Geriİhsan Yılmaz Ay’a bak Tesla’yı gör
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ay’a bak Tesla’yı gör

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Milli Uzay Programı Tanıtım Toplantısı’ndaki konuşmasında “Milli Uzay Programı’nı dünyaya açıklıyorum ve diyorum ki gökyüzüne bak Ay’ı gör” demesiyle sırrı çözülmüştü Göbeklitepe’de ortaya çıkan ve bir anda kaybolan gizemli monolitin.

Üzerinde Göktürk alfabesiyle ‘Gökyüzüne bak, Ay’ı gör’ yazan monolit Milli Uzay Programı için yapılmış bir viral tanıtım kampanyasının ürünüymüş meğer.

Şimdi program dahilinde uzaya gönderilecek Türk vatandaşına ne ad verileceği ve kimin gideceği tartışma konumuz.

Programa böyle güncel sanat göndermeli bir tanıtım yapılınca, sanatçılarımızın uzayla ilişkisini düşündüm.

Yeşilçam’ın komedi-macera türündeki uzay filmleri dışında ilk sanatsal çalışma, bildiğim kadarıyla Kutluğ Ataman’ın 2009 yılında çektiği ‘Aya Seyahat’. Kendi gerçekliğini kurgulayan ‘fake’ (yalancı) belgesel olarak çekilen filmde Ataman, 1957 yılında Erzincan’ın bir köyünde Ay’a gitmek isteyen bir grup insanın hikâyesini anlatmıştı...

MÜLTECİ KOZMONOT

Son yıllarda bence en etkili ‘uzay işi’ Halil Altındere’nin ‘Uzay Mültecisi’ (Space Refugee) isimli video çalışması. Sanatçının ilk kez 2016 yılında Berlin’de sergilenen bu videosu, yurtiçinde ve yurtdışında pek çok önemli bienal ve sanat merkezlerinde gösterildi. 1987’de uzayda yedi gün geçiren ve 2012’de sığınmacı olarak İstanbul’a yerleşen Suriyeli ilk kozmonot Muhammed Ahmed Faris’in hikâyesinden yola çıkan video-sergi, “Dünyada hiç kimse mültecileri istemiyorsa onları Mars’a mı yollayalım?” sorusundan yola çıkarak mültecilerin Mars’ta yaşayacakları bir geleceği anlatıyor.

Ay’a bak Tesla’yı gör

Halil Altındere’nin en son Pera Müzesi’nde açılan ‘Minyatür 2.0’ adlı karma sergide yer alan eseri de yine uzay temalıydı. 16. yüzyılda Tophane sırtlarındaki Osmanlı Rasathanesi’nden dönemin bilim insanlarının 21. yüzyıla bir bakışını anlatıyordu ‘Tesla to the Moon’ eseri.

Sanatçılarımızın ‘uzay’ çalışmalarına bakışı ve katkısı bu şekilde.

Bakalım ‘Milli Uzay Programı’ çağdaş sanatta nasıl yankı bulacak?

KÜLTÜR-SANATA 35 MİLYON TL DESTEK

KÜLTÜR-sanat alanında faaliyet gösteren en önemli sivil toplum kuruluşu, İstanbul Kültür Sanat Vakfı. 2022’de 50’nci yılını kutlamaya hazırlanan vakıf, pek çok kurum gibi pandemiden etkilendi.

Ay’a bak Tesla’yı gör

Çalışmalarını izleyici, üye, kamu, özel sektör ve diğer STK’ların katkılarıyla yürüten İKSV, salgın koşullarında etkinliklerini sınırlı bir program dahilinde, sınırlı sayıda izleyicinin katılımıyla gerçekleştirebildi.

2020’DE 10 MİLYON ZARAR

Pandeminin İKSV’nin gelir-gider dengesindeki olumsuz etkisi nedeniyle vakıf, 2020 yılını 10 milyon TL’ye yakın bir zararla tamamladı.

İKSV’nin kurucu sponsoru Eczacıbaşı topluluğu, bu gelişmeler doğrultusunda İKSV’nin içinde bulunduğu finansal sıkıntının giderilmesi yolunda önemli bir adım atarak vakfa, önümüzdeki 3 yıla yayılacak ek bir maddi destek verme kararı aldı. Eczacıbaşı topluluğu, İKSV’ye toplam 35 milyon TL tutarında ek kaynak aktararak İKSV’nin mali yapısını güçlendirecek ve önümüzdeki yıllarda vakfın kültür-sanata katkılarını sürdürebilmesine olanak sağlayacak.

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI ALAN İLK KEDİ

SOKAĞA çıkma kısıtlamalarının insanlar kadar kedileri de etkilediği, bunalıma soktuğu haberleriyle karşılaşmışsınızdır. Sürekli bir evin içinde dip dibe olmaktan onlara da fenalık gelmiş. Bunun geçici bir durum olduğunu, birlikte yaşadıkları insan dostlarının salgın sonrasında kendilerini sokaklara atıp kolay kolay evlerine girmeyeceklerini, hayatın yakında normale döneceğini söyleyip Lewis’in hikâyesini anlatayım.

Lewis, Connecticut’ta yaşayan, uzun siyah tüylü erkek bir kedi.

Ay’a bak Tesla’yı gör

Lewis’in yasalarla sürtüşmesi, Sunset Circle adı verilen sessiz sakin bir çıkmazda yaşayanlara durduk yere saldırmasıyla başlamış. Aniden ortaya çıkıp sokağa girenlere birden arkadan saldıran Lewis, pek çok kez şikâyet edilmiş, sahibi Cisero hâkim karşısına çıkmış. Hatta kurbanlardan biri Cisero’ya 5 bin dolarlık tazminat davası bile açmış. Bütün bunlar Lewis’i asla durdurmamış tabii. En son Avon satıcısı bir kadını arabasına kadar kovaladığı haberleri ulusal basında da çıkınca iyice şöhret olmuş. ‘Lewis’e Özgürlük’ yazılı tişörtler bir anda piyasayı kaplasa da bu şöhret ne yazık ki sahibine ve ona pek fayda sağlamamış. Mahkeme sahibi Cisero’nun serbest kalmasını Lewis’in uyutulması şartına bağlamış, ‘ağırlaştırılmış göz hapsi’ni tek şartla kabul etmişti. “Lewis bir daha asla sokağa çıkmayacak.” Evet, Lewis bir daha sokağa çıkamadan evin içinde hayatını geçirmeye mahkûm edildi.

Sam Stall’in Mundi Kitap tarafından yayımlanan ‘Uygarlığı Değiştiren 100 Kedi’ kitabından aldım Lewis’in hikâyesini. Uzaydaki ilk kedi Felix’ten Stalingrad’da çarpışan Mourka’ya, sanat uğruna ölen Selime’ye kadar 100 ilginç kedinin hikâyesi var kitapta. Kedilerle sıkılmadan zaman geçirmenizi sağlayacak bir derleme.

X

Yılmaz Güney Oğuz Atay’ın kafasına neden silah dayadı

Yine ortalığı karıştıracak bir iddia ve iddianın sahibi de yine Sefa Kaplan.

Kaplan, hazırladığı ‘Oğuz Atay Sözlüğü’nde ünlü yazarın ‘Günlük’ünün kimler tarafından nasıl çalındığını, yıllar sonra nasıl ortaya çıktığını ve okurla nasıl buluştuğunu anlatmış, konu günlerce tartışılmıştı.

Sefa Kaplan ilk baskısı 2014 yılında Doğan Kitap tarafından yapılan ‘Geleceği Elinden Alınan Adam: Oğuz Atay’ biyografisini yeniden okuruyla buluşturdu. Holden Yayınları tarafından yayımlanan kitapta çok tartışılacak başka bir iddia gündeme getiriliyor.

Yılmaz Güney’in birlikte senaryo çalıştığı Oğuz Atay’ın kafasına silah dayadığı iddiası.

Sefa Kaplan iddiasını Erdoğan Şuhubi’nin Mart 1999 yılında İTÜ Vakfı Dergisi’nde anlattığı bir yazıya dayandırıyor.



Yazının Devamını Oku

Tomris Uyar tartışması

Online kitap satış sitesi Idefix’in ziyaretçi trafiğini artırmak için dün yaptığı paylaşım büyük bir tartışmaya yol açtı.

Okurları ikiye bölen bu paylaşım şöyleydi:

“İkinci Yeni’nin aynı kadına âşık dört şairi Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve aşkına karşılık bulamayan Edip Cansever... Tomris Uyar’a yazdıklarıyla gönlünü almayı başaran, ruhunu ferahlatan bu dört şairden en sevdiğin mısrayı yorumlarla bizimle paylaşmaya ne dersin?”

Başta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci Elçin olmak üzere edebiyat dünyasından pek çok isim sosyal medyada bu paylaşımı eleştirdi.

Her ne kadar Idefix gelen tepkiler üzerine yazıyı kaldırsa da tartışma devam etti. 

Handan İnci, “Bu korkunç metni sitenizden kaldırmanız yetmez, başta Tomris Uyar, bu yazarlara ve okurlarına özür borçlusunuz. Asıl üzücü yanı bunu binlerce takipçisi olan bir kitap sitesinin yapması. Çok yazık” diye yazdı.

Yazar Metin Celâl tepkisini “Ayıp ediyorsunuz! Çok ayıp! Hele bir kitap sitesine hiç yakışmıyor” şeklinde dile getirirken çevirmen ve editör İlknur Özdemir de “Bu edebiyat insanlarını gerçekten böyle mi, bu yönleriyle mi anmalısınız?” dedi.

NEDEN RAHATSIZ ETTİ

Yazının Devamını Oku

Eyfel’den önce Balat’ı boyamıştı

Paris’in simgesi Eyfel Kulesi zaten popülerdir ama son günlerde Instagram fenomenlerinin yeniden gözdesi oldu.

Nedeni dünyaca ünlü Fransız sokak sanatçısı JR’ın yeni çalışması. Sanatçının Eyfel Kulesi’nin altında sanki büyük bir kanyon varmış gibi gösteren bu eseri büyük ilgi görüyor. Kulenin karşısına yapılan eserin içine girenler kayalık bir uçurumdaymış gibi görünüyor. JR kendi deyimiyle ‘göz aldanması’ tekniği denebilecek böyle bir çalışmayı daha önce de İtalya’nın Floransa kentinde uygulamıştı. Dünyanın en çok bilinen ve fotoğraflanan ikonik bir yapısını gözümüzü aldatarak da olsa farklı bir bakış açısı sunarak tekrar görünür ve popüler kılıyor.



JR’ı Türk sanat izleyicisi aslında iyi hatırlar. O bizi o kadar iyi hatırlamasa da...

Sanatçı 2015 yılında ‘Wrinkles of the City’ (Şehrin Kırışıklıkları) projesi kapsamında Balat’taki virane binaların duvarlarına çeşitli resimler yapmıştı. Ne var ki resimlerden birinin üzeri bir gece iddiaya göre zabıtalar tarafından mavi bir boya ile kapatıldı. Sanatçı Twitter hesabından bu duruma tepki göstermiş, Fatih Belediyesi de eseri kendilerinin boyamadığını açıklamıştı.

Olay gizemini halen koruyor bildiğim kadarıyla.

Yazının Devamını Oku

Amerika’nın pandemi açılımını çizdi

Amerika'nın ünlü haber dergisi The New Yorker’ın kapağında usta bir Türk çizerin imzası var bu hafta. Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun.

Derginin kapak konusu pandemi önlemlerini kademeli olarak kaldıran Amerika’nın açılımı. Amerika’da artık hayatın normale dönmeye başlaması. Dergi aynı zamanda Gürbüz Doğan Ekşioğlu ile pandemi süreci üzerine kısa bir söyleşi de gerçekleştirdi.

Ulusal ve uluslararası pek çok ödülün sahibi olan Ekşioğlu, Türkiye’de ve yurtdışında pek çok karma serginin yanı sıra, biri New York’ta olmak üzere 34 kişisel sergi açtı.

Atlantic Monthly, The New York Times gibi gazete ve dergilerin yanı sıra Forbes dergisinin kapağında da bir kez çalışmaları yayımlandı.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun The New Yorker’a çizdiği sekizinci kapağı bu. Sanatçı önceki gün sosyal medya hesaplarından da duyurdu 10 yıl sonra tekrar The New Yorker’ın kapağını çizdiğini.

Daha önce 11 Eylül saldırılarının yıldönümünde ve son olarak 16 Mayıs 2011 tarihinde Osama Bin Ladin’in ABD tarafından öldürülmesi üzerine yaptığı ‘Erasing Osama’ adlı çalışmaları derginin kapağında yer almıştı.

BİR YIL ÖNCE HAZIRLADI

Türkiye’de yaşayıp üreten bir sanatçının Amerika’nın en önemli dergilerinden birinin kapağını çizmesi büyük bir başarı. Bütün dünyayı meşgul eden pandemiyi ve Amerika’nın açılımını en iyi anlatan çizimi bir Türk sanatçının yapması...

Yazının Devamını Oku

En çok ressam hangi bölgeden çıkar

Tam 40 yıldır aralıksız sürdürülüyor Uluslararası Pınar Çocuk Resim Yarışması.

Pınar tarafından çocukların sosyal becerilerini geliştirmek ve onlara resim sanatını sevdirmek amacıyla düzenleniyor yarışma. Bu yıl Türkiye’nin 7 bölgesi, Özel Eğitim ve Uygulama Okulları ile KKTC, Almanya ve Azerbaycan’daki 6 - 14 yaş arası ilköğretim çağındaki çocuklar arasından toplam 12 bin 578 adet başvuru yapıldı.

Yarışmanın son yıllarında jüri üyesi olarak görev yaptığım için çocukların hayal dünyalarının zenginliğini, renklerle olan ilişkilerini gözlemleme fırsatı buluyorum ben de.



Jüri Başkanı Prof. Dr. Mümtaz Sağlam teması ‘Doğayı Seviyorum, Çevreme İyi Bakıyorum’ olarak belirlenen yarışmaya gönderilen eserleri değerlendirirken, çocukların evde geçirdikleri vakitlerde doğaya duydukları özlemi ifade ettiklerini ve hayal dünyalarını coşkuyla resimlediklerini belirtiyor.

Geçen seneye oranla başvuru sayısı 2 kattan fazla artan yarışmaya Marmara Bölgesi’nden 4 bin 363, İç Anadolu Bölgesi’nden 2 bin 295, Ege Bölgesi’nden 2 bin 202, Akdeniz Bölgesi’nden bin 333, Karadeniz Bölgesi’nden 868, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden 721, Doğu Anadolu Bölgesi’nden 557, KKTC’den 167, özel eğitim ve uygulama okullarından 41, Azerbaycan’dan 25 ve Almanya’dan 6 başvuru yapıldı.

Yazının Devamını Oku

#kitaptemelihtiyaçtır

İçişleri Bakanlığı’nın market tedbirleri genelgesinin hangi ürünleri kapsadığına dair kafa karışıklığı her gün yeni bir sürprizi çıkartıyor karşımıza.

Sokağa çıkma yasağı kapsamında marketlerde zorunlu temel ihtiyaçlar dışındaki ürünlerin satışının yasaklanması, neyin temel ihtiyaç olup neyin olmadığı tartışmasını da gündeme getirdi. İlk tepki, bazı marketlerde bant çekilen ürünler arasında hijyenik pedlerin de yer almasınaydı. İçişleri Bakanlığı yetkilileri, pedin hijyenik madde kategorisinde olduğunu belirterek, “Öyle bir yasak yok” açıklamasını yapmak zorunda kaldı.



Tam bu tartışmaların sürdüğü sırada bir başka fotoğraf daha sosyal medyanın gündemine geldi. O da önüne bant çekilmiş kitap raflarıydı. Belli ki satışı yasak kırtasiye ürünleri kapsamına alınmıştı kitaplar da. Edebiyat dünyasından pek çok isim bu fotoğrafı sosyal medyada paylaşıp tepkilerini dile getirdiler. Yekta Kopan’dan Ahmet Ümit’e, Buket Uzuner’e kadar.

Bu görüntünün sorumlusu genelgeyi iyi anlamamış market yöneticisinin kafa karışıklığı olsa keşke. Ancak kitapçıların kapalı olduğunu düşünürsek Bakanlığın kitabı bir temel ihtiyaç maddesi olarak görmediği anlaşılıyor.

FRANSA’DA TEMEL İHTİYAÇ

Yazının Devamını Oku

Yazarın gerçek adı hangisidir

Tartışma konusu şu: Bir yazarın, şairin, sanatçının gerçek adı eserinde imza olarak kullandığı mıdır yoksa nüfus kâğıdında yazan mı?

Biz onu anarken hangisini kullanmalıyız? Konuyu tartışmaya açan Metin Celâl. Şair Oktay Rifat’ın ölüm yıldönümü olan 18 Nisan tarihinde sosyal medya anıcılarının kendisinden ısrarla Oktay Rifat Horozcu diye söz etmelerine takılmış ‘edebiyathaber’ adlı internet sitesindeki yazısında: “Horozcu, Oktay Rifat’ın soyadı olarak kabul ediliyor ve yaygın olarak kullanılıyor. Oysa nüfus kâğıdına göre soyadı ‘Rifat’. Babasının da çocuğunun da torunun da soyadı ‘Rifat’ ama ısrarla ‘Horozcu’ soyadı yakıştırılmış ve şairin adına yapıştırılmış. Biyografilerde, antolojilerde hep böyle geçiyor. Bir an için boş bulunup soyadının ‘Horozcu’ olduğunu kabul etsek bile şair tüm eserlerini ‘Oktay Rifat’ olarak imzalamış, bu seçime saygı duyalım, denilmiyor, soyadı ekleniyor. Hem de olmayan bir soyadı.”

Bu, olmayan bir soyadının şaire yapışma örneği. Edebiyatımızın ‘Üç Kemal’leri, Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Kemal Tahir’de olduğu gibi pek çok yazar ve şair ise soyadlarını asla kullanmıyorlar eserlerinde. Kimse Yaşar Kemal Gökçeli, Kemal Tahir Demir, Orhan Kemal Öğütçü demiyor. Bunlara Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Sait Faik’ten Hasan Hüseyin’e kadar pek çok ismi eklemek mümkün. Yazarın, şairin, sanatçının eserlerinde kullandığı ismi açık beyan olarak kabul etmek en doğrusu. Metin Celâl sadece konuyu gündeme getirmedi, kendi beyanını da duyurmuş oldu. Metin Celâl Zeynioğlu değil sadece Metin Celâl olarak anılmak istiyor demek ki.

MALİYE, HALİKARNAS BALIKÇISI’NI NORMAL BALIKÇI SANINCAYazarların eserlerinde kullandıkları isimler yüzünden başlarına tuhaf olayların geldiği de oluyor. Bunların en ilginci Halikarnas Balıkçısı’nın yaşadığı. Cevat Şakir Kabaağaçlı yerine sürgüne gönderildiği Bodrum’dan esinlenerek ‘Halikarnas Balıkçısı’ adını kullanan usta yazarı, maliye gerçek bir balıkçı sanıp vergi almaya kalkmış. Halikarnas Balıkçısı maliyeyi gerçek bir balıkçı değil yazar olduğuna nasıl ikna etti acaba? Yevmiye defteri yerine hikâye defterlerini göstermiştir sanırım. REFİK ANADOL SERGİSİNİ 30 BİN KİŞİ GEZDİSON dönemin en çok ses getiren sergisi oldu Refik Anadol’un ‘Makine Hatıraları: Uzay’ı. Pilevneli Galeri pazartesi günü son ziyaretçilerini ağırlayarak kapılarını kapattığında bile içeriye girmek için bekleyenler vardı. Galerinin sahibi Murat Pilevneli sergiye gösterilen bu ilgiden dolayı sosyal medya hesabından bir teşekkür mesajı yayınladı. Pilevneli, 30 binin üzerinde kişinin sergiyi gezdiğini belirterek “Ziyarete gelen sanatseverlerin yarattığı kuyruklar zaman zaman eleştirildi, ancak bu serginin hepimizin hayatından birçok güzelliğin eksildiği böylesi bir pandemi döneminde, bizler için olduğu kadar bu kuyrukları oluşturan binlerce insan için bir umut, bir nefes ve aydınlığın karşılığı olduğuna inanıyorum. Kuşkusuz pandemi ile birlikte gelen kimi imkânsızlıklar bizleri yapabileceklerimiz konusunda engelledi. Bunların sonucu olarak çokça kez sergi saatlerini ve günlerini değiştirmek zorunda kaldık. Fakat kısıtlı zamana rağmen mümkün olduğunca alan yaratarak sergimizin güvenle gezilebilmesini sağladık” diye yazdı.

30 bin kişi bir sanatçının solo sergisi için çok iyi bir sayı. Hele pandemi önlemleri çerçevesinde belli sayıda ziyaretçinin içeriye alınabildiğini, hafta sonu sokağa çıkma yasaklarını düşününce.

DÜNYA CAZ GÜNÜ’NÜ TÜRKÜYLE KUTLAYINUNESCO iyi niyet elçisi efsanevi caz piyanisti Herbie Hancock tarafından yaratılan ve 2011 yılında UNESCO tarafından kabul edilen Dünya Caz Günü, her yıl 30 Nisan’da dünya genelinde kutlanıyor. Bu yıl kutlamalar ne yazık ki uluslararası organizasyonlarla gerçekleştirilecek konserlerle değil evlerde yapılacak.


Yazının Devamını Oku

'Senin annen bir melekti yavrum'

Çok kullanılan ve klişe haline gelen Yeşilçam repliklerinden biriydi: “Senin annen bir melekti yavrum.”

Ressam Kezban Arca Batıbeki, 6 Mayıs’ta Kabataş Fındıklı’daki Merdiven Art Space’de açacağı sergiye bu adı vermiş.



Bu içerikte bir sergiyi yapacak en doğru isim Batıbeki.

Düşünsenize anneniz Yeşilçam’ın Yeşilçam olduğu dönemin en ünlü oyuncularından Nurhan Nur. Babanız da Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden Atıf Yılmaz.

Çocukluğunuz da doğal olarak film setini andıran bir dünyada geçmiş.

Yazının Devamını Oku

Kayıp 'Günlük'ü getiren Arsen Lüpen ortaya çıktı

Oğuz Atay’ın kayıp ‘Günlük’ünün sırrı çözüldü mü?

Son aylarda edebiyat gündemini meşgul eden tartışmayı başlatan Sefa Kaplan’ın hazırladığı ‘Oğuz Atay Sözlüğü’ndeki bir madde olmuştu. Oğuz Atay’ın ölümünden sonra ‘Günlük’ünün evinden nasıl çalındığı ve yıllar sonra nasıl ortaya çıktığını anlatan bölümü alıntılamıştım ben de. Ertuğrul Özkök bir edebi dedektif titizliği ile olayın izini sürmüş ama bilenlerin suskunluğu yolunu kapatmıştı.

Sır perdesini Ayça Atikoğlu dün T24’te “1977’de kaybolan günce 1984’te Milliyet’te nasıl dizi oldu? Bu iyi niyetli Arsen Lüpenler Kim?” diyerek kaldırdı.



O dönem Milliyet’in Kültür Sanat Servisi’nde çalışan Atikoğlu tüm yaşananların tanığı. “1983 yılında Milliyet’in Cağaloğlu’ndaki binasının üst katında çalışanlar için bir sır yok aslında. Günlüğün bulunuşunu, gelişini, teslim edilişini hep birlikte yaşadık. Niye mi sustuk? Çünkü olayın iki kahramanı, onlara ‘Teşekkür edilsin’ istemedi” diye açıklıyor bu suskunluğun nedenini.

Günlük’ü Milliyet’e,

Yazının Devamını Oku

'Yeni medya sanatı' ve anten tartışması

Son günlerin en çok konuşulan sanat olayı Refik Anadol’un Pilevneli Galeri’de açtığı ‘Makine Hatıraları: Uzay’ sergisi oldu.

19 Mart’ta açılan sergi ilk günden itibaren ziyaretçilerin yoğun ilgisiyle karşılaştı ve pandemi tedbirleri de devreye girince kapıda uzun kuyruklar oluştu. Görenlerin öve öve bitiremediği, yere göğe sığdıramadığı ne yapmıştı peki yeni medya sanatçısı Refik Anadol?



İzleyicinin başını döndüren bu sergi ve Anadol’un yaptığı işin sanat tarihindeki yerine dair iki yazı yayımlandı. Eleştirmen Ayşegül Sönmez’in kurucusu olduğu Sanatatak’ta kaleme aldığı ‘Refik Anadolun Makine Hatıraları’nın Hatırlattıkları’ başlıklı dört bölümlük bir yazısı ile Ali Artun’un e-skop’ta yayımladığı ‘Refik Anadol ve Algoritma Sanatı’ yazısı.

Yazının Devamını Oku

Bu AKM İstanbul’a yakışır

Taksim’deki yeni Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) inşaatında sona yaklaşıldı. Kaba inşaatının yüzde 90’ı tamamlanan merkezin 29 Ekim’de açılması planlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, AKM’nin dünyadaki en önemli 10 kültür merkezi arasında yer alacağını söyledi.

İstanbul nihayet kendisine yakışan bir kültür merkezine kavuşuyor. 2008’de boşaltılan ve 2018’de de tamamen yıkılan Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin yerine yapılan yeni binanın inşaatında son aşamaya gelindi. Dünya standartlarında bir kültür merkezi Taksim’de küllerinden doğarak yeniden kültür hayatındaki yerini almaya hızlı bir şekilde hazırlanıyor.



Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy medya kurumlarının yöneticileriyle dün bir araya gelerek kaba inşaatının yüzde 90’ı tamamlanan yeni AKM binası hakkında bilgi verdi. Galataport’tan başlayıp Galata Kulesi’yle devam eden Beyoğlu Kültür Yolu projesinin açılacak yeni AKM binasıyla tamamlanacağını söyleyen Bakan Ersoy bu çapta bir merkezi inşa ederken amaçlarının İstanbul’u dünya çapında öncü bir kültür sanat şehri yapmak olduğunu söyledi.

Yazının Devamını Oku

İBB’nin aldığı eserler 1 milyon 700 bin lira

Kanuni Sultan Süleyman’ın İtalyan ressam Cristofano dell’Altissimo tarafından yapılan portresinin önceki gün İngiltere’deki müzayede evi Sotheby’s tarafından yapılan müzayedede rekor kırarak 350 bin sterline (4 milyon TL) satılması büyük bir sürpriz oldu.

Müzayede evi tablonun 60 ile 80 bin arasında bir fiyata satılabileceğini, sürprizin 120 bin olabileceğini belirtmişti. Eseri alan kişi ya da kurum, vergileriyle beraber 438 bin sterlin (yaklaşık 5 milyon TL) ödeyecek. Alıcının ismi açıklanmasa da büyük ihtimalle bu beş katı artışın nedeni Türkiye’den müzayedeye katılan alıcıların birbiri ile yarışması.

Gözler bu müzayedede de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin üzerindeydi. Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla geçen yıl Bellini atölyesinden çıkma Fatih Sultan Mehmet portresinin 7 milyon 923 bin TL’le satın alınıp İstanbul’a getirilmesi benzer bir beklentiye neden olmuştu.

TASAVVUF MÜZESİ’NDE SERGİLENECEK

İBB bu kez müzayedenin gözdesi olan Kanuni portresi yerine manevi değeri daha yüksek olan Kuran-ı Kerim sayfaları ve el yazmalarına odaklandı. Sotheby’s’in ‘İslam Dünyası ve Hindistan Sanatları’ koleksiyonunda satışa çıkan 9 adet Kuran-ı Kerim sayfasını ve el yazmalarını satın aldı. Belediyenin müzayededen aldığı eserlerin toplam değeri yaklaşık 150 bin sterlin (1 milyon 700 bin TL) civarında.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, çok değerli bir koleksiyonu ait olduğu topraklara getirdiklerini, eserlerin İstanbullularla, önce Saraçhane Sergi Salonu’nda sonra da yapımı devam eden Feshane Tasavvuf Müzesi’nde sergileneceğini söylüyor.


Yazının Devamını Oku

Kanuni tablosu Fatih kadar heyecan yaratmadı

Kanuni Sultan Süleyman’ın İtalyan ressam Cristofano dell’Altissimo tarafından yapılan portresi bugün İngiltere’deki müzayede evi Sotheby’s tarafından satışa sunuluyor.

‘İslam Dünyası ve Hindistan Sanatları’ başlıklı koleksiyonun içinde bulunan portrenin 60 bin ila 80 bin sterlin arasında bir değere satılabileceği tahmin ediliyor. Kanuni Sultan Süleyman’ı 43 yaşındaki haliyle gösteren portre 19. yüzyıldan bu yana Fransız bir aileye ait özel koleksiyonda saklanıyormuş.

Bu satış Fatih Sultan Mehmet’in Venedikli ressam Bellini’nin atölyesinden çıkma portresinin satışını akla getirdi. Fatih Sultan Mehmet’in orijinal portresi, Londra’daki Christie’s Müzayede Evi tarafından 25 Haziran 2020’de açık arttırmaya çıkarılmış, düzenlenen müzayedede İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla 7 milyon 923 bin liraya satın alınmıştı.



Fatih Sultan Mehmet portresi Türk sanat dünyasında büyük bir heyecan yaratmış, hatta eserin fiyatının yükselmesinde İBB dışında Türkiye’den katılan bazı alıcıların birbirilerinden habersiz yarışmasının etkili olduğu söylenmişti. Kanuni Sultan Süleyman portresinin Türkiye’de Fatih Sultan Mehmet portresinin yarattığı heyecanı yaratmadığı görülüyor. Konuştuğum müzayede evi yöneticileri bunu, eserin, Bellini imzası taşıyan Fatih Sultan Mehmet portresi kadar güçlü olmamasına da bağlıyor. Ama yine de belli olmaz. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli padişahlarından birinin portresi bu topraklara yakışır diyerek eserin gücüne, kondisyonuna bakmadan satın almak isteyenler çıkabilir. Bakarsınız bugün müzayedede birbirinden habersiz Türk alıcılar bu tablo için de Londra’da çarpışabilir.  

Yazının Devamını Oku

İşte Selçuk’un Miro tablosu

Geçen hafta yazdığım koleksiyoner futbolcular yazısında hangi futbolcunun kimin eserlerini topladıklarına dair bir liste vermiştim.

Galatasaraylı Selçuk İnan’ın koleksiyonundaki Juan Miro adı, Ertuğrul Özkök’ün dikkatini çekmiş ve Urla’ya giderken yanına pantolon almayı unutmasına rağmen yıllar önce İstanbul’da açılan sahte Miro sergisini hatırlayarak endişelenmişti. Acaba Cemre-Selçuk İnan koleksiyonundaki bu Miro tablosu da sahte miydi?

Hatırladığı, 20 Kasım 2013’te İstanbul’da Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde açılan ve eserlerin sahte olduğu anlaşılan Miro sergisiydi. Özkök bir ‘Upper Cihangir’ dedektifi olarak bu şüphesinde haklıydı. Çünkü sergi, en köklü sanat eğitim kurumu olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin işbirliğinde ve onlara bağlı bir galeride açılmıştı.



Endişesini şöyle dile getirdi Özkök:

“Selçuk İnan’ın elinde ne var bilmiyorum. Ama bir yağlıboya tablo olacağını sanmıyorum. 2012 yılında bir Miro tablosunun Sotheby’s’de 37 milyon dolara satıldığını biliyorum.

Yazının Devamını Oku

Koleksiyoner futbolcular

Sporcuların kültür-sanata uzak olduğu yönünde yaygın bir kanı vardır.

Farklı dünyaların insanlarıymış gibidirler sanki. Sanat fuarlarında boy gösteren sporculara rastlamıştım ama sanatla bu kadar içli dışlı olduklarını bilmiyordum.

Geçen hafta upper Cihangir’de katıldığım özel bir yemekte futbolcular arasında bir hayli koleksiyoner olduğunu öğrendiğimde, bu kanının ne kadar yanlış olduğunu düşündüm. Davetin sahibi, kendisini de önemli bir koleksiyoner olan göz hastalıkları uzmanı Op. Dr. Baha Toygar’dı. Korona öncesi zamanlarda verdiği davetler, sanat dünyasında hayli meşhurdu. Bu kez az sayıda kişinin katıldığı mesafeli bir davet düzenlemişti. Doğal olarak davetliler de sanatçı ağırlıklıydı. Ressam Ekrem Yalçındağ, Burcu Perçin ve Ali Elmacı ile fotoğrafçı Fethi Karaduman da davetliler arasındaydı.



Ekrem Yalçındağ biraz gecikince, mazeret olarak resimlerinin koleksiyoneri olan futbolcu Volkan Demirel’in atölye ziyaretinin uzamasını söyleyince ilgimi çekti.

Başka kimler vardı spor dünyasında koleksiyon yapan? Kimlerin resimlerini alıyorlardı?

Yazının Devamını Oku

‘Benim adım Fosforludur, vurduğumun gözü mordur’

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, hakkında başlayan ‘Fosforlu Cevriye’ kampanyasına yönelik sözleri, siyasetin en önemli gündem maddesi oldu. Peki kimdir Fosforlu Cevriye? İşte Suat Derviş’in romanında anlattığı Fosforlu Cevriye’nin edebiyat ve popüler kültürümüzdeki yeri ve macerası.

Fosforlu Cevriye... “Bir gece kadınına, bir karanlık kızına bundan daha güzel ve onu daha iyi vasıflandıran bir sıfat bulmaya imkân mı vardı! Fosforluymuş gibi etrafa ışık saçıyordu. Erkekler karanlığa rağmen hep ona doğru gelirlerdi. Kızlar fosforun var derlerdi, göze evvela o çarpardı. Güzelliği kadar, ismi de kaldırımlarda meşhurdu.”

Suat Derviş’in ilk kez 1944-1945’te tefrika edilen ve 1968 yılında kitap olarak yayımlanan romanı, 1930’larda İstanbul’un Galata semtinde yaşayan sokak kızı Cevriye’nin polisten kaçan bir adama aşkını konu alıyor. Toplumcu gerçekçi tarzda yazılmış bu romanda Suat Derviş sade bir dille toplumun farklı sınıflarından insanları samimi bir şekilde anlatıyordu. ‘Karakolda Ayna Var’, ‘Kız Kolunda Damga Var’, ‘Gözlerinden Bellidir Cevriyem’ ve ‘Sende Kara Sevda Var’ olmak üzere dört bölümden oluşan roman dönemin siyasi ve toplumsal atmosferini yansıtması bakımından da önem taşıyor.

Güzelliği dillere destan, yeri geldiğinde mangalda kül bırakmayan, gökyüzündeki yıldızlardan düştüğüne inanacak kadar saf bir fahişe Fosforlu. İstanbul’un her sokağını, karakollarını bilen Cevriye’nin karşısına hiç tanımadığı bir adam çıkar. Hayatında kimse Cevriye’ye, hastalığında kendisine bakan, itina eden, ilk kez bir kadın olduğunu hissettiren bu adam gibi davranmamıştır. Bu yabancıyı tanımasıyla birlikte Cevriye daha önce hiç hissetmediği, hiç bilmediği duyguları tadacak ve sevmeyi, tutsaklığı öğrenecektir. Tam anlamıyla karasevdaya tutulacaktır. Onu unutmamak için bileğine kelepçe dövmesi yaptıracak, korumak için canını verecek kadar büyük bir tutkudur bu.

Ve Suat Derviş romanını onun bütün ışıltısıyla birlikte suya nasıl gömüldüğünü anlattığı şu bölümle noktalar:

“Bu türkü karakoldaki aynalarda kendini seyreden, kollarında damga olan, gözlerinde karasevdası okunan fosforlu bir güzeli anlatıyordu. Karanlık bir gecede gökten düşüp parçalanan bir yıldız gibi, sular üstünde fosforlu bir iz bırakarak kaybolmuş Fosforlu Cevriye’yi...

Denizlerin kumuyum

Yazının Devamını Oku

Oğuz Atay’ın günlüğü nasıl kayboldu?

2014 yılında yayımlanan ‘Geleceği Elinden Alınan Adam’ adlı kitabında Oğuz Atay’ın biyografisini kaleme almıştı Safa Kaplan.

Bu kez Oğuz Atay kazısını daha da ileriye götürmüş. Holden Yayınları tarafından yayımlanan ‘Oğuz Atay Sözlüğü’nde Atay’a dair pek bilinmeyen ayrıntıları didik didik etmekle kalmıyor, yazarın yaşamını eserleri bağlamında yeniden yorumluyor. İşte edebiyat dünyasında çok tartışılan ve kitapta yer alan ilginç maddelerden biri:



“Günlük’ün kaybı ve yeniden bulunuşu: Oğuz Atay’ı Yeniköy’deki evinde sık sık ziyaret eden Engin Ardıç, Barlas Özarıkça, Ayhan Aktar gibi genç hayranlarının ilk dikkatini çeken, kimi rivayetlere göre ortadaki sehpada, kimi rivayetlere göre çalışma masasında duran kahverengi plastik kaplı bir defterdi. Oğuz Atay’ın bir süredir yazmakta olduğunu söylediği ‘Günlük’ bu muydu acaba? Kimse emin değildi tabii ki, zaten emin olmanın da tek bir yolu vardı: Okumak! Oğuz Atay’ın ölümünden sonra, evin balkonuna tırmanarak içeri girip kahverengi plastik kaplı defteri koltuğunun altına sıkıştırarak gözden kaybolan kişi veya kişilerin de yaptığı buydu aslında Olric! Büyük ihtimalle, kendileri hakkında ne yazdığını merak etmişlerdi; küçük ihtimalle, Günlük’ün kaybolabileceğine dair bir endişe sürüklemişti onları böyle bir teşebbüse. Öyle ya da böyle, Günlük yıllarca ortalıkta görünmemişti işte. Sonra birdenbire, nasıl olmuşsa olmuş, kahverengi kaplı plastik defter, bizim Gürsel Göncü’nün avuçlarında buluvermişti kendisini! Bereket Gürsel bencil davranmayacak, Cevat Çapan’la konuştuktan sonra, o sıralar Milliyet gazetesinde çalışmakta olan Ömer Madra ile Enis Batur’a teslim edecekti defteri. Hemen arkasından da, Oğuz Atay’ın ölümünden tam yedi yıl sonra doğumunu müjdeleyen o ünlü dizi başlayacaktı Milliyet’te. Arkasından, Enis Batur, Özge Atay’la birlikte İletişim Yayınları’nın yayın yönetmeni Murat Belge’yi ziyaret edecek ve Oğuz Atay’ın bütün kitaplarının yeniden basılmasına karar verilecekti...”

Yazının Devamını Oku

Fazıl Say’ın gerçek çılgınlığı

Piyanist Fazıl Say’ın fanatik bir Fenerbahçe taraftarı olduğu biliniyor.

Ünlü sanatçının hafta sonu oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe karşılaşmasında sarı-lacivertli futbolcu Samatta’nın kaçırdığı bir pozisyon sonrası verdiği tepki anlarını eşi Ece Dağıstan Say, “Taşkın aşkım” mesajıyla sosyal medyadan yayımladı. Büyük ilgi gören görüntüler, kısa sürede binlerce kullanıcıya ulaştı.



Bu görüntülerin trend topik olduğu pazartesi sabahı Fazıl Say, Instagram hesabından da başka bir video yayımladı.

Maç izlerken çekilen ‘çıldırma’ görüntüsü Twitter’da ‘Meksika dalgası’ şeklinde yayılırken diğer videoda aslında ‘çılgınlık’ olarak nitelendirilebilecek başka bir projesini anlatıyordu Fazıl Say.

İki buçuk ay önce başladığı Türk bestecileri kayıt projesinin ilk aşamasının bittiğini ve ilk kaydın bir-iki gün içinde dijital platformlarda yayımlanacağı müjdesini verdi.

Yazının Devamını Oku

Ölmeden önce hangi resmi görmek isterdiniz?

‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeleri ilgisini çeker insanların.

Ölmeden önce aman bunları göreyim, okuyayım diye değil belki ama pratik, renkli ve eğlenceli bir liste sundukları için. Hatta Caretta Yayıncılık ‘Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film’ ile ‘Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap’ ve ‘Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Resim’ derlemelerinin çevirilerini yayımlamıştı.



Kültür-sanat sitesi ‘sanatatak’ın Instagram hesabında gördüm. Hollanda’nın ünlü müzelerinden Rijksmuseum kitap sayfalarında kalacak bu tavsiyeyi hayata geçirmiş. Müze, ağır hastaların son dileğini yerine getirerek görmek istedikleri tabloyu ziyaret etmelerine olanak sağlayan bir uygulama başlatmış. Hastalar arasında bir soruşturma yapılıyor, eğer istekler arasında müze koleksiyonunda bulunan ve sergilenen eserler varsa, hasta özel bir ambulansla getirilerek o çok görmek istediği eserle baş başa kalması sağlanıyor.

İnsanın aklına hemen, böyle bir durumda olsam ve bir fırsat verilse ben hangi tabloyu görmek isterdim sorusu geliyor. Sanat tarihinde uzun uzadıya bir yolculuk yapıp hayattan biraz daha zaman çalmak ister insan ama benim aklıma ilk gelen tablolardan biri Hollandalı ressam Pieter Bruegel’in ‘Karda Avcılar’ı oldu. Viyana Sanat Tarihi Müzesi’nde sergilenen 1565 tarihli tablo Batı resminde ilk kış manzaralarından biri olarak kabul ediliyor. Kışsever biri olarak beni neşelendiriyor ve içime yaşama sevinci katıyor bu tablo. 

Hasta yatağınızda son bir istek olarak sorulsa, siz hangi tabloyu görmek isterdiniz?

Yazının Devamını Oku

Bir savaş ve edebiyat neferi

"Evet, İtalya Muharebesi, Balkan Muharebesi... Ben Yanya Kalesi’nde esir oldum. Yunanistan’da bir seneden ziyade esirlik... İstanbul’a gelip kendimi toplamaya başlayacağım zaman annemin ölümü... Sonra Cihan Harbi... İşte dört senedir bu felaketli harbin müthiş buhranı içindeyiz. Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken, kim edebiyatla uğraşabilir? Ama ben uğraştım.”

Bugün hikâyelerinin çocuklara okutulup okutulmaması üzerine bir tartışmanın yapıldığı Ömer Seyfettin bu cümlelerle özetliyor hayatını. Hatta iki kelimede de özetlenebilir hayatı, Behçet Necatigil’in ‘Kitaplarda Ölmek’ şiirinde dediği gibi. “Adı, soyadı/Açılır parantez/Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti/Kapanır parantez.”

Ömer Seyfettin için (1884-1929) şeklinde açılıp kapanan an, o hayat parantezinin içindeki ‘çizgi’de yazan iki kelime ‘savaş ve edebiyat’tı. Bir yazarın edebiyatını değerlendirmek için dönemini ve içinde yaşadığı koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.

140’A YAKIN HİKÂYE ŞİİR VE DENEME

Parçalanan bir imparatorluğu kurtarmak için cepheden cepheye koşan bir ordunun neferiydi o. Eserlerini bu ruh halinde kaleme aldı. Milli bir edebiyatın oluşması için önce milli lisanın gerekliliğini savundu. Türkçülük akımının içinde savaş veren bir ülkücüydü. Hakkında en kapsamlı biyografiyi kaleme alan Tahir Alangu, kitabına onun bu yönünü vurgulamak için ‘Ülkücü Bir Yazarın Romanı’ adını verecekti.

1884’te Gönen’de doğan Ömer Seyfettin, askeri okullarda eğitim görmüş, savaşlara katılıp esir düşmüş, sonrasında ise Kabataş Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmıştı. 6 Mart 1920’de, henüz 36 yaşında hayata veda ettiğinde arkasında 140’a yakın hikâye, şiir ve deneme bıraktı. Konularını gündelik hayattan, çocukluk ve askerlik anılarından, tarihten, halk hikâyelerinden ve efsanelerden aldı. Savaşın bütün şiddetiyle yaşandığı, cephelerden şehit haberlerinin geldiği, kolunu, bacağını kaybetmiş gazilerin toplum içinde iyice görünür olduğu bir dönemde onun bütün bunlara gözünü kapaması düşünülemezdi. 

MİLLİ BİR EDEBİYATI VE LİSANI SAVUNDU

Arkadaşları Ali Canip ve Ziya Gökalp’le Selanik’te çıkardıkları ‘Genç Kalemler’ ve daha sonra Ziya Gökalp’in 1. Dünya Savaşı yıllarında çıkarmaya başladığı Yeni Mecmua’da yayımladığı hikâyelerinde ‘Yeni Lisan’ davasını ileriye sürdü. Dilde sadeleşmenin en önemli savunucularındandı ve yazdıklarıyla bunun örneğini verdi.

Diğer yandan bir eğitimciydi. Öyküleri, gerek işlediği konular, gerek dil ve üslup bakımından her yaşa ve toplumun her kesimine hitap ediyordu.

Yazının Devamını Oku