Yılbaşı Gecesi Ne Yemeli?

Şüphesiz yemeğe çok meraklı bir milletiz.

Büyük sofralar kurmak, saatlerce hamur açmak, sevdiklerimizi tıka basa doyurmak bizden sorulur! Bayram sofrası, ramazan sofrası, doğum günü sofrası, çay sofrası, yılbaşı sofrası… Maksat yemek olsun, en tembelimiz bile gocunmadan çalışır, didinir imkanlarımız dahilinde en güzel sofrayı hazırlayıveririz.

Yılbaşı Gecesi Ne Yemeli

Peki yeni yıl soframızda neler olmalı? Bugün sizlerle, farklı kültürlerin yeni yıla girerken şans getirmesi için neler yediklerini paylaşacağım. Umuda çok ihtiyacımız olan bu günlerde belki yüzümüzü güldürür, bakarsınız şans getirir.

İŞTE YENİ YILDA ŞANS GETİREN YİYECEKLER

Japonya: Japonlar yeni yıla girerken, “uzun ömürlülük” için mutlaka noodle (erişte) yiyor. Noodle’ı pişirirken kırmamak işin püf noktası!

Yılbaşı Gecesi Ne Yemeli

Amerika Birleşik Devletleri: Amerikalılar yeni yıl sofralarında mısır ekmeğine yer veriyor. Mısır ekmeğinin rengi altın sarısı olduğu için, zenginlik getireceğine inanıyorlar.

Norveç: Norveçlilerin yeni yıl sofrasında bildiğimiz sütlaç var. Hazırladıkları sütlaçlardan birinin içine badem saklıyorlar. Bademi bulanın, yeni yılda çok şanslı olacağına inanıyorlar.

Polonya: Polonya halkı, refah getirdiğine inandıkları için yeni yıl sofralarında tercihlerini, ringa balığından yana kullanıyor.

Yılbaşı Gecesi Ne Yemeli

İspanya: İspanyollar, gece yarısı geldiğinde tam 12 tane üzüm yiyor. Eğer üzüm yemezlerse, yeni yılın kötü geçeceğine inanıyorlar.

Almanya: Almanlar zenginlik için Lahana Turşusunu tercih ediyor.

İtalya: İtalyan’lar altın parayı andırdığı için mercimek tercih ediyor.

Yılbaşı Gecesi Ne Yemeli

Filipinler: Filipinliler, yılbaşı gecesinde, portakal, karpuz, elma gibi 12 tane yuvarlak meyve yiyor. Yuvarlak meyvelerin şans getireceğine inanıyorlar.

GÜZEL BİR YILBAŞI MENÜSÜ

"Ben şansa inanmam, bana güzel bir yılbaşı menüsü söyle" diyenler için; hem değişik, hem lezzetli, hem de nispeten daha pratik bir yılbaşı menüm var.

Tarifler aşağıda, denerseniz ne mutlu bana! Haftaya görüşmek üzere.

Badem Çorbası:

Yılbaşı Gecesi Ne Yemeli

Malzemeler: 

250 ml Tavuk Suyu

 250 ml Süt

1,5 yemek kaşığı Tereyağı

1 yemek kaşığı Un

130 gram Çiğ Badem

1/2 çay kaşığu Yenibahar

Tuz, Karabiber

Adımlar:

1- Bademlerden 2 yemek kaşığı kadarını ince ince doğrayın, kalanını rondodan un ufak olacak şekilde geçirin.

2- 1 yemek kaşığı tereyağını eritin. Kızınca unu ekleyip 2-3 dakika kavurun. Daha sonra un ufak olan bademleri de ekleyip birkaç dakika daha kavurun.

3- Önce sütü, ardından tavuk suyunu, sürekli karıştırarak azar azar ekleyin.

4- Yenibahar, tuz ve karabiber ekleyip çorbanızı kaynama noktasına getirin. Altını kısıp 10-15 dakika pişirin.

5- Kalan tereyağı ile ince doğradığınız bademleri bir tavada kavurup çorbanın üzerini süsleyin.

Not: Badem Çorbasına renk katmak isterseniz, kaselere aldıktan sonra maydanoz da ekleyebilirsiniz, lezzeti çok yakışacaktır.

YILBAŞI HİNDİSİ

Yılbaşı Gecesi Ne Yemeli


Malzemeler:

   4 adet Soğan
   4 adet Havuç
   1/2 adet Kereviz
   1 demet Maydanoz
   6-7 dal Taze Kekik
   2 adet Portakal
   8 diş Sarımsak
   250 gram Tereyağı
   500 ml Tavuk Suyu
   5 kilo Hindi
   Tuz, Karabiber

Adımlar:

1-    Oda sıcaklığında tereyağına, kekik yaprakları, ince doğranmış maydanoz, 2 portakalın kabuğunun rendesi, 4 diş ezilmiş sarımsak, tuz ve karabiber ekleyin ve karıştırın.,
2-    Parmaklarınızdan yardım alarak, hindinizin göğüs kısmındaki deriyle etin arasında cepler oluşturun. Hazırladığınız tereyağından parçalar alarak ceplere sokun. Kalan tereyağını, hindinin üzerine ovarak sürün.
3-    Hindinin içine bir soğan, ikiye böldüğünüz portakallar ve maydanoz saplarını yerleştirin.
4-    Gelişigüzel doğranmış, soğan, havuç ve kerevizi bir fırın tepsisine alın. Üzerine tavuk suyunu dökün. Hindiyi sebzelerin üzerine oturtun.
5-    Üzerine folyoyla kapatarak 180 derece fırında 2 saat pişirin.
6-    2 saat pişen Hindiyi fırından alın, üzerini açın, tepside biriken sudan üzerine gezdirin ve tekrar fırına alarak 1 saat 15 dakika daha pişirin. Eğer bu süre içinde hindinizi bir kere daha fırından alıp üzerine tekrar tepsideki sudan gezdirirseniz daha iyi olur.
7-    Pişen hindinin üzerini folyo ile kapatıp, oda sıcaklığında 45 dakika – 1 saat dinlendirin. Afiyet olsun!

İÇ PİLAV

Yılbaşı Gecesi Ne Yemeli

Malzemeler:

   500 gram Pirinç (2 bardak)
   750 ml Et Suyu (3 bardak)
   100 gram Tereyağı (5 yemek kaşığı)
   1 adet Soğan
   2 yemek kaşığı Domates Salçası
   100 gram Ciğer
   1 tatlı kaşığı Toz Şeker
   2 yemek kaşığı çam fıstığı
   2 yemek kaşığı kuş üzümü
   1 demet Dereotu
   Tarçın
   Yenibahar
   Tuz, karabiber

Adımlar:

1-   Pirinci minimum yarım saat sıcak suda bekletin süzün ve soğuk suda güzelce yıkayın.
2-   Zeytinyağı ve 1 tatlı kaşığı tereyağını kızdırın, tuz ve karabiberle tatlandırdığınız ciğerleri soteleyin, kenara alın.
3-    Kalan tereyağını aynı tencereye ekleyin, soğan ve fıstıkları kavurun. Renk alınca, pirinci ekleyin ve 10 dakika kavurun.
4-    Salçayı ekleyin kavurun, baharatları ve kuş üzümünü ekleyip tekrar kavurun ve sıcak et suyunu ekleyin. Kaynayınca altını kısın, suyunu çekene kadar pişirin.
5-    Suyunu çeken pirince dereotu ve ciğerleri ekleyin, karıştırın, 15-20 dakika dinlendirin. Afiyet olsun!

KROKANLI PARFE

Yılbaşı Gecesi Ne Yemeli

Malzemeler:

2 adet Yumurta
1 paket Kremşanti
3 yemek kaşığı Pudra Şekeri
Vanilya Özütü
1 tutam tuz
200 ml Soğuk Süt
100 gram Krokan

Adımlar:

1-   Yumurta beyazlarını, bir tutam tuz ile birlikte kar kıvamına gelene kadar çırpın.
2-   Pudra şekerini ekleyin tekrar çırpın.
3-   Süt ve toz kremşantiyi koyu bir kıvama gelene kadar çırpın. Vanilya özütünü ekleyin, tekrar çırpın.
4-   Kremşantiyi, yumurta beyazlarına spatula yardımıyla yavaşça yedirin.
5-   Parfenin içine krokan ekleyin. Cam kaselere alın ve buzlukta minimum 5 saat dondurun. Afiyet olsun!

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Nusret

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde konuşuluyor. 

Dubai’de, Miami’de, New York’ta birbirinden ünlü isimleri ağırlıyor.

Dünyanın en köklü gazetelerine, internet sitelerine haber oluyor.

Yabancı yatırımcıların ilgisini çekiyor.

 

Kısacası başarılı, hem de çok!

 

Tarzını, paylaşımlarını, etini, fiyatını, menüsü tartışalım tamam ama; steakhouse’ların memleketi Amerika’da bile restoran açabilen Nusret’e lütfen başarısız demeyelim. Komik oluyor!

 

Yazının Devamını Oku

Beyaz Yakalı Kokoreççi

Hayatı sahiplenmek, yaptığımız her şeyi aşkla, mutlulukla yapmak önemli. Sevdiğiniz işi yapıyorsanız tutku zaten cebinizde oluyor. Ancak bazen de hayat şaşırtabiliyor. Hiç girmek istemediğimiz yolların sonunda büyük mükafatlar karşımıza çıkabiliyor.

İstanbul’un en iyi kokoreççisini ararken karşıma çıktı Oğuzhan. Ozzie's Kokoreç adında Dolapdere’de ufak bir dükkanı var. Dükkan dolup taşıyor, rezervasyonsuz yer bulmak mümkün değil. Ve kokoreç hakikaten nefis, yumuşacık.  Ancak kokoreçi kadar Oğuzhan’ın hikayesi de etkiledi beni.

 

Oğuzhan’ın dedesi de, babası da kokoreççi. Hem de İstiklal Caddesinde mangalını ve etini sırtında taşıyan eski kokoreççilerden. Oğuzhan’ın babası oğlu okusun istemiş, okutmuşta. Babasını tatmin edecek beyaz yakalı bir işi olmuş Oğuzhan’ın. Sevdiği, kendini ait hissettiği…

 

Ancak hayat! Oğuzhan’ın babası kansere yakalanmış. Tedaviler sonuç vermemiş ve vefat ederken, türlü zorluklarla okuttuğunu oğlundan tek birşey istemiş; aile mesleğini sürdürmesini, kokoreççi olmasını. “Gel de anla!” diyor Oğuzhan. 

 

Babasını kaybettikten sonra Oğuzhan bir süre bu isteğe direnmiş. Mutlu olduğu mesleğini bırakıp kokoreççi olmak istememiş. Ancak babası sık sık rüyalarına girmeye başlayınca, istifasını vermiş ve geçmiş Dolapdere’deki küçük dükkanın başına.

 

Yazının Devamını Oku

Lena Perminova’ların dünyasında bir Banu!

Yalan yok; sosyal medya Lena Perminova’ların dünyası! “Stylish” kıyafetlerin, “cool” pozların, pozitif ‘vibe’ların, seyahatlerin, pilateslerin, uzun bacakların, havalı yemeklerin dünyası! Ancak bazen bu profile hiç uymayan insanlar sosyal medyada parlayabiliyor.

Yalan yok; sosyal medya Lena Perminova’ların dünyası! “Stylish” kıyafetlerin, “cool” pozların, pozitif ‘vibe’ların, seyahatlerin, pilateslerin, uzun bacakların, havalı yemeklerin dünyası! Ancak bazen bu profile hiç uymayan insanlar sosyal medyada parlayabiliyor.

 

Mesela Banu Berberoğlu.

 

Youtube’u takip ediyorsanız, Banu’nun videolarına mutlaka denk gelmişsiniz. 23 yaşında, muhasebe mezunu, hayatında hiç Trabzon’dan çıkmamış, çoğu insanın “sıradan” diye hitap edeceği bir genç kız. Ben sıra dışı buluyorum, orası ayrı.

 

Elinde kahvesi yok Banu’nun. Üzerinde “trendy” kıyafetler de yok. Makyaj yaparken, vlog çekerken ahkam kestiği bir konusu da yok. Kimseye akıl vermiyor, hiçbirşeyin en iyisini paylaşmıyor, “deneyin pişman olmazsınız” demiyor.

Yazının Devamını Oku

O korku buraya gelecek!

Her sene yeni yıla girerken kendime bir hedef koyarım. Mesela 2017’ye girerken daha net olmayı, istediklerimi (ya da istemediklerimi) çekinmeden, cesurca söyleyebilmeyi dilemiştim. 

2018’de işi biraz daha zorlaştırıp, korkularımla yüzleşmeyi diledim.

"Ne istediğine dikkat et, bakarsın gerçekleşir…"

Geçen hafta Cape Town’da uçurum korkum çıktı karşıma. “İstedin geldim, haydi yüzleşelim” dedi!

Cape Town müthiş bir yer. Havası, doğası, insanları, yemekleri… Hürriyet Seyahat’te bu büyüleyici şehir ile ilgili kapsamlı bir yazımız var, okumanızı tavsiye ederim.

En büyüleyici yerlerinden biri de Masa Dağı’nın karşısındaki Aslan Başı Tepesi… Uzaktan bakınca sırtüstü yatan bir aslana benziyor. Oldukça heybetli!

Ve uçurum kenarından yürümeyi bırakın, araba bile kullanamayan, düz yolda kendi kendine takılıp yere düşebilen, uzun süredir spor yapmayan ben bu tepeyi tırmanacağım!

2.5 kilometrelik dimdik kayalardan oluşan bir parkur!

Bir yanımda sıkı bir koşucu olan gazeteci arkadaşım Yonca Tokbaş… Diğer yanımda “haftanın 8 günü antrenman yapıyorum” diyen fotoğrafçı arkadaşım Sezgin Yılmaz! Onlar için çıtır çerez, benim için Everest!

Yazının Devamını Oku

Filtreli hayatlarımız ve biz!

Instagram hayatımıza girdiğinden beri hepimiz hayatı filtreli yaşıyoruz. Kılığımız kıyafetimiz, saçımız başımız, yediğimiz içtiğimiz, her şeyimiz fazla özenli, fazla havalı. İlişkilerimiz çok mutlu, arkadaşlıklarımız çok kuvvetli... Bir de emojilerle yansıttığımız sevgi dolu aşırı pozitif duygularımız var. Kendimizi kötü hissettiğimiz, kavga ettiğimiz, ağladığımız, canımızın sıkıldığı tek bir anımız bile yok!

Kısacası sosyal medyada hepimiz birer iyilik meleğiyiz. Sürekli kendimizi olduğundan daha güzel, daha mutlu ve daha iyi gösterme çabasındayız. Hayatımızın zor kısımlarını ustaca eleyip, güzel kısımlarını titizlikle süsleyerek birbirimize servis etme konusunda ustalaşmış vaziyetteyiz. Yorucu mu? Çok yorucu! Hayatlarımızı bu kadar süslemek, aldığımız beğenilere ve güzel yorumlara değiyor mu? Değiyor olacak ki, çılgın bir şekilde paylaşmaya devam ediyoruz.

Çoğumuz hayatı gerçekten deneyimlemek yerine deneyimliyormuş gibi gözüküyor, istediğimiz kareyi yakalayınca da burnumuzu telefonumuza gömüyoruz.

Şüphesiz hayatı sosyal medya için yaşamanın bize zararı çok. Ancak işin o kısmını bırakıyorum psikologlar değerlendirsin. E bir de herkesin kendi tercihi, yargılamak bana düşmez. Fakat bu durumun özellikle gençlerde yarattığı olumsuz etki beni çok rahatsız ediyor.

İnstagram’da fotoğraflarına kalbim acıyarak baktığım o kadar çok genç kız var ki! Ustaca blur’lenmiş ciltlere, ufaltılmış burunlara, uzatılmış bacaklara, inceltilmiş vücutlara, kısacası bu yalan dünyaya kendini fazla kaptırıp küçücük yaşta zayıf olmak için aç kalan, para biriktirip bıçak altına yatan o kadar çok genç kız var ki!

Yazının Devamını Oku

Yemek yapmak bir terapi mi?

Yemek yapmanın, karın doyurmanın yanı sıra birçok faydası olduğunu biliyor muydunuz? Mesela yemek yapmak bir tür meditasyondur. Yemek yaparken günlük düşüncelerinizi bir kenara bırakır, odaklanır, anı yaşarsınız. Sonra yemek yaparken stres atarsınız. Bir şeyler üretmek size güven, huzur ve mutluluk verir.

Yurt dışında hastalarını birlikte yemek yaparak tedavi eden terapistlerin sayısı gitgide artıyor. Zor, kaotik hayatları olan insanların yemek yaparak rahatladıkları, kendilerine güvenlerinin arttığı ve stres attıkları gözlemleniyor. Hatta yemek yapmanın depresyona iyi geldiği düşünülüyor. İnsanın içindeki sevgiyi ortaya çıkardığına inanılıyor.

Geçenlerde mutfağıma youtuber arkadaşım Ayşenur Altan geldi ve birlikte baklava yaptık. İncecik yufkaları tek tek açmak, cevizleri serpiştirmek, baklava dilimlerini titizlikle kesmek, üzerine eritilmiş tereyağını, piştikten sonra ise şerbetini yavaşça dökmek bana terapi gibi geldi.

Karanlıkta kalktığımız bu soğuk havalarda kendini mutlu hissetmek isteyenler için ben de Ayşenur’un çıtır çıtır ev baklavası tarifini paylaşmak istedim.

Şimdiden afiyet olsun!

Yazının Devamını Oku

Podyumdan Mutfağa!

Bayılıyorum ters köşe işler yapıp kendinden söz ettiren markalara!

Dolce & Gabbana’yı bilirsiniz. Üst kesime hitap eden, oldukça feminen, gösterişli, seksi bir markadır. Kurucuları Domenico Dolce ve Stefano Gabbana moda dünyasının en etkili kişileridir. Domenico ve Stefano yılbaşında podyumdan inip, mutfağa girmeye karar vermiş ve İtalyan makarna üreticisi Pastificio di Martino ile işbirliği yaparak Dolce & Gabbana tasarımı makarna çıkartmış!

Dolce & Gabbana makarna sadece 5000 adet üretiliyor. 1000 tanesi Amerika’da, kalanı ise Avrupa’da satılacak. Mutfağınızda Dolce & Gabbana marka makarna pişirmek istiyorsanız, 95 doları gözden çıkartmanız gerekiyor. Ancak bu fiyatın içine Dolce & Gabbana tasarımı mutfak önlüğü de dahil!

Ben tasarımlara bayıldım! Siz ne dersiniz?

 

Dolce & Gabbana'ya yakışacak Trüflü Makarna tarifiyle yazıyı bitirelim. Haftaya görüşmek üzere!

Yazının Devamını Oku

Mantarlı Tarifler

Mantarın tam mevsimindeyiz. Geçen sene tam bu zamanlar, mantar uzmanı Jilber Barutçiyan ve Hürriyet gazetesi editörlerinden Yücel Sönmez ile birlikte Belgrad Ormanına mantar toplamaya gitmiş, sonrasında da Yücel’le birlikte topladığımız tariflerden harika tarifler yapmıştık.

Geçtiğimiz hafta sonu Belgrad ormanında karşıma yine çeşit çeşit mantarlar çıkınca, sizler ile bol mantarlı nefis tariflerimi paylaşmaya karar verdim.

Türkiye’de 30 binden fazla mantar türü var ancak biz sadece 2500’ünü biliyoruz.

Mantar toplamak kolay iş değil, uzun yürüyüşler ve büyük dikkat gerektiyor.

Maalesef mantardan zehirlenen vatandaş sayısı çok fazla. Mantar toplamaya mutlaka bir uzman ile birlikte çıkmak gerekiyor.

Zehirli olan mantarlara dokunmak bile oldukça sakıncılı olabiliyor.

 

Mantar Çorbası Nasıl Yapılır ?

Yazının Devamını Oku

Balkabağı Tarifleri

Bayılırım balkabağına! Tatlı tuzlu fark etmeden girdiği her tarifi zenginleştirir, nefis bir aroma katar. Faydaları ise saymakla bitmez, mucizevi besinlerden biridir. Madem tam mevsimindeyiz, ben de sizler için balkabağı tariflerimi toparladım. Şimdiden afiyet olsun.


Balkabaklı Humus

Malzemeler: 

 

250 gram balkabağı püresi

200 gram haşlanmış nohut

2 yemek kaşığı Tahin

Yazının Devamını Oku

Farklı Sıcak Çikolata Tarifleri

Sıcak çikolatanın neredeyse 4000 yıldır içilen bir içecek olduğunu biliyor muydunuz? Tarihi, Aztekler ve Mayalara kadar gidiyor. O zamanlarda kralların içeceğiymiş; zaferlerde, kutlamalarda, festivallerde dağıtılırmış. Hatta uzun süre enerji verdiği için savaşlarda askerlere servis edilirmiş. Mayalar çikolatalarını sıcak, Aztekler ise soğuk ve kırmızı biberli içermiş.

1500’lü yıllarda çikolatanın İspanya’ya gelmesiyle birlikte, İspanyollar sıcak çikolatayı şekerli ve sıcak içmeye başlamışlar. 1700’lü yıllarda Londra’ya geldiğinde İngilizler, sıcak çikolatayı akşam yemeklerinden sonra sütle servis etmeye başlamış.

 

Ben sıcak çikolatanın neredeyse her türlüsünü seviyorum. İçer içmez verdiği sıcaklık, hissettirdiği mutluluk benim için vazgeçilmez. Sizlerle de kış aylarında tadını çıkartabileceğiniz beş farklı sıcak çikolata tarifimi paylaşıyorum.

 

Şimdiden afiyet olsun!

 

Klasik Sıcak Çikolata

Malzemeler:

Yazının Devamını Oku

Hindistan Cevizi Hakkında Her Şey!

Biliyorsunuz son yıllarda bir anda trend olan besinler var. Mesela avokado, smoothie’ler ya da Japonya’nın meşhur matcha çayı… Bu besinlerden en meşhuru da kuşkusuz hindistan cevizi! Bir kaç sene önce yalnızca tatlıların üzerine serperdik hindistan cevizini. Ancak şuan sütü, yağı, yoğurdu, her şeyiyle bir anda mutfaklarımıza sık sık uğrar oldu. 

Hindistan cevizi tam bir lif deposu! Vitamin ve mineral açısından oldukça zengin. Bağışıklık sistemini güçlendiriyor, yaşlanmayı engelliyor, enerji sağlıyor, karın yağlarını eritiyor ve genel olarak sağlığımıza katkıda bulunuyor!

 

Geçen hafta mutfağıma Coco Mambo hindistan cevizlerinin sahibi Ayşe İyigündoğdu geldi. Ayşe Türkiye’ye Endonezya’dan hindistan cevizi getiriyor. Tabi Ayşe’yi bulmuşken, hindistan cevizi ile yapabileceğimiz bütün tarifleri öğrendim, sizlere de aktarmak istedim.

 

Hindistan cevizinin üzerinde bowling topu gibi 3 farklı nokta var. Bu  üç noktadan en zayıf olanı tirbüşon yardımıyla deliyor içine pipet sokarak suyunu içiyorsunuz. Kaliteli bir hindistan cevizinden yaklaşık 300 ml su çıkıyor.

Hindistan cevizinin kabuğunun altında beyaz etli bir kısım var. Bu kısmı çiğ yiyebilir ya da süt yapmak için kullanabilirsiniz. Hindistan cevizini yatay olarak tutup, dairesel hareketlerle hindistan cevizi kıracağı ile vurarak kırabilirsiniz. Ardından içini çıkartıp, blender’dan geçirip, daha sonra da bir tülbent ile süzdükten sonra sütünüz de hazır!

 

Yazının Devamını Oku

Aşuresiz Yakalanma!

Mutlaka denk gelmişsinizdir, şu aralar sosyal medyada aşure çok trend! Herkes kavanozları çiçeklerle süslemiş, gümüşleri ovmuş, süslü püslü sunumlar ile pişirdikleri aşurenin türlü türlü fotoğraflarını paylaşıyor. Mutfağa hiç girmeyen arkadaşlarım bile buğdayı nohutu bir gece önceden suya koyuyor, aktarlarda harıl harıl karanfil suyu arıyor.

Aşurenin anlamı büyük. Misafirperverliğimizin, paylaşma kültürümüzün inceliklerinden. Süsü püsü, gösterişi bir kenara bırakıp esas bu özelliğini sahiplenmemiz gerektiğini düşünüyor, aşure tarifimi aşağıda paylaşıyorum.

 

Yarın yine beklerim.

 

AŞURE

Malzemeler:

2 su bardağı Aşurelik Buğday

1 su bardağı Nohut

Yazının Devamını Oku

Dünya değişiyor... 

Kelimeler yerini emojilere bırakıyor...

Ellerimiz kalem yerine tablet tutuyor...

İltifatlar sosyal medyadaki ‘beğen’ butonundan ediliyor...

Flörtleşmeler DM’den gerçekleşiyor...

Toplantılar video’lu aramayla yapılıyor…

 

Yani dijitalin bize sunduğu imkanlar bütün hayatımızı değiştiriyor. Kimimiz kendimizi fazlasıyla kaptırıyor, kimimiz ise acımasızca eleştiriyor, eski günleri mumla arıyoruz. Ancak bir gerçek var ki; bütün alışkanlıklarımızı artık sosyal medya belirliyor.

 

Tabi bu durum markaları da etkiliyor. Reklamlar dijitale dönüyor, araştırmalar facebook’tan yapılıyor, 15 dakikalık TV reklam filmleri 6 saniyelik youtube preroll’lerine dönüşüyor. Ve artık bütün defoların sosyal medyaya düştüğü anda milyonlara ulaşması sebebiyle markalar çok daha titiz davranmak zorunda kalıyor. Bize senelerce yanlış yapan dünya devleri bile kendilerine çeki düzen vermek durumunda kalıyor.

Yazının Devamını Oku

Besinler ilacınız, ilacınız besininiz olsun

Bundan yaklaşık 2500 yıl önce tıp biliminin “babası” Hipokrat; “Besinler ilacınız, ilacınız besininiz olsun” demiş. 

Biliyorsunuz dünyada yeni trend besinlerin iyileştirici özelliğini kullanmak. Artık bir çok tıp fakültesinde “Food for Medicine” dersi veriliyor; yani geleceğin doktorları hastalar besinler ile nasıl tedavi edilir öğreniyor.

 

Besinleri ilaç niyetine kullanmak aslında Çinlilerin yüzyıllardır yaptığı bir şey. Ancak Hipokratın 2500 yıl önce keşfettiği bu bilgiyi, batı kültürü uzun bir süre kullanamadı. En ufak bir hastalığımızda hepimiz hemen ilaç dolabımıza koştuk.

 

Madem havalar soğudu hepimizin hastalandığı bir döneme girdik, ben de özellikle mevsim geçişlerinde her gün içmeye çalıştığım vitamin ve mineral deposu içecek tariflerimi toparladım.

 

Sağlıklı bir kış geçirmeniz dileğiyle.

 

Yazının Devamını Oku

Sonbahar Tatlıları

Sonbaharı çok seven insanlar vardır... Yağmurlu hava, kalın kazak, sıcacık çay, düşen yapraklar… Sonbahar çoğu insana romantik gelir, ancak maalesef ben o insanlardan biri değilim. Sonbahar demek, benim için yaza geri sayımın başlaması demek. Çok sevdiğim denizime, güneşime gün saymak, kiraza karpuza hasret kalmak demek. 

Ancak yine geldi çattı soğuk havalar!

Dünyaya kendimiz olarak gelmemizin olasılığı dört yüz bin katrilyonda birmiş. Anne babamızın tanışma ihtimali bile yirmi binde birmiş. İlişkilerine devam etmeleri, cinsel ilişki yaşamaları, bizi biz yapan sperm ve yumurtanın buluşması… Hepsi hesaplandığı vakit, gördüğünüz gibi ortaya mucize denecek bir şans çıkıyor. Madem hayatta olmamız bu kadar büyük bir mucize o zaman her günün tadını çıkartalım diyor, sonbaharı sevdirecek tatlı tariflerimi aşağıda paylaşıyorum.

 

Haftaya yine beklerim!

 

Elmalı Muffin

Malzemeler:

Yazının Devamını Oku

Gururuma dokunma!

“Kadının kadına yaptığını kimse yapmaz!”

Sosyal medyada başlatılan “Kocama Dokunma” kampanyasında katılabileceğim tek cümle bu, zira bu devirde kadınlığı bu kadar yerin dibine sokan bir başka kampanya görmemiştim.

Aslında yazmayacaktım bu konuyu, üzerine konuşmanın bile saçmalık olduğunu düşünüyordum. İnsanlar bu içerikte bir kampanyaya elbette sadece güler diyordum… Ancak sosyal medyada çığ gibi büyüyen takipçiler, gazetecilerle girilen polemikler, linç niteliğinde binlerce yorumu görünce kendimi tutamadım. 

Öncelikle baştan anlaşalım; bir evlilikte eğer aldatma söz konusu ise bunun tek suçlusu aldatan kişidir. “Fettan”, “kötü”, “yoldan çıkaran” kadın yoktur, aldatmak isteyen erkek vardır. Ve eğer Ayşe ile olmuyorsa büyük ihtimalle Fatma ile olacaktır. Eğer etrafındaki bütün kadınlar onu geri çeviriyorsa, yurt dışına gidip aldatacaktır, “bekarım” deyip aldatacaktır ancak eninde sonunda aldatacaktır. (Konumuz aldatan kocalar olduğu için sadece erkeklerden bahsediyorum. Yoksa aynı durum aldatan kadın için de geçerli.)

Ve bu durum bir çiftin başına geldiğinde verebilecek farklı kararlar vardır.

Affetmek...

Aldatılmayı kabul etmek...

Aldatıp öç almak, ya da kendi yoluna bakmak gibi…

Ancak bu durumun tek muhatapları karı-kocadır. Dışarıdan burun sokmak, fikir belirtmek hadsizliktir.

Yazının Devamını Oku

Unutama Beni

Bazı günler var ki, yarattıkları farkındalık amaçlarından çok daha büyük oluyor. Mesela, 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü…

Rahmetli anneannemi alzheimerdan değil ancak demanstan kaybettik. Belirtileri alzheimera çok yakın olduğu için, alzheimerın hem hastanın kendisi, hem de yakın çevresi için ne kadar zor ve üzücü bir hastalık olduğunu iyi bilirim. İstemeden unutmak mı daha zor, unutulmak mı bilemiyorum… Hayattan yavaş yavaş kopmak mı, en sevdiğinin hayattan yavaş yavaş koptuğuna şahit olmak mı daha acı verici, onu da bilemiyorum…

 

Ben anneannemin son günlerinde bile gözlerindeki aynı ışıltıyı görebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum… Ancak biliyorum ki durum herkes için böyle değil.

 

Hal böyle olunca Dünya Alzheimer günü çok duygulandırdı beni… Özellikle bir ilaç firmasının farkındalık yaratmak için hazırladığı kısa filmi, tüylerimi diken diken etti. Esmeray’ın meşhur şarkısı Unutama Beni’nin koro halinde söylendiği film, aslında sağlığımız yerindeyken bile ne kadar çok şeyi unuttuğumuzu hatırlattı.

 

Maalesef çoğu zaman unutuyoruz sevgimizi göstermeyi, “seni seviyorum” demeyi. Anne-babamızı, aile büyüklerimizi, arkadaşlarımızı, hatta yeri geliyor çocuklarımızı bile ihmal ediyoruz. Ne kadar çok sevdiğimizi sık sık hissetsek bile dökülmüyor kelimeler ağzımızdan… “Karşılıklı bir yemek yiyelim” diyor sonra işe güce dalıyor, unutuyoruz verdiğimiz gerçek değeri göstermeyi… 

 

Yazının Devamını Oku

Hizmette Sınır Yok!

Çocukluğumuzun büyük bir bölümünü annelerimizi kuaförde bekleyerek geçirmiş bir nesil olmaktan mütevellit, güzelliği en meraklı toplumlardan biriyiz.

Meçle röflenin, fönle permanın anlamını zannederim bir çok kelimeden önce öğrendik. Bayılırdım küçükken annemle kuaföre gitmeye! Annem ve arkadaşlarının tırnaklarına kırmızı oje sürülürken sohbetlerini dinlemek, kuaförden çıkmadan aynaya attıkları dikkatli bakışları izlemek nedense çok hoşuma giderdi. Eğer uslu beklersem bir de üzerine “happy meal” kazanırdım üstelik!

 

Hal böyle olunca, Türk kızları olarak büyüdükçe kendimizi onların yerinde bulmamız çok normal. Hatta erken yaşta işi abartıp, estetiğe merak salmamız, botokstur, dolgudur, vitamindir, önümüze ne gelirse denek tahtası gibi koşa koşa yaptırmamız da… Ancak dün okuduğum bir haber, “pes” dedirtti!

 

Olay Nişantaşı’nda bir kafede gerçekleşiyor. Sarışın bir hanım bir anda çantasından iğnesini çıkartıp yanındaki hanıma tıkır tıkır botoks yapmaya başlıyor. Tamam, biz de alışkınız vakitten kazanalım diye fön çektirirken manikür yaptırmaya, aynı anda kaş aldırmaya ve hatta aynı anda kuaförümüzle dedikodu yapmaya… Ama bu kadarı fazla abartı değil mi? İki gün daha kaz ayaklarıyla gezmek, vakit bulunca doktora gitmek daha uygun, daha usturuplu olmaz mı?

 

 

Çocuklarımız bile restoranlarda, kafelerde fazla gürültü çıkartılmayacağını, hatta yemek yerken dirseklerini masaya koymayacaklarını biliyor. Koskoca kadınlar kafede botoks yaptırılmayacağını akıl edemiyor mu? Haydi olayın görgü boyutunu geçelim, zira ülkemizde görgü kurallarını es geçmek DNA’mıza kodlanmış gibi… Ancak hijyenik sakıncalarını da mı akıl edemiyoruz? 3-5 yaş genç gözükeceğiz diye, kafelerde neden kendimize bunu yapıyor, enfeksiyona kapıları sonuna kadar açıyoruz?

Yazının Devamını Oku

1960’lardan Bugüne Görgü Kuralları

Geçenlerde annemin kütüphanesini karıştırırken 1960’lardan kalma nefis bir kitap buldum. İsmi, “En Yeni Görgü Kuralları”; yazarı ise Hasan Deniz. Aslında bu kitabı çocukluğumdan çok net hatırlıyorum.

Anneannem ve kız kardeşi Lerzan Teyze’m, küçükken ablam ve beni karşılarına oturtur bütün maddeleri tek tek öğretirlerdi. 

Mesela, öğle ve akşam yemeklerinin konuları farklı olmalıydı. Öğle yemeğinde gündelik konulara değinebilirdik ancak akşam yemeklerinde sessiz ve ağır olmalıydık. O yaşımızda kuralların çoğunu anlamasak bile, 1960’ların görgü kurallarını 1980’lerde sıkı sıkıya öğrendik. 

 

Kitabı bulunca rahmetli anneanneme olan özlemimden olsa gerek, oturdum bir çırpıda tekrar okudum. Öncelikle kitabı çok cinsiyetçi bulduğumu baştan söylemem gerek; ancak bazı görgü kurallarının, özellikle sosyal medya hayatımıza girdikten sonra ne kadar değiştiğini görünce, şok oldum. 

 

Kitapta ilgimi çeken bazı kuralları sizlerle de paylaşmak istedim. 

 

Yazının Devamını Oku

Good Vibes Only!

İngilizce başlık attığım için özür dilerim ancak bu yazıya başka başlık atmaya elim gitmedi. Biliyorsunuz son zamanlarda özellikle sosyal medyada herkes Hint gurusu misali hayatla ilgili “bilge” fikirler paylaşıyor.

Mesela belli bir yere gelmek için yıllarca savaş veren, gece gündüz çalışan, mücadele eden biri paylaştığı fotoğrafın altına “go with the flow” (kendini akışa bırak) yazabiliyor. Ya da normalde etrafına kan kusturan biri gülümseyerek fotoğraf paylaşıp, “good vibes, good life” (iyi enerji, iyi hayat) yazabiliyor. 

 

Neden mi? Gerçekten hiç anlamıyorum. 

 

Pozitif düşüncenin gücüne sonuna kadar inanırım. Hayata güvenirim, başıma gelen her şeyin altında bir iyilik ararım. Hatta bu kadar Pollyanna olduğum için çoğu zaman da kendime kızarım. Ama hayattan sadece pozitif şeyler beklemek, biraz yanıltıcı değil mi?

Özellikle yaşadığımız dünyada, “haber izleyemiyorum, moralim bozuluyor”, “etrafımdaki bütün negatif insanları hayatımdan çıkardım”, “artık sadece mutlu olduğum şeyleri yapıyorum” demek; biraz gamsızlık, hafif vurdumduymazlık değil mi? 

 

Yazının Devamını Oku