Performans efsanesinin evinde...

Performans sanatının yaşayan efsanesi Marina Abromovic, 31 Ocak’ta Sabancı Müzesi’nde kapsamlı bir sergi açmaya hazırlanıyor. Sanatçının memleketi Belgrad’da devam eden son sergisini gezerken bazı ikonik performanslarına ben de dahil oldum. Sonuç: Zor imiş meğer!

SON günlerin en çok konuşulan konusu, duvara bantlanmış bir muzun 120 bin dolara satılması ve arkasından bir performans sanatçısının o muzu yemesi oldu. Geniş bir kitlenin gündemine belki de ilk kez bu olayla girdi güncel sanat ve performans. Ne menem bir şeymiş şu performans sanatı diye merak edenlere verelim haberi. Dünyanın yaşayan en önemli performans sanatçılarından biri olan Marina Abramovic’in retrospektif niteliği taşıyan Türkiye’deki ilk büyük ölçekli sergisi 31 Ocak tarihinde Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılacak. 26 Nisan 2020 tarihine kadar devam edecek sergi; Marina Abramovic Institute (MAI) işbirliğiyle Türkiye’den ve dünyadan performans sanatçılarıyla beraber geliştirilen canlı performanslara da sahne olacak.

Geçen hafta Türkiye’deki serginin sponsoru Akbank’ın davetiyle sanatçının Belgrad Çağdaş Sanat Müzesi’nde açtığı ‘The Cleaner’ sergisini gezdik. Retrospektif niteliğindeki sergi Abramovic’in 40 yıl sonra ülkesine dönüş sergisi aynı zamanda.

Eski Yugoslavya’da savaş kahramanı devrimci bir anne-babanın iki çocuğundan biri olarak 30 Kasım 1946’da Belgrad’da dünyaya gelen Marina Abramovic, 1965’te Belgrad Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmiş. Eğitimi sonrasında kariyerine Avrupa’da devam eden Abramovic’in hayatını değiştiren isimlerden ilki Edinburgh’de parmaklarının arasına bıçak saplayarak ritm yakaladığı ve adını ‘Rithm 10’ adını verdiği performansını izleyen dönemin en etkili ismi Joseph Beuys. İkincisi ise bedensel sınırlarını zorlayan işlere imza attığı ilk döneminde tanıştığı Alman sanatçı Ulay oluyor.

Belgrad Çağdaş Sanat Müzesi’nin kapısını açtığınızda silah sesleri karşılıyor sizi. Bitmek bilmeyen savaşların yaşandığı Balkan topraklarında olduğunuzu unutmamanızı hatırlatırcasına.

Duygusal ve ruhani dönüşüm için çıktığı sanatsal ve fiziksel yolculuklarında performansları sırasında yoğun acı, yorgunluk ve tehlikeye göğüs geren sanatçının kariyerinin her durağı, performans sanatının duvara asılı muzu alıp yemek kadar kolay olmadığını vuruyor sürekli suratınıza.

Performans efsanesinin evinde...

ÇİN SEDDİ’NDE SONA EREN AŞK VE SON BAKIŞ

1970’li yılların ortasında bir televizyon programına katılmak üzere davet edildiği Amsterdam’da tanıştığı Ulay adıyla bilinen Alman sanatçı Uwe Laysiepen ile başlayan kişisel ve sanatsal ilişkisi, hem Abramovic hem de Ulay’ın üretimleri açısından bir dönüm noktası olmuştu. Bu üretken ilişki, sergi alanında çıplak bedenlerini şiddetle çarpıştırdıkları ‘Relation in Space’ (1976), aynı nefesi paylaştıkları ‘Breathing In / Breathing Out’ (1977) gibi ikonik performanslar ortaya çıkardı. 1988 senesinde kişisel ve yaratıcı ortaklıklarını bitirme kararı alan Abramovic ve Ulay, bu bitişi ‘The Lovers’ adını verdikleri ve video kayıt altına alınan büyük bir performansla ölümsüzleştirdiler. Çin Seddi üzerinde iki karşıt yönden 90 gün boyunca birbirine doğru yürüyen çift, orta noktada buluştuklarında ayrı yönlere giderek ortaklıklarına son verirler. Bir sonraki karşılaşmaları Abramovic’in 2010 senesinde MoMA’da gerçekleştirdiği ‘The Artist is Present’ adlı, yaklaşık üç ay boyunca, günde sekiz saat olmak üzere müze ziyaretçileriyle bir masa etrafında göz göze bakıştıkları performans sırasında oldu. Karşısında birden Ulay’ı görünce Marina gözyaşlarını tutamamıştı. Üç ay süren sergi, 850 bin kişi tarafından ziyaret edilmişti.

Performans efsanesinin evinde...

SİZ NASIL GEÇERDİNİZ

Belgrad’daki sergide Abramovic ve Ulay’ın bir galeri mekânının kapısında çıplak olarak durdukları ve ziyaretçilerin aralarından geçmek zorunda oldukları ‘Imponderabilia’ (1977) performansı da gösteriliyor. Bu videonun yer aldığı bölümün kapısında iki sanatçı aynı performansı gerçekleştiriyor. Yani içeri girmek için çıplak kadın ve erkeğin arasından geçmeniz gerekiyor. Sadece yan dönerek geçilebilecek kadar bir aralık var. Ama yan dönseniz de sürtünmeden geçmek imkânsız. Bir de karar vermeniz gerekiyor. Yüzünüzü kadına mı yoksa erkeğe mi dönüp geçersiniz? Bu kısacık performans bile beni acayip tedirgin etti. Bir de sanatçıları düşünün. Gerçi Ulay daha sonra bu performansla ilgili kendilerini en çok zorlayan şeyin ne olduğunu sorduklarında ‘Ayaklarımıza basmaları’ demişti.

Performans efsanesinin evinde...

‘BALKAN BAROK’ İLE ALTIN ASLAN ALDI

Bosna’da Sırpların yaptığı katliamı destekleyen yazar Peter Handke’ye Nobel Edebiyat Ödülü verildiği sırada sanatçı duyarlığının örneğini Marina Abramovic’de gördüm. Yugoslavya’nın dağılması ve Balkan coğrafyasındaki kanlı iç savaş Marina’nın sanatında da önemli bir yer tutuyor. 1997 Venedik Bienali’nde sergi alanının bodrum katında hayvan kemiklerini durmaksızın temizlediği ve doğduğu coğrafyanın yaşadığı zorluklar için bir ağıt niteliği taşıyan ‘Balkan Baroque’ performansıyla Altın Aslan Ödülü’nü almıştı.

Performans efsanesinin evinde...

NAZAN ÖLÇER: SERGİNİN BAŞYAPITI ZİYARETÇİLER OLACAK

Bu tür öncü sergileri Suzan Sabancı’nın desteği ve Akbank’ın sponsorluğu sayesinde gerçekleştirdiklerini söyleyen Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer, “Müze olarak kendi çıtamızı biraz daha yükseltiyoruz. Bu dev proje; sergi süresince her gün çoğunluğu Türk sanatçıların gerçekleştireceği canlı performanslardan, tabii ki Marina’nın 50 yıllık sanat hayatına ışık tutacak retrospektif sergisinden ve dünya performans sanatı literatürüne ‘Abramovic Metod’u olarak giren ve ziyaretçilerin birebir katılımıyla gerçekleşecek deneyimlerden oluşacak. İlk kez bir serginin başyapıtı ziyaretçiler olacak” diyor. Sergi kapsamında aynı dönemde Akbank Sanat’ta ise Marina Abramovic Institute’un dokümantasyon sergileri yer alacak.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Medyada tek başına 52 yıl

Basın dünyasının en nevi şahsına münhasır isimlerinden biridir Güngör Denizaşan. Gazeteciliğe 1957 yılında çok gezdiği, bütün davetlere katıldığı için Akşam gazetesinde cemiyet haberleri yazarak başlasa da 52 yıl boyunca tek başına yürüdü bu yolda.

Bir tek çok sevdiği ve hayatının 18 yılını beraber geçirdiği, “Benim yazı işleri müdürüm” dediği sevimli köpeği Tanti hariç.

‘Sosyete 13’ olarak 1967 yılında çıkarmaya başladığı gazetesini ‘Gazette 13 International’ adıyla yayınlamayı sürdürdü. Ta ki geçen yıl bu aylarda, 507’nci sayısıyla yayın hayatına son noktayı koyana kadar.

Türkiye’deki iş, sanat, siyaset, basın ve spor dünyasının önde gelen isimlerinin rol aldığı 52 yıllık fotoroman adeta gazetenin ciltleri. Orada yayımlanan fotoğraflar eminim pek çok kişinin aile albümünde bile yoktur.



Gerek yaşadığı ekonomik sıkıntılar, gerek bozulan sağlığı, bedelsiz dağıttığı, iki ayda bir yayımlanan bu güleryüzlü mizahi toplum gazetesini çıkarmasını imkânsız hale getirdi.

Yazının Devamını Oku

Türk edebiyatının en ‘fit’ yazarları

İstanbul Müzayede, 2004 yılından bu yana özelikle belge doküman ve kitap üzerine müzayedeler düzenliyor.

Son yıllarda bu tür materyalin meraklılarında gözle görülür bir artış var. Batı’daki kadar olmasa da yazarların, sanatçıların, politikacıların imzalı kitapları, el yazısı mektupları ya da fotoğrafları nadirliklerine göre iyi paralara el değiştiriyor.

İstanbul Müzayede’nin 21 Ocak tarihinde saat 21.00’da online olarak gerçekleştireceği açık arttırmanın adı ‘Anılar ve İmzalar’ adını taşıyor. Sakallı Celal’den Talat Paşa’ya, Peyami Safa’dan Fikret Adil’e, Yahya Kemal’den Ece Ayhan’a, Nâzım Hikmet’ten Bülent Ecevit’e kadar Türk edebiyat ve kültür hayatının en önemli yazarlarının imzalı kitap, fotoğraf ve mektupları müzayedede yer alıyor.

Şirketin www.istanbulmuzayede.com sitesinde online katalog mevcut. Merak ettim, kimlerin imzalı kitapları var ve ne kadara satılıyor diye.

Kataloğun ilk sırasında Rıza Tevfik’in (Bölükbaşı) imzalı fotoğrafları karşıladı beni. Türk edebiyatının ve siyasetinin en ilginç isimlerinden biri Rıza Tevfik. Felsefeye merakı yüzünden ‘Feylesof’ Rıza olarak anılsa da tıp eğitimi almış, Osmanlı döneminde milletvekilliği, eğitim bakanlığı yapmış. Şair ve yazar.

Gelelim Rıza Tevfik’in müzayededeki imzalı fotoğraflarına... Tolstoy’u andıran sakallarıyla bir 19. yüzyıl Rus yazarlarını andıran iki fotoğraf; birinde yanında Şerif Muhittin Targan bulunuyor. Üçüncüsü ise daha genç yaşlarda çekilmiş ve üstü çıplak bir fotoğraf. Bunların dışında kızı ve torununa yazdığı el yazısı mektupları da satışa sunulmuş.

Katalogda dikkatimi çeken bir diğer fotoğraf ise Necip Fazıl Kısakürek’e ait. Gençlik yıllarında yanında bir arkadaşıyla, Büyük Doğu’yu çıkarmadan önce,  plajda çekilmiş bir fotoğraf bu da. İmzalı ve ithaflı kitaplarının yanında bu fotoğrafı da satılıyor.

Yazının Devamını Oku

Mesut Özil’in Osmanlı ‘şıklığı’

Türkiye’de futbol gündeminin birinci maddesi Mesut Özil’in Fenerbahçe’ye transferi.

Halen futbolcusu olduğu İngiliz takımı Arsenal’le yollarını ayırmak üzere olan Özil’in Fenerbahçe ile masada olduğu söyleniyor.

Durum böyle olunca da bütün sarı-lacivertli camianın gözü doğal olarak Mesut Özil’in üzerinde.  

Özil’in dün Instagram hesabından eşi Amine Gülşe Özil ile birlikte fotoğrafını “Aşkımla kahve keyfi” notuyla paylaşması da bu transferle ilgili bir mesaj olarak algılandı ve bir Meksika dalgasına yol açtı sosyal medyada.



Eşiyle Türk kahvesi içtiği fotoğraf her ne kadar Türkiye’ye geleceği yönünde bir mesaj verse de yaşadıkları ortam, dekor tercihleri

Yazının Devamını Oku

Oğuz Atay’ın Suna Kan rüyası

Şehir efsanesi gibi anlatılan olaylardan biriydi. En son Fazıl Say sosyal medya hesabından paylaşınca yine gündeme geldi.

Olay şu: “Oğuz Atay üniversite yıllarında bir kızdan hoşlanmaktadır. Bu kız keman virtüözü Suna Kan’dır. Oğuz Atay, üç gece üst üste rüyasında Suna’nın konserini dinlediğini görünce pijamalı oluşundan utanıp, dördüncü gece lacivert takım elbisesini giyerek uyur.”

Fazıl Say paylaştığı bu alıntıya “Bilmiyorum bu gerçek mi? Her halukârda şahane duyarlılıkta bir anıymış. Çok sevdiğim yazar Oğuz Atay ve kemanın usta ismi Suna Kan. 1950’ler olmalı...” diye yorum yapmış.

Paylaşıma yapılan yorumlarda bu olayı Sunay Akın’ın gösterilerinde anlattığı yazılmıştı.



Bir diğer yorum ise “İTÜ Arı yıllığında arkadaşlarının Atay hakkında yazdığı bir şaka bu” şeklinde.

Yazının Devamını Oku

Hiç arabası olmadı bari durakta adı olsun

Toplumcu gerçekçi edebiyatımızın önemli adlarının başında gelir Orhan Kemal.

Hayatı geçim sıkıntıları içinde geçti. Hapislerde yattı. Yaşadığı çevreden besleniyordu; gözlemlediği, tanıdığı insanları anlattı romanlarında, hikâyelerinde. Mesela ‘Suçlu’, ‘Sokakların Çocuğu’, ‘Evlerden Biri’, ‘Müfettişler Müfettişi’, ‘Elli Kuruş’ gibi eserlerine Cibali semtinin ruhunu kattı.

Ölümsüz eserlerini yazdığı, ömrünün bir bölümünü geçirdiği, kitaplarına konu olan tütün fabrikasının arkasında bugün halen bulunan evinin çok yakınına, 1 Ocak 2021’de Eminönü-Alibeyköy tramvay hattı açılıyor.

Türkiye Yazarlar Sendikası, yılbaşında açılacak olan Eminönü-Alibeyköy tramvay hattında bulunan Cibali durağının adının ‘Orhan Kemal Durağı’ olarak değiştirilmesi için bir imza kampanyası başlattı.



Sendikanın change.org üzerinden yürütülen kampanya duyurusunda şöyle deniyor: “Eminönü-Cibali-Alibeyköy tramvay hattının yılbaşında ulaşıma açılacağı kamuoyuna duyurulmuş bulunuyor. Bu hatta bulunan Cibali Durağı’na, bu semtte uzun yıllar yaşamış, unutulmaz pek çok yapıtını oradaki evinde yazmış Orhan Kemal’in adının verilmesi ile ilgili kampanya başlatılmış bulunuyor. Türkiye Yazarlar Sendikası olarak, 50. ölüm yıldönümünde, emekçi halkın yazarı Orhan Kemal’in ismini Cibali ile özdeşleştirecek bu kararın alınmasını destekliyor ve sendikamızın talebi olarak kamuoyuna duyuruyoruz.”

Yazının Devamını Oku

Doktor Jivago yoksa Nâzım Hikmet mi?

Sanal ortamdaki bilgi kirliliğine son isyan İlber Ortaylı’dan geldi.

Geçen pazar Hürriyet’teki köşesinde yazdığına göre onu çıldırtan “Nâzım Hikmet’in dedesinin Yahudi olduğu” iddiasıydı. Cehaletsavarlığıyla tanınan İlber Hoca, sürekli ısıtılarak gündeme sokulan bu ‘uçurma’yı düzeltmek zorunda hissetmiş kendisini. 



“Bu saçmalık bir yana, Konstantin Borzecki (Borjenski okunur) Polonyalı bir konttur. 1848 İhtilali sırasında cumhuriyet ilan eden Macar Kossuth Lajos’un kıtalarıyla birlikte Avusturya ve Rusya’ya karşı ayaklandılar. İhtilal ciddiydi, Avusturya baş edemeyince başbakan Metternich Rusya’dan yardım istedi. I. Nikola’nın amansız mareşali Ivan Paskevich Macar alaylarına karşı galiba bir parça daha merhametliymiş. Polonyalıları ise feci şekilde bastırıyordu. Macar-Polonyalı müşterek kuvvetinin başında Polonyalı General Jozef Bem vardı. Bize sığındılar. Türkiye bu sığınan askerleri Avusturya ve Rusya’ya iade etmedi. General Bem (Murad Paşa) ve Borzecki (Mustafa Celâleddin Paşa), tıpkı Czajkowski (Sadık Paşa) ve Koscielski (Sefer Paşa) gibi Müslüman olanlardandır.

Albay Borzecki’nin bütün vücudu yaralarla doluymuş. Tam bir savaşçıydı. Osmanlı ordusunda haritacılık ve topçuluk alanında önemli katkıları olduğu bilinir. Kırım Savaşı’nın komutanı Ömer Rüştü Paşa’nın kızıyla evlendi ve 1875 Karadağ Savaşı’nda şehit düştü.”

İlber Hoca’nın bu düzeltmesi beni Haluk Oral’ın 2019 yılında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan ‘Nâzım Hikmet’in Yolculuğu’ kitabına götürdü. Haluk Oral tamamen belgelere dayanarak yazmıştı kitabını. Orada Konstantin Borzecki ya da Müslüman olunca aldığı adla Mustafa Celâleddin Paşa’nın hayatının ilginç detaylarını bulabilirsiniz. Hatta anneannesinin babası Müşir Mehmet Ali Paşa’nın da Nâzım’a devrolan şiir geninin izini buradan takip edebilirsiniz. Bu arada Müşir Mehmet Ali Paşa’nın hayatının da en az Mustafa Celâleddin Paşa kadar ilginç olduğunu göreceksiniz.

Yazının Devamını Oku

Neruda anılarında hizmetçisine tecavüz ettiğini anlatmıştı

Taciz ifşalarının ardından yaşanan en büyük tartışma, edebiyatçıların/sanatçıların eserleriyle kişiliklerinin ayrı ayrı değerlendirilip değerlendirilemeyeceği.

Görüşler muhtelif. Tacizin gölgesi, eserin üzerine bir kez düştü mü kolay kolay silinmeyeceğini savunan da var, ikisini ayrı değerlendirmek gerektiğini söyleyen de.

Böyle bir tartışma en son 2018 yılında Şili’de yaşanmıştı. Üstelik bir ulusal kahraman olarak kabul edilen, Latin Amerikalıların hayat mücadelelerini kaydeden şiirleriyle olduğu kadar, kendi hayatıyla diktatörlüğe karşı bir direniş sembolü olarak da edebiyat tarihinin önemli isimleri arasında sayılan Pablo Neruda için.



Ünlü şairin adı Şili’nin Santiago Havaalanı’na verilmek istenince, insan hakları savunucuları ve aktivistler bu karara itiraz etmişti. İtirazın nedeni de Neruda’nın anılarında bir hizmetçiye tecavüz ettiğini yazmasıydı. Aktivistler Nobel Edebiyat Ödüllü Pablo Neruda’nın itibar ve saygınlığının Şili’de açık açık tartışılmasına neden olmuşlardı.

SANATÇI OLMASI TECAVÜZCÜ OLMAKTAN MUAF TUTAR MI?

Yazının Devamını Oku

Sincanlı Kafka Hasan Ali Toptaş

Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri Hasan Ali Toptaş. Bir seri ‘taciz’ ifşasıyla gündeme gelmesi, her ne kadar özür dilese de şüphesiz üzücü. Peki bütün bu yaşananlar onun edebiyatını zedeler mi? Edebiyat tarihine baktığımızda genellikle yazarların yaşamlarıyla yapıtlarının ayrı kefelere konduğunu görürüz. Toptaş’ın yazdıkları ‘tacizlerini’ tabii ki hafifletmez. Ama yazdıklarını da bence zedelemez. Peki, kimdir Hasan Ali Toptaş, nasıl bir yazardır?

Her ne kadar kendisini, daha doğrusu edebiyatçı kişiliğini “Şehrazat ile Beckett’ın evliliğinden doğmuş bir çocuğum” diyerek tanımlasa da geniş kitle onu ‘Sincanlı Kafka’ olarak tanıdı.

Bunda adının edebiyat dünyasında ilk duyulmaya başladığı yıllarda bir devlet kurumunda, Maliye Bakanlığı’nda veznedarlık ve icra memurluğu yapmasının da etkisi vardı. Yazdıkları olmasa da yaşam biçimiyle çok sevdiği Kafka’ya benzetilmişti en başta.

İçine kapalı, çekingen yapısı, sade memur hayatıyla Sincanlı Kafka’ydı o.

Bir de yaşadığı ve kendisinin de Kafkaesk olarak yorumladığı bir olay neden olmuştu bu ismin yerleşmesinde.

28 ŞUBAT VE SİNCAN

Bin Hüzünlü Haz’ adlı romanı ile Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandığı 1999 yılıydı. Edebiyat dünyasında adının iyiden iyiye duyulduğu, ünlü ve ödüllü bir romancıydı artık.

Ankara’nın 20-25 kilometre uzaklıktaki küçük ilçesi Sincan’da, oğlu ile 43 metrekarelik bir evde yaşıyordu. Cevdet Kudret Ödülü’nü kazandığının açıklanmasından sonra bir televizyon kanalından aranıp kendisiyle röportaj yapmak istemişlerdi. Ertesi gün çekimler yapılmış, Sincan sokaklarında dolaşılmış ve ödül üzerine düşünceleri alınmıştı.

O gece ödül haberinin verilişini şöyle anlatmıştı

Yazının Devamını Oku

Devlet Tiyatroları’nda korona sessizliği

Devlet Tiyatroları’nın emektar dekor ve kostüm tasarımcısı Ali Cem Köroğlu’nun COVID-19 nedeniyle Ankara’da tedavi gördüğü hastanede 5 Aralık’ta hayatını kaybetmesi üzerine başlayan tartışmalar devam ediyor.

Kurumdaki salgının merkez üssü olarak İzmir gösteriliyor.

Nedenine gelince...

Köroğlu, son olarak İzmir Devlet Tiyatroları’nda prömiyeri yapılan ve kadrosunda pek çok tiyatro çalışanının koronavirüse yakalandığı ‘Karıncalar/Bir Savaş Vardı’ oyununda görev yapmıştı.

TEK KİŞİLİK OYUNDA SONUÇ 50 POZİTİF

Boris Vian–John Steinback imzası taşıyan ve Işıl Yüce ile Ülkü Tamer’in çevirdiği oyunda savaşın tam kalbinde yer alan bir askerin tuttuğu günlükteki hikâyeler anlatılıyor. Prömiyeri 24 Kasım’da yapılan tek kişilik oyunda askeri, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt’un oğlu Akın Kurt oynuyor. Prömiyerden bir gün sonra test yaptıran Akın Kurt’un COVID-19 testi pozitif çıkınca bütün ekibe de test yaptırılıyor ve İzmir DT’deki 50 kişinin daha hastalığa yakalandığı anlaşılıyor.

İddiaya göre Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt korona tedavisi görüyordu ve eşi karantinada olması gerekirken oğlunun oyununu izlemek için İzmir’e gelmişti. Akın Kurt da bu durumu bile bile sahneye çıkmıştı.

Yazının Devamını Oku

Meydanları sanatın ışığı aydınlatacak

COVID-19 tedbirleri kapsamında alınan önlemler yeni bir normali karşımıza çıkardı. Her an bir kültür-sanat etkinliğinin iptal haberi ya da saat değişikliği bilgisi geliyor.

Bu yıl aralık ayına alınan çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, hafta sonu sokağa çıkma yasakları nedeniyle tarihlerinde revize yapmak zorunda kaldı. İstanbul Kongre Merkezi’nde 14-20 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilmesi planlanan fuar, 14-15 Aralık ön izleme, 16-17-18 genel izleyici olarak devam edecek ve sona erecek.



Contemporary İstanbul ekibinin de dahil olduğu Çağdaş İstanbul Vakfı, bir başka sanat projesiyle de bütün İstanbul’u açık havada sanatın ışığıyla buluşturacak.

‘İstanbul The Lights’ projesi kapsamında ışık ve dijital enstelasyonları, dev heykeller, dev led ekranlarda yeni nesil medya eserleri, İstanbul’un park ve meydanlarında İstanbullularla buluşacak. Şehrin geneline yayılmış ‘augmented reality’ (arttırılmış gerçeklik) tekniği ile üretilmiş eserleri sanatseverler mobil cihazları ile deneyimleyebilecekler. Etkinlik dahilinde İstanbul’da mapping gösterisi de yapılacak.

Yazının Devamını Oku

‘O kadar biliyorsan git kendin çek!’

Türkiye, Şakir Eczacıbaşı’nı işinsanı kimliğinden çok kültür sanat alanının önde gelen aktörlerinden biri olarak tanıdı.

Robert Kolej’deki öğreniminden sonra, Londra Üniversitesi Eczacılık Okulu’nda okuyup aile şirketinde görev alsa da o daha çok sanatla iç içe bir hayat sürdü. Türkiye’ye dönüşü sonrası 1953 yılında Vatan gazetesinin ünlü Sanat Yaprağı ekinin yayıncıları arasında yer aldı. Görsel sanatlarla çok ilgiliydi. Onat Kutlar ile birlikte Türk Sinematek Derneği’ni kurdu. Türkiye’de bir sinema kültürünün oluşmasında büyük emeği oldu. Fotoğraf sanatıyla ilk kez 1960’lı yıllarda ilgilenmeye başlayan Şakir Eczacıbaşı, yapıtlarıyla yurtiçi ve yurtdışında büyük ilgi çekerek çağdaş fotoğraf sanatçıları arasında seçkin bir yer elde etti. Pek çok sergi açtı, albüm yayımladı. Hayatının son dönemlerindeyse kendi sanatından çok ülkemizdeki kültürel iklimin iyileşmesi için çalıştı. İstanbul Kültür Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı gibi görevleri de üstlenen sanatçı, dönemin kültür sanat alanına yön veren isimlerinden biri oldu.



İstanbul Modern bugün ziyarete açılan ‘Seçilmiş Anlar’ sergisiyle aramızdan ayrılışının 10’uncu yıl dönümünde Şakir Eczacıbaşı’nı anıyor. Küratörlüğünü Bülent Erkmen’in üstlendiği sergide Eczacıbaşı’nın 300’den fazla fotoğrafı yer alıyor ve onun sanatçı yönünü bize bir kez daha hatırlatıyor.

‘Seçilmiş Anlar’, aynı zamanda Eczacıbaşı’nın vefatından önce hazırladığı ancak yayınlayamadığı son kitabı. Sergi adını buradan alıyor ve kitap da okuyucuyla buluşuyor.

Şakir Eczacıbaşı, ‘Seçilmiş Anılar’ kitabında profesyonel olarak fotoğrafa nasıl başladığının hikâyesini şöyle anlatmıştı:

Yazının Devamını Oku

10 Kasım anısıyla Türkiye’yi ağlatmıştı

Bu yıl Sabancı Holding’in hazırladığı 10 Kasım filmi, “O gün bütün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı” cümlesinin hikâyesini canlandırarak gözlerimizi yaşartmıştı.

Filmde 17 Kasım 1938’de Kabataş Erkek Lisesi’nde yaşanan gerçek bir olaydan esinlenilmişti. Edebiyat öğretmeni, Atatürk’ün ölümü üzerine öğrencilerden duygularını anlatan birer kompozisyon yazmalarını istemiş, içlerinden biri sadece bir cümle yazabildiğini söyleyip bu cümleyi okumuştu. Ve bütün Türkiye’nin ruh halini tek cümleyle özetlemişti.



Olayın gerçek hikâyesini 32. Gün yapımı ‘Atatürk’ün Son Yolculuğu’ belgeselinde Ali Nejat Ölçen anlatmıştı. O cümleyi yazan öğrenci, Ölçen’in sıra arkadaşı Faruk Dursunoğlu’ydu. Kompozisyon ödevini veren edebiyat hocası ise Nihat Sami Banarlı. Ünlü edebiyatçı bu cümle üzerine gözyaşlarını tutamamıştı, Ölçen’in anlattığına göre.

Yazının Devamını Oku

Plakadaki kehanet A11 11 18

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliaht Prensi Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sofia, 28 Haziran 1914 tarihinde trenle Saraybosna garına girdiklerinde saatler 09.25’i gösteriyordu.

Arşidük ve eşi, kendileri için hazırlanan A11 11 18 plakalı, üzeri açık, yeşil renkli bir otomobile bindiler. 50 bin nüfuslu Saraybosna şehrinde ilk durak belediye sarayıydı. Arşidük bütün seyahat planlarını titizlikle bizzat yapmış, milliyetçi bir saldırıya karşı tüm uyarılara rağmen polisin korteje eşlik etmesini istememişti.

Ama Bosna’nın bağımsızlığını savunan ve ismi ‘Genç Bosna’ anlamına gelen ‘Mlada Bosna’ örgütü, yol boyunca militanlarıyla tertibatını çoktan almıştı.



Kortej, Miljacka Nehri kıyısından halkı selamlayarak yoluna devam ederken bombalı bir saldırıya uğradı. Cumburja Köprüsü’ne 100 metre kadar kala, Nedeljko Cabrinovic adlı militanın fırlattığı el bombası şans eseri arkadaki arabanın altında patladı.

Büyük panik yaşanmasına neden olsa da ölen ya da yaralanan yoktu.

Yazının Devamını Oku

Paulo Coelho olmak

Başta onu dünya çapında üne kavuşturan ‘Simyacı’ olmak üzere, romanlarında insanın mistik yolculuğunu, iyiliğin, bilgeliğin peşindeki macerasını anlatan ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelho yazdıklarının hiç de boş olmadığını, arkasını kendi kişiliği ve hayatıyla doldurduğunu bir kez daha kanıtladı.

İzmir’deki içimizi yakan depremden sonra Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Kuran’dan “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır” ayetine yer vermiş ve “Tüm dayanışmam Türk arkadaşlarıma, pazartesi günü Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi aracılığıyla bağış yapacağım” dedi.



Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan acıyı acın bellemek, en derininde hissetmek... Bir yazardan, sanatçıdan başkası beklenemezdi zaten. Coelho’nun çok sevilmesinin, okunmasının simyası da bu.

Enkazdan 65 saat sonra kurtarılan ve hayata tutunduğu eliyle depremin simgesi olan 3 yaşındaki Elif bebeğin (Perinçek) hayatı boyunca tüm eğitim masrafını üstleneceğini açıklamıştı Yemeksepeti’nin CEO’su Nevzat Aydın.

Depremdeki ikinci mucizeyi ise dün Ayda yaşattı bize, 91’inci saatte enkazdan sağ çıkarak... Ne yazık ki annesi Fidan Gezgin kurtarılamadı. Fidan Gezgin, Vitra İzmir mağaza müdürüymüş. Eczacıbaşı Topluluğu da dün yaptığı açıklamayla “Ayda’nın ve kardeşi Atakan’ın her zaman yanında olacağız” diyerek onlara sahip çıkacaklarını duyurdu.

Yazının Devamını Oku

Türkülere kanca atmışlar

Müzik devi Amerikan Universal’ın, YouTube’da bulunan yüzlerce Türk halk müziği ve Türk müziği eserini hak sahibiymiş gibi kendi adına kaydettiği (claim attığı) ortaya çıktı.

Müzik dünyasının neredeyse tamamında artık dijital platformlar kullanılıyor. Spotify, YouToube gibi kanallardan dünyanın her yerinde üretilen müziğe, video klibe ulaşmak mümkün. Eserler dinlendikçe, izlendikçe de hak sahiplerine telifleri bu global kuruluşlar tarafından ödeniyor. Buraya kadar her şey normal. Ancak Türkiye’nin önde gelen müzik yapım firmalarından Kalan Plak, dünya müzik devi Amerikan Universal’ın, YouTube’da bulunan yüzlerce Türk halk müziği ve Türk müziği eserini hak sahibiymiş gibi adına kaydettiğini (claim attığı) ortaya çıkardı. Bu usulsüzlüğü ortaya çıkaran Kalan Müzik sahibi Hasan Saltık, mahkemeye başvurarak bilirkişiyle delil tespitinde bulundu. İlk tespitlere göre işin boyutunun sadece Kalan Müzik yapımları ile sınırlı olmadığı, anonim şarkı ve türkülerden telif sahibi belli popüler şarkılara kadar hatta Türk dizi ve film müziklerine kadar uzandığı belirlendi.



‘YAZILIMDAN KAYNAKLI’ DENDİ

Hasan Saltık, sanatçısı Çimen Yalçın’ın yorumlayıp YouTube’a yüklediği anonim ‘Şu Karşıki Dağda Kar Var Duman Yok’ türküsüne Universal Publishing’in (UMPI) teknik deyimle ‘claim attığını’ (sahiplik iddiasında bulunduğu) saptadı. UMPI Türkiye ofisine bunun ne anlama geldiğini soran Hasan Saltık, yurtdışındaki yanlış yazılımdan kaynaklanan bir sorun olabileceği yanıtını aldı. Ertesi gün de Çimen Yalçın klibi üzerindeki hak talebi iddiasını silerek geri çekti. Araştırmayı derinleştiren Saltık, Neşet Ertaş’tan Mahzuni Şerif’e, Ahmet Aslan’dan Âşık Veysel’e, Âşık Daimi’ye kadar hakları Kalan Müzik’e ait yüzlerce eserin aynı şekilde UMPI adına claim atıldığını saptadı. Üstelik bunun sadece Kalan Müzik’e ait eserlerle sınırlı olmayıp diğer yapımcılara ait yüzlerce eserde de aynı yolla bağlantı kurulduğu ortaya çıktı.

Yazının Devamını Oku

Şiirin kendine ait olmadığına inandıramadı

Twitter’da kendi imzasıyla paylaşılan bir şiire “Benim böyle bir sözüm yok” diye not düşen ünlü şair Ataol Behramoğlu’na başka bir kullanıcı ilginç bir cevap yazdı: “Hayır var, araştırmanızı öneririm.” Yaşayan bir şair bile sosyal medyada paylaşılan bir şiirin kendine ait olmadığına insanları ikna edemiyorsa, varın diğerlerini düşünün.

SOSYAL medyadaki bilgi kirliliğinden nasibini alanların başında edebiyatçılar geliyor. Pek çok yazı, şiir, altına onların imzaları atılarak binlerce kişi tarafından paylaşılıyor. Kes-yapıştır yöntemiyle yapılan bu paylaşımların önüne geçmek neredeyse imkânsız. Eğer yazar ya da şair yaşıyorsa “Bu söz, bu şiir benim değil” diye itiraz edebiliyor. Hayatta olmayanların ise dijital ortamda yazdıklarına yakın bir külliyat kendilerine mal edilmiş durumda. Ancak yapılmış binlerce paylaşımın hangi birini düzelteceksiniz? “Bu metin bana ait değil” demeniz bile inandırıcı bulunmuyor. Tıpkı ünlü şair ve yazar Ataol Behramoğlu’nun başına gelen gibi.



İTİRAZ ETMEK DE YETMİYOR

Bunun son örneği Twitter’da yaşandı. Bir kullanıcı “(...)Öğrendim ki/Bazen başkalarını affetmek yetmiyor/Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekir...” şeklindeki bir metni Ataol Behramoğlu imzasıyla paylaştı. Ünlü şair bu paylaşımın altına “Benim böyle bir sözüm yok” diye yazarak bu yanlışlığı düzeltti.
Bir başka kullanıcı Behramoğlu’nun paylaşımına şu cevabı verdi: “Hayır var, araştırmanızı öneririm.” Paylaşımı yapan yazdığından emin, bir diğeri ise şairin düzeltmesini bile düzeltme cüretini gösterebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Heykeltıraş Özal sergi açıyor

Türkiye Cumhuriyeti’nin 8’nci Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve ailesi bir dönem oldukça göz önündeydi. Doğal olarak attıkları her adım kamu tarafından takip edilir, bilinirdi.

O dönemden kalma bilgim, ailenin sanatla ilişkili olan tek kişisinin damatları baterist Asım Ekren olduğuydu.

Gama Art Gallery’de bugün açılacak olan Elif Özal Danışman’ın ‘Yeniden Doğuş/Farkındalık’ sergisi önce isim benzerliği nedeniyle ilgimi çekti.



Şimdiye kadar duymamıştım aileden bir sanatçı çıktığını.

Turgut Özal’ın kardeşi Yusuf Özal’ın kızıymış.

Yazının Devamını Oku

Borusan konserde vites yükseltti

Pandemi sürecinde alınan sağlık tedbirleri gereği birçok festival ya iptal edildi ya da çevrimiçi yapılarak seyircisiz gerçekleştirildi.

Sanat kurumlarının çoğu da aynı durumda. Ancak özellikle konserlerin ücretsiz, çevrimiçi ya da seyircisi yarı yarıya azaltılmış salonlarda yapılması beraberinde bir tartışmayı da getirdi.

Bir kısım, konserlerin seyircisiz yapılmasındansa hiç yapılmaması gerektiğini savunuyor.

Diğer bir kısım ise sürecin belirsiz olduğunu söyleyerek, yeni koşulların dayattığı şartlarda da olsa kültür-sanat faaliyetlerinin devam etmesi gerektiğini savunuyor.



Türkiye’nin önemli sanat kurumlarından Borusan Sanat, ikinci grupta yer alıyor ve dün yeni sanat sezonunun açıkladıkları bir basın toplantısı yaptılar. Tabii ki Zoom üzerinden.

Yazının Devamını Oku

Altın Portakal’da başrol koronanın

Her yıl büyük bir şenlik havasında başlar ve öyle de devam ederdi Altın Portakal Film Festivali.

Dile kolay, 56 yıl boyunca sinemamızı domine etmiş bir festivalden söz ediyoruz. İlk kez gösterilen filmleriyle, ödülleriyle, dedikodularıyla, skandallarıyla...

Böylesine büyük olayların yaşanacağına dair bir beklentim yoktu ama tarihinin en sakin festivalinin yaşandığını söyleyebilirim.

İşte başrolünde koronavirüsün olduğu bu yılın festival notları...



- Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Muhittin Böcek tedavisi devam ettiği için açılış törenine katılamasa da bütün konuşmacılar “Geçmiş olsun” temennilerini dile getirdiler. Başkanın eksikliği bütün bu temennilere rağmen kendini hissettirdi diyebilirim.

Yazının Devamını Oku

İlk konser işçilere

Baret takmış, yelek giymiş orkestra üyeleri, bir inşaat sahasında enstrümanlarının akortlarını yapıyor.

Onların seslerine aynı kıyafeti giymiş inşaat işçilerinin çalışırken çıkardıkları sesler karışıyor. Herkes hummalı bir şekilde kendi işini yapıyor. Bu arada alana Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile ekibi giriyor. 

Bir süre sonra bu düzensiz sesler kesiliyor ve işçi kıyafeti giymiş orkestra üyeleri Mozart’ın ‘Küçük Bir Gece Müziği’ni çalmaya başlıyor. İşçilerin kimi çalan müziğin ritmine kendini kaptırmış, kimininse elinde telefon, video çekiyor.



Son dönemde izlediğim en güzel konser kayıtlarından biri.

Yer, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) Ankara’da yapımı devam eden yeni binası. Konser, Kültür Bakanı’nın inşaatı incelemek için yaptığı ziyaret sırasında işçilere teşekkür etmek için düzenlenmiş.

Yazının Devamını Oku