Paylaş
Artvin’den çıkıp dünya çapında bir sanatçı olmanın pek çok nedeni vardır ama ben en çok 1981 yılında yazdığını sevdim, belki de onun dünyasını tam olarak özetlediği için: “Ben çizgimi kedi bakışından çocuk bakışına geçiş gibi görüyorum. Şimdi dünyaya kedi ve çocuk gibi bakabiliyorum. Kedi, çocuk, bir de ben. Aslında neden bilmiyorum, ‘suyun şavkı’ bize de vuruyor... Söylemeyi unuttum bir de ağaç vardı.”

Selçuk Demirel, 1978 yılında yerleştiği Fransa’da 1981’den itibaren adını uluslararası alanda duyurdu ve çizimleri düzenli olarak Le Monde’da yayımlanmaya başladı. O zamandan beri Türkiye dışında Fransa’da Le Monde Diplomatique, Le Nouvell Observateur, Amerika’da The Washington Post, The New York Times, The Wall Street Journal gibi pek çok saygın gazete ve dergide yer aldı. Ellinin üzerinde kitaba imza atan Demirel’in Avrupa’da düzenli olarak sergilenen eserleri önemli koleksiyonlarda yer alıyor.
Bir tür monografi olarak da okunabilecek deneme türündeki son kitabı ‘Gökyüzüyle Yeryüzü Arasında’, onun Artvin’de başlayan hayatının önemli duraklarını ve dönüm noktalarını, sanata, dünyaya bakışını, şiirlerini, denemelerini, aforizmalarını, günlüklerini, röportajlarını ve soruşturmalara verdiği cevapları bir araya getiriyor.
ANNESİNİN SAKLADIĞI MEKTUPLAR
Kitabın çıkış noktası 1980’li yılların başında Fransa’dan annesine yazdığı üç mektubun tesadüfen karşısına çıkması. 2006’da annesini, 2009 yılında da babasını kaybettikten sonra iki kardeşi ve halalarıyla birlikte Çınarcık’taki evlerini boşaltırken çekmecelerdin birinin dibinden çıkmış mektuplar. O günlerde yaşadıklarını, yalnızlığını anlatmış uzun uzun. Sonrasında Fransa’ya dönüp arşivini gözden geçirerek günümüze kadar tuttuğu notlardan, yazıp biriktirdiklerinden oluşturmuş kitabını.
(Gökyüzüyle Yüz Yüze, Selçuk Demirel, Okuyan Us Yayınları)

EN ÇOK ÇİZGİYİ SEVDİ
“İlk çizgimi altı yaşımda çişimle kar üstüne çizmiştim” diye yazmış Selçuk Demirel. Sonrasında çizgisinin geçirdiği evrimi yine 1981 tarihli yazısında anlatıyor:
“Çizgim doğar doğmaz bir yığın politik, ekonomik, sosyolojik vb. problemi sırtlamak zorunda kaldı. Kendini yaşayamadan, elinde pankart, oradan oraya koştu. Kendi iç dalaşını, kendi iç hesaplaşmasını koşarken yaptı, yapabildiğince. Görevciydi. Kendini adamıştı. Bir memur gibi, bir işçi gibi sırtında taşıdı tüm görevlerini. Çize çize öğrendi. Tuhaf; kendi kendine öğrendi demiyorum. Ama bu alelacele doğmanın içinde ancak küçük ama onurlu kararlar almaya vakit bulabilmişti...
Karikatür demiyorum, özellikle diyemiyorum. Çizgi diyorum. Çizgiyle diyorum. Belki daha özgün bulduğumdandır. Kendimi bununla tanımlayabildiğimden olacak. Tüm olanaklarından yararlanmaya çalıştım. Gücümün yettiğince, başta sözlü olmak üzere anlatmanın her türlüsünü seviyordum. En çok da çizgiyle olanını...”

Paylaş