Şef konuştu!

Şef çok dikkat çeken bir zamanlama ile konuştu. Aydınlık gazetesinin manşetinde yer alan habere göre şef Türkiye’nin saldırgan bir tutumda olmadığını söyledi ve çatışmayı Amerikalıların kışkırttığını iddia etti. Şimdi diyeceksiniz ki şef kim, ne önemi var söylediklerinin...

Şef, Rusya Devlet Başkanı Putin’e elleriyle servis yapan kişi, Yevgeny Prigozhin. Sosisli standıyla başladı, yemek imparatorluğu kurdu, “Putin’in şefi” denildi. Uzun süredir sadece yemek yapmıyor.  Rus Federal Haber Ajansı’nın da Internet Research Agency adlı propaganda sitesinin de sahibi Yevgeny Prigozhin. Yemek fabrikasının yanı sıra trol ordusu da var.

Şef konuştu

2016 yılı ABD başkanlık seçimlerine Rusya’nın olası müdahalesinin soruşturmasına “seçimlere müdahalede bulunduğu” gerekçesiyle Rus trol fabrikası ve sahibi Yevgeny Prigozhin de dahil edilmişti. Bitmedi... Şef Prigozhin’in Libya’da, Suriye’de sahada olan Rus paralı askerleri Wagner’in de sahibi olduğu belirtiliyor. Putin’in şefi, sırdaşı, Ermenistan-Azerbaycan arasındaki çatışmalar ve Dağlık Karabağ sorunu hakkında Aydınlık gazetesine konuştu. Sırdaş şef Prigozhin’in açıklamalarını, satır aralarını, zamanlamasını ve konuşulan olasılıkları madde madde sıralayalım...

Rusya, Ermenistan’ın hamisi olsa da bu krizde kullandığı temkinli dil dikkat çekiyor. Başından beri yapılan açıklamaları “arabuluculuk, ateşkes, Moskova’da taraflara ev sahipliği, itidal, tüm bölge ülkelerini itidale, çatışmanın taraflarını da askeri faaliyetleri derhal durdurmaya çağırması” şeklinde özetleyebiliriz.

Devlet yetkilileri tarafından yapılan bu içerikteki açıklamaların ardından, kimi zaman Suriye’de, kimi zaman Libya’da Türkiye’nin karşısına çıkan Wagner’in patronu sırdaş şef Prigozhin Türkiye’ye destek açıklaması yaparken, Ermenistan Başbakanı Paşinyan’dan duyulan rahatsızlığın da nedenini anlattı.

Prigozhin, Aydınlık gazetesine “Türkler, Ermenistan sınırını geçmedikleri sürece, hukuki olarak Karabağ çatışmasına müdahil olma hakkına tam anlamıyla sahiptir. Ermenistan ve Azerbaycan, uzun seneler Dağlık Karabağ’daki çatışmaları durdurma imkânını buldular, öyle ki Rusya onları anlaşma masasına oturtmuştu. 2018 turuncu devriminin ardından, yani Paşinyan’ın iktidara gelmesiyle çok yüksek sayıda Amerikan NGO’su Ermenistan topraklarında boy gösterdi. Sorunun özü burada yatıyor. Çatışmayı Amerikalılar kışkırtıyor” dedi.

Kısacası Rusya’da Paşinyan’ın ABD bağlantısından rahatsızlık var. Mesele sadece ABD ya da ABD’nin NGO’ları da değil, genel olarak bir süredir Rus yönetiminin Paşinyan’a sıcak bakmadığı biliniyor.

Son olarak Karabağ’da Rusya ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmemesi konusunda sessiz bir uzlaşma olabilir. Bu uzlaşmanın bir ucu da İdlib’e uzanıyor olabilir. Bunu önümüzdeki günlerde daha net görebiliriz.

TBMM’DEN TÜM DÜNYAYA VE ULUSLARARASI KAMUOYUNA ÇAĞRI

CUMHURBAŞKANI Erdoğan, TBMM’nin açılışında yaptığı konuşmanın büyük bölümünü dünyanın uluslararası kurumlar açısından içinde bulunduğu çıkmaza ve dış politika perspektifine ayırdı. Bugüne kadar “Dünya beşten büyüktür” sözleriyle birçok kez uluslararası kurumların dünya sorunlarını çözmede yetersiz kaldığını söyleyen Cumhurbaşkanı, açık açık “Birleşmiş Milletler’den başlayarak kurumlar tıkandı. Uluslararası düzen yıkılıyor. Ya uluslararası kurumlar tüm insanlık için güvenliği, istikrarı, adaleti sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılacak ya da yeni kurumlar inşa edilecek” dedi.

Küresel ısınma, iklim değişikliği, açlık, dünyadaki kriz noktaları, çatışmalar, vekâlet savaşları, küresel güçlerin sömürüsü, eşitsizlik, adaletsizlik gibi sorunlara artık salgın da eklendi. Tüm bunlara ek olarak salgınla dünya ekonomisindeki olumsuzlukları da göz önünde bulundurarak uzmanlar tarafından da dile getirilen “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” endişesi, aynı zamanda tüm dünya için bir alarm cümlesidir. Ülkeler ya bir araya gelerek bu sorunların adaletli bir şekilde çözülmesi için gereken yapısal adımları atacak ya da bir süre sonra kaos kaçınılmaz olacaktır.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Reform söylemi ve yeni dönemde zorlu başlıklar

Salgın, salgının dünya ekonomisi ve düzenindeki etkileri, süper güçte değişen yönetim, bölgesel sorunlar ve zorluklar, içerideki zorluk ve tartışmalar, siyasetin doğası gereği bir sonraki seçimlere hazırlanmak, hasarın atlatılması için gereken sürenin hesabı...

AK Parti’nin “reform ve yeni dönem” söylemi üzerine yapılan tartışmalar açısından konuya baktığımızda, bu söylemde bir önceki cümlede saydığımız etkenlerin bir kısmı ya da tümü etkili olmuş olabilir. Ancak nedenlerle birlikte sonuca, yani iktidarın yeniden reform sürecine döneceğini açıklamasına ve bu açıklamaların doğal olarak nasıl ve ne şekilde hayata geçeceğine ilişkin sürecin takibine odaklanılmasının önemli olduğunu vurgulamak isterim. Açıklamalardan yola çıkarak, reform sürecinin hükümet politikası haline getirildiği hedefini söyleyip yeni dönemde üç başlığın ön plana çıkacağına dikkati çekebiliriz:

 Hukuk reformu.

 Ekonomik restorasyon.

 Dış politikada AB ve ABD eksenine verilecek önem.

Türkiye açısından, bu üç başlıkta yeni dönem vurgusunu gerekli kılan ihtiyaç ve zorunluluklara yukarıda saydığımız nedenlere ek olarak, AB ve ABD’den gelen yaptırım tehditlerini eklemekte fayda var. Hukuk ve ekonomi alanında yapılacak reformlar her şeyden önce Türkiye’nin kendisi ve kendi insanı için gereklidir. Ancak bu iki başlıkta atılacak adımlar ister istemez Türkiye’nin ekonomisine de dış politikasına da zaten olumlu katkılar yapacaktır. Üçüncü başlığı, yani dış politikayı da incelemekte fayda var.

ABD VE TÜRKİYE AÇISINDAN SÜREÇ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’nin yeni yönetimi ile ilgili yaptığı açıklamada, “Amerika ile uzun ve yakın müttefiklik ilişkilerimizi, bölgesel ve küresel tüm meselelerin çözümünde kullanma niyetindeyiz” ifadesi önemli mesajlar taşımaktadır. Türkiye, kimileri tarafından her ne kadar “Trump’çı” gibi gösterilmeye çalışılsa da Cumhurbaşkanı Erdoğan aslolanın devletlerarası ilişkiler olduğuna atıfta bulunmuş, iki ülke arasındaki müttefiklik ilişkisinin devamı ve bu süreçte sorunlu tüm alanlarda müttefiklik çerçevesinde görüşmeye, karşılıklı adım atılmasına da açık olduklarının mesajını vermiştir. Diğer yandan, başkanlık koltuğuna oturacak isim Biden her ne kadar seçim sürecinde iktidar aleyhtarı açıklamaları ile tartışılmış olsa da Obama dönemindeki başkan yardımcılığından Türkiye’yi de Erdoğan’ı da tanıyan bir isim. Biden’ın yakın çalışma ekibine ilişkin isimler ABD basınında yer alıyor. Belli ki Obama döneminden birçok isim Biden’ın yakın çalışma ekibinde olacak. Yani ilk ziyaretini Türkiye’ye yapan Obama’nın başkanlık sürecinde iki ülkenin ve iki liderin inişli çıkışlı ilişkisine tanık olan isimlerden bahsediyoruz. Üstelik ABD açısından önceliğin her zaman kendi çıkarlarında olduğunu, kendi çıkarları için de mutlaka başka ülkelerde iktidardaki isimlerle çalışmanın bir yöntemini bulduklarını, bazı başlıklarda başkanlar değişse de devlet politikasının aslolan olduğunu hatırlatalım. Kısacası, ABD’nin yeni yönetimi de soğukkanlı hareket ederek kendi çıkarları doğrultusunda bir ilişki oturtmaya çalışacaktır. Ancak yine de zorlu başlıklar var:

 S-400’ler ve olası yaptırımlar.

Yazının Devamını Oku

Reform süreci

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Ekonomi, hukuk ve demokraside yepyeni bir seferberlik ve yeni bir reform dönemi başlatıyoruz” sözlerinin hayata geçmekte olduğunu görmek önemli.

Siyaseten yapılan tartışmaları bir kenara bırakarak, Türkiye’nin geleceği için yeni reform dalgasını değersizleştirmemek, aksine desteklemek hatta atılması gereken adımların ilgili kurum, sivil toplum örgütleri, üniversiteler tarafından mutlaka iktidar ve kamuoyuyla paylaşılması gerekiyor. Güncel bazı gelişmelere de dikkat çekmek isterim. Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, Merkez Bankası konusunda bağımsızlık vurgusu yaparak, “Merkez Bankası Kanunu açık. Elbette bağımsızdır. Bu konuda daha fazla söyleyecek bir şeyim yok diye düşünüyorum. Düzenleyici ve denetleyici kurumların kanunları da gayet açık. Kurul başkanlarına ‘Kanun neyi söylüyorsa, neyi emrediyorsa onu yapacaksın’ dedim” ifadesini kullanmıştı. Bu sözlerin hemen ardından da Merkez Bankası faiz kararı geldi. Kamuoyuna ve piyasalara bir kararlılık gösterildi. Bundan sonraki süreçte de hem ekonomi yönetiminin, hem de ekonomi yönetimiyle birlikte Adalet Bakanlığı’nın atacağı adımlar takip edilecektir. Bu dönemde özellikle hukuk ve demokrasi alanlarında, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem de Adalet Bakanı Abdulhamit Gül tarafından dikkat çeken açıklamalar yapıldı. Bu çerçevede, AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan’ın Alaattin Çakıcı ile ilgili, “Savcılık gerekli soruşturmayı başlattı. İlgililerden edindiğim bilgi budur. Hakaret, tehdit, kötü söz kimden gelirse, kime karşı yapılırsa, bu yanlıştır, doğru değildir” açıklaması da bu konuda adım atılması da aslında doğaldır, olması gerekendir. Kim olursa olsun, gücü ne olursa olsun, gücünü nereden alırsa alsın, bir siyasi partinin genel başkanının tehdit edilmesine, üstelik organize suç örgütü lideri tarafından tehdit edilmesine devlet sessiz kalamaz. Kısacası “demokrasi, hukuk, reform” sözcüklerinin havada kalmaması hayata geçirilmesi hayatidir.

BÜYÜK DALGA KAPIDA

“ÇOK büyük dalga, tsunami, ilk dalgadan kötü. Alınan tedbirler yetersiz, tam kapama gerekir!” Bu son birkaç gündür duyduğumuz uyarılar, feryatlar. Peki hükümet neden daha radikal tedbirler almadı? Radikal tedbirler masada mı? Bundan sonraki süreçte ne olacak? COVID-19 salgınıyla ilgili bu soruların yanıtlarına bakacağız. Öncelikle virüs artık daha hızlı bulaşıyor. Ancak istenilen olmadı ve gücünden ya da verdiği zararlardan bir şey kaybetmedi. Bu hepimiz için kötü haber. Diğer yandan her ülkede alınan tedbirler, ekonomik alanda sorunlara neden oluyor. Devletler kendi güçleri oranında tedbirleri hayata geçirmeye çalışıyor. Yani ekonomi, tedbirleri etkiliyor. Peki hastalıkta büyük bir dalga mı geliyor? sorusunu Bilim Kurulu üyesi Doç. Dr. Afşin Emre Kayıpmaz’a sordum:

Hastalıkta büyük bir dalganın geldiğinin belirtileri, dünya çapında ortaya çıkmaya başladı. Ülkeler de sağlık kapasiteleri üzerindeki yükü azaltmak için kapatma ve kısıtlama kararları aldı. Dünyadaki hiçbir ülkenin sağlık kapasitesi sınırsız değildir. COVID-19 hastalarının tedavisinin de yoğun bakımlarda günlerce sürebildiği düşünüldüğünde, bu yükün ne kadar ağır olduğu tahmin edilebilir. Her seferinde tedbirleri ve alınan kararları yetersiz bulup eleştirmek yerine, tedbirlere nasıl daha iyi uyum gösterebileceğimizi ön plana almamız lazım. Kısıtlama kararları başlamadan önce insanların ‘son bir kez’ düşüncesiyle hâlâ daha kapalı ortamlarda, fiziki mesafeyi unutarak sosyalleşmesi en çok sağlık çalışanları olarak bizleri üzüyor. Son 8 aydır acil servislerimizde yalnızca COVID-19 hastaları yok. Kalp krizleri, trafik kazaları, yüksekten düşmeler, inmeler, solunum sıkıntıları, çocuk travmaları gibi birçok hastamızın da tedavisi acil servislerimizde devam ediyor.”

TAM KAPATMA SİSTEM ÜZERİNDE BASKIYI HAFİFLETECEKTİR

Bugün alınan tedbirlere tam anlamıyla uymak, bireysel korunmaya da dikkat etmek gerekiyor. Afşin Hoca bunun başarılamaması durumunda farklı seçeneklerin masada olacağını söyledi:

“Şu anda alınan tedbirlere bireysel tedbirlerle yeteri katkıyı sunabilirsek, yaşamımızı ek bir kapatma olmaksızın kışın da sürdürebiliriz. Elbette 14 veya 21 günlük tam kapatma sağlık sistemi üstündeki baskıyı hafifletecektir. Ancak bunun da uygulanmasında sağlık dışındaki birçok alanda çeşitli sorunlar karşımıza çıkmaktadır. Virüsün bulaşma hızı ilk zamanlara göre daha da arttı. Hastalığın öldürücü gücünde ise ne yazık ki henüz bir azalma yok. Ağır hasta sayımızdaki artış da bunun en büyük işaretidir.”

Yazının Devamını Oku

Hastalık sonrasındaki altı ay da çok önemli!

Bir süredir bazı araştırmalarla ilgili haberler çıkıyor. COVID-19 virüsünü geçirenlerin bir kısmında bir süre sonra kalp rahatsızlıkları meydana gelebildiği, akıl sağlığında sorun yaratabildiği gibi...

Dün de gazetemizde Osman Müftüoğlu’nun “Tsunami kapıda mı?” yazısı yer aldı. Dünyada salgın artıyor, ülkeler yeniden tedbirleri hayata geçiriyor. Çok saygı duyduğum Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ı aradım. Yine çok önemli uyarılarda bulundu. Sizlerle tespitlerini ve uyarılarını paylaşacağım.

TEK MERKEZ YOK, ARTIK SALGIN HER YERDE

Salgının ilk döneminde ülke ülke ya da il il değerlendirmeler yapıyorduk. Artık bu dönem geride kaldı. Mehmet Hoca’nın bu konudaki görüşleri şöyle:

Tüm dünyada ve Türkiye’de ağır bir vaka artışı var. Durum geçtiğimiz mart, nisan aylarından yüksek.

İlk dönemdeki kısıtlamalar ve hastalığın ciddiye alınması nedeniyle salgını kontrol altına almak kolaydı. Bugün hem tedbirler yeterli değil, hem de yeteri kadar ciddiye alınmıyor.

O dönem örneğin ABD’de New York salgının merkeziydi, Türkiye’de İstanbul. Bugün tüm ülkelerde her yer merkez. Her ülkede kasabalara, köylere yayıldı.

Sonuç alınacak önlemler il ya da ilçe bazında değil tüm ülke genelinde alınmalı.

BEKLENEN MUTASYON HÂLÂ OLMADI

Yazının Devamını Oku

Ankara KDP’nin tavrından memnun

İç gündem hareketliyken, sınırlarımızın hemen ötesinde, Kuzey Irak’ta önemli gelişmeler yaşanıyor. KDP’nin terör örgütü PKK’ya yönelik artan askeri faaliyetlerinden bahsediyorum. Ankara gelişmeleri dikkatle takip ediyor. Bu çerçevede kaynaklarımdan edindiğim bilgileri paylaşacağım:

Türkiye’nin operasyonları ve kararlılığına rağmen terör örgütü PKK, Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ın kuzeyinde, Kürtlerin tek hamisi ve temsilcisi olduğu iddia ve yalanını sürdürmeye çalışıyor. Bunun için de ABD’den de destek alarak, bir süredir KDP’ye siyasi ve askeri baskı uyguluyor. Bu gelişmede, Suriye’deki Kürt Ulusal Konseyi görüşmelerinden KDP’nin çekilmesinin de etkili olduğu belirtiliyor.

Bu çerçevede KDP’nin Hakurk ve Sincar gibi taşra hâkimiyetini kırmaya yönelik faaliyetlere ağırlık veren PKK, daha sonra Erbil merkezde suikastlar ve işadamlarını haraca bağlama girişimlerini arttırdı.

PKK üst yönetiminin, Türkiye’nin başarılı operasyonları nedeniyle yaşadığı başarısızlığı perdelemek amacıyla KDP’yi suçlayıcı kara propagandaya hız verdiği değerlendirmesi de yapılıyor.

Sonuç itibarıyla bir süredir KDP, PKK ile bazı alanlarda özel önlem alarak mücadele ediyor. Ankara bu mücadeleden memnun. Erbil’e de “terör örgütü PKK’nın hedefinin ABD’yi de arkasına alarak KDP’yi etkisizleştirmek olduğu” anlatılıyor. Yetkililer, Türkiye’nin PKK ile mücadelesinin ise bağımsız bir şekilde kararlılıkla sürdürüleceğinin altını çiziyor.

ÇELİK’İN ARDINDAN POYRAZ’IN YANITI

Son dönemde Ümit Özdağ’ın iddiaları siyaset gündeminde tartışma yaratıyor. İddialarından biri de İYİ Partili bazı yetkililerle, AK Partili bazı yetkililerin ortak bir anayasa taslağı üzerinde çalıştığı idi. Özdağ iki partiden isim de verdi. AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik ile İYİ Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz’ın görüştüklerini ileri sürdü. Çok sert bir açıklama yapan Ömer Çelik, “Ümit Özdağ isimli şahıs ahlaksız bir yalan söylemiş” dedi. Konuyla ilgili İYİ Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz’ı aradım. Özdağ’ın yalan söylediğini belirten Poyraz, “Sayın Özdağ’ın bir süredir yapmış olduğu açıklamalar sahip olduğu kariyer ve tecrübesi ile örtüşmemektedir. Kendisinden hiç beklenmeyecek bu sıra dışı tutum ve davranışlarını kararlı bir şekilde sergilemesi, kişisel bir sorunu olduğunu gösteriyor. Yaptığı açıklamalarla ilgili partimize değil ama kendisine verdiği zararı üzülerek seyrediyorum” dedi. Ne AK Parti ile ne de Ömer Çelik ile herhangi bir görüşmelerinin olmadığının altını çizen Poyraz, kısa zaman içinde iyileştirilmiş, güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye ilişkin bir lansman yapacaklarını da açıkladı.

Yazının Devamını Oku

Amerika’nın seçimi

Tüm dünya nefesini tuttu, Trump ile Biden arasındaki kıyasıya yarışı izledi. Bu satırların yazıldığı saatlerde mahkemeye taşınan seçimin sonuçları netleşmemişti ancak Biden başkanlık koltuğuna Trump’tan daha yakın duruyordu. O yüzden yazımı Biden’a ayırdım.

Seçim kampanyasında Türkiye’yi, Rusya ve Kuzey Kore ile birlikte otokrat yönetimler arasında sayması, iktidarı, muhalefeti destekleyerek değiştireceğini söylemesi çok tepki gördü. Amerika’nın “İktidarda kim varsa onunla çalışmanın yollarını buluruz” prensibinden hareketle kısa vadede seçim söylemlerinin geride kalacağını söyleyebiliriz. Ancak ilişkiler ne günlük güneşlik olacaktır ne de sürekli fırtınalı. Amerika ile Türkiye arasında sorun da çok, müttefiklik gerektiren alan zorunluluğu da. O yüzden duygusal yaklaşımlar, aceleci politikalar yerine soğukkanlı, akıllı adımlar görülecektir.

Bugünü öngörebilmek için hem geçmişe hem de Biden’ın açıklamalarından yola çıkarak dış politikasına dair beklentilere bakacağız.

TERLİK GİYDİ, ERDOĞAN İÇİN ‘ESKİ DOSTUM’ DEDİ

Joe Biden 2009-2017 yılları arasındaki sekiz yıllık başkan yardımcılığı boyunca Türkiye’yi dört kez ziyaret etti, Obama ile Erdoğan görüşmeyince bir dönem Erdoğan ile sık sık telefonda görüştü. Kısa kısa hatırlayacak olursak:

Biden’ın ilk ziyareti 2011 yılındaydı. Erdoğan ameliyat olmuştu, bu nedenle de görüşme Erdoğan’ın Kısıklı’daki evinde yapılmıştı. İki ismin terlikli fotoğrafları gündem olmuştu.

Türk-Amerikan ilişkilerinde en dikkat çeken yıllardan biri 2014’tü. Hem Suriye’deki gelişmeler hem de Gezi Parkı olayları dahil Türkiye içindeki gelişmeler, iki ülke ilişkilerini etkiledi. Erdoğan ile Obama arasında soğuk rüzgârlar esip, telefonda bile görüşmez olunca, iki ülke ilişkileri Biden-Erdoğan telefon görüşmelerinde ele alındı.

Aynı yıl

Yazının Devamını Oku

Yine...

Yine aynı kâbus, yine aynı acı, yine aynı enkaz, yine aynı çaresizlik, yine aynı ölümler, yine aynı isyan, yine aynı haykırış, yine aynı, yine aynı...

Daha kaç acı, kaç ölüm, kaç çaresizlik, kaç isyan gerekiyor? Erzurum, Erzincan, Dinar, Van, Gölcük, Düzce, şimdi de İzmir... Acı, gözyaşı, enkaz, çaresizlik, isyan, haykırış, ölümler hep aynı. Sadece isimler değişiyor. Peki yarın neresi olacak? Yarın hangi ilden çığlıklar yükselecek? Yarın hangi ilde enkazdan çıkacak ölü bedenler sayılacak? Yarın tüm Türkiye hangi il için dua edecek? Kaç gün sürecek gözyaşlarımız? Kaç gün sürecek televizyon programları? Kaç günde unutacağız? Kaç günde yine aynı düzene döneceğiz? Kaç günde gündemimiz sadece kısır siyasi tartışmalar olacak? Sonra... Sonra, yeniden bir şehirde bir apartmanda bir çocuğun masa saati tam “o” anda duracak. Sonra yine ölü bedenler sayılacak, yine yapılması gerekenler anlatılacak, yine, yine...Yetmedi mi? Artık buna bir son vermek gerekmiyor mu? Neden “gerekenler yapılmıyor” ve neden “yine aynı” sarmalına mahkûm ediliyoruz?

ELİF’İN ELİ

Japonya’da deprem de bina da genelde öldürmüyor. Türkiye tam da bunu öğrendi: Deprem değil, bina öldürür. Öğrendi öğrenmesine ama bilginin gereğini bir türlü yerine getirmiyor. Katil bina 14.51’de duran bir çocuğun masa saatiyle kazındı akıllarımıza. El ele ölen ailelerle çıktı karşımıza. Çantadan çıkan borçlarla yandı yüreğimiz. Umuda tutunan minicik bir elin kurtarıcısının parmağını tutması ile bir yanımız gülümsedi, bir yanımız ağladı. O minicik el, bugün artık başta sorumluluk makamlarında oturanlar olmak üzere hepimizin parmaklarını tutuyor. O minicik el sorumluluk makamındakilere, “Bir an önce bir başka şehirde bir başka çocuk ölmesin, enkaz altında kalmasın diye gereken adımları atın” diyor. O minicik el, bizlere “Sorumluluk makamlarında oturanları denetleyin, soru sorun, hatırlatın, niye yapmadıklarının hesabını sorun” diyor. O minicik el hepimizin parmağını, hepimizin yüreğini tutuyor. O minicik eli kimse unutmasın.

22 YILDA DEĞİŞMEYEN SORULAR

1999 yılında sabaha karşı Ankara bile sallanmıştı. Ankara’dan ötesi yok oldu deniyordu. O büyük sallantıdan hemen sonra yataktan fırlayarak önce ofise, sonra da deprem bölgesine doğru yola çıktım. Ankara’nın ötesinde sabahın ilk saatlerinde adeta bomba atılmış gibi duran enkaz yığınlarının altından gelen çığlıklar, ölüm, acı, korku vardı. Sonra sadece üç ay sonra Düzce depremi yaşandı. O dönem iller bazında riskli ve hasarlı binalar, zeminler, tehlikeli bölgeler incelendi. O dönem depremin yaralarını sarmak için vergiler konuldu. 22 yıl geçti, 22 yılda başka depremler de yaşandı. Üstelik Türkiye bu geçen 22 yılda her deprem olduğunda büyük İstanbul depremini hatırladı, bir gün olacağını, bir gün o kâbusun yaşanacağını konuştu. Peki niye hâlâ büyük İstanbul depremine, İzmir’e ya da 18 ilde yaşanabilecek olası bir depreme hazır değiliz?

Çürük raporu olan binalarla ilgili neden bir şey yapılmadı? Örneğin Bayraklı’da yerle bir olan Doğanlar ve Rıza Bey apartmanlarına belediye çürük raporu vermiş. “Bataklığa apartman dikildi” demiş. Neden bir şey yapılmadı? Bunun sorumlusu kim ya da kimler?

Ülke genelinde 6.7 milyon riskli konut olduğu söyleniyor. Bu konutlar için ne zaman harekete geçilecek?

Yazının Devamını Oku

Son bayramı

Tarihi tersine çeviren, zaferi taçlandıran en kritik özgürlük dönemeci. Demokratik hukuk devletinin temeli. Toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel dönüşüm...

Bugünümüz, geleceğimiz, bizi biz yapan ay-yıldızımız, uğruna göğsümüzü siper edeceğimiz, başımızın üzerinde taşıyacağımız Atatürk ve silah arkadaşlarının en güzel emaneti: Cumhuriyetimiz... 97 yaşını gururla, onurla, minnetle, gözlerimiz dolarak kutladık. Biliyor musunuz, Cumhuriyet Bayramı, Atatürk’ün vefatından önce kutladığı son bayramdı. 1938 yılının 29 Ekim’inden önce Atatürk’ün durumu ağırlaşmıştı. Yine de “Yapacak önemli işlerim var” diyerek Ankara’ya gitmek istemiş ancak doktorları izin vermemişti. Atatürk’ün 12 yıl hizmetini gören Cemal (Çelebi) Granda’nın anlatımına göre 1938 yılının Cumhuriyet Bayramı, Atatürk’ün hastalığı nedeniyle yas havası estirmemek için şenliklerle kutlanmasına karar verildi. Geçit töreni yapıldı, fener alayı düzenlendi, gösteriler yapıldı, havai fişekler atıldı. Cumhuriyetin 15. yılıydı. Granda o 29 Ekim’i şöyle anlatıyor:

“Biz Cumhuriyet Bayramı’nın on beşinci yıl şenliklerine candan katılmadık. İçimiz kan ağlıyordu. Hep Büyük Ata’yı düşünüyorduk. Kim bilir o, şenlikleri göremediği için ne kadar üzülmüştür. Sevgili milletinin arasına katılamadığı için kendi kendini yemiştir. Cumhuriyet Bayramı’nın ertesi günü Atatürk’ün ateşinin birdenbire yükseldiğini duyduk. Derken bir haber daha geldi: Atatürk komaya girdi. İlk koma 48 saat sürdü.”

Son bayramı Türk gençliğine emanet ettiği Cumhuriyet’in bayramıydı. O’nun, silah arkadaşlarının, milletin kurduğu Cumhuriyet’i müdafaa ve muhafaza etmenin önemini biliyoruz, anlıyoruz. Atatürk’ün dediği gibi, Cumhuriyet fikri hür, vicdanı hür muhafızlar ister. Bunu da unutmamamız dileğiyle... 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mız kutlu olsun.

FRANSA’NIN MACRON’U

Hırsı boyundan büyük, İslam düşmanı, diplomaside nezaketten ve sağduyudan yoksun bir politikacı Macron. Bazı tespitleri alt alta sıralayacak olursak:

Türkiye ve Fransa özellikle son dönemde Doğu Akdeniz’den Ortadoğu’ya birçok kritik alanda karşı taraflarda yer alıyor.

Macron şimdiden iki yıl sonraki seçimlerin telaşına düşmüş durumda.

Fransız toplumunda İslamofobi ve yabancı düşmanlığı arttı.

Yazının Devamını Oku

A’dan Z’ye askeri alanda neler yaşanıyor...

Türkiye, İdlib’deki gözlem noktalarını boşaltıyor mu? S-400’ler kullanıma hazır mı? Azerbaycan-Ermenistan çatışması, Rusya ile ilişkileri nasıl etkiledi? Doğu Akdeniz geriliminde Türk-Yunan görüşmeleri durdu mu? Türkiye’nin ekseni kaydı mı? Kritik konularda soru çok. Bu soruları üst düzey güvenlik kaynaklarına yöneltme fırsatı bulduk, dikkat çeken yanıtlarını sizlerle paylaşacağım.

GÖZLEM NOKTALARINA İDLİB’DE YENİDEN YERLEŞİM

Türkiye’nin İdlib’in etrafında 12 askeri gözlem noktası bulunuyor. Bunların bir kısmında bir süredir hareketlilik var. Güvenlik kaynakları, “Bazı gözlem noktaları yeniden yerleştiriliyor” açıklamasını yaptı. Buna göre yeniden yerleşimin ayrıntıları şöyle:

- Yeniden yerleşim, Türkiye ile Rusya arasındaki 5 Mart muhtırasındaki maddeler ve yol haritasına göre şekilleniyor.

- Daha önce Türkiye’nin istediği şartlar yerine gelmedikçe yeniden yerleşim olmayacağı söylenmişti. Bu çerçevede yeniden yerleşim, Türkiye’nin şartları, hakları, menfaatleri yerine getirildikçe gerçekleşiyor. Yeniden yerleşim kuzeydeki alanlara yapılıyor. 

- Rusya ile görüşmeler makul ve mantıklı bir çerçevede sürdürülüyor. Ancak Ankara bir yandan beklenmeyen ve istenmeyen gelişmelere de hazır.

TÜRKİYE RUSYA İLE EN ÇOK GÖRÜŞEN ÜLKE

Gelelim Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki çatışmalarla, bu konunun Türkiye-Rusya ilişkilerini nasıl etkilediğine... Rusya’nın Dağlık Karabağ’ı Ermenistan toprağı olarak görmemesinin önemine dikkat çeken güvenlik kaynakları, sorunun Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’dan tam olarak kurtarılmadan çözülmeyeceğini düşünüyor. “Putin ister istemez Ermenistan’ı tutuyor” diyen kaynakların, Türk-Rus ilişkilerine ve Türk uçaklarıyla ilgili iddialara yanıtları ise şöyle:

- Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un Türkiye için “Stratejik ortak değil” demesinde maksat ve niyet önemli. Lavrov’un kendisinin Ermeni kökenli olduğunu açıklaması ve Ermenistan’a duyarsız kalamayacağını söylemesi dikkat çekici.

Yazının Devamını Oku

2018’den bugüne MHP’nin ‘askıda ekmek’ projesi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘askıda ekmek’ kampanyası aslında yeni değil.

2018 yılının Haziran ayında ekmek fiyatlarındaki artış üzerine MHP Genel Başkanı zammın insani ve vicdani olmadığını söyleyerek, “Ankara’da, özellikle de Çankaya’dan başlamak üzere ‘askıda ekmek’ projesini başlatıyorum” demişti. Bugün o kampanya yeniden gündemde. Peki ama neden ihtiyaç duyuldu? MHP, ekonomide işlerin yolunda olmadığı yönünde bir imada mı bulundu? Bu durum AK Parti kanadında bir rahatsızlık mı yarattı? Soruların yanıtlarını MHP kulislerinde aradım. İşte yanıtları:

Kampanya eski kampanyanın devamıdır. Ekonomik sıkıntıdan dolayı başlatılmadı. Osmanlı’nın en şaşalı döneminde bu tip yardımlar yapılıyordu. Refah dönemlerinde de âdettir.

Buradan bir çıkarım yapıp bunu siyasete alet etmek yanlıştır.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bir şey söyleyecekse açık ve net söyler. Ekonomi ile ilgili bir görüşü var ise onu da ima etmeden açıkça dile getirir.

AK Partili yetkililerden MHP’ye bu konuda bir rahatsızlık iletilmedi.

MISIR İLE GÖRÜŞMELER NASIL GİDİYOR?

Bir süredir Türkiye ve Mısır istihbarat örgütleri üst düzeyde görüşmeler yapıyor. Görüşmelerin ana amacı Doğu Akdeniz konusunda uzlaşmaya varabilmek. Ana amaç gerçekleşirse, iki ülke ilişkilerin normalleşmesi açısından da karşılıklı adımlar atacaktır. Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü

Yazının Devamını Oku

Yeter ki ışık adaleti aydınlatsın!

Önce “bisiklet”, sonra “ışık” tartışması... Bu tartışma ne yazık ki asıl konuşulması gereken geleceğimizi karanlığa ya da aydınlığa sürükleyebilecek kadar önemli olan bir sorunu gölgelemiştir.

O soruna geçmeden önce şunu belirtmek isterim: Yargıçlar kararlarıyla konuşur, konuşmalı. Tartışmalar, hukuki sorunlar olsa da yargıçlar siyaset yapmaz, yapmamalı. Türkiye gibi “vesayetten”, “iktidarların yargı üzerindeki güçlerinden”, “terör örgütlerinin yargıyı ele geçirmesinden”, “darbelerden”, “darbelerin kamu binalarının yanan ışıklarıyla anlatılmasından” çok çekmiş bir ülkede yargıç da siyasetçi de ağzından çıkana, kaleminin yazdığına bir değil iki kere dikkat etmeli. Görevi Türkiye Cumhuriyeti’nin temel metni Anayasa’yı korumak olan yüksek mahkemenin herhangi bir üyesinin hukuk, siyaset, tarih bilgisinin yeterli olmayacağı düşünülemez. Anayasal çerçevede yüksek mahkeme içinde görüşlerini dile getirmesinde, eleştirilerini sıralamasında bir sorun yok. Ancak mevki, görev ve yaşıyla bağdaşmayan şekilde sosyal medya kullanması kesinlikle sorunludur.

ASIL SORUN

Bundan daha da önemli olan, Anayasa Mahkemesi’nin o üyesi, bilerek ya da bilmeyerek, o niyetle ya da bu niyetle, o zihniyetle ya da bu zihniyetle ne yazık ki asıl sorunun konuşulmasını gölgelemiştir. Özür de dilese amacı sorgulanacaktır, tartışılacaktır. Kendisi bu görüşlerini çok rahat dile getirebileceği siyaset arenasında kullanacak mıdır bilmiyorum.

Ancak bu tartışmayı bir kenara bırakarak, ana soruna gelmek isterim. Ana sorunun adı “hukuk ve adalettir”. Yakın tarihimizdeki en acı tecrübeleri hatırlayacak olursak; “terör örgütünün sızdığı bir yargıda deliller üretilmesi”, “kumpaslar kurulması”, “yanlış yargılamalar”, “boş yere hapishanede yatanlar hatta ölenler”... Diğer yandan iktidar partisinin kapatılmaya çalışılması, bu girişimin haklı olarak yüksek mahkemeden dönmesi... Kendi tarihimizin en kritik ve gelecek nesiller için ders çıkarılması gereken dönemeçleridir.

Diğer yandan tüm dünya tarihi açısından bakacak olursak, Avrupa kıtasında anayasa mahkemeleri 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmaya başlanmıştır. İki dünya savaşına yol açan iktidarları ve savaşta yaşananları hatırlayacak olursak, yüksek mahkemelerin kurulmasında temel amaç bireyleri korumaktır. Sıralayacak olursak;

- Bu koruma, bireyin devlet iktidarı karşısında sahip olduğu özgürlükleri güvence altına alan ve devletlerin temel metinleri olan anayasa hükümlerini korumaktır.

- Bu koruma, parlamento çoğunluğuna karşı da korumayı içerir. Kısacası bireyler, bireylerin hak ve özgürlükleri iktidarlara karşı da korunur.

- İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler güvence altına alınır.

Yazının Devamını Oku

Vaka sayısı neden önemli?

-“Yani semptomu olmayan COVID pozitif her vaka HES’e geçiyor mu?” -“Hepsi HES’te. Bütün vakalar. Kısaca söyleyeyim: Pozitif olan, semptomu olan olmayan fark etmiyor.”

Yukarıdaki soru ve yanıt Ertuğrul Özkök’ün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile yaptığı sohbetten alındı. Türkiye bir süredir Bakan Fahrettin Koca’nın “Her vaka, hasta değildir” gerekçesinden hareketle, kamuoyuna günlük vaka sayısı yerine günlük hasta sayısını açıklıyor. Yani Ertuğrul Özkök’ün mülakatında dikkat çekildiği üzere, HES kayıtlarında yer alsa da kamuoyu günlük kaç kişinin COVID-19’a yakalandığını bilmiyor, çünkü açıklanmıyor. Sağlık Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan durum raporlarına göre Türkiye, temmuz ayının sonuna kadar kamuoyuyla vaka sayılarını paylaşmış. Ağustos ayından itibaren ise hasta sayılarını...

Peki vaka sayılarının açıklanması gerekli mi ve neden önemli? Soruyu Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’a yönelttim. Mehmet Hoca, Dünya Sağlık Örgütü’nün vaka tanımına dikkat çekerek, “Vaka tanımı klinik durumu ne olursa olsun ifadesiyle başlar, yani testi pozitif olan kişi vakadır” dedi ve şöyle devam etti:

“Halkı ve biz bilim insanlarını ilgilendiren vaka sayısıdır. Bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü tüm istatistiki hesaplamalar, modellemeler vaka sayısı üzerinden yapılır, hasta sayısı üzerinden değil. Bana bu gidişle ‘Toplumsal bağışıklık ne kadar sürede gelişir’ diye sorarsanız, açıklanan rakamlarla bu modellemeyi yapamam. Bana ‘Toplumda virüs ne kadar yaygın’ diye sorarsanız, vaka sayısını bilmedikçe bunu da söyleyemem. Bunlara hasta sayısıyla değil, vaka sayısıyla yanıt verilir. Kısacası salgın ne kadar yaygın, ne zaman biter sorularının öngörüleri için vaka sayısının açıklanması gerekir.”

BİR-İKİ YILA TOPLUMSAL BAĞIŞIKLIK KAZANMA OLASILIĞI

Mehmet Hoca’ya Türkiye’de günlük hasta sayısı ortalama 1500 ise vaka sayısı nedir sorusunu da yönelttim:

“Ortalama bir hesap yapacak olursak, Türkiye’de 1500 hasta sayısının açıklandığı gün vaka sayısının bunun 10 katı olduğunu düşünebiliriz. Kabaca yaptığımız bu hesaba, taramaya katılmayan, yani bulunamayan, tespit edilemeyen vakaları da koyarsak, ortaya çıkan tablo toplumsal bağışıklık yakalanmasının süresiyle ilgili de fikir verir. Bu durumda bir iki seneye toplumsal bağışıklık kazanılmış olur.”

DÜNYA SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞINA MI GİDİYOR?

Ülkelerin ekonomik kaygılarla sıkı tedbirlere dönmemesi zaten tartışılıyordu. Ancak buna bir de üç araştırmacının kaleme aldığı, daha sonra binlerce kişi tarafından imzalanan

Yazının Devamını Oku

Mesele Ali Edizer değil Ali Edizerler

Sevgili okurlarım...

Geçtiğimiz salı günkü yazımı “Tek satır açıklamasını okumamak dileği ile elveda” diyerek bitirmiştim. Ancak bazı sorular yöneltmiştim. Onlardan biri de “Nasıl yükseldin başhekim yardımcılığına kadar?” sorusuydu. Meslek büyüğüm Saygı Öztürk başhekim yardımcılığına nasıl yükseldiğini tüm ayrıntılarıyla yazdı. Ali Edizer’den bahsediyorum. Aslına bakarsanız mesele tek başına Ali Edizer değil, mesele, daha doğrusu Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun, Ali Edizerler ve Ali Edizerleri yetiştiren, sonra onların devlete sistematik yerleşmesini sağlayan cemaatler, tarikatlar. Konunun bir başka boyutu ise yıllar boyunca siyaset kurumunun başta oy kaygısı nedeniyle bu oluşumlarla kurduğu ilişki, kimilerinin sessizliği, kimilerinin ise cılız sesleri.

15 TEMMUZ’DAN DERS ÇIKARMAMAK

“Dinde bir fikir, kitap, şeyh, imam, veli, âlim veya ibadet için bir araya gelen topluluklara cemaat; aynı dinin içinde birtakım yorum ve uygulama farklılıklarına dayanan, bazı ilkelerde birbirinden ayrılan Tanrı’ya ulaşma ve onu tanıma yollarından her biri ise tarikat...”

Böyle diyor sözlükler... Sözlüklerin hiçbirinde “amaçları devlette kadrolaşmak, sermaye biriktirmek, siyasileri saflarına katmak, kendi medyasını kurmak, eğitim kurumları ile kendi ideolojisine uygun öğrenci yetiştirmek” gibi tanımlar bulunmuyor. Ancak günümüzde tarikat ya da cemaatlere baktığımızda sağlık sektöründe, eğitim alanında, iş dünyasında örgütlendiklerini; kadrolarını yetiştirdiklerini, yetiştirdikleri kadrolarını siyasetteki sempatizanlarının yardımıyla devlet örgütlenmesinde üst kademelere taşıdıklarını görüyoruz. O zaman da ortaya kocaman ve ürkütücü bir “Neden?” sorusu düşüyor.

Amaç Allah’a ulaşmak, ibadet, fikir, kitap ise neden arazileri var? Neden televizyonları var? Neden işadamları örgütleniyor? Neden sağlık sektörü başta olmak üzere para kazanmaya odaklanıyorlar? Neden sempatizanlarını devlette kilit noktalara yerleştirmenin derdindeler? Bunların dinle, kitapla ne ilgisi var? Bu soruları 15 Temmuz kâbusunu yaşayan bir ülkenin sorması, sorgulaması normal. Normal olmayan, hâlâ FETÖ ile mücadele edilirken bu soruları akıllara getirmemek, bu soruları duymamak. FETÖ, devlette kadrolaşarak, devleti ele geçirerek, sermaye biriktirerek, eğitim kurumları ile beyin yıkayarak, medyasıyla propaganda yaparak 15 Temmuz’a geldi. Dolayısıyla artık hiçbir oluşumun FETÖ’nün yöntemlerini kullanarak farklı bir yapılanmaya gitmesine, devlet kurumlarına sızmasına ve liyakatin dışında atamalarla devlette örgütlenmesine asla müsaade edilmemeli.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’Nİ YAŞATIN!

Gelelim meselenin diğer boyutuna... Bu boyutu Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı sevgili

Yazının Devamını Oku

Sivilleri hedef alan işgalci Ermenistan

Konu uluslararası ilişkiler de olsa, devletlerarası ve uluslararası çıkarlar göz önünde bulundurulsa da insan hayatı söz konusu olduğunda gerçekleri olduğu gibi söylemek ve gereğini yapmak gerekir. Doğruyu söyleyip gereğini yapacak olanların başında da uluslararası kurum ve kuruluşlar gelir, gelmeli.

Şimdi gelelim sorulara... Ermenistan’a BM kararları ortadayken “işgalci Ermenistan” demek bu kadar zor mu? Ya da 1915 olayları söz konusu olduğunda her seferinde Ermenistan’ın arkasında duranların sesi, Ermenistan sivilleri hedef aldığında neden çıkmaz?

Ermenistan, Dağlık Karabağ ve 6 reyonu 1992-1994 yıllarında işgal etti. İnsanlar öldü, bir milyona yakın insan işgal edilen topraklardan kaçmak zorunda kaldı. Ermenistan işgali 28 yıldır sürüyor. Diğer bir deyişle Azerbaycan 28 yıldır sabrediyor, sabrediyordu.

NATO Genel Sekreteri, krizin ortasında Ankara’yı ziyaret etti. Ne BM’nin kararlarına atıfta bulundu, ne de sivilleri hedef alması konusunda Ermenistan’a tepki koydu. Bunlar yerine, taraflara “acil ateşkes ilan etmeleri ve sorunun müzakereler yoluyla çözülmesi için” çağrıda bulundu. NATO’nun taraflara yönelik itidal tavsiye eden cümlelerini anlayabiliyorum ancak ortada BM kararları varken, siviller hedef alınmışken tepki göstermemeyi anlamıyorum.

Oysa gerçek gün gibi ortada... Hocalı Katliamı ve 28 yıllık işgalini uluslararası kamuoyunda 1915 olayları ile unutturmaya çalışan Ermenistan, bugün de sivilleri hedef alan, işgalci bir devlettir.

AB ZİRVESİNİN ARDINDAN

AB liderleri geçtiğimiz hafta Doğu Akdeniz ve Türkiye gündemli zirvede buluştu. Belli ki bu zirve ile Türkiye-Yunanistan görüşmeleri, NATO Genel Sekreteri’nin Ankara temaslarında da ele alındı. NATO Genel Sekreteri, Türkiye ve Yunanistan arasında istenmeyen bir kazanın yaşanmaması için askeri alanda kurulan mekanizmanın işleyişini “İki ülke arasında güvenli bir çağrı hattı oluşturuldu. Yedi gün 24 saat açık bir hat” cümleleriyle anlattı. Bunu da ekleyerek AB zirvesinin sonuçlarını özetleyecek olursak;

İki ülke arasında yaşanabilecek bir kazayı engellemek için iki ülke arasında kurulan askeri mekanizma işliyor.

AB zirvesinden Türkiye’ye yaptırım çıkmadı ancak Türkiye’ye yönelik yaptırım tehdidi çıktı. Kriz şimdilik aralık ayına ertelendi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikaları takip edilecek.

Yazının Devamını Oku

Kendi göbeğini kesmek: ‘Strateji değişikliği ve kararlılık’

En eski ihtilaflardan birinde taraflar savaşın eşiğine geldi... Sorun Dağlık Karabağ, gerilim hattının bir ucunda Azerbaycan, diğerinde Ermenistan var. Bölge diken üstünde; tarafların sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali ilanı açıklamalarını endişeyle takip ediyor.

NASIL BU NOKTAYA GELİNDİ?

Sovyet kontrolünün 1980’li yılların sonunda zayıflamasıyla patlama noktasına gelen Azeri-Ermeni anlaşmazlığında, 1991’lerden itibaren Dağlık Karabağ’daki çatışmalar adeta savaşa döndü. Ermeni güçlerinin sivilleri katlettiği Hocalı Katliamı bir dönüm noktası oldu. Her ne kadar Rusya’nın arabuluculuğu ile ateşkes ilan edilse de sorun bitmedi, Azerbaycan toprakları işgal altında kaldı. Sonraki yıllarda zaman zaman süren görüşmeler de tıkandı, 2016 yılından beri bölgede sıcak çatışmalar var. Bugün itibarıyla Azerbaycan’ın topraklarının yüzde 20’lik bölümü işgal altında.

ERMENİSTAN’IN TAHRİK EDEN SALDIRILARI

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dün Uluslararası Deniz Hukuku ve Doğu Akdeniz Sempozyumu’nda, “‘Artık hesap vakti geldi’ diyen Azerbaycan ister istemez kendi göbeğini kendi kesmek zorunda kalmıştır. Yaşanan gelişmeler, bölgede nüfuz sahibi tüm ülkelere gerçekçi ve adil çözüm yöntemlerini devreye sokmaları konusunda bir fırsat tanımıştır” açıklamasını yaptı. Peki neden? Açık ve net söyleyelim: Dağlık Karabağ konusunda strateji değişikliğine gidildi. Kararlılık net bir biçimde ortaya konuldu. Nedenlerine gelince;

Sorun 30 yıldır sürüyor.

Minsk üçlüsü sorunun çözümü için gerçekte hiçbir şey yapmadı, yani süreç işlemedi.

Son dönemde Azerbaycan halkında ve devletinde, Dağlık Karabağ’ın diplomasi yoluyla geri alınmayacağı yüksek sesle dile getirilir oldu. Tek yolun askeri çözüm olduğu görüşü ağırlık kazandı.

Azerbaycan’ın askeri çözüm görüşünün pekişmesinde ise Ermenistan’ın tahrik eden saldırıları etkili oldu.

Yazının Devamını Oku

61. istikşafi görüşme

Türk-Yunan tarihi, bitmeyen sorunlar ve bitmeyen görüşmeler tarihi aynı zamanda. İnişli-çıkışlı, yakınlaşmalı-krizli, yardıma koşmalı-it dalaşlı gelişmelerle dolu.

Bir kere daha, iki ülke ilişkileri ciddi bir krizin içindeyken uzun soluklu görüşmelere, bir aksilik olmazsa araştırma görüşmelerine başlanacak. Adına “istikşafi” görüşmeler deniyor. İlk görüşme 2002’de Ankara’da yapılmıştı. Son görüşme ise 2016 yılında... 14 yılda 60 görüşmenin ardından kesilen istikşafi görüşmelerin, dört yıl aradan sonra, Doğu Akdeniz krizi bir anlamda zirveye ulaşmışken yeniden başlayacağı duyuruldu.

UCU AÇIK DA OLSA GÖRÜŞMEK İYİDİR

Geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Yunanistan’ın Kathimerini gazetesine yazdığı makalede iki ülkenin önünde iki seçenek olduğunu hatırlatarak, bunların ya birbirlerinin adımlarını karşılıklı olarak kilitlemek ya da kazan-kazan formülü üzerinden ilerlemek olduğunu yazdı. Türkiye son dönemde “diyalog ve koşulsuz görüşme” çağrılarını hemen her platformda dile getirdi. Almanya ve AB de arabuluculuğa soyundu. Karşılıklı birbirlerini kilitlemek, daha da artan gerilim, sürekli bir çatışma riski ya da kaza olasılığı hatta savaş korkusu ile bölgenin diken üstünde yaşamasındansa, ucu açık, belki 160 tane daha yapılacak istikşafi görüşmelere yeniden başlanacağının açıklanması bile tansiyonu düşürdü. Çok doğru bir zamanda düzenlenen Uluslararası Doğu Akdeniz Konferansı’nın açılışını yapan İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un da bu konuda verdiği mesajlar dikkat çekti. Altun, “Yunanistan ile istikşafi görüşmeler başlatma fırsatını memnuniyet ile karşılıyoruz; diplomasi her daim doğru yoldur. Önümüzdeki dönemde Doğu Akdeniz’de gerilimi azaltmalı, adil ve kalıcı bir çözüm için oluşan ivmeyi birlikte korumalıyız” dedi.

ZORLU SÜREÇ

Zorlu bir süreci içerecek olan istikşafi görüşme platformu, her ne olursa olsun diyalog için önemli bir fırsat. 60 turda çözüme kavuşamayan sorunların kimse hemen çözülmesini beklemiyor. Ancak platform çatışmayı engelleyecek, gerilimi daha da düşürecektir. Konuşulacak başlıklara gelince... Sorunlara farklı bakan iki ülkenin konuşulacak başlıklarda bile sorun yaşayacağını biliyoruz. Yunanistan’ın bu konudaki koşulları haberlere yansıyor. Türkiye ise müzakerelerin ön koşulsuz olarak başlatılması ve bütün sorunların masaya getirilmesinden yana. Taraflar başlıkları ve görüşme yöntemini içeren bir çerçeve belge üzerinde çalışıyor. Çerçeve üzerine uzlaşma sağlanınca, görüşme takviminin de duyurulması bekleniyor. İstikşafi görüşmelerde ele alınacak olan dosyalar her iki ülkede de siyasi otoriteye sunulacak. Süreç uzun ve zorlu olsa da masaya oturmak en iyi çıkar yol.

MISIR GÖRÜŞMELERİ YUNANİSTAN’DA MERAK EDİLİYOR

İletişim Başkanlığı’nca düzenlenen Uluslararası Doğu Akdeniz Konferansı’nda Yunan bir gazetecinin sorduğu soru, Yunanistan kamuoyunda en çok merak edilen başlıklardan birini de gözler önüne serdi. Yunan meslektaşımız “Mısır ile münhasır ekonomik bölge çizmek Türkiye’nin stratejisi içinde yer alıyor mu?” sorusunu yöneltti. Yunanistan’ın, Mısır ile Türkiye’nin bir anlaşmaya varmasını istemeyeceği aşikâr. Konferans konuşmacılarından Dışişleri Bakanlığı Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, “Biz Mısır ile görüşmeye hazırız. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, münhasır ekonomik bölge anlaşması yapılmasına açığız. Bu Mısır’ın göstereceği iradeye bağlı” yanıtını verdi. Arka kapı diplomasisinin işlediğini biliyorduk, yani iki ülke istihbarat örgütlerinin görüştüklerini... Üstüne Dışişleri Bakanlığı’ndan verilen bu güçlü mesaj da gösteriyor ki Türkiye, Mısır ile diyalog talebinde ısrarcı. Yunanistan’ın bu konudaki merakı ve endişesi göz önünde bulundurulursa Türkiye’nin ısrarı doğru ve yerinde.

 

Yazının Devamını Oku

Kritik hafta

Hem Türkiye-AB ilişkileri, hem de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki politikaları açısından kritik bir haftaya giriliyor. Avrupa liderleri, Türkiye’yi ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri görüşmek üzere 24-25 Eylül tarihlerinde toplanıyorlar. Toplantı öncesinde peş peşe sorulan sorular var:

Zirveden Türkiye’nin tam üyelik görüşmelerinin kesilmesi gibi bir karar çıkar mı?

Ekonomik yaptırım kararı çıkar mı?

İlişkiler kötüleşir mi?

Yoksa diyalog kazanır mı?

Bu sorulara elimizdeki somut veriler ışığında yanıt aramaya çalışacağız.

AP’NİN GERGİNLİK YARATAN KARARI

Zirve öncesi en dikkat çeken kararı Avrupa Parlamentosu 694 vekilden 601’inin kabul oyuyla aldı. “Türkiye’nin Yunanistan ve Kıbrıs’a bağlı münhasır ekonomik bölgelerdeki eylemleri” kınanarak, Yunanistan ve Kıbrıs ile tam dayanışma vurgusu yapıldı. AP üyeleri, 24-25 Eylül’de toplanacak AB Konseyi’ne, Türkiye’ye yönelik “sektörel bazda, hedef gözeten, Türk halkı ya da Türkiye’de yaşayan sığınmacılar üzerinde ters etki yaratmayacak ek kısıtlayıcı önlemler geliştirmesi” çağrısında bulundu. CNN Türk’te Tarafsız Bölge programına katılan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, AB üyelerinin Türkiye ve Yunanistan arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa son aşamada Yunanistan’dan yana tavır koyacaklarını söylemişti. Parlamentonun kararı hem bu açıdan değerlendirilebilir, hem de zirve öncesinde Türkiye’ye yönelik bir siyasi hamle olarak görülebilir.

TÜRKİYE’NİN ÇAĞRISIYLA BAŞLAYAN DİYALOG SÜRECİ

Yazının Devamını Oku

Mısır ile süren görüşmelerin perde arkası

Aslında biliyorduk, Türkiye ve Mısır arasında istihbarat örgütlerinin görüştüğünü Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklamıştı. Ancak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın yönettiği Tarafsız Bölge’de bu görüşmelere ilişkin önemli bir açıklama yaptı. Çavuşoğlu, “Mısır ile görüşülmüyor değil. İstihbarat düzeyinde görüşmeler var. Mısır’a ‘Libya ile yapılan anlaşma gibi bir anlaşma imzalayabiliriz’ dedik” açıklamasını yaptı. Ben de Mısır’a önerilen anlaşmanın peşine düştüm. Önce Ankara, Mısır’ın Doğu Akdeniz’deki durumunu nasıl yorumluyor ona bakalım:

- Yunanistan, Mısır’ı kullanıyor. Başka hiçbir konuda ortak paydaları bulunmadığı halde Türkiye karşıtlığı üzerinden Mısır’ı yanına çekiyor.

- Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır’a para aktarıyor, nakit akışı sağlıyor. Mısır’dan isteği ise Türkiye ile görüşmemesi. Yunanistan ile Türkiye karşıtlığında buluşması.

Bu durumun farkında olan Ankara, Mısır ile bir süre önce başlattığı arka kapı diplomasisini sürdürüyor. İki örgütün istihbarat örgütleri üst düzeyde görüşüyor. Peki Mısır’a teklif edilen anlaşma ne?

Kaynaklarım bu teklifi şöyle özetlediler:

“Teklif edilen anlaşma Mısır’a üç Kıbrıs adası büyüklüğünde bir alan yaratıyor. ‘Yani deniz yetki alanları konusunda bizimle anlaşırsan, üç Kıbrıs adası büyüklüğünde bir alanı ekonomine katarsın’ denildi. Açık şekilde Mısır’ın çıkarı Türkiye ile hareket etmektir mesajı verildi.”

Birleşik Arap Emirlikleri’nin parasıyla bu görüşmeleri ve anlaşmayı engellemeye çalışmasına rağmen Mısır ve Türkiye arasındaki arka diplomasisi işliyor.

AYASOFYA’NIN İBADETE AÇILMASI KİTAPLA ANLATILACAK

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de vaka ve ağır hasta sayısı artmaya devam ediyor

Dünya Sağlık Örgütü, küresel vaka sayısında rekor artış yaşandığını açıkladı. Örgütün Avrupa direktörü, ekim ve kasım aylarında salgınla mücadelenin daha da zorlaşacağını ve daha fazla ölüm getireceğini söyledi. Moraller bozuk, haritalarda kıpkırmızı görünen Ankara’da daha da bozuk. Daha önceki yazılarımda çember daralıyor diye uyarmıştım. Çember artık daraldı.

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyesi Doç. Dr. Afşin Emre Kayıpmaz, “Ülkemizde de aktif vaka ve ağır hasta sayısı artamaya devam ediyor. Bizler de salgının uzun süre daha devam edeceğini düşünerek bireysel önlemleri en üst düzeyde uygulamalıyız” dedi. Peki DSÖ Avrupa Direktörü’nün ekim ve kasım ayları için yaptığı uyarı ne anlama geliyor? Bilim Kurulu üyesine bu soruyu da yönelttim. Kayıpmaz, “Sonbahar-kış ayları diğer solunum yolu enfeksiyonlarının da yükselişe geçtiği bir dönemdir. Ayrıca havaların soğuması insanları daha çok kapalı alanda vakit geçirmeye mecbur bırakır. Kapalı alanlar, eğer kurallara dikkat edilemezse, virüsün yayılımı açısından açık alanlara göre daha tehlikelidir. İyi tarafından bakacak olursak doğru maske kullanımı, fiziki mesafe ve hijyen bizi her sene çok yaygın gördüğümüz üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarından da önemli ölçüde koruyacaktır” yanıtını verdi.

ÜLKE GENELİNDE SIKI TEDBİRLER GÜNDEME GELEBİLİR

Durum iç açıcı değil. Peki bireysel tedbirler yerine neden daha radikal adımlar atılmıyor? Hükümet ya da Bilim Kurulu ne bekliyor? Bilim Kurulu üyesi Kayıpmaz, dünyada ve Avrupa’daki hükümet yöneticilerinin katı önlemlere sıcak bakmadığını belirtti, işin ekonomik ve sosyal boyutu olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

“Biz hekimler olarak işin sağlık boyutunu düşündüğümüz için karantina uygulamasını savunabiliriz.

Ama bütün hükümetler konuyu bütün açılardan ele alarak karar vermek durumunda kalıyor. Bununla birlikte biz bireysel önlemlerde isteksiz davranırsak, tıpkı geçen hafta alınan kararlar gibi ülke genelini kapsayacak daha sıkı tedbirlerin alınması da gündeme gelebilir.”

ANKARA İNİŞE GEÇECEK Mİ?

Salgının ilk döneminde vakaların yarıdan fazlası İstanbul’daydı. Şimdi batı, orta ve güneydoğu Anadolu’da vakalar yoğun. Peki Ankara’da vaka sayısı ne zaman ve nasıl azalır? Afşin Emre Kayıpmaz’ın bu soruya yanıtı şöyle oldu:

“Ne yazık ki aylardır söylediğimiz tedbirlere uyumdaki gevşeklik ve umursamazlık bizi şu anda içinde bulunduğumuz kırmızı haritayla karşı karşıya bıraktı. Maskesiz, mesafesiz, sınırsız sosyalleşmemiz umursamazca devam ettiği sürece, biz ne yaparsak yapalım, işimizin çok zor olduğu kesindir. İnsanlarımız da artık salgının yönetimine katkıda bulunmalıdır. İnsanlarımız sağlık çalışanlarımızla işbirliği içinde olduğu, tedbirlere harfiyen uyduğu sürece, il genelinde alınan tedbirlerin de etkisiyle önümüzdeki haftalarda düşüşe geçecektir diye umuyorum. Bununla birlikte umursamaz sosyalleşmemiz devam ederse, düşüşe geçmek için daha çok beklememiz gerekir.”

Yazının Devamını Oku

Ah bu Covid'li sonbahar

Geçmiş olsun ve hoş geldiniz

Bana göre en güzel mevsimdir sonbahar... Hele de eylül ayı. Tabii dünyanın başına bela olan virüs olmasaydı bambaşka bir tadı olacaktı... Yine de eylül ayının ilk günlerinde biz gazetecileri mutlu eden bir haber geldi. Hep söylerim, gazeteci olmak demek suç işleme özgürlüğünüz olduğu anlamına gelmez. Ancak mesleğin doğası gereği ifade özgürlüğünün en geniş şekilde kullanıldığı alandır gazetecilik. Bu nedenle gazeteciler Barış Pehlivan, Hülya Kılınç ve Murat Ağırel’e “Geçmiş olsun ve hoş geldiniz” diyorum. Uzun yıllardır tanıdığım Müyesser Yıldız başta olmak üzere gazetecilerin bu sonbaharda en kısa sürede özgürlüklerine kavuşmalarını dileyerek başlıyorum yazıma...

DOĞRUSU NE İSA’YA NE MUSA’YA

Tuhaf bir durum var bizim ülkemizde. Herkes kendi gazetecisini istiyor. Hangi taraf, hangi görüş, hangi parti olursa olsun “Gazeteci beni sevsin, beni övsün, karşı tarafı sürekli eleştirsin, mümkünse bağırsın, kavga etsin” istiyor. Bu son yıllarda izleyici ve okuyucuya da sirayet etti. Takım tutar gibi parti tutanlar, sosyal medyada trollük yapanlar, gazetecilerin kendi sesleri olmasında ısrar ediyor, karşı taraftakini ise linç ediyorlar. Diğer yandan daha evvel de dikkat çekmiştim, vekâlet yayınları ile bu iş daha da körükleniyor. Siyasilerin yerine siyasi parti görüşlerini ne yazık ki gazeteciler savunuyor. Peki bu işin doğrusu ne olmalı? Siyasi parti temsilcileri “Ben onunla çıkmam, tek çıkarım, bununla çıkmam” kaprislerini bırakıp, medeni tartışma programlarına katılmalılar. Gazeteciler haberleriyle, görüşleriyle, analizleriyle öne çıkmalı. Diğer yandan “Siyaset doğası gereği gazeteciyi sevmez, sevmemeli”. Üstelik doğası gereği gazeteci de “Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranır”... Yaranmak gibi de bir derdi olmaz, olmamalı. İyiye iyi, kötüye kötü der. Umarım tüm bunları hep beraber yeniden hayata geçiririz.

SALGIN İÇİN YENİ BİR PLAN GEREKMİYOR MU?

EKONOMİK çarkların dönmesi şart. Devletler muhtemelen ekonomik çarkların durması ya da bu kış da yavaşlaması durumunda salgından çok daha vahim sonuçlara neden olabileceğini hesap etmişlerdir. Ancak bir yandan da yeni vaka sayılarındaki artış da ölümlerdeki artış da sürüyor. Bazı tedbirler alındı. Toplu taşıma ve düğünler konusunda sınırlamalar geldi. Tüm çarklar dönerken, toplu taşıma araçlarının sayıları belli iken, tedbir özellikle büyük ve kalabalık şehirlerde nasıl hayata geçirilecek sorusunun yanıtı yok. Diğer yandan yaklaşmakta olan grip mevsimini de hesaba katarsak, acaba düğünler, kalabalık toplantılar, ödül törenleri için daha radikal tedbirler gerekmiyor mu? Ben bir uzman değilim ancak sanki 2020 salgınla mücadele planını duymaya ihtiyaç var. Bu rakamlar sadece sürekli “maske-hijyen-sosyal mesafe” uyarısı ile düşmeyecek gibi görünüyor. Kısacası çember daralıyor.

15 TEMMUZ’U UNUTMAMAK GEREK!

İLKKOKULDAN itibaren din derslerinde öğretilen bir cümle hep aklıma kazınmıştır: “Bizim dinimizin en güzel yanı Allah’a ulaşmak için bir aracının olmamasıdır”. Hepiniz bu cümle ile büyümediniz mi? Üstelik dinimizin en önemli ve güzel özelliklerinden biri değil midir? Peki sakalı ne kadar uzun olursa o kadar popüler olan, “akıl veren ama kendi her türlü ahlaksızlığı yapan”, iddiaya göre bir akımı silahlandıran, bazıları devlette örgütlenmeye çalışan, “manevilik diye ahkâm keserken tek dertleri para kazanmak olan”, ünlü Türk düşünürleri olarak görüşlerine başvurulan bu adamlar kim? Kimse kızmasın, darılmasın, gücenmesin. Bu ülkenin başına “maneviyat, kardeşlik, din-kitap” gibi kutsal kavramların arkasına saklanan kişi en büyük belayı açtı. Hâlâ o yıllarca “cemaat lideri” olarak adlandırılan terör örgütü liderinin devletteki örgütlenmesini temizlemekle uğraşılıyor. O yüzden 15 Temmuz’u devlet de millet de unutmasın!

 

Yazının Devamını Oku