GeriHilal Meriç Bor Sana Ait Tek Özgün Şey Parmak İzin Mi?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sana Ait Tek Özgün Şey Parmak İzin Mi?

Geçtiğimiz günlerde Gamze Topuz ve sevgilisi Tümer Metin Instagram hesabından bir kare paylaşmış.

Basında oldukça ses getiren bu kare hem görselliği hem de kareyi post ederken kullandıkları cümle nedeniyle çok etkileyiciydi. Paylaşım metni ise şöyleydi; “Güvenmek” ne derin bir kelime, aşktan öte.”İki sevgilinin bu paylaşımına yorumum “çarpıcı” olacaktı ki Twitter’da takip ettiğim bir hesabın altına paylaşılan fotoğrafın aslı düştü.   Fotoğrafın aslı ise Twitter’daki bir kullanıcı tarafından şöyle post edildi “Kopya” ne kadar derin bir kelime fikirden öte.” @asilbaykara’nın bu paylaşımı ve metni tam da bugünkü konumun özeti niteliğinde.

Sana Ait Tek Özgün Şey Parmak İzin Mi

Yukarıdaki ilk örneğim aslında ana konuma giriş niteliğindeydi. Özgün içeriğin ne denli önemli olduğunu anlatıp durduğum bir meslekteyken özgün görsel, özgün fikir, özgün irade her biri kendi başına ayrı bir değer.

Diğer bir örneğim ise Fahri Evcen ‘den. Yakın zamanda pişti olduğu gelinliğiyle dikkat çeken Evcen sosyal medyada artan takipçi sayısını Taylor Hill’in dikkat çeken pozlarının neredeyse aynısı olan bir çekimle Instagram’dan kutladı.

Sana Ait Tek Özgün Şey Parmak İzin Mi

Yeni İlham Kaynağı Sakızdan Çıkan Maniler!

Ünlü bir şarkıcının hit olarak planlayıp, albüme aldığı şarkının aslında bir sakız markasının 2012 yılında piyasaya sürdüğü manisi çıktığını düşünün. Üstelik bir de bu mani CD, basın bültenleri, video klip gibi yerlerde söz&müzik olarak farklı bir isimle sunulsa. Bu durum ifşa olsa ama bu ünlü şarkıcımız tek kelime açıklama yapmasa, hala cikletten oluşma manisini söylemeye devam etse? Şarkıya imzasını veren söz yazarı da aynı şekilde hiçbir açıklama yapma zahmetinde bulunmasa?!

Sizin için bir hikaye yazdığımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İrem Derici’nin son albümünde yer alan “Tektaş” adlı şarkının bir bölümü bir sakız markasının manisinden alıntı çıktı. Geçtiğimiz haftalarda maninin yazarının tesadüfen fark etmesiyle sosyal medyada epey bir konuşuldu ama sonra sessiz sedasız sevgili ünlümüz olay çok büyümeden bu durumdan kurtuldu. Biliyorum ki bu örneğe de çok şaşırmadınız. Çünkü ben de hiç şaşırmadım!

Sana Ait Tek Özgün Şey Parmak İzin Mi

Ünlü isimlerin gururla kopya bir kareyi paylaştıkları, ünlü bloggerın kopya içerik ürettiği, hala yeni çıkan erkek şarkıcıların büyük çoğunluğunun Tarkan’ın sesini ve imajını taklit ettiği, dünya yıldızlarından esinlenerek (!) çekilen kliplerin yayınlandığı,  estetikle tüm kadınların birbirine benzediği günümüzde “özgünlük” hayalini kurduğumuz bir beklenti.

İlham almanın, beğenmenin, takdir etmenin çok daha ötesinde,  birebir kopya hayatlara dönüşen bu yeni düzen size de fazlasıyla sıradan gelmiyor mu?

Sosyal medyadan takip ettiği kişilerin aldığı takı, yediği yemek, yaptığı tatil, dinlediği müziğin yanı sıra hayat tarzını birebir kopya edilen yeni düzenimizde özgün kalarak, kopyacı kenelerden kurtulmak mümkün mü?

Vemödalen ‘ı duymuş muydunuz?  

İşte tam bu konu üzerine biraz araştırıyorken izlediğim bir video ile“Vemödalen” terimi  ile tanıştım. Vemödalen , “The Fear That Everything Has Already Been Done” yani her şeyin daha önce yapılmış olmasından duyulan korku demek. Bu kelimenin detayını anlamak için farklı kişilerin çektiği birbirinin tıpatıp aynısı olan karelerle dolu sinir bozucu bir video izledim. (merak edenler youtube’da bulabilir) Deniz kenarında paylaşılmaktan bıkılmayan sosis görünümlü üst bacak görünen fotoğraflar, birbirinin aynısı gün batımı kareleri, düğün gününde içi boş yapay pastayı kesen çiftler…  

Facebook’ta, Instagram’da seri “like’lamak” yerine beğenilerimize, seçimlerimize birazcık da olsa kafa yorsak dünya en az bir kar tanesi eşsizliğinde, çok daha güzel bir yer olabilir aslında.

Parmak izlerimizin eşsizliği kadar özgün olmadığımız anlarda içinizi bir huzursuzluk kaplıyorsa belki de hala bir umut var demektir.

X

Kış Günleri İçin Asosyallik Paketim

Hani bazı insanlar vardır sevdiği bir tatlıyı, yemeği yerken abartır, bıkana kadar yer ve sonrasında o yemeği bir daha asla midesi almaz.  Sonra yepyeni bir takıntısı olur, onu üst üstte ve yüksek dozda tüketir.  Yemek konusunda çok sık olmasa da sanırım benim de böyle bir hastalığım var.

Şu sıralar ise arkadaş buluşmalarını erteleme, sporu bırakma, bir an önce evde olmak istememem o çok sevdiğim tatlılardan tüketmek için değil, başladığım dizinin yeni bölümlerinden daha fazla izlemek için. Evet, son üç ayımın neredeyse her akşamı TV karşısında online dizi izleyerek geçti.

Yine tüm boş zamanımı online izlediğim dizilerle geçirdiğim asosyal bir hafta sonunda yazacak bir şeyler bulamayınca bu aralar uzmanlık alanım olan en sevdiğim diziler üzerine yazayım dedim. Kim bilir belki oralarda benim gibi bir dizikolik vardır.

Hazırsanız sizin için son 3 ayımın tüm akşamlarını feda ettiğim asosyallik paketimle karşınızdayım. Bu yazıda favori dizilerimi, hala izlemeye devam ettiklerimi, bittiği için yasta olduğum biricik serilerimi paylaşıyorum.

Sezonları Biten ve Şu an Hala İzlemeye Devam ettiğim Diziler

*Sherlock Holmes
*Hannibal

Yazının Devamını Oku

İstanbul’dan kaçış planları yapanlar burada mı?

İnsanı İstanbul kadar yoran başka bir şehir daha var mıdır acaba? İstanbul,  derdi tasası olmayanı bile günden güne hayattan soğutan, yaşam standardını düşüren bir şehire dönüşmedi mi sizce de?  Hafta içi, hafta sonu, sabah, öğle, akşam durmak bilmeyen bir koşuşturma…

Hal böyle olunca son zamanlardaki arkadaş buluşmalarımızdaki en trend konu İstanbul’un insanlar üzerindeki ruhsal yıkım şiddeti oldu. Hayaller, gelecek planları bir an önce bu şehirden kaçmak yönünde. İstanbul’un hızla kendini ve içinde yaşayanları tükettiği günümüzde artık hiç kimse sahil kasabalarında yaşamak için emekliliğini beklemek istemiyor.  Kimi girişimci ruhu ile yeni bir şehirde sıfırdan başlamak istiyor, kimi çocuğunu daha küçük bir yerde büyütmek,  kaybettiği huzuruna bir an önce kavuşmak istiyor.

 

Sanırım bir tek gayrimenkul sektörü inanıyor hala İstanbul’da iyi bir yaşam sürdürülebileceğine. O yüzden çoğunun söylemi “İstanbul’un göbeğinde bambaşka bir yaşam”.  Sahi 1000 konutluk projelerde başka bir hayat mümkün müdür?

 

“Acaba kaç kişi İstanbul’dan kaçabiliyor?” diye düşünürken TÜİK göç oranlarını açıkladı. Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre, İstanbul tarihinde ilk kez göç alan değil, göç veren bir kent olmuş. Veriler şöyle diyor; 2015-2016 yılları arasında İstanbul'a 369 bin 582 kişi göç ederken, şehirden göç edenlerin sayısı 440 bin 889 kişi olmuş.  Yani tam olarak 71 bin 307 kişi İstanbul'u terk edebilmiş.

Bu rakam bence İstanbul’dan kaçmayı düşünüp cesaret bulamayanlar için çok ciddi bir motivasyon nedeni.

 

Eğer siz hala “İstanbul, sen mi büyüksün ben mi!” kıvamındaysanız ve burada kalıp mücadele etmeye devam edeceğim diyorsanız, o zaman buraları yaşanılır kılacak güzel haberler vereyim. Geçtiğimiz Perşembe günü Beyoğlu Kurabiye sokakta çok değişik bir lokanta açıldı. Adı  “Hayata Sarıl Lokanta” olan bu oluşumun amacı; sokakta yaşayan ve toplumda yok sayılan insanların hayatlarına tekrar sarılmalarını sağlamak.

Yazının Devamını Oku

Pozitif Enerji Emici Vampirler!

Hayatınızda olumsuz bir şey yok, halinden memnun olan hatta birçok kişiye göre mutlu sayılabilecek birisiniz ama yine de enerji düşüklüğü mü yaşıyorsunuz?

 İçtiğiniz vitaminler, sağlıklı beslenme tüyoları enerjinizin yükselmesine çok yardımcı olmuyor mu? Çevrenizde sizin enerjinizden beslenen, sürekli memnuniyetsizliğini dile getirerek sizin de bu etki alanına girmenizi sağlayan enerji emiciler olabilir. Bugünkü yazımda birçok kişinin etrafında olan, olumlu duygu ve anlardan beslenen enerji vampirlerinden bahsedeceğim.

 

KİM BU ENERJİ VAMPİRLERİ?

İş yerlerinin olmazsa olmazı hiçbir şeyden mutlu olmayan iş insanlarıdır. Genellikle beyaz yakalılarda görünen bu durum dertsiz, tasasız insanı bile kısa sürede dert sahibi yapabilecek güçte negatifliği bünyelerinde barındırmalarıyla tanınır.  Bu kişileri tanımanın birkaç kolay yolu vardır. Bu kişileri kollarına, boynuna taktıkları kötü gözden  (yani kendilerinden ) koruyacağını düşündüğü nazar boncuklarından ya da  “off dün yine klimayı çok açmışlar üşüttüm, çok çalışıyorum, zaman yetmiyor, yemekler berbattı  midemi bozdum, kahveler çok sertti anksiyetem arttı” gibi her cümlelerinden tanıyabilirsiniz. Anlaması zor, çok değişik formu vardır bu kişilerin.  Her şeyden şikayet eder ancak düzeltmek adına tek bir girişimi yoktur.  Bir girdap gibi sizi mutsuzluğuna ortak etmek ister.   Negatiflin öncü savunucularından olan bu kişiler sizi severek yaptığınız işten hatta iş yerinizden soğumanıza neden olabilir.  Kısaca sorun onda değil çevresindedir. Sonuç; kendinizi birden siz de onun gibi işinizden, iş yerinizden mutsuz olduğunuzu düşündüğünüz bir yanılgının içine düşerken bulursunuz.

 

Sevgilisinden, işinden, evinden kısaca hayatından mutsuz olan, sizin mutluluğunuzla pek ilgilenmeyip daha çok çaresizliğinizin açığa vurduğu anlarınızla ilgilenen, sonsuza kadar kötü anlarınızı konuşmaya gönüllü arkadaşlarınız. Instagram’da “bestfriend” hashtagi altında toplanan bu yakın arkadaşınız farkında olarak ya da çoğunlukla olmadan sizi kendi iç huzursuzluğuna çekiyor olabilir.

 

“Her kötü şey beni buluyor, ne yapsam kimseye yaranamıyorum”

Yazının Devamını Oku

Şiddetin Yeni Adı: Sevgisizlik Çağı

Yeni bir video düştü internete. İki kişi İzmir’in Aliağa ilçesinde yürürken kaldırımda uyuyan bir köpeğe yani Mia’ya durup dururken tekme atıyor.

Şiddete maruz kalan köpek ne olduğunu anlamadan kendisine savrulan tekmelerden kaçmaya başlıyor. Sonrasında bu ikili hiçbir şey olmamış gibi gülerek yollarına devam ediyor.

Bu olaydaki tek sorum NEDEN?

NEDEN bir insan durup dururken nefretle kaldırımda uyuyan bir köpeğe tekme atar?

NEDEN yanındaki arkadaşı masum bir köpeğe tekme atmaya başlayan arkadaşına tepkisiz kalır?

NEDEN yoldan geçen diğer kişi tüm bu olanları görmezden gelir?

Gerçekten anlayamıyorum. Yerde yatan o masum köpeğe tekme atacak kadar nefreti nasıl biriktirdin kalbinde? Nasıl yaşayabiliyorsun o hisle?

Bir sözlükte bu kişinin Facebook profili paylaşılmış. Paylaşımlarına bakmak için profilini inceledim. Niyetim nasıl bir kişi olduğuyla ilgili biraz çıkarım yapabilmek, belki o kafayı bir ihtimal anlayabilmek.

Yazının Devamını Oku

Bayram tatilinde Türkiye neden Yunanistan’ı seçti?

Ben de bu bayram tatilini Yunanistan’da geçirenlerden biriydim. Daha doğrusu “Yunan adasına nüfusu kadar Türk geldi” haberlerinin nedenlerinden biriydim de diyebilirim.

Haberi şöyle doğrulamak mümkün; Yunanistan’da arkadaşlarımla karşılaşacak kadar çok Türk vardı. Peki, daha önceden Bodrum’a, Çeşme’ye  giden bu ekip neden rotasını Yunanistan’a çevirdi?

“Çünkü..” lerini sıralamaya başlıyorum…

İlk neden olarak “ Yunanistan’da her şey çok daha ucuz!” diyeceğimi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Aslında kimse çok daha ucuz diye gitmiyor.  Bodrum’da, Çeşme’de ya da Alaçatı’da verdiği hesapla aynı tutarı ödeyecek de olsa ödediği tutara değen, daha kaliteli bir tatil yaptığını düşündüğü için gidiyor. Euro’yu TL’ye çevirdiğinizde yani hızlı bir hesap yaparak dörtle çarptığınızda hiçbir şey aslında sanıldığı kadar ucuz gelmiyor ama Çeşme ve Bodrum’a göre de çok da pahalı kaçmıyor.  

Farklılıklar yok mu? Elbette var ama olumlu anlamda.  Türkiye’de plaja girmeden otopark ücretiyle başlayan, plaja adımını atar atmaz en az 40-50 TL ‘lik şezlong ücretleriyle devam eden işletmelere Yunanistan’da rastlamak pek mümkün değil. Eğer böyle bir plaj varsa da o ücret karşılığında bir şeyler yemek ya da içmek mümkün. Yani harcama yapmaya bikinilerinizi üstünüze geçirdiğiniz an itibariyle başlamıyorsunuz.

Bir hesap geldi, ama fazla tuttuğunu mu düşünüyorsunuz? Mekanın sahipleri ya da çalışanları tarafından hırpalanma endişesi olmadan itiraz edebiliyor, gelen hesabın detayını sorabiliyorsunuz. Hesaptaki detaylar İngilizce değil de Yunanca yazdığı için zaten açıklama yapma kısmı çalışanlara garip gelmiyor. Türkiye’de hesaba itiraz edenlerin başına gelenleri yani “hesaba itiraz etti kurşunladı, dayak yedi ” gibi haberleri hatırlatmak istemiyorum. (!)

Türkiye’de makyajsız girilmeyen plajların, güneşlenirken yüzünü, sırtını sevgilisinin ismiyle boyayan, günde en az 3 farklı bikini değiştirip gün boyunca denize adım atmayan kızlarımızın, yıl boyunca yaptığı kasları herkesin gözüne sokmaya çalışan delikanlılarımızın aksine deniz, kum ve güneşin tadını doyasıya çıkarmak isteyen kişilerle tatil yapma imkanı ağır bastığı için Yunanistan tercih ediliyor.

Türk mutfağından çok uzak olmayan zengin Yunan mutfağını, birbirinden lezzetli deniz mahsullerini  çok daha ucuz demeyeceğim ama çok daha bol ve taze şekilde tatma imkanı olduğu için gidiliyor.

Yazının Devamını Oku

Erzurum’da Bir Çocuğun Gözünden Dünya!

Erzurum’da geçtiğimiz hafta yaşanan bir olaydan bahsetmek istiyorum size.

Dilencilik yaptığı iddia edilen bir kişi Zabıta tarafından köşeye sıkıştırılarak tartaklandı. Belediyenin reddettiği bu olay   olurken 5 yaşındaki çocuk babasını korkuyla, gözyaşlarıyla izliyordu. Duruma dahil olamayan çocuğun yapabildiği tek şey “baba” diyerek ağlamak! Videoyu izlemesi, hele ki çocuğun “baba” diyerek çaresizce ağlamasını duymak hiç kolay değil, o yüzden aşağıya sadece durumu anlatan tek bir kare paylaşacağım.

Çevremde 5 yaşında çocuğu olan arkadaşlarım “hangi özel okul daha iyi, hangi oyun zeka gelişimini daha çok artırıyor” dertleri içindeyken belli ki bu aile için durum bu dertlerin çok daha ötesinde.  5 yaşında olmak arabayla, oyun hamurlarıyla, legolarla oynamak kadar renkli bir dünya değil onun için. Yaşam mücadelesini babasının yanında vermeye mecbur kalmış ya da bırakılmış.

Hayat hiçbirimiz için çok kolay değil ama bazıları için bizim hayal gücümüzün üzerinde acılarla dolu. Televizyon ekranlarından, sosyal medyada paylaşılan videolardan “ yazık, vah vah , tüh tüh” demek sarmıyor maalesef 5 yaşında alınan böylesine derin yaraları.

 

O YARALARDA BİZİM DE ETKİMİZ VAR!

Benimle ne ilgisi var? Diyenler için tek tek anlatayım durumu.

Kıyafetlerıne , konuşmasına küçümseyerek baktığınız her bakışla onların bedenlerinde çok daha derin yaralar açıyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

Gülecek Bir Şey Varsa Söyleyin Hep Beraber Gülelim!

Lise yıllarında sınıfta hafiften bir kıkırdama oldu mu öğretmen hemen “Gülecek bir şey varsa söyleyin, hep birlikte gülelim!” der otoritesini konuştururdu. Bu soru sonrasında herkes sessizliğe bürünür, sınıftan çıt çıkmazdı. İşte somurtma hikayemizin temelleri o günlerde atılmaya başlandı.

Sadece okul muydu bizi gülmekten alıkoyan? Hiç sanmıyorum. Aile arasında kıkırdamalar gülmeye döndü mü aile büyüklerinden biri  “ ay çok güldük, valla sonunda ağlayacağız” der, ortamın havasını adeta klima etkisiyle soğuturdu. Oysa bol kahkahanın sonunda gözden gelen her damla ruhu temizlemez miydi? Her güzel şey nazarla mı sonuçlanırdı? İyi ve kötü, güzel ve çirkin, gülmek ve ağlamak hiç mi yalnız kalmazdı?

Gülmenin bu ülkede kötü bir eylem sayılmasının nedenleri bitmedi. İslam dininin kahkahaya bakışını aşağıda Google’da çıkan ilk sonuçlarıyla paylaşıyorum.

“Tebessüm etmek, güler yüzlü olmak çok iyidir. Kahkahayla gülmek mekruhtur.”

Sadece okul, aile, din mi karşı kahkahamıza? Tabii ki hayır! Siyasetçilerimizin söylemlerini unutmayalım lütfen!

Bülent Arınç’ın Bursa Valiliğin tarafından düzenlenen bir etkinlikte şöyle bir söylemi vardı hatırlarsanız “ Erkek zampara olmayacak. Kadın da herkesin içinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak”   

Neden? Kahkaha attığımızda eşimizi aldatmış mı oluyoruz? Erkeğin zamparalığına karşı kadının kahkaha atması mı?

Oysa iletişimin en güçlü etmenlerinden biridir gülmek, psikoloji için ise en güçlü terapiler kadar kuvvetlidir kahkaha atabilmek. Bir araştırmaya göre çocuklar günde 300’ün üzerinde kahkaha atıyorken, yetişkinlerde bu sayı 17’ye düşüyormuş. Bu araştırmanın bir de Türkiye’deki ayağını yapmak lazım. Etrafınıza bir bakın. Kafede, metroda, sokakta, iş yerinde… Çevrenizde dolu dolu kahkaha atan kaç kişi var?

Peki, bir de yararlarına bakalım gülmenin…

Yazının Devamını Oku

İlişkilerdeki Aldatıldım Ama “Keyfimiz Kaçmasın Ali Rıza Bey” Bakışı

Mutlu aile tablosunu nasıl bilirsiniz? Sosyal medya hesaplarımız son zamanlarda 32 dişin göründüğü selfieler, sevgililerin birbirine aldığı devasa güllerin paylaşılması, evli çiftlerin “en kötü günümüz böyle olsun” pozlarıyla dolup taşar oldu.

Fotoğraf çekmeyi de fotoğrafları incelemeyi de seven biri olarak bu kareler aslında beni hiç mi hiç rahatsız etmiyor.  Ama bazı ilişkiler var ki “ruhuna el fatiha” okunalı yıllar olmuş, ilişkide ihanet olayları yaşanmış, çiftlerden en az birinin uzun süreli sevgilisi var. Durum böyleyken, yani ilişki çoktan farklı gönüllere yelken açmışken bu yapay mutluluk pozlarınız kime?

Erkek Aldatıldığında Gidebilirken, Kadın Neden Kalmayı Seçiyor?

Öncelikle belirteyim, aldatılan erkek gidebiliyorsa dememin nedeni, çevremdeki örneklerde erkek daha cesurca koşar adım ilişkiden uzaklaşırken hemcinslerimin bu konuda maalesef eylemsiz kalmaları.

Her ilişki asla dışarıdan kolay kolay anlaşılamayacak  dengeler üzerine kuruludur.  Bir ilişkideki duygusal denge unsurunu bilmeden bu tür konularda fikir yürütmek olanaksız olsa da konu “aldatma” olunca zaten ilişkilerdeki “denge” unsuru yeterince sarsılmış olur. Sarsılmanın da ötesinde denge unsuru ortadan kalkar ve ilişki bir daha asla aynı olmaz diye düşünüyorum. Bir daha aynı şekilde tutamazsın o eli, o gözlere bir daha aynı şekilde bakamazsın, hep bir sorgu vardır, hep “neden” sorusu vardır kafanda. İçini kemirir nefret duygusu, kemirmekle yetinmez intikam almak ve canını yakmak istersin. Güven konusuna ise hiç girmiyorum. Hem ona hem de çevrene güven duymak zordur artık. Durum böyleyken neden kadın terk etmeyi seçmiyor, seçemiyor?

Dışarıdan baktığınızda iyi bir kariyeri olan, yani ekonomik özgürlüğüne kavuşmuş, çocuğu olmayan kadınlar aldatılmanın ardından neden mutluluk pozlarıyla dolduruyor tüm sosyal medya hesabını?

Hangi Neden Aldatılma Sonrasında Terk Etmeme Nedeni Olabilir Ki?

Tanıdığım kadınların söylediği cümlelerin alt metinlerinden anladığım kadarıyla aldatılma sonrasında kadınlar savaşını hayatındaki erkeğe değil, sevgilisinin/ kocasının aldattığı kadına karşı veriyor. Full makyajlı, her an fönlü saçlarındaki pozlar erkeğinin gönlünü yeniden fethetmek için değil, rakibi olan kadına gücünü göstermek için.  Bu iyi bir neden mi? Bence hiç yeterli değil…

“Aldatılan Kadın Neden Terk Etmez ? “ e Alternatif Bakışlar…

Yazının Devamını Oku

Ünlülerin Sosyal Medya krizlerine bir yenisi daha eklendi

Hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen sosyal medya ile fotoğraf likelamak, tweet atmanın ötesine geçip toplumsal olaylar, sosyal sorumluluk projeleri gibi konularda çok olumlu bir sonuç elde etmek mümkün olabiliyor.

Geçtiğimiz günlerde en güzel örneğini Müzisyen Anne’nin oğlu Kartal’ın kalp nakli için gerekli olan miktarın toparlanmasında yaşadık. Tüm Türkiye Kartal bebek için sosyal medya üzerinden yayılan bir kampanyada tek yürek oldu ve tamamlanması çok zor gibi görünen rakamı nerdeyse bir gün bile olmadan topladı.  Bu sosyal medyanın kullanımına en olumlu örnek, ama her zaman durum böyle olmuyor.  Kriz iletişimine çok açık bu mecra özellikle ünlü isimlerin başına epey bi’ problem açabiliyor.

Peki, ünlüler sosyal medyayı doğru şekilde kullanabiliyor mu?

Cevap olarak “evet” diyebileceğimiz isimler olduğu gibi maalesef sosyal medya skandallarıyla gündeme gelen çok fazla ünlümüz de bulunuyor.  Ebru Şallı’nın Snapchat ile imtihanını yeni atlatmışken sosyal medyanın son bombası ise Twitter’a ekran görüntüleri düşen Sinan Akçıl ve fake hesabından yaptığı yorumları oldu.

Olayı kısaca anlatmak gerekirse; Sinan Akçıl, katıldığı bir programın Instagram hesabına fake profilinden yazdığını düşünerek kendi kişisel hesabından “ Sinan Akçıl sesine kıyamam aşkitom” diyerek kendine adeta övgüler yağdırdı. Tabii ki sosyal medyanın hızlı ve zeki kullanıcılarının gözünden kaçmayan bu durum, ekran görüntüleriyle birlikte sosyal medyanın en talihsiz skandalları arasına girdi.

Bu olayın bir benzerini ise hatırlarsanız Bursa Belediye başkanı Recep Altepe yaşamıştı. Kendi Twiter profilinden “ Başkanım @recepaltepe bu şehre kimin ne kadar hizmet ettiğini biz çok iyi biliyoruz …“ yazarak kendisiyle ilginç bir diyaloga girmişti.

Peki, sosyal medyada kişiyi kendisiyle diyaloga sokan, övgü bekleme isteğimiz nerden geliyor?

Yeteri kadar sevilmiyor muyuz, ilgi az mı geliyor yoksa hepsi imaj kaygısından mı?

Şimdi ben olayın psikolojik boyutunu uzmanlarına bırakarak, fake profil açıp,  eline yüzüne bulaştıran ünlülerimiz için büyük bir hizmet sunacağım.

Yazının Devamını Oku