, bir eski şehre nüfuz etmek de kolay değildir. Bilhassa çocukların ve gençlerin bu şehri gezdirilmeleri tavsiye ediliyor.

BEREKETİ SÜRÜYOR

Genel olarak bu şehrin ahalisi eskiden dini kült olarak Atina kökenlerine bağlıydı, yani koruyucu tanrıçası Athena’dır. Nitekim Atina mabedi kendini gösterir. Milattan önceki 7. asırda ilk arkaik yerleşimden sonra özellikle Delfi’den gelenlerin burayı kurduğu söyleniyor. Zeus, Demeter (Anadolu’da bu tanrıça çok sevilirdi) diğer kültlerdir.

Roma devrini çok rahat bir şekilde geçirmiş. Daha doğrusu bir sulh dönemi demek olan Roma’da şehirde hem mimari kalıntılar hem de hayatın inkişafı bakımından fazla tahripkâr değişiklikler yok. Nitekim ana kurumlar, mesela beş bin kişilik tiyatro veya Bouleuterion (meclis binası) veya Agora’nın ve kutsal alanın konumu bunu göstermektedir.

Her köşesinde Priene eski çağ insanıyla yenisi arasında bağlantı kuracak bir özellik gösterir. Bereketli ovanın, bereketi bugün de çok sarsılmamış ekoloji ve çevresi bugün de devam ediyor.

HAKAN HOCA’NIN İŞİ ZOR

19. yüzyılda önce Carl Humann, ardından Theodor Wiegand’ın kazdığı bu şehir artık Uludağ Üniversitesi hocaları tarafından yapılmaktadır. Bilindiği gibi kazıyı yapan hocamızın adı Prof. Dr. İbrahim Hakan Mert’tir ve heyet de onun kürsü arkadaşlarından oluşuyor. Hakan Hoca’nın işi zor. Sadece tarihin toprak altına gömdüğü sempatik şehri korumak için kazı yapmıyor. Aynı zaman bu ünlü şehri korumak zorunda.

Priene on iki tane şehirden oluşan İon Federasyonu’nun üye şehirlerinden biriydi. İlginçtir bu şehirlerden biri kıtada değil, Samos ya da Sisam Adası’dır. Klasik tarihin tanıdığı Bias gibi bilge adamlardan biri Priene yurttaşıydı. Miletos gibi büyük bir kültürel merkezin yakın komşusuydu.

Hakan Hoca bugün Theodor Wiegand’ın yaptığı kazıları da düzenlemekle meşgul. Zira bütün 19. yüzyıl klasisistleri gibi Wiegand da anlaşılan Bizans’ı pek sevmezdi. Bulunan Bizans kalıntılarını bir yere yığmış, tasnifi yok. Bunların hepsinin tasnifi yapılacak. Kazılar hiç de kolay ilerleyemez çünkü devletin verdiği bütçe makul değil, makulün de altında. Kesinlikle kültürel kurumların desteğine ihtiyacı var. Yani Türkiye’nin aydınları ve bağış yapacaklar sadece Afrodisyas’a gösterdikleri başarılı âlicenaplık örneği ile kalmamalı, ilk çağın önemli ve bu sevimli şehri Priene’ye de aynı desteğin gösterilmesi gerekir.

KOZMOPOLİT HALKI VAR

Priene’nin etrafında eski çağ Küçük Asyası’nın başka önemli bir merkezi var: Miletos. Hiç şüphesi ki İonya felsefesi döneminin parlak merkezi ve Küçük Asya’nın Efes’ten sonraki en önemli metropollerinden biri. Kozmopolit bir halkı vardı. Büyük tiyatrodaki abone usulüne göre kiralanan sıralardan birinin üzerinde “Judeon Simeon” yazıyor, demek ki şehirde paralı tüccar Yahudi sınıfı da vardı. Bu mabedin yıkılışından evvelki dağılımdır. Miletos’un âlimleri son zamanlara kadar kendini göstermiştir. Unutmayalım Ayasofya’nın iki mimarından biri de Miletosludur ve İsidoros’tur. Bugün bu şehirde kazılar devam ediyor ama gezisi Priene kadar çekici değil ve yorucu. Her zaman için şehrin ne olduğunu anlamak isterseniz Priene’ye bakmanız gerekiyor.

DİDİM DE KOMŞUSU

Priene’nin etrafındaki bir önemli merkez de Didim’dir. Didim, Apollon Tapınağı ve Apollon Kâhinleri ile meşhurdur, bir kült merkezdir. Bir eşi sadece Lübnan’da Baalbek’teki Jupiter Mabedi’dir ama bu daha göze çarpan bir bina.

Bu Ege zenginliğinin ortasındaki şehirler saymakla bitmiyor. Ancak bunların içerisinde en önemlisi, göz alıcısı ve gençlerin eski çağ eğitimi için gerekli olan Priene’dir. Bu şehri gezmek, ara sıra orada dinlenmek, Söke-Milas üzerindeki bu yolda bir mola vermek, günün manasını arttırabilir. Yaz tatillerinde yapılacak tatlı bir gezidir. Priene’yi incelemek eski çağ tarihinin karanlıklarını bizim zihnimize yansıtır ve o şehri kurtarmak ve yeni kazılacak yerleri dünyayı açmak bizim için bir yurttaş idraki olmalıdır. O takdirde yardımlarımızı bekliyor...

X

Sultanahmet’ten manzaralar... Tarih kaçak katların gölgesinde

Sultanahmet Meydanı'ndaki çirkin binaların dış cepheleri ele alınmalıdır. Kaçak katların derhal tasfiyesi gerekir. Bir memleketin şerefi, onun tarihi alanlarına ve abidelerine göstereceği hürmetle ölçülür.

İSTANBUL, büyük şehir. Her zaman büyük şehirdi. Londinium (Londra), Roma İmparatorluğu’nun uzak Britanya Adaları’ndaki bir temel askeri kasabasıyken, Paris’in adı henüz Lutetia iken ve sınırları sadece bugün Seine Nehri ve “Ile de la cite” dediğimiz Seine Nehri üzerindeki adayla sınırlıyken, İstanbul İtalya’daki Roma’yla birlikte dünya metropolüydü. Şu var ki İtalya’daki Roma, çöküntüye terk edilmiştir. Konstantinopolis yani “Nova Roma” ise yükseliş devrindeydi. Aşağı-yukarı miladın 3. asrından beri, sonraları adı unutulan Byzantion şahlanmıştı. Hipodrom, messe denen Divan Yolu ortaya çıkmıştı. Resmen şehir ve “metropolis mundi” olarak ilan edilişi 1800 yıla yaklaşıyor. Doğu Roma dağıldı, Osmanlı geldi. 1800 yıla bir 200 daha eklersek eski Roma’nın, Orta Çağ’daki Hristiyan Roma’nın ve Müslüman dünyasının büyük metropolünün ana meydanı bugünkü Sultanahmet’tir. Bu yukarıda bahsettiğimiz büyük şehirlerin tarihi alanlarının hiçbiri, herkesin canının istediği gibi düzenlenmez. Bırakınız bizdeki gibi kapkaççılık ve kaçak kat çıkmak gibi çakallıkları, binanızın şeklini şemalini, pencerelerin ebatını bile şehir otoritelerine tasdik ettirmek zorundasınız. Uygar toplumlarda bu tasdik işleminde de kamu otoriteleri kendi başına bırakılmaz. Daima gözlerinin üzerinizde olduğu akademisyenler, mimarlar, tarihçiler, sanatçılar ve sade vatandaş vardır. İstanbul’da bu yoktur. Şehrin havasını tanımayan, orada büyümeyen fırsatçı insanların hâkim olduğu bir memlekettir. Çirkin binaların üstüne kaçak kat ilave ederler. 19. yüzyılda bile eski imar nizamına riayet edilirdi.



ÇİRKİNLİĞİ GÖRÜRSÜNÜZ

İşte Sultanahmet’ten örnekler: Talat Paşa’nın oturduğu konak (bugün Turizm Polis Merkezi olarak kullanılıyor), Sıhhiye Nezareti (Sağlık Müzesi oldu), Defter-i Hakanı Nezareti (Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’ydü), Orman, Maadin ve Ziraat Nezareti (Marmara Üniversitesi Rektörlüğü). Bu tarihi eserlerin boyuna-posuna bakınız. Hatta şatafatı seven Sadrazam İbrahim Paşa’nın taş sarayına, bugünkü İslam Eserleri Müzesi’ne bakınız. Dikkat ediniz, yeni planlamaların hepsi, bu haddi tecavüz eden eserlerdir. Maalesef milli mimari eser olarak tanınan Adalet Sarayı bile sınırı tecavüzdür.

Biraz tepeden baktığınızda

Yazının Devamını Oku

Afganistan’ın seçkin, aydın kadınları

Hınçlı ve bilgisiz insanların silahlı gezinip her yere burnunu sokmasına, önderlerinin kadını hayat dışı bırakmasına karşı bir elit grup ortaya çıktı. Tam bir intihar saldırısı. “Biz yetiştik, buradayız” diyorlar. 50 seçkin, aydın kadının hayat ve hürriyeti tehdit altında.

Amerika Birleşik Devletleri, tıpkı bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi Afganistan’a yerleşmeye çalıştı ve tabii yerleşemedi. Sovyetler, Afganistan’a muasır medeniyet getirmek iddiasındaydılar. Brejnev Dönemi’nin şartları içinde Moskova’yı destekleyen gruplar da bu özellik üzerinde çok duruyorlardı. ABD çevreleri böyle bir vurgulama yapmadılar. Afganistan’ı korumak ve ılımlı İslam’ın dış tehlikelere karşı işbirliğini ileri sürüyorlardı. Bunun adı daha çok ABD’de okuyan Afgan aydınları ve onlardan daha geniş bir kitlenin eğitilmesiydi.



UTANMAZCA ÇEKİLDİLER

Her gün birtakım sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri Kabil’de ve her yerde gezinirdi. “Afgan kadınını çağdaşlaştırmak!” için tur atan sosyologlar, gazeteciler sayısızdı. Bu arada, Afgan seçkinlerinden de kadınlığı temsil eden simalar ortaya çıktı. Hepsi dünyalarını Atlantik ötesinde kurmuş vaziyette; doluşup uçtular. Şu sıra Amerika, Afganistan’dan utanmazca çekildi. İddialarını ve benimsediği rolü böylesine sıkılmadan inkâr edip giden bir müdahaleci dünya tarihinde pek yazılmadı.

Taliban demek medreselerden ne kadar feyz aldığı belli olmayan okur-yazarlarla devlet ve milletin nimetlerinden hiç istifade edemeyen köylülerdir.

Yazının Devamını Oku

Batı Roma’nın çöküşü

Roma İmparatoru I. Theodosius, ölüm tarihi olan 17 Ocak 395’te imparatorluğu oğulları arasında taksim etmişti. 75 yıl sonra Batı Roma’nın son imparatoru Romulus Augustus İtalya’yı işgal eden ve yağmalayan Odoacer’ın Ostrogotları tarafından tahtından edildi.

Eylül 476 Batı Roma İmparatorluğu’nun son günüdür. Aslında tarihi bugünkünden 12 gün geri olarak yani Roma takvimiyle ayı hesaplamamız gerekiyor. Sadece 476 yılına başvuramayız çünkü o tarihte Hz. İsa’nın farazi doğum tarihi kabul bile edilmemişti (Ab urbe condita). Bu hesaplamalara göre Roma şehrinin kuruluşu 622 yıl geri olmalıdır.

Hristiyanlığı Roma İmparatorluğu’nun resmî dini yapan İmparator I. Theodosius ölüm tarihi olan 17 Ocak 395’te imparatorluğu oğulları arasında taksim etmişti. 75 yıl sonra Batı Roma’nın son imparatoru Romulus Augustus İtalya’yı işgal eden ve yağmalayan Odoacer’ın Ostrogotları tarafından tahtından edildi.

KONSTANTİN’İN TORUNU

Bu imparatorluğu Hristiyanlığın yıktığı söyleniyor. Belki unsurlardan biridir. Çünkü Theodosius, Büyük Konstantin’in ne kadar Hristiyan olduğunu bilemediğimiz vaftizi bile şüpheli fakat hem Hristiyanlar hem Müslümanlar tarafından mümin olarak kabul edilen Büyük Konstantin’in torunlarından biridir. Torun yeğen Julian Apostata devrinde bile Hristiyanlığı hâlâ münakaşa halinde götürüyordu. Julianus Apostata daha çok Mitra kültü ile alakalı olmalıdır (İran inancıydı). Eğer İranlılarla savaşta yenilip ölmeseydi belki hâlâ pagan Roma’yla Hristiyan hareketin kavgası sürecekti.



Yazının Devamını Oku

Büyük savaşların yıldönümleri

Anadolu’ya kapıları açtığı sabit olan ve Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan Han’ın muzaffer komutanlığıyla sonuçlanan Malazgirt Meydan Muharebesi doğrudan doğruya Bizans’ın tahrikiyle ortaya çıkmıştır.

950. YILINDA MALAZGİRT

İran’daki Büyük Selçuklu Devleti ve Sultan Alp Arslan’ın ilk hedefi Anadolu değildir. Haleb ve Bilad’üş-Şam dediğimiz; bugünkü Şam, Lübnan ve Filistin ardından da Mısır’a yönelik bir strateji izlenmektedir. Bu ortaçağlar için anlaşılır bir stratejidir çünkü zenginlik oradadır. Asya’nın Doğu Akdeniz’e yerleşmesi ancak bu sayede mümkün olacaktır. Bugünkü Irak toprakları, yani Bağdat ise artık zaten Türklerin kontrolündeydi.



STRATEJİNİN USTALIĞI

Yazının Devamını Oku

Afganistan

Son Taliban istilasında yeryüzü tarihinin en büyük skandallarından biri daha doğrusu utanmazlığı ortaya çıktı. Dünyanın jandarmalığına ve düzenleyiciliğine girişen ABD, Afganistan’a müdahale eden büyük devletlerin nihai kaderine düştü; tutunamadı. Kendisine muhalif gruplarla baş edemedi ve kendi taraftarı olan grup ve kabileleri de yüzüstü bırakarak bölgeyi terk etti.

Afganİstan Türk tarihiyle iç içe geçen bir bölgedir. Aynı zamanda da bugünkü iktisadi ve eğitim geriliğine rağmen eski kültürlerin biriktiği bir bölgedir. Hint-Avrupa dediğimiz temel gruptaki Farsça, Tacikçe ve Peştun dillerinden (Peştunistan’a Aryana da derler), Peştun, İran dili grubunun Farsçayla birlikte en önemli lehçesidir ve bu üç memleketin edebiyatı da klasik Dari dediğimiz İndo-European gruptaki Fars, Tacik ve Peştun edebiyatıyla birlikte dünyada mutena yere sahiptirler. İktisadi bakımdan hâlâ Asya’nın tarım ve hayvancılıkla geçinen kırsal bir bölgesi. Coğrafyası çetindir. İran yaylasının devamında ortalama yüksekliği yaylada bile 5.000 metreyi bulan bir bölgedir. Bu yüksek yayla ancak Orta Asya’ya doğru Özbekistan’a açılan Tirmiz kapısına doğru alçalır. Rusya, Hint alt kıtasıyla ve en başta Pakistan ve İran’la uzun sınırları vardır. Çin’le sınır 75 kilometredir ama bu Afgan alanında gelecekte önemli bir aktörün daha ortaya çıkmasına ve işlere karışmasına mâni değildir.

KAYNAĞI PAKİSTAN SEBEBİ İNGİLTERE

Bugünkü Taliban hareketi büyük ölçüde Pakistan’dan kaynaklanıyor, sebebi de İngiltere’nin daha 19. yüzyılda Afganistan üzerinde beslediği emeller ve Hint alt kıtasına bu ülkeyi ilhak için yaptığı girişimlerdir. Bu alanda sadece Peştun bölgesinden önemli bir nüfusun Peşaver’e kaydırılması ve Pakistan için de ileride de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki bölüşüm sırasında Peşaver ve Lahor’da kalmasına neden olmuştur. Taliban hareketi bu bölgeden ve bu halkın içinden çıkıyor.

Yalnız Afganistan dediğiniz zaman ittihat halinde hareket eden bir kavmi düşünemeyiz. Bu ittihat, tarihte Rusya ve özellikle de Sovyetler Birliği’nin son dönemdeki müdahalesi sırasında ortaya çıkmıştır. Halkın yarısı Peştun ve Tacik dediğimiz Aryan gruptan, diğer yarısıysa ise Beluciler, Özbekler gibi Türk ırkına ve diline mensup gruplardan oluşuyor. En önemli vasfı da son zamanlarda General Raşid Dostum’un idaresindeki Mezar-ı Şerif bölgesidir (Afganistan’ın kuzeyi).

YERYÜZÜNÜN EN BÜYÜK UTANMAZLIĞI

Son Taliban istilasında yeryüzü tarihinin en büyük skandallarından biri daha doğrusu utanmazlığı ortaya çıktı. Dünyanın jandarmalığına ve düzenleyiciliğine girişen ABD, Afganistan’a müdahale eden büyük devletlerin nihai kaderine düştü; tutunamadı. Kendisine muhalif gruplarla baş edemedi ve kendi taraftarı olan grup ve kabileleri de yüz üstü bırakarak bölgeyi terk etti. Salı Sedat Ergin’in “Kabil’in Çöküşü ve Biden’ın Büyük Fiyaskosu” makalesi ABD’nin tarihi yolunun iflasını ve lider olarak çapsızlığını ifade ediyor. Bu aslında Vietnam’dan sonra ortaya çıkan emperyalist paradoksun çok muthik (trajikomik) bir örneğidir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasını hızlandıran bir süreçtir. Dış kuvvetler Afganistan’a yeni bir düzen ve hâkimiyet getiremezler fakat karışıklık yaratırlar. Tarihte bunun istisnası sadece Timurlular oldu. Timur’un soyundan gelenler Herat ve Kandahar bölgesinde (ki Babür de mezarını oraya nakletmiştir Hindistan’da hükmetmesine rağmen) tek örnektir.

‘NATO BAYRAĞI TEPKİ ÇEKER’

Büyükelçi Müfit Özdeş

Yazının Devamını Oku

Tabiatla oyun olmaz

Birkaç gün dehşet içinde orman yangınlarını seyrettik. Ardından Karadeniz Bölgesi’nde 15-20 yıl evvel görülmeyen ve gittikçe şiddetlenen ani patlamalara şahit olduk. Bundan 40 sene evvel yeryüzünün ısınması diye bir problem dehşet verici boyutta değildi. Bugün temel dert; enerji kaynaklarının aşırı istismarı ve aşırı tüketimin yarattığı kirlenmenin yerkürenin denizlerini ve karalarını mahvetmesidir.

Gür ormanların, yeşilin, serinliğin ebediyen yok olduğunu, bir daha göremeyeceğimizi hüzünle değil panikle düşündük. Derken aşırı iyimser yazılar ortaya çıktı. Bu yorumları resmi organlar ve kişiler de destekler mahiyette yazıp çizip demeçler verdiler. Örnekleri Sibirya’da her sene yanan orman kısımlarıydı. Sibirya ormanlarının özelliği o iklimle; yani kışları -40 derece soğukla, yazıları +30 dereceyi bulan sıcaklıkla ilgilidir. Gerçekten yanan ormanlar mevcut bitki örtüsüne ve doğaya nefes aldırır ve anında filizlenmeye başlar. Zaten yangını temizleyecek ilk yağmur ve kar da gecikmeyecektir. Eylül ayında Sibirya’da artık kış başlar. Sibirya dediğiniz kıtanın güneydeki başlangıç paraleli Moğolistan’ın kuzey kısımlarından, Kazakistan’ın kuzeyinden geçer. Oranın ne bereketi ne bereketsiz yanları dünyanın başka uçlarına benzemez. Sibirya, Kuzey Kanada değildir, İskandinavya’nın kuzeyi de değildir.



AŞIRILIK DÜNYAYI MAHVETTİ

Akdeniz bölgesinin de tabiat özellikleri kendisine benzer. Yanan ormanla bir daha uzun zaman hemhal olamayacağımız çok açık. Kaldı ki dünya da değişiyor. Bundan 40 sene evvel yeryüzünün ısınması diye bir problem dehşet verici boyutta değildi. Verimsiz havalarda Akdeniz bölgesinde toprağın ısısının +50 dereceyi bulduğu, hatta geçtiği ifade edildi. Böyle bir toprağın Sibirya’daki gibi yeşermesini bekleyemezsiniz. İnsanlık için en büyük tehlike ormanda sigara içen ve mangal yakanlar değildir (bu görgüsüzlüğü tasvip ettiğimi sanmayın, biz her sınıf halkın piknik gezilerine, kuru gıdalarla ve ölçü içinde gittiğini ve çöp bırakmanın çok ayıp sayıldığı zamanları da gördük). Bugün temel dert, dünyayı kirleten madencilik, göğü delen sanayidir; kısacası enerji kaynaklarının aşırı istismarı ve aşırı tüketimin yarattığı kirlenmenin yerkürenin denizlerini ve karalarını mahvetmesidir.

KÖTÜ GÜNLER KAPIDA

Yazının Devamını Oku

Büyükelçinin gözünden Suriye

Türkiye’de büyükelçilerin önemli bir kısmı meslek hayatlarını özetleyen, yaptıklarını anlatan anılarını kaleme alıyorlar. Bu bakımdan bürokrasi ve üniversite üyeleri içinde bir istisna sayılırlar. Hiç şüphesiz ki bütün gruplar gibi bu hatırat yazanların içinde de iyisi var, çok iyi yazanlar da var. Bu çok iyilerden biri Ömer Önhon’un “Büyükelçinin Gözünden Suriye” (Remzi Kitabevi) kitabıdır.

Ömer Önhon halen Suriye’de en son büyükelçilik yapan diplomatımız, ondan sonra ilişkilerimiz kesildi ve hâlâ da öyledir. Kendisi sonra Madrid’de de bulundu. Orada da ilginç gözlemleri olduğu kanaatindeyim. Suriye, Şam’da müsteşarlık yaptığı ve merkezde bu daireye baktığı dönem dahil, büyükelçilik dönemi toptan ele alınmış. Doğrusu günlüğü, olayları anlatışı ve birbirine bağlayışı çok ustaca. Bir diplomatın, bir devlet adamının ve siyasinin topluma hesap vermesi ve yaptıklarını arz etmesi açısından örnek bir metin olduğunu söyleyebilirim. Büyükelçi Candemir Önhon’un oğlu genç yaşında Dışişleri Bakanlığı’na intisab etmiş. Üslubu fevkalade dikkatlidir.



Şunu arz etmek istiyorum. Türkiye, hiçbir şekilde Doğu ve Ortadoğu ülkelerinin lideri değil. Liderlik ve mühim olmak farklı şey. Ancak Ortadoğu’da herhangi bir şekilde müdahalesi ve menfaati olan devletlerin Türkiye’yi hesaba katması gerekiyor. Bu bizim Cumhuriyet devrinde kat ettiğimiz bir mesafedir. Yani imparatorlukta oranın hâkimiydik, çekildikten sonra uzun yıllar iktidar boşluğu meydana geldi, aktif siyaset ve diplomasi güdemedik fakat son 40 yıldır bu durum değişti.

Hafız Esad ile Suriye’de bir devlet terörü yerleşti, yani iktisadi ve teknik araçları kuvvetli olmayan bir tür totalitarizm söz konusuydu. Bunun daha çok dehşetle sağlanacağı açıktır. Diğer taraftan Suriye bizim bildiğimiz tarzda bir devlet ve vatan değil. İnsanlar Ortadoğu’daki muhtelif kiliselere, İslam dininin muhtelif mezheplerine dahildir. Suriye’nin Nusayrileri yüzde 7’yi teşkil ediyorlar. Şu farkla ki Fransızlar subay yetiştiren bir harp okulu kurdukları zaman daha çok Nusayri gençler bu okula iltifat ettiler ve zamanla Suriye ordusu içinde bu takım iktidarı ele geçirdi. Hafız Esad Hava Kuvvetleri’ndeydi. Bu alandaki başarısı üzerinde bilgim yok. Ancak iktidarı ele geçirdikten sonra son derece acımasız ve fire vermeyen bir rejim kurdu. Oğlu Beşar Esad belki iktidarla bile ilgilenmiyordu; büyük kardeşi Basil Esad’ın bir kazada ölümünden sonra cumhurbaşkanlığı sırası ona geldi. Bütün tahminlerin aksine 20 yıldır da yerinde oturuyor.

İKİ AYRI DÜNYA: HALEP VE ŞAM

Yazının Devamını Oku

450. fetih yılında Kıbrıs

Kıbrıs siyasi bakımdan da stratejik yönü itibarıyla da Doğu Akdeniz demektir. Adanın Rum kesimi, Türkleri bir şekilde adadan ihraç etme planlarının peşindedir. Onun için yapılacak iş; Kıbrıs Adası’ndaki yerleşmecilerin bir ölçüde tekrar gözden geçirilmesi ve durumda rehabilitasyona gidilmesidir. 450. fetih yıldönümünde Türkiye merkezinin birtakım gösterişçi yatırımlardan çok bu gibi mekanizmaların ayarlanmasına önem vermekte büyük fayda vardır.

KIBRIS, Akdeniz’in en büyük adası değildir. Sicilya ve Sardinya, bu büyük denizde yüzölçümü olarak onun önünde gelir. Buna rağmen Kıbrıs siyasi bakımdan da, stratejik yönü itibarıyla da Doğu Akdeniz demektir. O kadar ki Girit Adası’na benzer iklim ve coğrafi şartlara sahip olmamasına rağmen bu önemini muhafaza eder.

Kıbrıs’ın kışları bütün Akdeniz’de olduğu gibi yağışlı ve ılıman, yazları da aşırı sıcak ve kuraktır. Hatta bu alanda İda Dağları’nın güney kıyıları kapladığı ve Kuzey Girit’i, yani adanın mühim kısmını sıcaktan ve kuraklıktan masun tutmasına rağmen Kıbrıs’ta bu şans yoktur. Sulama, adanın en önemli sorunudur. Su sorununun çözümünü de büyük ölçüde 70 kilometre ilerideki Türkiye sağlamaktadır. Bu, adanın varlığı için bir avantajdır.

STRATEJİK ÖNEMİ BÜYÜK

İkincisi; bilhassa Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra Kıbrıs’ın Akdeniz’deki stratejik önemi daha da artmıştır. Zaten Büyük İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli’nin Fransızların elinden Süveyş Kanalı’nı satın alması ve ardından derhal sulh yollarıyla Kıbrıs’ın geçici işgaline destek karşılığında Osmanlı İmparatorluğu’ndan Berlin Kongresi’nde alması bunu göstermektedir. Birinci Cihan Harbi başladığı zaman da İngiltere, tarafsız kalmayı ayarlayamayan Türkiye İmparatorluğu’na karşı en mühim kozunu kullandı; Kıbrıs’ı ve Mısır’ı resmen ilhak etti.

Kıbrıs Adası’nın Beşparmak Dağları’yla sahili kapsayan ve sahille arasına giren en önemli bölümü; Girne’dir. Burası, 1974’ten beri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahale ettiği Türkiye idaresiyle bütünleşen kısımdır. Bugünkü adanın Akdeniz sıcaklarından en masun kalan bölümü de Türkiye turizmine ve ziraatına açık bir vaziyettedir.

VENEDİKLİLER ZULMETTİ

Maalesef 1974’ten sonra adanın 1571’deki fethinde gösterilen siyasi deha gösterilemedi.

Yazının Devamını Oku

Anadolu’nun kavşak noktası... Aksaray

Aksaray 1980’lerden itibaren Orta Anadolu’nun en çok gelişen vilayet merkezidir. Şehir Anadolu’nun kesişme noktasındadır. Ankara’dan Adana’ya ve Konya’ya gidişin kavşak noktasındadır. Şehir sakinlerinin diğer İç Anadolu şehirlerinden farklı yönleri var. Tarihle, siyasetle ilgilenişleri başka, toplumsal hayatta önemli bir farklılaşma ve gelişme söz konusu.

Aksaray mazide Büyük Karaman (Konya) Eyaleti’nin önemli bir sancağıydı. Daha sonra Konya’nın önemli bir kısmı Niğde Vilayeti haline gelince, Aksaray’dan “Niğde Aksarayı” diye bahsedildi. Aslında Karaman, Anadolu’daki en önemli beylikti. Batıdaki Osmanlı’nın, tarihi ve coğrafi şartlar ve de liderlerinin fevkalade seçkin insanlar, komutanlar olması dolayısıyla kat ettiği gelişme Karaman’ı gölgede bıraktı. 15. asırda Büyük Fatih Sultan Mehmed’in Osmanlı topraklarına kattığı bir yerdir. Hiç kolay edilen yeni bir hâkimiyet değildi; Karamanlılar her zaman Anadolu’daki üstünlüğü kendilerine ait görürler ve bu durum literatürde bile görülmektedir.

Şurası bir gerçektir; Karaman halkının bugün de gösterdiği sınai gelişme, bölgedeki diğer vilayetlerde görülmüyor. Aşağı yukarı vilayet nüfusunun büyük kısmı kenttedir. Kırsalda da eğitim olanakları, ziraat ve dokumacılık gibi sanatlar turizmin gelişmesine yardım ediyor. Zirai sanayinin artık ihraç safhasına geçtiği bir gerçektir. Mesela buğday siloları fakat buna karşılık yeraltı su kaynaklarının çok hoyratça kullanıldığı ve gelir getiren yonca ziraatının bunda başlıca neden olduğu görülmektedir.



HALICILIKTA DÜNYA MARKASI

Aksaray’ın kendine has özellikleri de vardır.

Yazının Devamını Oku

Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern zamanlara geçişin adresi İznik

Şehrin Türklerin eline tam geçişi, yeniden dönüşü, Orhan Gazi dönemini bekleyecektir. Osmanlı çini sanatının da parlak merkeziydi. Türkler burada Akdeniz halkı oldular...

İZNİK ilçesi Bursa vilayetine bağlıdır ve yeşil Bursa denen vilayetin hiç şüphesiz zeytinlik ve meyveliklerle süslü yeşili, süslü ne kelime, topraktan fışkıran bir bütün halinde her yeri kapladığı bereketli bölgedir. Tarih bereketi sever. İki dağın arasındaki bu geniş gölün etrafındaki verimlilik ve güzellik önce Büyük İskender’in haleflerinden Lysimakhos tarafından öbür adaylar bertaraf edilerek alındı ve karısının adını (Nikeia) şehre verdi.



KONSTANTİN’İN DİNİ MERKEZİ

Roma’nın zengin bir bölgesiydi. Zenginlik eşitsizlik ve hareket de getirir. Hıristiyanlık Roma dünyasını kapladığında büyük Konstantin’in adeta dini merkez olarak seçtiği yerdi. Daha doğduğu günden kilise babaları ve filozoflar arasında kavga konusu olan bu dinin teşkilat ve akide prensiplerinin çözümü için 325’te büyük konsül toplandı. Tarihçilerin rivayetine göre Büyük Konstantin’in sempati duyduğu Aryanizm (yani İsa’yı tanrının değil Meryem’in oğlu olarak gören, bu yüzden imparatorluk arasında askerlerin ve barbar halkların çok tuttuğu inanış) burada tel’in edildi, yani lanetlendi.

Haçlı Seferleri sırasında ise şehri savunanlar Selçuklular’dı.

Yazının Devamını Oku

Suriçi’ni bekleyen tehlike

Ne yazık ki (İstanbul’da) camilerimizin etrafındaki ahşap yapılar geçmişte olduğu gibi bugün de tehlike teşkil ediyor. Son yangın Tahtakale’de çıktı. Yanı başında 16’ncı asrın ünlü eserleri var. Özellikle Tahtakale, Rıza Paşa yokuşu ve Küçükpazar, merdivenaltı sanayi yüzünden risk altında.

İSTANBUL yangınları tarihte meşhurdur. Maalesef 16., 17. ve 18. yüzyıllarda büyük tahribat yapan, şehrin büyük kısmını götüren yangınların arkası 19. yüzyılda da kesilmemiştir. Tanzimat’ı ilan eden padişahın ve Mustafa Reşid Paşa gibi devlet adamlarının önemli bir hedefi vardı: Şehirlerimizi ama hassaten payitahtı kâgirleştirmek. Resmi binalarda Babıâli’den başlayarak, ki bu Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı’nı içerirdi, Defterdarlık, ardından Maarif-i Umumiye, Sıhhiye, 19. yüzyılda ilk Meclis-i Umumî, birtakım okullar, Sultanahmet Meydanı’ndaki Defter-i Hakanî (Tapu Kadastro), Ticaret ve Maadin Nezareti (bugün rektörlük yakın zamanlarda Ticaret Akademisi) gibi sayısız bina yeniden kâgir olarak yapılmıştır. 19. yüzyılın ünlü mimarlarından Fossati biraderlerin de imzasını taşıyan bazı binalara İran Sefareti de katıldı.



DIŞI KÂGİR İÇİ AHŞAP

Beyoğlu ise kâgirdi fakat bu yangını önleyemedi, çünkü şehrin büyük kısmı halen ahşaptı ve kâgir binaların da iç yapıları maalesef ahşap aksamlıydı. Yangınlar geçen asırlarda olduğu gibi 19. hatta 20. yüzyılda büyük Aksaray yangınında olduğu gibi yüzlerce haneyi kül etti, içindeki Osmanlı medeniyetinin toplumsal hayatımızın göstergesi olan nice el işleri, sanat eserleri, mobilya ve tabii ki kütüphaneler tarumar oldu. Kâtip Çelebi’nin ünlü kütüphanesinden eser yoktur. Bütün asırlar boyu yangınlara dayanan sadece Topkapı Sarayı’nın kütüphanesidir. Bu nedenle 18. asırda kütüphaneler süratle kâgire çevrildi. Ragıp Paşa, Atıf Efendi, Çemberlitaş gibi. Süleymaniye Kütüphanesi Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın bir hediyesidir.

RAHAT UYUNAMAZ

Yazının Devamını Oku

Ankara Üniversitesi’nin 75. yılı... DTCF 86 yaşında

Haziran 1935’te 2795 No’lu kanun ile resmen hayata geçirilen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ankara’da bugün Küçük Tiyatro’nun bulunduğu Evkaf Apartmanları binasında derslerine başlamıştır. 1946’da Üniversiteler Kanunu’yla Ankara Üniversitesi’ne teşekkül etmiştir.

KURULUŞU itibariyle Ankara Üniversitesi çok ilginçtir, bu üniversitemizin bazı fakülteleri üniversiteden daha evvel ortaya çıktı. Özellikle Ziraat ve Veterinerlik fakültelerinin hem de bir rektörün idaresinde 1933 yılının 23 Mayısı’ndan itibaren faaliyete geçtiği biliniyor. Her ikisinin de adı enstitüydü. Hukuk Mektebi ise 1925 yılı 5 Eylül’ünde kurulmuştur; amacın, Kanunu Medeni’nin ilanına hazırlık olduğu ve yeni Türkiye hukukçularını yetiştirecek mekân olduğu bellidir.



ÖZEL KANUNLA KURULDU

Rejim, İstanbul Darülfünunu ile bu konuda uyuşamayacağını örtülü olarak ilan ediyordu. Ama en ilginç durum ne Fransızlar gibi edebiyat fakültesi ne de Almanlar gibi felsefe fakültesi ismini Atatürk’ün seçmediği, doğrudan doğruya Dil ve Tarih-Coğrafya adını vererek tarihçiliğin nasıl yapılacağını ve Türk tarihinin nasıl olması gerektiğini belirten bir kurumun ortaya çıkışıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 14 Haziran 1935’te çıkan özel kanunla kuruldu. Aynı yıl İstanbul’daki Mülkiye Mektebi de Ankara’ya nakledildi. Alelacele bir müddet sonra kurulacak ve inşa edilecek Hukuk Fakültesi binasının yanındaki Cebeci Ortaokulu olarak kurulan binaya yerleştirildi. Cebeci çayırının bir tarafında, Atatürk’ün deyişiyle Siyasal Bilgiler Okulası, yani Mekteb-i Mülkiye demiryol hattının karşı tarafında kalan kısmında yeni kurulacak konservatuvarın yükseldiği görülüyor gibi (konservatuvar sonradan kuruldu). Hukuk Fakültesi bugünkü operanın karşısındaki yerinden buraya nakledildi.

GEÇMİŞE VE DÜNYAYA VAKIF

Yazının Devamını Oku

Eserlerin nakli konusu

Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda geçen hafta yangın çıkmıştı. Havaalanı gibi yerlerde bu tarz koleksiyonların korunmasının tesadüfe bırakılması mümkün değildir. Acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması kaçınılmazdır.

GEÇEN hafta birçok insanın dikkatini çekmeyen bir haber vardı. Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda bir depoda yangın çıkmış. Ne olursa olsun hava trafiğine kısmen açık olan veya başka faaliyetler için de kullanılacak bölgeye böyle eserlerin nakledilemeyeceği, ayrılan depoların yeterince muhafazalı olamayacağı üzerinde durmuştuk.



Dünya müzelerinde son on yılda gelişen bir kural var. Bu müzelerde depolara giren eserler zaten envanteri yapılarak kaydediliyordu ama artık o kayıtlar dijital sistemle umumun kontrolüne ve istifadesine sunuluyor. Mesela kaçak eser satın alan Metropolitan Müzesi hariç birtakım Amerikan müze koleksiyonları aynı şekilde açılıyor. Bu, hem bilim dünyasının ve öğrenim görenlerin bu eserlerden her yerde istifade edebilmesi hem de açıkçası müzelerin kamu tarafından kontrolü için en önemli gelişmedir.

DARPHANE’DEN ALINMALI

Türkiye müzelerine yönelen gerek düzenli kazılardan gerekse Yenikapı ve Üsküdar gibi imar faaliyetlerindeki kazılardan dolayı ortaya çıkan sayısız eserin günü gününe kaydedileceğini ve sağlam bir envanterinin yapılabileceğini kimse ileri süremez. Zaten uzman sayısı da yetersiz ve yenileri de alınmıyor. Dolayısıyla acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması ve mevcut müzenin de 19. ve 20. yüzyıl başındaki yeterince zengin klasik ve eski Şark eserleriyle birlikte muhafaza edilmesi, bazı koleksiyonların Topkapı’nın

Yazının Devamını Oku

İkinci Cihan Harbi'nde Türkiye’nin tarafsızlığı

İnönü döneminin en önemli olayı dış politikada illüzyona kapılmamak, Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği tecrübelere istinaden Alman ırkından uzak durmaktır.

1940, yani bundan 81 yıl önce Cihan Savaşı’nın başladığı ve maalesef Almanya’nın önlenmez askeri gücüyle yükselişe geçtiği yıllardı. Sadece etrafındaki küçük ve askeri bakımından güçsüz ülkeleri değil dünya büyüklerinden biri olan ve motorize orduya sahip Fransa’yı da mağlup ettiği bir yılda, Nazi Almanyası en azından İngiltere, Fransa kadar büyük bir kuvvet haline geldi. Üstelik de Stalin Rusyası’yla Stalin’in bazı taraftarlarının iddia ettiği gibi sadece zaruretten değil toprak ilhakı arzusundan dolayı da Sovyet Rusya’yı yanına alma başarısı birtakım Birinci Dünya Savaşı’nın gayrimemnun Balkan devletlerini Almanya’yla ittifaka teşvik etti.



İnönü Türkiyesi Cihan Harbi’nin yarattığı iktisadi darlık ile kesintiye uğramıştı. Bu ülke dış ticaret şartlarında büyük sıkıntılar çekti, askere alınan nüfus askeri eğitimden yeterince yararlanamadı, müsadere edilen veya savaş şartları dolayısıyla el konan çift hayvanlarının saklanacak ahırlarının bile olmadığından bazı harap camilerin kullanıldığı açıktır. Son nokta, çok uzun zaman camilerimizin ahıra çevrildiği gibi Stalinist Rusya’ya has bir olayın Türkiye tarihine yamanması dedikodusunu da çıkarmıştır.

İLLÜZYONA KAPILMADI

Hayatın zorlukları içerisinde nakdi vergilerin etkin bir değerinin olmadığı, dolayısıyla madenlere bazı nüfusun da adeta zorla indirildiği açıktır. Bütün bu anılar çok uzun yıllar kulaktan kulağa yaşamıştır.

Yazının Devamını Oku

Sultan Abdülaziz

4 Haziran 1876, Sultan Abdülaziz’in ölüm tarihidir. 145 yıl evvel 1.5 asırlık bir tarihçilik muamması ve tartışması da böylece başladı. Sultan Abdülaziz’in intihar ettiği Cerîde-i Havâdis gibi resmi olmayan bir gazetede ilan edilmişti ama aynı tarihten beri öldürüldüğü de dile getirilmektedir. İkinci iddia bir müddet sonra mahkemelere neden oldu.

Cenazesi babası II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi. Bir yıl evvel bir hükümet darbesiyle hal’ edilmiş padişah, aslında Tanzimat’tan beri siyaset dışına çekildiği zannedilen ordunun tekrar iktidar değişikliklerine öncü olmasında rol oynamıştır. Sultan Mahmud’un türbesine II. Abdülhamid de defnedildi. Üç nesil Divanyolu’ndadır.

Bir müddet sonra Yıldız Sarayı’nda daha doğrusu parkında Çadır Köşkü denen yerde kurulan mahkemede padişahın katliyle suçlanan devlet adamları yargılandılar. Darbeyi yapanlar daha önceden padişaha ve ailesine yapılan muameleden son derece müteessir olan ve Sultan Abdülaziz’in genç haremi Neşerek Kadınefendi’nin kardeşi olan Çerkes Hasan Bey, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın başkanlık ettiği toplantının yapıldığı odaya dalarak birtakım önemli kişiyi öldürdü.



İntihar olayına suikast olsa dahi ne derece etkin olarak karıştığı belli olmayan Midhat Paşa baş suçlu olarak yargılandı. Cevdet Paşa’nın da içinde bulunduğu heyet kendisinin idamına karar verdi. Hatta Yılmaz Öztuna’nın ileri sürdüğü fakat yeterince ispatlanamayan bir olay da Gazi Osman Paşa’nın görüşüdür, “Bu idam cezasını hak etmişlerdir. Zat-ı Şahanenin bile bu cezaları affetmesi veya hafifletmesi caiz değildir” yolundaydı. Bunun üzerinden biraz vakit geçtikten sonra ortaya çıkan İbretnümâ o zamanki mâbeyncilerden Fahri Bey’in, suikastı inkâr ettiği için işkenceye maruz kaldığından bahseden bir hatırattır.

SÜRGÜNDE KATLEDİLDİLER

Yazının Devamını Oku

Doğu’nun ve Batı’nın efendisi Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan Mehmed Arapça, Farsça, İtalyanca ve Yunanca biliyordu. Batı resmiyle ilgilendiği biliniyordu. İmparatorluğunu tarihi ve coğrafyasıyla tanımak istiyordu. Fatih Sultan Mehmed Han’ı tarif edecek en önemli cümle şu olmalıdır: “Doğu’nun ve Batı’nın efendisiydi ve iki kültürün de sahibiydi.”

İLKÇAĞLARDAN beri dünya tarihinde cihangir olarak bilinen önemli mareşallerin özellikleri içinde onların savaş kabiliyeti şüphesiz en çarpıcı yönleridir ama ihmal edilen bazı taraflarını da iyice öğrenmek gerekir. Plutarhos’un ünlü eseri Vitae’de bir nevi paralellik kuruluyor, Julius Caesar ile Büyük İskender bu örneklerden biridir. Hiç şüphesiz ki Büyük İskender’in geniş ve ani fetihleri yanında Doğu ile Batı üzerindeki sentez çabaları, coğrafya kaynaklarına yönelişini, mesela Nil’in kaynağını aramak, Hind Seferi’nden dönüşte İran’ın çöl mıntıkasından geçerek burayı tetkik etmek veya Mısır’ı aldıktan sonra Siwa’ya doğrudan doğruya bir sefere çıkarak oradaki Osiris Mabedi’ne gidişi ve rahipler tarafından tanrı ilan edilişi aslında Mısır’ın batısını etüt amacını taşıyordu. General Bonaparte’ın (I. Konsül) Mısır Seferi’nde bu eski cihangirin daha geniş ve sistematik tetkikler düzenini kurduğu açıktır. Bitki, hayvan çeşitleri, eski eserler hakkında yayınlanan katalogların hepsi de “Description de l’Égypte” serisini oluşturur.



YUNANCA BİLİYORDU

Fatih Sultan Mehmed imparatorluğunu tarihi ve coğrafyasıyla tanımak istedi. Topkapı Kitaplığı’ndaki eserler, Ptolemaios’un Atlası, ki nüsha Yunancadadır, onun tarafından sıklıkla başvurulan bir eserdir. Fatih, Yunanca biliyordu. İmparatorluk Balkanlar ve Anadolu’daydı ve sadece İstanbul’un fethinden sonra değil, ondan evvel de önemli miktarda Hellen tebaasının olduğu açıktı. Osmanlı sarayında Enderun bu dili de öğretiyordu ve Fatih onu iyi öğrenen biriydi. İlyada ve Büyük İskender’in fetihlerine kadar eski Yunan tarihi ve Helenizm’i öğrenme çabasındaydı. Kaynaklar dediğimiz gibi Arapça, Farsça ve Türkçe dışındadır, yani Yunancadır.

RÖNESANS MÜNEVVERİ

Yazının Devamını Oku

Yeni çizilen sınırlar

23 Mayıs 1949 tarihinde ABD, Britanya ve Fransa işgalindeki Alman topraklarında yeni bir cumhuriyet ilan edildi. Oder-Neisse denilen hattın içinde kalan topraklar Sovyet işgalindeydi. Sovyet işgal bölgesinin ortasındaki Berlin ise dört işgal kuvvetinin elindeydi.

Bunlardan ünlü Potsdam Kapısı’nın gerisindeki “Unter der Linden” denen bulvar ve bir tesadüf eseri sınırda Mustafa Kemal Paşa’nın 1917 yılında Veliaht-ı Saltanat Şehzade Vahideddin ile kaldığı Adlon Oteli’nin sınır olduğu bölge dışarıda bırakıldı. Müttefikler, yani NATO’yu teşkil edenler yeni Almanya’nın başbakanını da seçmişlerdi. Konrad Adenauer 1930’ların başında başarılı Köln belediye reisiydi, muhafazakârdı ve asıl önemlisi anti-Nazi’ydi. Nürnberg Duruşmaları’nda beraat eden fakat Adenauer’un iktisadi ve mali bakımdan vazgeçemeyeceği bir karakter olan Doktor Hjalmar Schacht bu kabinenin âdeta gizli iktisat bakanıydı. Reichsbank’ın müdürü olan Schacht bir Nazi’den çok bazılarının tabiriyle gaddar muhafazakâr biriydi; ancak işten anlayan iki ihtiyarın “Währungsreform” denen paranın yeniden tesbiti ve eski birikimlerin sıfırlanması gibi acı tedbirlerle yeni Almanya’yı kurmaları tesadüf değildir.



15 YIL BOYUNCA İKTİDAR

1963’te âdeta ihtiyarladın diye bir tarafa itilen, kendisi hakkındaki neşriyatı polisiye tedbirlerle önlemek için Der Spiegel matbaasını basan Konrad Adenauer’un CDU-CSU Hristiyan Demokrat İttifakı (CSU-Hristiyan Sosyal Birliği olup Bavyera’daki partinin uzantısıdır) 15 yıl boyunca iktidarda, hatta süper iktidardaydı. Hiç şüphesiz ki tahrip olan sanayiye rağmen teknik adam kuvvetleri ellerindeydi. Dünya Savaşı boyunca kimlerin cephede, kimlerin cephe geresinde kalacağı çok iyi planlanmıştı. Marshall Yardımı, Almanya’yı galip müttefiklerden bile daha önce büyük bir iktidarla ayağa kaldırdı. Batı Almanya, Federal Almanya BRD olarak teşkil edildiği anda Stalin de doğuda Demokratik Almanya’yı kurdurmuştur. En mühim olay da eski komünistlerle sosyalistleri aynı parti içinde birleştirmiştir; adı, Almanya Sosyalist Birliği’ydi. Eski subaylarla Federal ordu, eski istihbarat kadrosu ile istihbarat teşkilatı kuruldu.

DEMOKRASİ VE EKONOMİ

Yazının Devamını Oku

Napoleon Bonaparte

Bundan 200 yıl evvel, 5 Mayıs 1821’de çağdaş Avrupa’ya yönünü veren en önemli liderlerden ve dünya tarihinin çığır açan komutanlarından Napoleon Bonaparte Britanya’ya bağlı Saint Helen Adası’nda, kendisini yenen koalisyon kuvvetlerinin tutsağı olarak mahkûm edildiği yerde hayatını kaybetti. Bu altı yıllık mahkûmiyet sırasında zehirlendiği tartışılıyor, tatsız muamele gördüğü bir gerçek.

51 yaşındaki imparatorun Avusturya Prensesi ve Fransızların İmparatoriçesi (Fransa’nın değil) Marie Louise’den olma oğlu trajik hikâyenin devamını teşkil ediyor. II. Napoleon olarak tarihe geçen çocuk tabii ki tahtta değildi, dedesi I. Franz’ın imparator olduğu Avusturya’da adeta tutsaktı. Kendisine koalisyonun ünlü diplomatı Metternich’in verdiği bir düklük unvanıyla kısa süren hayatını tamamladı. Avusturya’nın uzun ömürlü ve İmparator Franz Joseph’in annesi Sophie’nin gençlik arkadaşıydı. Edmond Rostand’ın kaleme aldığı “L’Aiglon”, Yavru Kartal’da tarihi parlak olan babası Napoleon’un ve soyunun düşmanı sayılabilecek Habsburglar çevresinde maruz kaldığı acılı hayat kaleme alınmıştır. Hatta İmparator Franz ona “Eğer uslu ve akıllı olmazsan seni de hapsederler” dermiş. Bu paragraf bir yana Bonaparte’ın kuşkusuz ki Büyük İskender, Kanuni Süleyman ve Ceasar’la ilk sırada yer alan büyük komutanlar arasında bulunduğunu Fransız çocuk kitapları bile yazar. Bugün Fransa onu hâlâ tartışmaya devam ediyor. Psikolojik bakımdan sarsıntılar geçiren büyük ülke Fransa tarihiyle ve Napoleon Bonaparte ile övünmeye devam edecek ama kritikler de yanında olacaktır. Fransa’da cumhuriyete karşı olan Monarşistler takımı, Bourbonistler ve Bonapartistler olarak ikiye ayrılır. İkisinin birbiriyle olan husumeti cumhuriyete ve Cumhuriyetçilere duyduklarından daha derindir. Büyük bir halk ihtilali yapan Fransa’da monarşi fikri ve hareketi yüzlerce yıllık Türkiye monarşisine olduğundan daha büyük tesirler bırakmıştır. Türkler, Fransızların aksine monarşiyi değil, Fatih ve Kanuni gibi büyük monarkları severler. Ancak bu cumhuriyetçiliklerine mâni değildir.



İTALYA’YA HÂKİMİYETİ

Napoleon’un 1793 yılı eylül ayında İhtilal Hükümeti adına Toulon’da kazandığı zafer gerçekten harp tarihine geçen bir buluşa dayanır. Bu genç topçu subayının oradaki manevrası ona 24 yaşında tuğgenerallik ve İtalya seferinin yolunu açmıştır. İtalya seferleri General Bonaparte’ın İtalya’ya hâkimiyeti demektir. Burada harp tarihi açısından orijinal zaferler kazandığı gibi bazı ilginç yenilgiler yaşayan komutanları da vardır. Bunlardan birisi Rus General olan Suvorov’un, tarihte Hannibal’dan sonra Alpler’i geçen ikinci komutan olması ve Napoleon’un komutanlarını bastırmasıdır.

Avusturya’nın, İspanya’nın, Papalığın hükmünde yaşayan, o tarihte papalık hükümeti dışında hem yabancı kuvvetlerin hem de Venedik ve Cenova Cumhuriyeti’nin hâkimiyetini devam ettiren İtalya’nın kendisinden sonra yakın gelecekteki birleşmesine

Yazının Devamını Oku

2 büyük İtalyan

700 yıl önce 14 Eylül 1321’de Dante Alighieri öldü. İtalya ve Avrupa demek Dante Alighieri’dir. Milli edebiyatlar devri, Şark’la Garb’ın bir arada mütalaası onunla başlar. Diğer büyük İtalyan 1527 yılı 21 Haziran’ında 58 yaşında ölen Niccolo Machiavelli’dir. Modern siyaset, devlet teorisi, Şark’la Garb’ın tarih açısından bu teorileri destek olarak incelemek de onun işidir.

Machiavelli olmadan modern siyaset biliminden, askeri teoriden söz etmek mümkün değildir. Türk İmparatorluğu üzerindeki analizleri de son derece ilginçtir ve mukayeselidir. Değil Rönesans’ta, ondan iki asır sonraki dünyada bile bu kadar sağlıklı ve objektif bakmayı bilene az rastlanır. Onunla ilgili yazıyı haziran ayına bırakıyoruz.

DOĞU ONU ETKİLEMİŞTİ

Bu yıl, Dante tören ve şenliklerinin 700. yılı açıldı. Burada Dante’yle bizim ne alakamız vardır diyebiliriz. 13. asrın ikinci yarısında Küçük Asya’daki Türkiye henüz yeni oluşmuştu, ama İtalya Doğu’yu tanıyordu. Devletimizin ve toprağımızın adını dahi onlar koymuştur, “Turchia” veya “Turcmenia” olarak. Dante Alighieri, Doğu düşüncesini çok iyi tanıyordu. İlahi Komedya’sında cehennem, araf (purgatorio) ve cennetin tarifi ve her katmana yerleştirdiği insanlara bakarsanız Doğu’daki düşüncenin onu yakından etkilediğini görürsünüz.



BÜYÜK FLORANSALILAR

Yazının Devamını Oku