‘O kadar biliyorsan git kendin çek!’

Türkiye, Şakir Eczacıbaşı’nı işinsanı kimliğinden çok kültür sanat alanının önde gelen aktörlerinden biri olarak tanıdı.

Robert Kolej’deki öğreniminden sonra, Londra Üniversitesi Eczacılık Okulu’nda okuyup aile şirketinde görev alsa da o daha çok sanatla iç içe bir hayat sürdü. Türkiye’ye dönüşü sonrası 1953 yılında Vatan gazetesinin ünlü Sanat Yaprağı ekinin yayıncıları arasında yer aldı. Görsel sanatlarla çok ilgiliydi. Onat Kutlar ile birlikte Türk Sinematek Derneği’ni kurdu. Türkiye’de bir sinema kültürünün oluşmasında büyük emeği oldu. Fotoğraf sanatıyla ilk kez 1960’lı yıllarda ilgilenmeye başlayan Şakir Eczacıbaşı, yapıtlarıyla yurtiçi ve yurtdışında büyük ilgi çekerek çağdaş fotoğraf sanatçıları arasında seçkin bir yer elde etti. Pek çok sergi açtı, albüm yayımladı. Hayatının son dönemlerindeyse kendi sanatından çok ülkemizdeki kültürel iklimin iyileşmesi için çalıştı. İstanbul Kültür Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı gibi görevleri de üstlenen sanatçı, dönemin kültür sanat alanına yön veren isimlerinden biri oldu.

‘O kadar biliyorsan git kendin çek’

İstanbul Modern bugün ziyarete açılan ‘Seçilmiş Anlar’ sergisiyle aramızdan ayrılışının 10’uncu yıl dönümünde Şakir Eczacıbaşı’nı anıyor. Küratörlüğünü Bülent Erkmen’in üstlendiği sergide Eczacıbaşı’nın 300’den fazla fotoğrafı yer alıyor ve onun sanatçı yönünü bize bir kez daha hatırlatıyor.

‘Seçilmiş Anlar’, aynı zamanda Eczacıbaşı’nın vefatından önce hazırladığı ancak yayınlayamadığı son kitabı. Sergi adını buradan alıyor ve kitap da okuyucuyla buluşuyor.

Şakir Eczacıbaşı, ‘Seçilmiş Anılar’ kitabında profesyonel olarak fotoğrafa nasıl başladığının hikâyesini şöyle anlatmıştı:

“Fotoğrafa dostum Ara Güler’le yaptığım bir tartışma sonucu başladım. 1950 yılının sonlarında, yayımlamakta olduğum Tıpta Yenilikler dergisi için Ara’dan bazı fotoğraflar çekmesini istemiştim. Getirdiği fotoğraflar üstüne eleştirilerde bulunduğumda Ara, “O kadar biliyorsan, git kendin çek!” demişti. Ertesi gün bir Leica fotoğraf makinesi satın alıp fotoğrafın peşine düşmüştüm.”

Beraber katıldıkları bir televizyon programında Şakir Eczacıbaşı bu anısını yine anlatınca Ara Güler muzipçe şu cevabı vermişti: “İyi mi ettim, kötü mü!”

İki eski dostun son dönemlerindeki muhabbetleri, şakalaşmaları bana sinema tarihinin en sevdiğim ikilisi Jack Lemmon ve Walter Matthau’yu hatırlattı.

Meğer bu ilişki daha başlangıcında da böyleymiş.

ORHAN PAMUK KAYBETTİĞİ İDDİAYI NASIL KAZANDI

ORHAN Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü yolunu açan en önemli romanlarından biri olan ‘Benim Adım Kırmızı’nın Anglo-Amerikan ülkelerinde piyasaya çıktığı ve yoğun ilgi gördüğü yıl. Yani 2002. Dönemin önde gelen Amerikalı yazarı John Updike, New Yorker’daki yazısında kitabı alkışlamış; Maureen Freely, New Statesman’daki yazısında, sıra Nobel’i kazanmaya geldi diye kehanette bulunmuştu.

Ancak bütün bu övgülere rağmen Orhan Pamuk’un romanın ABD’de piyasaya çıkma arifesinde, Batılı eleştirmen ve okurların kitabı algılamasından dolayı sanki bir kuşkusu vardır.

‘O kadar biliyorsan git kendin çek’

Bütün dünyadaki kültürel gelişmeleri yakından takip eden yazar, bibliyofil ve koleksiyoner Selçuk Altun’a bu endişesini bir sohbette dile getirir. Altun oldukça rahattır, Pamuk kitabının 50 bin okura ulaşmasına razıyken o 100 bini kesin bulur diyerek düşüncesini dile getirir. Sohbet giderek bir iddiaya dönüşür ve bir akşam yemeğine iddiaya girerler.

Kitabın piyasaya çıkışının ilk yılında sonuç belli olmuştur. Roman büyük bir ilgi görmüş ve İngilizce çevirisinin satışı bu sayıların üstüne çıkmış ve iddiayı Selçuk Altun kazanmıştır.

Yemeği İstanbul’da Four Seasons Oteli’nin lokantasında yerler.

Geçen hafta Selçuk Altun’un Taksim’deki yazıhanesine uğradığımda, “Güzel bir akşam yemeğiydi ama ona hesabı ödetmedim. Zaten ödeyemezdi, Four Seasons işletmelerinin bağlı olduğu kuruluşun yönetim kurulu başkanıydım! Aslında gerçek galip tabii ki Orhan Pamuk’tu. Gecenin özel bir anısı olarak, iddiayı kayda geçirmesini rica edince beni kırmamıştı” diye gösterdi belgeyi.

GÜLRİZ SURURİ İLHAM VERMEYE DEVAM EDİYOR

BİR oyuncak bebek karakteri için model olarak Gülriz Sururi’den daha iyi biri olamazdı. Kız çocuklarının eğitim masraflarını karşılamak için bez bebekler üreten ‘Puduhepa ve Kızkardeşleri’ projesinin üçüncü bebeği olarak hayatını sanata adayan ve kız çocuklarının eğitimi için çalışan Gülriz Sururi’nin seçilmesi bu yüzden çok isabetliydi. 

‘O kadar biliyorsan git kendin çek’

Tarihteki ilk barış anlaşması Kadeş’e mührünü basan Hitit kraliçesi Puduhepa’dan esinlenerek 2018 yılında ortaya çıkmış ‘Puduhepa ve Kız Kardeşleri’ projesi. Başkalarının hayatlarında fark yaratmak için bir araya gelen elliden fazla kadın, kız çocuklarının eğitim masraflarını karşılamak ve Anadolu topraklarından çıkmış kadınların başarı hikayelerinden ilham alarak, bez bebekler üretiyor.

Bez bebek dışında şimdi de Sururi’nin hayatını anlatan bir çocuk kitabı yazılıyor. Demet Kılıç’ın kaleme aldığı kitap aralık ayında çıkacak. Ayaspaşa’daki iki dairesini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne, bir binasını kültür merkezi olma koşuluyla Nesin Vakfı’na bırakan Gülriz Sururi, ölümünden sonra da çocuklara yardım etmeye ve hayatıyla ilham vermeye devam ediyor.

X

Fazıl Say’ın gerçek çılgınlığı

Piyanist Fazıl Say’ın fanatik bir Fenerbahçe taraftarı olduğu biliniyor.

Ünlü sanatçının hafta sonu oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe karşılaşmasında sarı-lacivertli futbolcu Samatta’nın kaçırdığı bir pozisyon sonrası verdiği tepki anlarını eşi Ece Dağıstan Say, “Taşkın aşkım” mesajıyla sosyal medyadan yayımladı. Büyük ilgi gören görüntüler, kısa sürede binlerce kullanıcıya ulaştı.



Bu görüntülerin trend topik olduğu pazartesi sabahı Fazıl Say, Instagram hesabından da başka bir video yayımladı.

Maç izlerken çekilen ‘çıldırma’ görüntüsü Twitter’da ‘Meksika dalgası’ şeklinde yayılırken diğer videoda aslında ‘çılgınlık’ olarak nitelendirilebilecek başka bir projesini anlatıyordu Fazıl Say.

İki buçuk ay önce başladığı Türk bestecileri kayıt projesinin ilk aşamasının bittiğini ve ilk kaydın bir-iki gün içinde dijital platformlarda yayımlanacağı müjdesini verdi.

Yazının Devamını Oku

Ölmeden önce hangi resmi görmek isterdiniz?

‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeleri ilgisini çeker insanların.

Ölmeden önce aman bunları göreyim, okuyayım diye değil belki ama pratik, renkli ve eğlenceli bir liste sundukları için. Hatta Caretta Yayıncılık ‘Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film’ ile ‘Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap’ ve ‘Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Resim’ derlemelerinin çevirilerini yayımlamıştı.



Kültür-sanat sitesi ‘sanatatak’ın Instagram hesabında gördüm. Hollanda’nın ünlü müzelerinden Rijksmuseum kitap sayfalarında kalacak bu tavsiyeyi hayata geçirmiş. Müze, ağır hastaların son dileğini yerine getirerek görmek istedikleri tabloyu ziyaret etmelerine olanak sağlayan bir uygulama başlatmış. Hastalar arasında bir soruşturma yapılıyor, eğer istekler arasında müze koleksiyonunda bulunan ve sergilenen eserler varsa, hasta özel bir ambulansla getirilerek o çok görmek istediği eserle baş başa kalması sağlanıyor.

İnsanın aklına hemen, böyle bir durumda olsam ve bir fırsat verilse ben hangi tabloyu görmek isterdim sorusu geliyor. Sanat tarihinde uzun uzadıya bir yolculuk yapıp hayattan biraz daha zaman çalmak ister insan ama benim aklıma ilk gelen tablolardan biri Hollandalı ressam Pieter Bruegel’in ‘Karda Avcılar’ı oldu. Viyana Sanat Tarihi Müzesi’nde sergilenen 1565 tarihli tablo Batı resminde ilk kış manzaralarından biri olarak kabul ediliyor. Kışsever biri olarak beni neşelendiriyor ve içime yaşama sevinci katıyor bu tablo. 

Hasta yatağınızda son bir istek olarak sorulsa, siz hangi tabloyu görmek isterdiniz?

Yazının Devamını Oku

Bir savaş ve edebiyat neferi

"Evet, İtalya Muharebesi, Balkan Muharebesi... Ben Yanya Kalesi’nde esir oldum. Yunanistan’da bir seneden ziyade esirlik... İstanbul’a gelip kendimi toplamaya başlayacağım zaman annemin ölümü... Sonra Cihan Harbi... İşte dört senedir bu felaketli harbin müthiş buhranı içindeyiz. Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken, kim edebiyatla uğraşabilir? Ama ben uğraştım.”

Bugün hikâyelerinin çocuklara okutulup okutulmaması üzerine bir tartışmanın yapıldığı Ömer Seyfettin bu cümlelerle özetliyor hayatını. Hatta iki kelimede de özetlenebilir hayatı, Behçet Necatigil’in ‘Kitaplarda Ölmek’ şiirinde dediği gibi. “Adı, soyadı/Açılır parantez/Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti/Kapanır parantez.”

Ömer Seyfettin için (1884-1929) şeklinde açılıp kapanan an, o hayat parantezinin içindeki ‘çizgi’de yazan iki kelime ‘savaş ve edebiyat’tı. Bir yazarın edebiyatını değerlendirmek için dönemini ve içinde yaşadığı koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.

140’A YAKIN HİKÂYE ŞİİR VE DENEME

Parçalanan bir imparatorluğu kurtarmak için cepheden cepheye koşan bir ordunun neferiydi o. Eserlerini bu ruh halinde kaleme aldı. Milli bir edebiyatın oluşması için önce milli lisanın gerekliliğini savundu. Türkçülük akımının içinde savaş veren bir ülkücüydü. Hakkında en kapsamlı biyografiyi kaleme alan Tahir Alangu, kitabına onun bu yönünü vurgulamak için ‘Ülkücü Bir Yazarın Romanı’ adını verecekti.

1884’te Gönen’de doğan Ömer Seyfettin, askeri okullarda eğitim görmüş, savaşlara katılıp esir düşmüş, sonrasında ise Kabataş Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmıştı. 6 Mart 1920’de, henüz 36 yaşında hayata veda ettiğinde arkasında 140’a yakın hikâye, şiir ve deneme bıraktı. Konularını gündelik hayattan, çocukluk ve askerlik anılarından, tarihten, halk hikâyelerinden ve efsanelerden aldı. Savaşın bütün şiddetiyle yaşandığı, cephelerden şehit haberlerinin geldiği, kolunu, bacağını kaybetmiş gazilerin toplum içinde iyice görünür olduğu bir dönemde onun bütün bunlara gözünü kapaması düşünülemezdi. 

MİLLİ BİR EDEBİYATI VE LİSANI SAVUNDU

Arkadaşları Ali Canip ve Ziya Gökalp’le Selanik’te çıkardıkları ‘Genç Kalemler’ ve daha sonra Ziya Gökalp’in 1. Dünya Savaşı yıllarında çıkarmaya başladığı Yeni Mecmua’da yayımladığı hikâyelerinde ‘Yeni Lisan’ davasını ileriye sürdü. Dilde sadeleşmenin en önemli savunucularındandı ve yazdıklarıyla bunun örneğini verdi.

Diğer yandan bir eğitimciydi. Öyküleri, gerek işlediği konular, gerek dil ve üslup bakımından her yaşa ve toplumun her kesimine hitap ediyordu.

Yazının Devamını Oku

Ay’a bak Tesla’yı gör

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Milli Uzay Programı Tanıtım Toplantısı’ndaki konuşmasında “Milli Uzay Programı’nı dünyaya açıklıyorum ve diyorum ki gökyüzüne bak Ay’ı gör” demesiyle sırrı çözülmüştü Göbeklitepe’de ortaya çıkan ve bir anda kaybolan gizemli monolitin.

Üzerinde Göktürk alfabesiyle ‘Gökyüzüne bak, Ay’ı gör’ yazan monolit Milli Uzay Programı için yapılmış bir viral tanıtım kampanyasının ürünüymüş meğer.

Şimdi program dahilinde uzaya gönderilecek Türk vatandaşına ne ad verileceği ve kimin gideceği tartışma konumuz.

Programa böyle güncel sanat göndermeli bir tanıtım yapılınca, sanatçılarımızın uzayla ilişkisini düşündüm.

Yeşilçam’ın komedi-macera türündeki uzay filmleri dışında ilk sanatsal çalışma, bildiğim kadarıyla Kutluğ Ataman’ın 2009 yılında çektiği ‘Aya Seyahat’. Kendi gerçekliğini kurgulayan ‘fake’ (yalancı) belgesel olarak çekilen filmde Ataman, 1957 yılında Erzincan’ın bir köyünde Ay’a gitmek isteyen bir grup insanın hikâyesini anlatmıştı...

MÜLTECİ KOZMONOT

Son yıllarda bence en etkili ‘uzay işi’ Halil Altındere’nin ‘Uzay Mültecisi’ (Space Refugee) isimli video çalışması. Sanatçının ilk kez 2016 yılında Berlin’de sergilenen bu videosu, yurtiçinde ve yurtdışında pek çok önemli bienal ve sanat merkezlerinde gösterildi. 1987’de uzayda yedi gün geçiren ve 2012’de sığınmacı olarak İstanbul’a yerleşen Suriyeli ilk kozmonot Muhammed Ahmed Faris’in hikâyesinden yola çıkan video-sergi, “Dünyada hiç kimse mültecileri istemiyorsa onları Mars’a mı yollayalım?” sorusundan yola çıkarak mültecilerin Mars’ta yaşayacakları bir geleceği anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

20 sanatçıdan maske yorumları

Hayatımıza neredeyse bir yıl önce girdi ve vazgeçilmezimiz oldu maske.

Kendimize yakıştırdığımız bir aksesuar olduğu için değil, tamamen zorunluluktan. Virüsten korunmak için taktığımız bu basit maskelere çok daha farklı ve derin anlamlar yüklenebileceğini gösteren bir sergi açılmıştı Bayburt’taki Baksı Müzesi’nde. Toplam 20 sanatçı ve tasarımcının eserlerini bir araya getiren ‘Maske/Çağrışımlar’ sergisini Prof. Hüsamettin Koçan, Feride Çelik, Banu Çarmıklı ve Özlem Yalım’dan oluşan bir sanat kurulu şekillendirdi. Sergi, içinde bulunduğumuz bu kaotik ortamda, sanatçı ve tasarımcıların yorumlayan, çözümleyen, alternatifler sunan çalışmalarıyla pandeminin kuraklaştırdığı hayatlarımıza ışık ve enerji katmayı hedefliyor. 

PAGAN AYİNLERİNDEN KİMLİK TEMSİLİNE

Baksı Müzesi kurucusu Hüsamettin Koçan, “Hayatımızın merkezine oturan pandemiyi ve ‘maske’ imgesini, en iyi bildiğimiz dille, sanatla yorumlamaya çalıştık, anlam araştırmasına giriştik” diyerek açıklıyor amaçlarını:

“Maske, tarih boyunca hayatımızda var oldu. Önce vahşi doğada kendimizi korumak, kamufle etmek için boyandık, maskelerin ardına gizlendik; sonra pagan ayinlerde... Ve ‘koruyucu’ maske giderek davranışsal bir biçim aldı... Görüntü ve davranışların, örtücü, yanıltıcı, koruyucu gücünü keşfettik.

İnsanlık beklenmedik bir anda uğradığı bu cüssesiz ama cüretkâr saldırı nedeniyle paniğe ve umutsuzluğa kapılırken, sanatçılar, dünyanın her tarafında korunmanın temel unsuru olarak gösterilen maskelerle barışmaya çalışıyorlar. Bu bağlamdan hareketle güncele yanıt ararken, insanın maskeyle olan kadim ilişkisini sorgulayan bir çeşitlilik oluşturuyorlar.”

Geçen sonbaharda Baksı Müzesi’nde sergilenen eserler, şimdi Contemporary İstanbul Vakfı işbirliği ile Zeytinburnu’ndaki Fişekhane’nin tarihi dokusunda bulunan Cocoon’da İstanbullularla buluşacak. Yarın ziyarete açılacak sergi, 21 Nisan tarihine kadar maskeli ve mesafeli olarak ziyaret edilebilir.

Yazının Devamını Oku

Nâzım Hikmet’in kalbindeki son kadın Vera değil Adile miydi?

Bir müzayede kataloğunda rastladım Adile Hüseyinova’nın (Adilya Guseinova) fotoğrafına.

Altında, “Nâzım’ın bilinmeyen sevgilisi-175 TL” yazıyordu. Ankara’da faaliyet gösteren Maarif Sahaf ve Mezat’ın düzenlediği müzayedenin ilk lotu olarak satışa sunulmuştu.

Peki kimdi bu gizemli kadın ve nasıl bir aşk yaşamıştı Nâzım Hikmet’le?



Fotoğrafı hatırlamasam da bu gizli aşkın hikâyesini hayal mayal hatırlar gibi oldum sonra. Tam 19 yıl önce, Nâzım Hikmet’in doğumunun 100’üncü yılının kutlanmaya hazırlanıldığı 2002’de yapmıştı açıklamayı Hüseyinova, “Bu sırrı mezara götürmek istemiyorum” diyerek.

O dönem gazetelerde de geniş yer bulmuştu bu sürpriz itiraf. Nasıl bulmasın, “Nâzım Hikmet eğer 3 Haziran 1963’te kalp krizi geçirip hayatını kaybetmeseydi Vera’yı terk edip birlikte yaşamak için benim yanıma taşınacaktı. Çünkü Vera onu eski eşiyle aldatıyordu ve o yüzden kalbi çok kırıktı” diye edebiyat tarihinin en büyük aşklarından birinin ihanetle sonuçlandığını açıklamıştı.

Yazının Devamını Oku

Bu fotoğraflar daha çok konuşulur

Yazar Orhan Pamuk’un gazeteci Rasim Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı ile çekilmiş fotoğrafları, sosyal medyada iki gündür en çok paylaşılan ve yorum yapılan fotoğraflar oldu.

Fotoğraflar, Orhan Pamuk’un Cihangir’deki yazıhanesinde çekilmiş. İlk kare Orhan Pamuk’un selfie’si. Yanında uzun süredir birlikte olduğu arkadaşı Aslı Akyavaş, Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı var. İkinci fotoğrafta ise Rasim Ozan Kütahyalı ile birlikte kütüphanenin önünde hareketli bir poz vermişler.

Belli ki buluşulup yemek yenmiş özel bir gecenin fotoğrafları bunlar. Peki nasıl oldu da sosyal medyada yayıldı?

Bir sosyal medya kullanıcısı, “32. Gün Orhan Pamuk röportajı yüklemiş YouTube’a, izleyeyim dedim içinden Rasim Ozan Kütahyalı çıktı” diyerek paylaştı videoyu. Video bir anda viral oldu.

Bunun üzerine iki fotoğraf Orhan Pamuk-Rasim Ozan Kütahyalı ilişkisinin öncesi-sonrasını gösterir gibi yayımlanınca, bir anda sosyal medyanın gündeminde ilk sıralara oturdu.

Buraya kadar her şey normal. Ancak normal olmayan bir şey var. O da Orhan Pamuk’un ‘Veba Geceleri’ adlı yeni romanının önümüzdeki ay yayımlanacak olması.

Yazmaya gösterdiği özenin aynısını romanlarının yayın ve tanıtımına da gösteren Pamuk’u eminim fotoğrafların altına yapılan yorumlar rahatsız etmiştir.

Çünkü büyük çoğunluğu olumsuz nitelikte. Bu durum kitabın satışını ne kadar etkiler bilemiyorum ama umarım önce pandemi nedeniyle ertelenen yayın tarihi şimdi de bu olay yüzünden ertelenmez.

Yazının Devamını Oku

Hangi yazar ve sanatçılar Rockefeller bursu aldı

Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli bir yeri var Rockefeller ve Ford vakıflarının.

Cumhuriyet’in kurulmasından sonra hız kazanan modernleşme ve Batılılaşma çabalarında eğitimden bilime, sanattan edebiyata, siyasete kadar pek çok alanda verdikleri desteklerle hem Amerika’nın Türkiye’deki siyasi ve kültürel nüfuzunu arttırmışlar, hem de ülkede dönüştürücü bir yönetici kitlenin oluşmasına ön ayak olmuşlardı. Özellikle Rockefeller Vakfı’nın Beşeri Bilimler Bölümü’nün müdür yardımcısı John Marshall’ın 1948 yılındaki ilk Türkiye ziyaretinden itibaren bilim ve sanat alanının önde gelen isimleriyle birebir kurduğu ilişkiler döneme damgasını vurmuştu. Rockefeller bursları için ümit vaat eden akademisyenleri ve sanatçıları belirlemek onun işiydi. Osmanlı-İslam tarihiyle ilgili araştırmaları, edebiyat çevirilerini, tiyatro ve konservatuvarların yenilenmesini finanse etmişti.

Tarihçi Ali Erken’in kaleme aldığı ve Vakıfbank Yayınları arasında çıkan ‘Amerika ve Modern Türkiye’nin Oluşumu’ kitabında yer verdiği bilgiler oldukça çarpıcı. İşte Türk sanat ve edebiyat dünyasında o dönem Rockefeller bursundan yararlananlardan bazıları:

ARŞİV ZİYARETİ

- 1954 ile 1965 arasında önemli sayıda Türk tarihçi, edebiyatçı ve filozof Rockefeller burslarından yararlandı. O tarihte Ankara Üniversitesi’nde önde gelen bir tarih profesörü olan Halil İnalcık’a bir araştırma bursu verilmişti. İnalcık bir Osmanlı tarihçisiydi ama Amerikan tarihi araştırmalarına ilgisi artıyor, bu alandaki çalışmalar hakkında bilgi sahibi olmak için ABD’yi, özellikle de Harvard Üniversitesi’ni ziyaret etmek istiyordu. 1956 yılında ABD’ye gitti, arşivleri ziyaret etti ve Amerikan tarihiyle ilgili dersler aldı.

GELENEKSEL HİSSİ HAYATA GEÇİRDİ

- Vakıf geleneksel sanatlar alanında da iki araştırma bursu vermişti. Türkiye’nin önde gelen seramik sanatçılarından Füreya Koral’a 1957’de ABD’yi ziyaret etmesi için burs verildi. Koral burs belgelerinde bu alanda ‘geleneksel hissi hayata geçirmiş bir sanatçı’ olarak tanımlanıyordu.

FUZÛLÎ ARAŞTIRMALARINA BURS

Yazının Devamını Oku

Medyada tek başına 52 yıl

Basın dünyasının en nevi şahsına münhasır isimlerinden biridir Güngör Denizaşan. Gazeteciliğe 1957 yılında çok gezdiği, bütün davetlere katıldığı için Akşam gazetesinde cemiyet haberleri yazarak başlasa da 52 yıl boyunca tek başına yürüdü bu yolda.

Bir tek çok sevdiği ve hayatının 18 yılını beraber geçirdiği, “Benim yazı işleri müdürüm” dediği sevimli köpeği Tanti hariç.

‘Sosyete 13’ olarak 1967 yılında çıkarmaya başladığı gazetesini ‘Gazette 13 International’ adıyla yayınlamayı sürdürdü. Ta ki geçen yıl bu aylarda, 507’nci sayısıyla yayın hayatına son noktayı koyana kadar.

Türkiye’deki iş, sanat, siyaset, basın ve spor dünyasının önde gelen isimlerinin rol aldığı 52 yıllık fotoroman adeta gazetenin ciltleri. Orada yayımlanan fotoğraflar eminim pek çok kişinin aile albümünde bile yoktur.



Gerek yaşadığı ekonomik sıkıntılar, gerek bozulan sağlığı, bedelsiz dağıttığı, iki ayda bir yayımlanan bu güleryüzlü mizahi toplum gazetesini çıkarmasını imkânsız hale getirdi.

Yazının Devamını Oku

Türk edebiyatının en ‘fit’ yazarları

İstanbul Müzayede, 2004 yılından bu yana özelikle belge doküman ve kitap üzerine müzayedeler düzenliyor.

Son yıllarda bu tür materyalin meraklılarında gözle görülür bir artış var. Batı’daki kadar olmasa da yazarların, sanatçıların, politikacıların imzalı kitapları, el yazısı mektupları ya da fotoğrafları nadirliklerine göre iyi paralara el değiştiriyor.

İstanbul Müzayede’nin 21 Ocak tarihinde saat 21.00’da online olarak gerçekleştireceği açık arttırmanın adı ‘Anılar ve İmzalar’ adını taşıyor. Sakallı Celal’den Talat Paşa’ya, Peyami Safa’dan Fikret Adil’e, Yahya Kemal’den Ece Ayhan’a, Nâzım Hikmet’ten Bülent Ecevit’e kadar Türk edebiyat ve kültür hayatının en önemli yazarlarının imzalı kitap, fotoğraf ve mektupları müzayedede yer alıyor.

Şirketin www.istanbulmuzayede.com sitesinde online katalog mevcut. Merak ettim, kimlerin imzalı kitapları var ve ne kadara satılıyor diye.

Kataloğun ilk sırasında Rıza Tevfik’in (Bölükbaşı) imzalı fotoğrafları karşıladı beni. Türk edebiyatının ve siyasetinin en ilginç isimlerinden biri Rıza Tevfik. Felsefeye merakı yüzünden ‘Feylesof’ Rıza olarak anılsa da tıp eğitimi almış, Osmanlı döneminde milletvekilliği, eğitim bakanlığı yapmış. Şair ve yazar.

Gelelim Rıza Tevfik’in müzayededeki imzalı fotoğraflarına... Tolstoy’u andıran sakallarıyla bir 19. yüzyıl Rus yazarlarını andıran iki fotoğraf; birinde yanında Şerif Muhittin Targan bulunuyor. Üçüncüsü ise daha genç yaşlarda çekilmiş ve üstü çıplak bir fotoğraf. Bunların dışında kızı ve torununa yazdığı el yazısı mektupları da satışa sunulmuş.

Katalogda dikkatimi çeken bir diğer fotoğraf ise Necip Fazıl Kısakürek’e ait. Gençlik yıllarında yanında bir arkadaşıyla, Büyük Doğu’yu çıkarmadan önce,  plajda çekilmiş bir fotoğraf bu da. İmzalı ve ithaflı kitaplarının yanında bu fotoğrafı da satılıyor.

Yazının Devamını Oku

Mesut Özil’in Osmanlı ‘şıklığı’

Türkiye’de futbol gündeminin birinci maddesi Mesut Özil’in Fenerbahçe’ye transferi.

Halen futbolcusu olduğu İngiliz takımı Arsenal’le yollarını ayırmak üzere olan Özil’in Fenerbahçe ile masada olduğu söyleniyor.

Durum böyle olunca da bütün sarı-lacivertli camianın gözü doğal olarak Mesut Özil’in üzerinde.  

Özil’in dün Instagram hesabından eşi Amine Gülşe Özil ile birlikte fotoğrafını “Aşkımla kahve keyfi” notuyla paylaşması da bu transferle ilgili bir mesaj olarak algılandı ve bir Meksika dalgasına yol açtı sosyal medyada.



Eşiyle Türk kahvesi içtiği fotoğraf her ne kadar Türkiye’ye geleceği yönünde bir mesaj verse de yaşadıkları ortam, dekor tercihleri

Yazının Devamını Oku

Oğuz Atay’ın Suna Kan rüyası

Şehir efsanesi gibi anlatılan olaylardan biriydi. En son Fazıl Say sosyal medya hesabından paylaşınca yine gündeme geldi.

Olay şu: “Oğuz Atay üniversite yıllarında bir kızdan hoşlanmaktadır. Bu kız keman virtüözü Suna Kan’dır. Oğuz Atay, üç gece üst üste rüyasında Suna’nın konserini dinlediğini görünce pijamalı oluşundan utanıp, dördüncü gece lacivert takım elbisesini giyerek uyur.”

Fazıl Say paylaştığı bu alıntıya “Bilmiyorum bu gerçek mi? Her halukârda şahane duyarlılıkta bir anıymış. Çok sevdiğim yazar Oğuz Atay ve kemanın usta ismi Suna Kan. 1950’ler olmalı...” diye yorum yapmış.

Paylaşıma yapılan yorumlarda bu olayı Sunay Akın’ın gösterilerinde anlattığı yazılmıştı.



Bir diğer yorum ise “İTÜ Arı yıllığında arkadaşlarının Atay hakkında yazdığı bir şaka bu” şeklinde.

Yazının Devamını Oku

Hiç arabası olmadı bari durakta adı olsun

Toplumcu gerçekçi edebiyatımızın önemli adlarının başında gelir Orhan Kemal.

Hayatı geçim sıkıntıları içinde geçti. Hapislerde yattı. Yaşadığı çevreden besleniyordu; gözlemlediği, tanıdığı insanları anlattı romanlarında, hikâyelerinde. Mesela ‘Suçlu’, ‘Sokakların Çocuğu’, ‘Evlerden Biri’, ‘Müfettişler Müfettişi’, ‘Elli Kuruş’ gibi eserlerine Cibali semtinin ruhunu kattı.

Ölümsüz eserlerini yazdığı, ömrünün bir bölümünü geçirdiği, kitaplarına konu olan tütün fabrikasının arkasında bugün halen bulunan evinin çok yakınına, 1 Ocak 2021’de Eminönü-Alibeyköy tramvay hattı açılıyor.

Türkiye Yazarlar Sendikası, yılbaşında açılacak olan Eminönü-Alibeyköy tramvay hattında bulunan Cibali durağının adının ‘Orhan Kemal Durağı’ olarak değiştirilmesi için bir imza kampanyası başlattı.



Sendikanın change.org üzerinden yürütülen kampanya duyurusunda şöyle deniyor: “Eminönü-Cibali-Alibeyköy tramvay hattının yılbaşında ulaşıma açılacağı kamuoyuna duyurulmuş bulunuyor. Bu hatta bulunan Cibali Durağı’na, bu semtte uzun yıllar yaşamış, unutulmaz pek çok yapıtını oradaki evinde yazmış Orhan Kemal’in adının verilmesi ile ilgili kampanya başlatılmış bulunuyor. Türkiye Yazarlar Sendikası olarak, 50. ölüm yıldönümünde, emekçi halkın yazarı Orhan Kemal’in ismini Cibali ile özdeşleştirecek bu kararın alınmasını destekliyor ve sendikamızın talebi olarak kamuoyuna duyuruyoruz.”

Yazının Devamını Oku

Doktor Jivago yoksa Nâzım Hikmet mi?

Sanal ortamdaki bilgi kirliliğine son isyan İlber Ortaylı’dan geldi.

Geçen pazar Hürriyet’teki köşesinde yazdığına göre onu çıldırtan “Nâzım Hikmet’in dedesinin Yahudi olduğu” iddiasıydı. Cehaletsavarlığıyla tanınan İlber Hoca, sürekli ısıtılarak gündeme sokulan bu ‘uçurma’yı düzeltmek zorunda hissetmiş kendisini. 



“Bu saçmalık bir yana, Konstantin Borzecki (Borjenski okunur) Polonyalı bir konttur. 1848 İhtilali sırasında cumhuriyet ilan eden Macar Kossuth Lajos’un kıtalarıyla birlikte Avusturya ve Rusya’ya karşı ayaklandılar. İhtilal ciddiydi, Avusturya baş edemeyince başbakan Metternich Rusya’dan yardım istedi. I. Nikola’nın amansız mareşali Ivan Paskevich Macar alaylarına karşı galiba bir parça daha merhametliymiş. Polonyalıları ise feci şekilde bastırıyordu. Macar-Polonyalı müşterek kuvvetinin başında Polonyalı General Jozef Bem vardı. Bize sığındılar. Türkiye bu sığınan askerleri Avusturya ve Rusya’ya iade etmedi. General Bem (Murad Paşa) ve Borzecki (Mustafa Celâleddin Paşa), tıpkı Czajkowski (Sadık Paşa) ve Koscielski (Sefer Paşa) gibi Müslüman olanlardandır.

Albay Borzecki’nin bütün vücudu yaralarla doluymuş. Tam bir savaşçıydı. Osmanlı ordusunda haritacılık ve topçuluk alanında önemli katkıları olduğu bilinir. Kırım Savaşı’nın komutanı Ömer Rüştü Paşa’nın kızıyla evlendi ve 1875 Karadağ Savaşı’nda şehit düştü.”

İlber Hoca’nın bu düzeltmesi beni Haluk Oral’ın 2019 yılında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan ‘Nâzım Hikmet’in Yolculuğu’ kitabına götürdü. Haluk Oral tamamen belgelere dayanarak yazmıştı kitabını. Orada Konstantin Borzecki ya da Müslüman olunca aldığı adla Mustafa Celâleddin Paşa’nın hayatının ilginç detaylarını bulabilirsiniz. Hatta anneannesinin babası Müşir Mehmet Ali Paşa’nın da Nâzım’a devrolan şiir geninin izini buradan takip edebilirsiniz. Bu arada Müşir Mehmet Ali Paşa’nın hayatının da en az Mustafa Celâleddin Paşa kadar ilginç olduğunu göreceksiniz.

Yazının Devamını Oku

Neruda anılarında hizmetçisine tecavüz ettiğini anlatmıştı

Taciz ifşalarının ardından yaşanan en büyük tartışma, edebiyatçıların/sanatçıların eserleriyle kişiliklerinin ayrı ayrı değerlendirilip değerlendirilemeyeceği.

Görüşler muhtelif. Tacizin gölgesi, eserin üzerine bir kez düştü mü kolay kolay silinmeyeceğini savunan da var, ikisini ayrı değerlendirmek gerektiğini söyleyen de.

Böyle bir tartışma en son 2018 yılında Şili’de yaşanmıştı. Üstelik bir ulusal kahraman olarak kabul edilen, Latin Amerikalıların hayat mücadelelerini kaydeden şiirleriyle olduğu kadar, kendi hayatıyla diktatörlüğe karşı bir direniş sembolü olarak da edebiyat tarihinin önemli isimleri arasında sayılan Pablo Neruda için.



Ünlü şairin adı Şili’nin Santiago Havaalanı’na verilmek istenince, insan hakları savunucuları ve aktivistler bu karara itiraz etmişti. İtirazın nedeni de Neruda’nın anılarında bir hizmetçiye tecavüz ettiğini yazmasıydı. Aktivistler Nobel Edebiyat Ödüllü Pablo Neruda’nın itibar ve saygınlığının Şili’de açık açık tartışılmasına neden olmuşlardı.

SANATÇI OLMASI TECAVÜZCÜ OLMAKTAN MUAF TUTAR MI?

Yazının Devamını Oku

Sincanlı Kafka Hasan Ali Toptaş

Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri Hasan Ali Toptaş. Bir seri ‘taciz’ ifşasıyla gündeme gelmesi, her ne kadar özür dilese de şüphesiz üzücü. Peki bütün bu yaşananlar onun edebiyatını zedeler mi? Edebiyat tarihine baktığımızda genellikle yazarların yaşamlarıyla yapıtlarının ayrı kefelere konduğunu görürüz. Toptaş’ın yazdıkları ‘tacizlerini’ tabii ki hafifletmez. Ama yazdıklarını da bence zedelemez. Peki, kimdir Hasan Ali Toptaş, nasıl bir yazardır?

Her ne kadar kendisini, daha doğrusu edebiyatçı kişiliğini “Şehrazat ile Beckett’ın evliliğinden doğmuş bir çocuğum” diyerek tanımlasa da geniş kitle onu ‘Sincanlı Kafka’ olarak tanıdı.

Bunda adının edebiyat dünyasında ilk duyulmaya başladığı yıllarda bir devlet kurumunda, Maliye Bakanlığı’nda veznedarlık ve icra memurluğu yapmasının da etkisi vardı. Yazdıkları olmasa da yaşam biçimiyle çok sevdiği Kafka’ya benzetilmişti en başta.

İçine kapalı, çekingen yapısı, sade memur hayatıyla Sincanlı Kafka’ydı o.

Bir de yaşadığı ve kendisinin de Kafkaesk olarak yorumladığı bir olay neden olmuştu bu ismin yerleşmesinde.

28 ŞUBAT VE SİNCAN

Bin Hüzünlü Haz’ adlı romanı ile Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandığı 1999 yılıydı. Edebiyat dünyasında adının iyiden iyiye duyulduğu, ünlü ve ödüllü bir romancıydı artık.

Ankara’nın 20-25 kilometre uzaklıktaki küçük ilçesi Sincan’da, oğlu ile 43 metrekarelik bir evde yaşıyordu. Cevdet Kudret Ödülü’nü kazandığının açıklanmasından sonra bir televizyon kanalından aranıp kendisiyle röportaj yapmak istemişlerdi. Ertesi gün çekimler yapılmış, Sincan sokaklarında dolaşılmış ve ödül üzerine düşünceleri alınmıştı.

O gece ödül haberinin verilişini şöyle anlatmıştı

Yazının Devamını Oku

Devlet Tiyatroları’nda korona sessizliği

Devlet Tiyatroları’nın emektar dekor ve kostüm tasarımcısı Ali Cem Köroğlu’nun COVID-19 nedeniyle Ankara’da tedavi gördüğü hastanede 5 Aralık’ta hayatını kaybetmesi üzerine başlayan tartışmalar devam ediyor.

Kurumdaki salgının merkez üssü olarak İzmir gösteriliyor.

Nedenine gelince...

Köroğlu, son olarak İzmir Devlet Tiyatroları’nda prömiyeri yapılan ve kadrosunda pek çok tiyatro çalışanının koronavirüse yakalandığı ‘Karıncalar/Bir Savaş Vardı’ oyununda görev yapmıştı.

TEK KİŞİLİK OYUNDA SONUÇ 50 POZİTİF

Boris Vian–John Steinback imzası taşıyan ve Işıl Yüce ile Ülkü Tamer’in çevirdiği oyunda savaşın tam kalbinde yer alan bir askerin tuttuğu günlükteki hikâyeler anlatılıyor. Prömiyeri 24 Kasım’da yapılan tek kişilik oyunda askeri, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt’un oğlu Akın Kurt oynuyor. Prömiyerden bir gün sonra test yaptıran Akın Kurt’un COVID-19 testi pozitif çıkınca bütün ekibe de test yaptırılıyor ve İzmir DT’deki 50 kişinin daha hastalığa yakalandığı anlaşılıyor.

İddiaya göre Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt korona tedavisi görüyordu ve eşi karantinada olması gerekirken oğlunun oyununu izlemek için İzmir’e gelmişti. Akın Kurt da bu durumu bile bile sahneye çıkmıştı.

Yazının Devamını Oku

Meydanları sanatın ışığı aydınlatacak

COVID-19 tedbirleri kapsamında alınan önlemler yeni bir normali karşımıza çıkardı. Her an bir kültür-sanat etkinliğinin iptal haberi ya da saat değişikliği bilgisi geliyor.

Bu yıl aralık ayına alınan çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, hafta sonu sokağa çıkma yasakları nedeniyle tarihlerinde revize yapmak zorunda kaldı. İstanbul Kongre Merkezi’nde 14-20 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilmesi planlanan fuar, 14-15 Aralık ön izleme, 16-17-18 genel izleyici olarak devam edecek ve sona erecek.



Contemporary İstanbul ekibinin de dahil olduğu Çağdaş İstanbul Vakfı, bir başka sanat projesiyle de bütün İstanbul’u açık havada sanatın ışığıyla buluşturacak.

‘İstanbul The Lights’ projesi kapsamında ışık ve dijital enstelasyonları, dev heykeller, dev led ekranlarda yeni nesil medya eserleri, İstanbul’un park ve meydanlarında İstanbullularla buluşacak. Şehrin geneline yayılmış ‘augmented reality’ (arttırılmış gerçeklik) tekniği ile üretilmiş eserleri sanatseverler mobil cihazları ile deneyimleyebilecekler. Etkinlik dahilinde İstanbul’da mapping gösterisi de yapılacak.

Yazının Devamını Oku

10 Kasım anısıyla Türkiye’yi ağlatmıştı

Bu yıl Sabancı Holding’in hazırladığı 10 Kasım filmi, “O gün bütün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı” cümlesinin hikâyesini canlandırarak gözlerimizi yaşartmıştı.

Filmde 17 Kasım 1938’de Kabataş Erkek Lisesi’nde yaşanan gerçek bir olaydan esinlenilmişti. Edebiyat öğretmeni, Atatürk’ün ölümü üzerine öğrencilerden duygularını anlatan birer kompozisyon yazmalarını istemiş, içlerinden biri sadece bir cümle yazabildiğini söyleyip bu cümleyi okumuştu. Ve bütün Türkiye’nin ruh halini tek cümleyle özetlemişti.



Olayın gerçek hikâyesini 32. Gün yapımı ‘Atatürk’ün Son Yolculuğu’ belgeselinde Ali Nejat Ölçen anlatmıştı. O cümleyi yazan öğrenci, Ölçen’in sıra arkadaşı Faruk Dursunoğlu’ydu. Kompozisyon ödevini veren edebiyat hocası ise Nihat Sami Banarlı. Ünlü edebiyatçı bu cümle üzerine gözyaşlarını tutamamıştı, Ölçen’in anlattığına göre.

Yazının Devamını Oku