Geriİhsan Yılmaz İspanya’da Carmen, Türkiye’de Nurten
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İspanya’da Carmen, Türkiye’de Nurten

İspanya'nın en önemli edebiyat ödüllerinden biri ‘Planeta’. Hatta Nobel’den sonra ikinci sırada olduğu iddia ediliyor. Çünkü kazanan esere verilen para ödülü yaklaşık 1 milyon Euro.

İşte bu önemli ödülün verileceği tören 15 Ekim’de Barselona’da yapılmış. Ve ödülü son yıllarda yayımladığı romanlarla çok satanlar listelerinin gediklisi ve oldukça popüler bir isim olan Carmen Mola kazanmış. Bütün salon merak içinde o güne kadar medyaya hiç çıkmamış, yayınevinin Madrid’de bir lisede öğretmen olarak lanse ettiği yazarı beklerken üç erkek sahneye çıkmış ödülü almak için.

İspanya’da Carmen, Türkiye’de Nurten

‘La Novia Gitana’, ‘La Red Purpura’ ve ‘La Nena en Alfaguara’ adlı romanların gerçek yazarlarının Carmen Mola takma adını kullanan Antonio Mercero, Jorge Diaz ve Agustin Martinez olduğu ortaya çıkmış böylece. Dün çıkan haberlere göre gerçeğin ödül töreninde ortaya çıkmasıyla yaşanan tartışmalara cevap veren üç İspanyol yazar, “Hiçbir zaman üç erkek olarak bir kadının arkasına saklanmadık. Saklandığımız bir isimdi” demişler.

GİZLİ KALMIŞ İSTANBUL’UN GİZLİ YAZARI

Carmen Mola örneğine benzer bir olay bizde de yaşanmıştı ve bizim Carmen’imizin adı Nurten Ay’dı.

Yıl 1991. Türkiye’nin önemli edebiyat ödüllerinden biri olan ‘Haldun Taner Öykü Ödülü’nün sonuçları açıklanmış ve ödül, usta yazar Adnan Özyalçıner’in ‘Cambazlar Savaşı Yitirdi’ kitabı ile o güne kadar adı hiç duyulmamış bir yazar olan Nurten Ay’ın ‘Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’ arasında paylaştırılmıştı.

Önce, Nurten Ay çok kolay akla gelebilecek bir takma isim olarak algılandı. Herkes bakalım arkasından kim çıkacak diye merak etmeye başladı. Ama tören günü geldiğinde hiç de öyle olmadı. Nurten Ay, gerçek biriydi ve gelip ödülünü aldı. Genç ve güzel bir kadının ilk öyküsüyle ödül alması çekici bir haberdi ve tüm gazeteler Nurten Ay’a geniş yer verdiler.

Nurten Ay, büyük bir şirkette yönetici asistanı olarak çalışıyordu. Verdiği ilk izlenim, edebiyatla ilgisinin çok da derin olmadığı yönündeydi. Oysa ‘Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’ndaki bilinç akışı tekniği, postmodern denilebilecek kurgu, ciddi bir edebiyat birikimine sahip bir yazarın kaleminden çıktığını gösteriyordu.

16 YIL SONRA ORTAYA ÇIKTI

Nurten Ay adı bu törenden sonra bir daha duyulmadı. Türk edebiyatının bu sırrının çözülmesi için aradan 16 yıl geçmesi gerekiyordu. 2007 yılında beyin tümörü teşhisiyle uzun süredir tedavi gören yazar Ali Teoman kendi külliyatını tamamlamak isteyince ortaya çıkmış ve ‘Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’nın gizli yazarının kendisi olduğunu açıklamıştı. 2011 yılında hayata veda eden yazar, bunun kendi isteğiyle düzenlenmiş bir oyun olduğunu belirterek şu açıklamayı yapmıştı: “Bu adi dolandırıcılık değil, yazınsal bir oyundur. Nurten Ay birkaç kez oyunu bırakmak istedi. Onu ikna ettim. Bunca yıl açık vermeden bana yardım ettiği için kendisine çok teşekkür ederim.”

Nurten Ay ise sadece “Üzerimde bir emanet vardı, şimdi geri verdim” demekle yetinecekti.

İspanya’da Carmen, Türkiye’de Nurten

ANILARINI YAZAN MARLON BRANDO’DAN URSULA ANDRESS’E TELEFON: ‘SENİNLE HİÇ SEVİŞMİŞ MİYDİK?’

Yazar, bibliyofil ve koleksiyoner Selçuk Altun, bir tür okuma güncesi olan ‘Kitap İçin’ yazılarını 2004 yılında ayda bir Cumhuriyet Kitap ekinde yayımlamaya başlamıştı. Altun’un ‘Kitap İçin’ safarisi halen Ot dergisinde devam ediyor ve her bin maddeyi bir araya getiren kitapların dördüncüsü de geçen aylarda çıktı.

İspanya’da Carmen, Türkiye’de Nurten

Aforizma, alıntı, anı, eleştiri, günlük, gözlem, kıssa, kinaye, öneri ve polemik gibi başlıklara ayrılabilecek kitabın maddelerinden benim en çok sevdiklerim ‘Küresel Kültürazzi’ başlığı altında yazılanlar. Edebiyatçıların, sanatçıların özel hayatlarına dair bilgi ve dedikodular. Kimin ilgisini çekmez ki? Bizim yazar ve sanatçılarımız için böyle bir liste yapılabilir mi? İşte kitaptan seçtiklerim:

Marlon Brando, özyaşamöyküsünün seviştiği kadınlar bölümünü yazarken Roma’da yaşayan Ursula Andress’i arayıp, hiç sevişip sevişmediklerini sorar.

İspanya’da Carmen, Türkiye’de NurtenMarlon Brando ve Ursula Andress

Charles Dickens yüzü kuzeye dönük uyurdu, bu yöntemin ona ilham aşıladığı kanısındaydı. Üstat, uğur için her şeye üç kez dokunurdu.

Truman Capote yalnızca sarı kâğıda yazardı.

Balzac yazma sürecinde seksten kaçınırdı. Ne zaman bir kadınla birlikte olsa, ‘Bir başyapıt daha ziyan oldu’ diye iç geçirirdi.

Voltaire ve Mark Twain yatakta yazarlardı, uykusuzluk dönemlerinde Ernest Hemingway de yatakta çalışırdı.

Ernest Hemingway gibi babası ve oğlu da intihar ettiler. Ernest Hemingway ile doktor olan babasının intihar ettikleri tabanca aynıydı.

Agatha Christie, 4 Aralık 1926’da kaybolunca polis onun kocasını soruşturamadı. Müthiş bir tanığı vardı; metresi Nancy Neele’nin evindeydi.

William B. Yeats 1923 Nobel’ini kazandığında, kendisine uzata uzata müjdeleyen şahsa, ‘Tanrı aşkına kısa kes ve ne kadar para kazandığımı söyle’ der.

George Bernard Shaw 1925 Nobel’ini kazanınca güya ondan o kadar çok kişi borç ister ki, parasal ödülden vazgeçer.

Honore de Balzac, ‘Goriot Baba’yı kırk günde yazdı; yüklü borcunu bir an önce ödeyebilmek istiyordu.

Nabokov’dan çok önce 1916’da Heinz von Lichberg (1890-1951) yazdığı kısa öyküde, yaşlı bir adamın tutkuyla bağlandığı bir kızı anlatmıştı ve adı Lolita’ydı.

T.S. Eliot ve Samuel Beckett; iki nobelist usta da nefes darlığından (sigara!) öldü.

- Şoförü fren yerine gaza basınca otomobili Seine Nehri’ne uçan balerin Isadora Duncan’ın kazada iki çocuğu öldü; derken sevgilisinin Bugatti’sinde, Nice’te hız yaparken, şalı arabanın tekerleğine dolandı ve boynu kırılarak öldü. İkinci kocası Rus şair Sergey Yesenin ise intihar etmişti.

- Nazi işbirlikçisi ama iyi yazar Knut Hamsun 25 yaşındayken vereme yakalanınca, ona üç ay ömür biçtiler. Sonunda öldüğünde 93 yaşındaydı.

X

'Üç Güzeller'in arkasında kim var

Türk resminin büyük ustası İbrahim Çallı’nın şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı sergisi açıldı İzmir’deki Folkart Gallery’de.

‘Türk Resminin Bohem ve Asi Fırçası: İbrahim Çallı’ adlı sergide sanatçının çeşitli koleksiyonlardan derlenen 80 resmi bir araya getirilmiş. Başta Atatürk olmak üzere İsmet İnönü, Keriman Halis gibi önemli portreleri, natürmortları, manzara resimleri yer alıyor.

Serginin ilginç eserlerinden biri ‘Üç Güzeller’ adını taşıyor.



Eserde Çallı’nın imzası bulunmuyor. Ancak onu İbrahim Çallı’ya ait kılan o kadar çok veri var ki. Bunların başında tabii ki gerçek imzası sayılan üslubu geliyor.

Yazının Devamını Oku

Çiçek yerine fidan bağışı

Borusan Filarmoni Orkestrası’nın ay başında Zorlu PSM’de verdiği konser sırasında dikkatimi çekmişti.

Orkestrayı Şef Gürer Aykal’ın yönettiği konserin solisti viyolonsel sanatçısı Pablo Ferrández’di.



Solistin bölümü bitince ya da konserin sonunda, kendisine ve orkestra şefine çiçek verilir. Bu konserde hem solist Fernandez’e hem de Şef Gürer Aykal’a rulo şeklinde katlanmış birer kâğıt verildi. Her ikisi de şaşkınlık içinde aldı rulolarını. Onlar kadar seyirci olarak bizler de merak ettik çiçek yerine verilenin ne olduğunu.

Yazının Devamını Oku

‘Karadut’un yasak aşkı

Beyoğlu Kültür Yolu kapsamındaki etkinlikler sona erdi ama sabit kültür mekânları sanatseverleri ağırlamaya devam ediyor. Bunlardan biri de ‘Meşher’.

Yaklaşık 1850–1950 arasında Türkiye’de yaşamış ve yaratmış sanatçı kadınların eserlerinden bir seçkinin yer aldığı ‘Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı’ sergisini gezdim.

Deniz Artun’un üstlendiği sergi, ismini Şükran Aziz’in bir eserinden alıyormuş ve çoğunluğu ‘ben’leşememiş ve dolayısıyla sanat tarihi tarafından kaydedilememiş kadınları tek tek fark etmenin yanı sıra, kolektif bir ‘biz’in oluşabilme koşullarını araştırıyormuş verilen bilgiye göre.

117 sanatçıdan 232 eser sergileniyor Meşher’in üç katında.

Kadın heykel sanatçılarının yaptığı büstlerin yer aldığı vitrinde tanıdık isimler görüyorum. Bunlardan birisi de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun büstüydü. Merak edip bakıyorum, hangi kadın sanatçının elinden çıkmış diye. İmza beni tutkulu ve bir o kadar da hüzünlü bir aşk hikâyesine götürüyor.

Bedri Rahmi’nin büstünü yapan sanatçı Mari Gerekmezyan.

İsim pek çok kişiye ilk anda bir şey ifade etmeyebilir belki ama Bedri Rahmi’nin ünlü ‘Karadut’ şiirini hatırlayacaklardır.

Yazının Devamını Oku

Attilâ İlhan’ın ailesi dışında kimsenin bilmediği mektuplar 70 yıl sonra hurdacıdan çıktı

Türk edebiyatının büyük ustası Attilâ İlhan’ın kardeşi Cengiz İlhan’a yazdığı mektupları, önümüzdeki hafta Kaynak Yayınları tarafından ‘Kardeşime Mektuplar’ adıyla yayımlanıyor.

Mektuplar, edebiyat tarihimizde başlı başına bir ekol oluşturmuş ve eserleriyle silinmeyecek bir iz bırakmış Attilâ İlhan’ın yazarlık süreci açısından zengin bir içeriğe ve öğreticiliğe sahip.

İlk kez gün ışığına çıkan bu mektupların kitaplaşma serüveni de oldukça ilginç.



TESADÜFEN BULUNDU

Attilâ İlhan

Yazının Devamını Oku

Bu yol hiç kapanmasın

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, Atatürk Kültür Merkezi’nin açılışıyla startını verdiği “Beyoğlu Kültür Yolu Festivali”, tam anlamıyla bir kültür maratonu.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden başlayıp Galataport, Tünel, İstiklal Caddesi ve Atatürk Kültür Merkezi’nde sona eren güzergâhta 41 adet kapalı, 24 adet açık mekân olmak üzere toplam 65 noktada sanat ve kültür etkinlikleri düzenleniyor. Tüm sergi ve etkinlik mekânlarına ek, Beyoğlu sokakları ile Beyoğlu’nda bulunan müze ve galerilerin de festival mekânlarına eklenmesiyle bu rakam 65 noktaya ulaşıyor.



Klasik sanattan güncel sanata, dijital sanattan sinemaya, çağdaş sanatçıların çalışmalarından üniversiteli öğrencilerin çalışmalarına, özel koleksiyon eserlerinden festival için üretilmiş eserlere, edebiyattan dansa ve müziğe kadar birçok farklı disiplini bir arada görebiliyorsunuz bu maraton boyunca.

MAKSİM SÜRPRİZİ

İstiklal Caddesi boyunca pek çok noktada sürpriz etkinlikle karşılaşmak mümkün. Benim için sürpriz mekânlardan biri eski Maksim oldu.

Yazının Devamını Oku

AKM’yi o kapattı o açıyor

Atatürk Kültür Merkezi’nin yeni binası, 29 Ekim Cuma günü, Cumhuriyet Bayramı’nda kapılarını ‘Sinan’ operasıyla açıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siparişi olan operayı Hasan Uçarsu besteledi. Librettosunu Halit Refiğ’in aynı adlı senaryosundan hareketle Bertan Rona’nın yazdığı ‘Sinan’ operasında orkestrayı Şef Gürer Aykal yönetecek. Eser iki perdeden oluşuyor.



Besteci Hasan Uçarsu, “Mimar Sinan, doğduğum, büyüdüğüm ve halen yaşadığım kent olan İstanbul’a karakterini, ruhunu, kimliğini veren çok özel bir insandır” diye duygularını ifade ediyor.

29 Ekim’deki açılışa katılacak olanlar ‘Sinan’ operasının dünyadaki ilk seslendirilişini de dinlemiş olacaklar.

Bir anlamda yeni AKM binasının açılışını

Yazının Devamını Oku

Sanat dünyası tarihi tersanede buluştu

Haliç’te Osmanlı döneminden kalma ‘Tersane İstanbul’, tarihinin en görkemli gecelerinden birini yaşadı önceki gün.

Kültür sanat dünyası Hasköy’de, eski adıyla Taşkızak Tersanesi’nde bir araya geldi. Pandemi sonrasında gerçekleşen ilk uluslararası sanat fuarı olan 16. ‘Contemporary Istanbul’un davetlilere özel yapılan açılışına ilgi büyüktü.

Haliç’i eski ihtişamına kavuşturmak ve şehrin yeni kültür sanat merkezi olmak için yola çıkan Tersane İstanbul, sanatseverlerden tam not aldı.



Akbank ana sponsorluğunda düzenlenen fuar, 9 bin 500 metrekareye yayılan üç kapalı salon ve 10 bin metrekare açık alanda 57 galeriyi ağırlıyor.

15 yıldır Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin sergi salonlarında düzenlenen fuar, Tersane İstanbul’un yüksek tavanlı tarihi dokusunda adeta başka bir kimliğe bürünmüş. Sergilenen eserler kadar böyle bir sanat etkinliğine sahne olan mekân da ziyaretçilerin ilgisini çekti. Özellikle deniz kıyısındaki açık alana kurulan büyük boyutlu heykeller

Yazının Devamını Oku

Nâzım Hikmet’in ‘Memet’leri

Nâzım Hikmet’in oğlu Mehmet Nâzım’ın hayat hikâyesinin anlatıldığı ‘İşitiyor musun Memet?’ kitabındaki bazı iddialar yayın dünyasında tartışma başlattı.

Gazeteci-yazar Sibel Oral, yakın çevresindeki dostlarının tanıklıkları ve arşiv belgelerine dayanarak oluşturduğu kitapta, Mehmet Nâzım’ın yakın dostu yazar Gündüz Vassaf’ın, özellikle Memet Fuat ve Nâzım Hikmet’in kitaplarını yayınlayan Adam Yayınları hakkındaki söylediklerine yazar ve eleştirmen Semih Gümüş’ten itiraz geldi.



Gündüz Vassaf kitapta Memet Fuat’ın, Nâzım Nikmet’in yıllarca mirasçısı, temsilcisi gibi davrandığını, her ne kadar annesiyle evli olsa da, Nâzım Hikmet ona ‘oğlum’ dese de biyolojik oğluymuş gibi tanınmaya pek de karşı çıkmadığını söylemişti.

İddiaları önemli bir ahlaki sorumsuzluk örneği olarak niteleyen Semih Gümüş, 1990-2015 yılları arasında on beş yıl boyunca Adam Yayınları’nda editör ve Adam Öykü dergisinin Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştığını, 2002’deki vefatına kadar da Memet Fuat’la birlikte çalışma fırsatı olduğunu, yapılan bu açıklamaların çamur atmaktan ibaret olduğunu belirtti.

SAĞLIĞINDA SEKİZ KİTABI YAYIMLANMIŞTI

Yazının Devamını Oku

'Tarih bir romana sığar mı?'

Son romanı ‘Veba Geceleri’yle, tarihi gerçek ve roman gerçeği tartışmasını yeniden alevlendiren Orhan Pamuk ile tarihçi Edhem Eldem mini bir söyleşi dizisinde bir araya geliyor.

Yapı Kredi Yayınları’nın Instagram hesabından yayınlanacak söyleşi yarın ve 30 Eylül Perşembe günleri iki bölüm halinde yayınlanacak ve yayının ertesi günü kurumun YouTube kanalından da izlenebilecekmiş.

Pamuk ve Eldem, “Bu hem tarihi bir roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir” diye başlayan ‘Veba Geceleri’ni, “Tarihçiyi yazardan ayıran özellikler neler? Bildiğimiz anlamda tarih yazımı nasıl ortaya çıktı? Tarihi roman türü içerisinde tarih nerede duruyor? Romancı ve tarihçi arasındaki ‘güç dengesi’ hakkında ne söylenebilir?” gibi soruların çerçevesinde konuşacaklar.



Tarihçi Edhem Eldem, Kitap-lık dergisinin 215’inci sayısında yer alan ‘Tarih bir adaya sığar mı?’ başlıklı incelemesinde tarihin romandaki yerini şöyle açıklıyor: “O dönemde Osmanlı topraklarında yaşanan ve görülen başlıca ümitler, kaygılar, meraklar, yenilikler, gelenekler, korkular, çekişmeler küçücük bir adada baş gösteriyor. [...] Orhan Pamuk’un Osmanlı tarihini bir adaya sığdırmayı, sıkıştırmayı başardığını söyleyebiliriz. Aslında Minger’e sığan sadece Osmanlı tarihi değildir; dünya tarihidir, hatta da genel anlamda tarihtir.”

Orhan Pamuk

Yazının Devamını Oku

Neş’e Erdok’un resim tutkusu

Beşiktaş Akaretler’deki Sıraevler’de düzenlenen Artweek, İstanbul’un sanat sezonu için hızlı bir açılış oldu. Sanatçıların ürettikleri yeni işleri görmek için büyük bir fırsat.

Eserleri sergilenen isimlerden biri de Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Neş’e Erdok. Artweek’te sanatseverler kadar genç sanatçılar da etrafını sarmıştı. Bir sevgi ve hayranlık halesinin içinde yaptığı son işleri anlatıyordu.

Neş’e Hanım 81 yaşında ve hep güncel. Geçen hafta Kitap Sanat ekinin kapağını kendisine ayırmıştık. Yapı Kredi Bomontiada’da yeni sergisi açıldı. Son iki yılda, yani evlerimize ve içimize kapandığımız süreçte o hep çalışmış. Geçirdiği ağır hastalık ve salgın, onu resim yapmaktan asla alıkoymamış.

Hüzün kadar gizemli bir enerji de barındıran o kendine has figürleriyle içinden geçtiği zamanın güncesini tutmuş bir anlamda. Çağımızın kanayan yarası göçler ve mülteciler de var resminde, pandemide yaşadıklarımız da. Hatta hepimizin içini yakan son orman yangınları da...

Erkan Aktuğ’a verdiği röportajında çalışma tutkusunu anlattığı bölümleri hayranlıkla okudum.

“Resim yapmazsam eğer yokmuşum gibi” diyen Erdok; “Uzun bir hastane süreci geçirmiştim. Hastaneden çıkıp eve geldiğimde hastalanmadan önce başladığım bir göç resmi vardı, yarım kalmıştı. Onu bitireyim dedim fakat sağ kolumu kaldıramıyordum, yürüyemiyordum. Bir yandan fizik tedavi gördüm, bir yandan da sol kolumla sağ koluma destek olarak o resmi bitirdim. Sonra da aşağı yukarı her ay bir resim yaptım. Ama eve kapalı olduğum için değil. Ben zaten resim yaparken kapanırım, buna alışkınım. Belki resim yapmasaydım çok kötü olabilirdim, bir de o var. Hep söylerim, resim yapmazsam kendimi yokmuş gibi hissediyorum, koronavirüs olsun olmasın” diye anlatıyor yaşadığı süreci.

Siz hep var olun Neş’e Hanım ve üretin. Üretmekteki tutkunuz ve azminiz bize örnek oluyor.

Neş’e Erdok

Yazının Devamını Oku

İşte Memet

Nâzım Hikmet’in Münevver Andaç’la birlikteliğinden olan tek çocuğuydu Mehmet. Annesi Münevver Andaç’la hayatının büyük bir bölümünü Paris’te geçirdi ve 15 Ekim 2018’de vefat etti.

Ressam Mehmet Nâzım hayatı boyunca medyadan uzak durdu, babasıyla ilgili hemen hemen hiç konuşmadı. Çok merak edildi ama hep Nâzım’ın oğlu olduğu için. Dostları verdikleri ölüm ilanında bile fotoğraf olarak Amerikalı aktör Gary Cooper’ın fotoğrafını kullanmışlardı. Bu onun bir fikri ve hayatını didik didik etmek isteyenlere karşı bir cevabı, son şakasıydı sanki.

Büyük çoğunluk onu Nâzım Hikmet’in “Karşı yaka memleket,/sesleniyorum Varna’dan/işitiyor musun?/Memet! Memet!/Karadeniz akıyor durmadan,/deli hasret, deli hasret,/oğlum, sana sesleniyorum,/işitiyor musun?/Memet! Memet!” şiirindeki Memet olarak biliyor.

Her ne kadar bazıları bu şiirin Piraye’nin ilk evliliğinden olan üvey oğlu Memet Fuat’a yazıldığını zannetse de.



Yazının Devamını Oku

Bu kez hayat sanatı taklit etti

Tarihin ilk estetik kuramı sayılan Platon’un mimesis kuramı, sanatın hayatı taklit ettiğini savunur.

Tarih boyunca sanat hayatla, hayat da sanatla anlamlandırılır hep. Felsefecileri, sanatçıları başından beri meşgul eden soruya bir cevap da kendiliğinden geldi geçtiğimiz hafta.

Kabil Havaalanı’nda yaşanan insanlık dramının görüntülerini izledik içimiz sızlayarak. Taliban’dan kaçmak için her yolu deneyen çaresiz insanlar, bırakın uçağın içine balık istifi dizilmeyi, kanatlarına kendilerini bağlamış, üzerine tırmanmış, tekerlek boşluklarına sığınmışlardı. Bu görüntüler Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından Halil Altındere’nin beş yıl önce sergilediği ‘Köfte Airlines’ işini hatırlattı. Sosyal medyada Altındere’nin işi ile Kabil’den çekilen fotoğraf yan yana konularak paylaşımlar yapıldı. Evet sanat hayatı taklit etmemiş, bu kez hayat sanatı taklit etmişti adeta.



Halil Altındere de fotoğrafları görünce çok şaşırmış. Hatta kendi eserinden bir detay mı paylaşılıyor diye şüphelenmiş. “Görüntünün gerçek olduğunu anladığımda da şok oldum” diyor.

Yazının Devamını Oku

Küçük Amal’ın yolculuğu İnatçı Keraban gibi oldu

Fransız yazar Jules Verne’in 1883 yılında yayımladığı ‘İnatçı Keraban’ romanının kahramanı Keraban Ağa’ya neden ‘inatçı’ sıfatının takıldığını bilir misiniz?

Konusu II. Mahmut döneminde, Osmanlı sınırları içindeki topraklarda geçen romanda bir ramazan günü Hollandalı tütün tüccarı ve uşağı İstanbul’a gelir ve iş yapacakları Keraban Ağa ile buluşurlar. Keraban misafirlerini akşam yemeği için Üsküdar’daki konağına davet eder. Ancak o gün Boğaz’dan karşıya geçiş için yeni bir vergi konmuştur. Keraban Ağa inat eder ve bu vergiyi vermemek için misafirleriyle birlikte Üsküdar’a Balkanlar, Kırım ve Kafkasya üzerinden bütün Karadeniz’i dolaşarak gider.

İnatçı Keraban’ın yaptığı gibi bir yolculuğun benzerini 9 yaşında Suriyeli bir mülteci kız çocuğunu simgeleyen 3,5 metre boyundaki bir kukla olan Küçük Amal yapmak zorunda kaldı. Bu kez neden Amal’ın inatçılığı değil, pandemi nedeniyle Yunan adaları ile Türkiye arasında yapılması yasaklanan seferlerdi.



‘The Walk - Yürüyüş’ projesi kapsamında Küçük Amal, 27 Temmuz günü ilk adımını attığı Gaziantep’in ardından Adana, Tarsus, Musalı Köyü - Mersin, Antalya, Pamukkale, Denizli, Selçuk, Urla, İzmir ve Çeşme’yi ziyaret etti. Önemli dernek, vakıf ve sanatçıların işbirliği ile hazırlanan kültür-sanat etkinliklerine katıldı.

Küçük Amal

Yazının Devamını Oku

Bu heykeller Türk Pop-Art’ı olabilir mi?

Diyarbakır'da karpuz, Rize’de çay bardağı, İnegöl’de çatala batırılmış köfte, Gemlik’te zeytin, Amasya’da elma, Korkuteli’nde bazlama...

Son yılların modası haline geldi; her kentin en meşhur ürünü neyse, kendini neyle bütünleştiriyorsa onun devasa heykelini en merkezi meydanına diktirmesi.

Bunların güzelliği-çirkinliği, sanatsal bir değerinin olup olmadığı çok tartışıldı. Ancak sanat dünyasında bu konuyu ciddiye alan pek çıkmamıştı. Zorunlu olarak görüş vermek dışında...



Son olarak sosyal medyada bir fırının reklam amaçlı yaptırdığı dev ekmek üzeri simit ve çay heykeli gündem oldu. Benzer tepkilerle karşılandı o da. Altına yorumlar yapıldı, estetik açıdan beğenilmedi, küçümsendi, çirkin bulundu.

Ancak bu kez başka bir şey daha oldu.

Yazının Devamını Oku

Tanpınar’ın yıllarca sakladığı peçete

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 120’nci doğum günü nedeniyle (23 Haziran 1901) geçen ay Beyoğlu Belediyesi tarafından Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde bir dizi etkinlik düzenlendi ve bir de ‘Tanpınar’ sergisi açıldı.

İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Arşivi’nden ve özel koleksiyonlardan derlenen eserlerden oluşan sergide Tanpınar’ın özel eşyasından elyazması metinlerine, kişisel notlarından imzalı kitaplarına kadar birçok kıymetli hatırası ilk kez görülüyor.

Tanpınar’ın üç beş fotoğrafını bilen edebiyatseverler için onun farklı dönemlerinden 80 adet resmini görmek serginin sürprizlerinden.

Kişisel eşyası arasında ömür boyu sakladığı bir peçete var ki, sanatçı dostlarının onun hakkındaki samimi düşüncelerini günümüze taşımış.



Füreya Koral, Hakkiye Koral, Mehmet Ali Cimcoz, Tarık Tekel

Yazının Devamını Oku

Sahaf Sakallı Lütfü’nün serencamı

Sahaf dünyasında şok etkisi yaratan bir haber çıktı geçen hafta sonu.

İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, 1 Temmuz’da Kadıköy Caferağa Mahallesi Mühürdar Sokak’ta bulunan bir sahafa baskın düzenlemiş ve yapılan aramalarda, ‘2863 Sayılı Kanun’ kapsamında olan ve Cumhurbaşkanlığı Osmanlı arşivleri tarafından da aranan 12 adet Osmanlı Devleti’nde ‘Kadı Hücceti’ olarak adlandırılan belgeler ve bu belgelerin kayıt altına alındığı ‘Kadı Sicili/Şeriye’ olarak adlandırılan klasör ele geçirilmiş. Belgelerde, Kastamonu Vilayeti Cide kazasında görevli kadılar tarafından görülen davalara ait kararların yazılı olduğu tespit edilmiş.

Haber pek çok yerde sahaf İsmail Lütfü S. büyük bir tarihi eser kaçakçılığı yaparken suçüstü yakalanmış gibi sunuldu.

Kimdir İsmail Lütfü S.?

Sahaf dünyasının ucundan kıyısından geçmiş hemen herkesin tanıdığı, son dönem İstanbul sahaflarının en önemli ve tanınmış isimlerinden Lütfü Seymen, daha çok bilinen adıyla Sakallı Lütfü.

CİMER’E ŞİKÂYET ETTİLER

Kitabiyat, yayıncılık, gazetecilik tarihine, okuma kültürüne, edebiyat tarihine büyük katkıları olan Sakallı Lütfü, dükkânıyla aynı adı taşıyan kitap ve sahaf kültürü dergisi ‘Müteferrika’yı 1993 yılından beri çıkarıyor. Son olarak 59’uncu sayısı bu ay yayımlandı.

Sahaf Müteferrika adlı sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Tanıdığım biri tarafından CİMER’e şikâyet edildiğimden ifadem alındı. Otuz seneye yakın elimde bulunan Cide şeriye sicillerinin elimde olmaması gerekiyormuş. Cide ve tarihine ilgi duymanın bedeli...” diye yazdı.

Çöpten bulmuş ve muhafaza etmişti belgeleri. Cide tarihi ile ilgili yazacağı kitabında kullanacaktı. Satışa çıkarmamış, kendi arşivinde saklamıştı. Kaldı ki internette şöyle bir arama yapsanız benzeri yüzlerce belge bulup satın almanız mümkün. Koca koca padişah fermanları müzayedelerde alınıp satılmıyor mu? Resmi kurumlar kendi ihtiyacı olan belgeleri satın alma yoluyla arşivlerine tekrar katabiliyorlar böyle müzayedelerden.

Yazının Devamını Oku

Afyon’a caz değil sucuk ve kaymak heykeli mi yakışır

Afyonkarahisar Kent Konseyi Başkanı Şemsettin Yasan’ın, bu yıl 21’incisi gerçekleştirilen Afyonkarahisar Caz Festivali için sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı skandal açıklama sosyal medyada tepkiyle karşılandı.

Yasan, festivale ilişkin sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda “700 bin nüfuslu Afyon’da Caz Festivali’ne kimler katılır? Yüzde bir olsa 7 bin kişi eder. Gelen bini bile bulmaz. Onun da yarısı protokol. O zaman niye?” diye sormuştu.



Şemsettin Yasan, paylaşımı üzerine gelen bir yoruma da “Ne yapılırsa halk için, halka göre yapılmalı. Halkın çoğunluğuna göre yapılmalı. Caz Festivali halkta karşılığı olmayan bir şey, bir etkinlik. Bize, yani çoğunluğa göre gereksiz ve lüzumsuzdur. Bu da benim bireysel düşünce tezahürümdür. Doğrulara sahip çıktığımız gibi yanlışı da görmezden gelemem” yanıtı vermişti.

Sosyal medyadaki tartışma Afyon’a neyin yakışıp yakışmayacağı üzerine ilerledi.

Sayın

Yazının Devamını Oku

Roman beklerken el yapımı keman geldi

2014 yılında kendini edebiyattan emekli edip roman yazmayı bıraktığını açıklamıştı Türk edebiyatının en özgün kalemlerinden İhsan Oktay Anar.

Bedir Acar’a verdiği röportajında “Severek yaptığım, zevk aldığım şeylerden biri de roman yazmaktı. Onu da tükettim. Yedi kitap yazdım, artık yeter. Sekizincisini yazarsam, bu bir tür enflasyon demektir. Bu yüzden başka bir türe geçebilirim. Bir işi tadında bırakmak gerekir. Elbette bu benim şahsi kanaatim” demişti, son romanı ‘Galiz Kahraman’ı çıkarttığı o yıl. Daha sonra sadece edebiyattan değil, çalıştığı Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden de emekli oldu.



Kendisini tanımayan bir sokak röportajcısının “Evrim teorisine inanır mısınız?” şeklindeki sorusuna verdiği cevapla gündeme gelince ya da bir tanıdığının yaramaz kedisinin kahve yaparken onu rahat bırakmadığı sevimli videoyla hasret giderdi hayranları.

En son yine bir internet sitesinde rastladım kendisine. Hayranları ondan yeni bir kitap beklerken o müzik aleti yapımına vermiş kendisini.

Romanlarında da görüldüğü gibi müzik bilgisiyle dikkat çeken

Yazının Devamını Oku

Edip’ten Alev’e aşk mektupları

Edebiyat tarihinin gizli kalmış bir aşkı daha mektuplar aracılığı ile gün yüzüne çıktı.

İkinci Yeni akımının en önemli ismi Edip Cansever’in seramik sanatçısı Alev Ebüzziya’ya yazdığı mektuplar ‘İki Satır, İki Satırdır’ başlığı ile Yapı Kredi Yayınları tarafından ilk kez kitaplaştırılarak yayımlandı. Habil Sağlam’ın hazırladığı kitapta Cansever’in Ebüzziya’ya yazdığı 123 mektup yer alıyor.



1962 ile 1976 yılları arasında kaleme alınmış mektuplar, 20’nci yüzyılın biri modern seramik alanında öncü bir rol oynayan, diğeri Türk şiirinin son büyük atılımında başı çeken iki sanatçıyı birbirine bağlıyor. Cansever bu bağı şöyle tanımlıyor mektubunda: “Sen çömlekçisin ben şair... Senin kullanacağın çamurlu tasta, benimki aslan ağzında. Sen rüyanda biçimler görürsün, ben kelime. Bizimki de kolay değil kardeşim. Kolay değil hani. Böyle çile çekmek sanat adına Tanrı’nın günü... Gördün mü, nasıl da uyuverdik O. Veli’nin şiir kalıbına: ‘Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi...’ değil de, değil de ikimiz de sanat delisi.”

Edip Cansever ile Alev Ebüzziya, 1960’lı yılların başında İstanbul’da bir arkadaş çevresinde tanışır. İstanbul’da başlayan mektuplaşmalar, Ebüzziya’nın 1962 yılında bir porselen fabrikasında tasarımcı olarak çalışmak üzere Danimarka’ya yerleşmesiyle birlikte İstanbul-Kopenhag hattında gidip gelmeye başlar. Yüz yüze görüşmeleri Alev Ebüzziya’nın tatil için İstanbul’a geldiği yaz aylarında olur. 1963 yılında David Siesby ile tanışan Ebüzziya, 1967 yılında evlenir. Cansever’in platonik aşkı bu süreçte sıkı bir dostluğa evrilse de mektuplarındaki tutku devam eder. Ebüzziya-Siesby evliliği 1977 yılında sona erdikten sonra Alev Ebüzziya, hayatındaki değişiklikler nedeniyle Cansever ile de yazışmayı keser. İkili mektupların kesilmesinden sonra bir daha görüşmez. Alev Ebüzziya, Cansever’in kendisine gönderdiği mektupları yarım asırdan fazla bir süre saklasa da Cansever 28 Kasım 1975 tarihli mektubunda kendisindeki mektupları (bütün mektupları) ‘üzülüyorum ama zorunluydu’ diyerek yırttığını yazar. Sanki bu mektupların bugüne kadar kalacağı ve okura ulaşacağı kehanetinde bulunur gibi şöyle der: “Gene de bir avuntu kalıyor. Şöyle: benim sana yazdıklarımda, biraz da senin bana yazdıkların yok mu? ‘Bir el karanfilin yanında kalır.”

60’LARIN BOHEM İSTANBUL’U

Yazının Devamını Oku