GeriHande FIRAT Kapandık... Ama nasıl?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kapandık... Ama nasıl?

Kapandık... İlk günümüz bugün. Tam 17 gün illet salgınla mücadele edebilmek, vaka sayılarını azaltabilmek için kısıtlamalarla yaşayacağız. Ekonomik, sosyal, psikolojik açıdan zor hatta çok zor olduğunu biliyorum. Ekonomik açıdan hemen herkes, özellikle de esnaf “Dayanacak güç kalmadı” diyor. Haklılar... Ancak bu hepimizin hayatta kalma, hastalanmama mücadelesi. Bireysel değil birlikte verilmesi gereken bir mücadele. Bu yüzden mecburuz...

DEVLETİN SORUMLULUĞU

Vatandaşa düşen sorumluluk kadar devlete düşen sorumluluk da var. Biri diğerinden az değil, önemsiz hiç değil. An itibarıyla devlete düşen en büyük sorumluluk aşılama... Hızlı ve yaygın aşılamanın ülkelerdeki olumlu etkilerini ekranlardan hayıflanarak seyrediyoruz. Aşı tedariği ile ilgili kafa karıştıran tüm açıklamalara rağmen, devlet bu 17 günü ne yapıp edip, aşılama için bir fırsata çevirmek zorundadır. Diplomasiyi, gücünü, bağlantılarını kullanarak mutlaka tedarik sağlamalı ve bir kampanyayla aşılama hızlandırılmalı, yaygınlaştırılmalıdır. Diğer yandan vefat ve vaka sayılarındaki azalma ve aşılama kadar, kapanma sürecinin sonunda yeniden nasıl açılacağımız da önemli bir konudur. Bir anda açılmanın yarattığı sorunları iki yıldır yaşıyoruz. Salgının dalgaları çekilmiyor, bitmiyor. Bir anda açılmak bir süre sonra yeni bir dalga, yeni ölümler getiriyor. Özellikle aşılamada olması gereken hızın tedarik sorunları nedeniyle yakalanamama ihtimali var ise yeniden açılma bu kez bilim insanlarının da katkısıyla bir stratejiye, bir kademelendirmeye mutlaka dayandırılmalıdır. 

Kapandık... Ama nasıl

KAPANMA MI? GÖÇ MÜ?

TAM kapanma açıklamasının ardından ortaya çıkan görüntülerin ne yazık ki hepimize olumsuz dönüşleri olacak. Üç gün boyunca tıka basa dolu marketler, kuyruklar, omuz omuza geçilen sokaklar, virüsün şehirlerarası kitlesel yolculuğu... Marketlerin, bakkalların, eczanelerin belirlenen saatlerde açık olacaklarının açıklanmasına rağmen, akın akın alışverişe gidilmesi doğru bir hareket midir? Ya da kitlesel göç görüntüsü veren şehirlerarası yolculuklar doğru mudur? Bu kapanmanın temel amacı salgınla mücadele etmek ve vaka sayılarını azaltmak olduğuna göre, devlet şehirlerarası yolculuk kısıtlamasını tam kapanma açıklaması ile hayata geçirse, daha doğru olmaz mıydı? Türkiye’deki her ilin kırmızı olduğunu söyleyerek “Ne fark eder canım” ya da “Metrolarda zaten her gün böyle kalabalık var” diyenleri de hayretle karşılıyorum. Aşılama henüz belli bir aşamaya gelmemişken, metrolardaki o kalabalık da şehirlerarası kitlesel virüs göçü de okuduklarımıza, dinlediklerimize, işin uzmanlarının söylediklerine ters. Virüsün Hindistan varyantını İstanbul’dan Kars’a, Edirne’ye, Ege’ye taşımanın sakıncaları gayet açık ortada.

LOTUS ÇİÇEĞİ

EĞER gün bittiyse, eğer kuşlar artık şarkı söylemiyorsa, eğer rüzgârın esmesi dindiyse, dünyayı uyku örtüsüyle kapladığın ve karanlıkta eğilen lotus çiçeğinin yapraklarını nazikçe kapattığın gibi benim de üzerime karanlığın kalın perdesini öyle çek... (Gitanjali, Yazan: Rabindranath Tagore, Çeviren: Bülent Ecevit)

Artık kuşlar da ötmüyor, rüzgâr da esmiyor Hindistan’da... Hindistan’ın üzerine kalın, koyu ve acı bir perde çekildi. İnsanlar yollarda ölüyor, sokaklarda yakılıyor. En büyük ihtiyaç oksijen ve insanlık. Şimdi Hindistan için, sonra da az gelişmiş ülkeler için kayıp insanlığın bulunması şart. Salgının tüm dünyada yenilmesi ve tüm dünyanın aşılanması için lotus çiçeğinin temsil ettiği merhamet, bilgelik ve öğretilerin tüm insanlığın üzerine açması dileğiyle...

X

Türkiye-ABD ilişkilerinde kritik tarihe doğru

Obama döneminden bu yana türbülansa giren Türk-Amerikan ilişkilerinin bundan sonraki seyrini belirleyecek kritik görüşmeye sayılı günler kaldı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Joe Biden, 23 Nisan’da yaptıkları telefon görüşmesinde uzlaştıkları üzere, 14 Haziran’da Brüksel’de bir araya gelecekler.

Tarih yaklaşırken, iki tarafın yetkilileri kamuoyuna yaptıkları açıklamalarla, görüşme öncesi son mesajlarını veriyorlar. Açıklamalar ve liderler buluşması öncesi yapılan temaslar ışığında, şu genel tespitleri yapabiliriz:

İki ülkenin de birinci hedefi masanın devrilmemesi ve ilişkileri sürdürmek.

S-400’ler, terör örgütleri gibi anlaşmazlıklar bir görüşme ile hemen ve kolay kolay çözülecek başlıklar değil. Bu nedenle iki ülke daha çok işbirliği alanlarına odaklanacaktır.

ABD tarafından yapılan açıklamalar, her konunun gündeme getirileceğini, yani paranteze alınmayacağını ancak bu sorunlu başlıkların da işbirliği yapılan ve yapılacak alanları gölgelemesine müsaade edilmeyeceğini gösteriyor. Belli ki bu hassasiyet yapılacak açıklamaya yansıtılacak.

Trump döneminden farklı olarak göreve geldiği ilk günden beri demokrasi ve insan hakları vurgusu yapan ABD Başkanı Biden ve yönetiminin bu başlığa önem vermesi bekleniyor. Şimdilik yazılı yapılması beklenen açıklamada, insan hakları ve demokrasi vurgusu sürpriz olmayacaktır.

Tüm bu gerçekler ışığında Biden’ın az sayıda liderle baş başa görüşme yapacak olması ve bu az sayıda lider arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da yer alması tek başına önemli bir mesaj olarak yorumlanabilir. Yine masadaki sorunlar ve bunların hemen çözülemeyeceği göz önünde bulundurulursa, liderlerin söylemleri ile üslupları yani görüşmenin tonu dikkatle takip edilecektir.

ANKARA AÇISINDAN...

Hem Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

NATO Zirvesi’nin kritik görüşmeleri

ABD Başkanı Joe Biden’ın dünya liderleriyle yapacağı görüşmelere bir haftadan az bir süre kaldı. Doğal olarak dünya kamuoyu Biden ve Rusya Devlet Başkanı Putin arasındaki görüşmeyi dikkatle takip edecek.

Türkiye açısından ise ilk sırada ABD Başkanı Biden ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yapacağı görüşme var. Görüşmeye sayılı günler kala, iki ülke açısından da gündeme ilişkin ana bir çerçeve çizilmiş durumda. Hem iki ülke yetkililerinin telefon görüşmelerinde hem de ABD’li yetkililerin Türkiye ziyaretlerinde, iki liderin görüşme gündemleri masaya yatırıldı. Tahmin edeceğiniz gibi Amerikalılar masaya talep dosyaları koydu. Yine tahmin edeceğiniz gibi “Bu talepler karşısında Türkiye’nin de şu isteğini yerine getirelim” demediler... Biden başkanlığındaki Amerikan yönetimi, benzer tavrı Rusya için de gösteriyor. Her ne kadar ABD Başkanı Biden Washington Post için kaleme aldığı makalede “Rusya ile stratejik istikrar ve silah kontrolü gibi konularda çalışabileceğimiz, istikrarlı ve öngörülebilir ilişkiler istiyoruz” dese de, Putin görüşmenin “kazan-kazan” stratejisinde geçeceğini düşünse de; ABD yönetimi açısından Putin’in POTUS ile görüşecek olması tek başına büyük bir kazanım. Rusya’nın önüne de bir dizi talep konulduğunu ve konulacağını unutmayalım. ABD yönetiminin tüm bu görüşmelere kendini “tek patron” gören tavrıyla hazırlandığını da göz önünde bulunduralım.

ABD’NİN S-400 TEKLİFİ

Amerikan yönetiminin yukarıdaki satırlarda anlatmaya çalıştığım tavrı, Ankara’ya yapılan S-400 teklifinde de ziyadesiyle kendini gösterdi. Hatırlayacaksınız Biden-Erdoğan görüşmesinin hazırlığı için Ankara’ya gelen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman, Hürriyet Gazetesi ve CNN Türk’e verdiği mülakatlarda “S-400’leri almak, NATO ittifakında sorun yaratıyor. Alternatif sunduk, tam olarak ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Umarım ortak bir yol bulabileceğiz. Bu teknik detay bir konu değil, siyasi bir şey değil. Türkiye durumun farkında, atması gereken adımları biliyor. Nasıl bu adımların atılacağını da görüştük, bu Türkiye’nin kararı olacak” demişti. Sherman’ın deyimiyle sundukları alternatifin yani teklifin peşine düştüm. Amerikalı yetkililerden Türkiye’ye sunulan teklife ilişkin edindiğim izlenim şöyle:

Amerikan yönetimi Türkiye’den S-400’leri aktive etmediğine ve etmeyeceğine ilişkin yazılı bir taahhüt istiyor.

ABD yönetimi Türkiye’ye yönelik yaptırımların son bulması için bu yazılı taahhüdü Kongre’ye sunmayı planlıyor.

ABD yönetimine göre, S-400’ler konusunda Kongre’nin ikna edilmesi önemli ve gerekli.

S-400’lerin aktive edilmediğinin denetimi Amerikan askeri uzmanları tarafından yapılacak. Bu denetim formülü taahhütte de yer alsın istiyorlar.

Amerikalı yetkililerin genel bir çerçeve ile anlattıkları S-400’ler teklifini ilk duyduğumda,

Yazının Devamını Oku

Haziran savaşları: Batı’ya göre Türkiye kritik bir dönemeçte

14 Haziran 2021 NATO Zirvesi, 15 Haziran 2021 ABD-AB Zirvesi, 23 Haziran 2021 Berlin Konferansı (Libya meselesi), 24-25 Haziran AB Liderler Zirvesi...

Haziran ayında Türkiye açısından bir dizi kritik toplantı yapılacak. ABD ve Avrupa Birliği ile süreç ve toplantılar ayrı gibi görünse de öyle değil. Biri diğerini kolluyor, takip ediyor. Bir anlamda Türkiye konusunda bir bütün politika izleniyor. Türkiye açısından ilk kritik tarih 14 Haziran. Batı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özellikle ABD Başkanı Biden ve Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis ile görüşmesinin olası sonuçlarına odaklandı. Olası sonuçlarla, Türkiye’den beklentilerin ABD-AB ortak zirvesinde de ele alınması bekleniyor. Libya meselesinin ele alınacağı Berlin Konferansı sürecinde ise Türkiye üzerinde baskının artması gündemde. Bu ayın son kritik tarihi ise 24-25 Haziran’daki Avrupa Birliği Zirvesi. Birlik, Türkiye ile yola nasıl devam edeceğini konuşacak. Bu toplantılar öncesinde ABD ve AB’den batılı diplomatların dile getirdiği ve Türkiye’ye iletilen görüşleri şöyle sıralayabiliriz:

- Türkiye, Batı ile ilişkilerinde uluslararası ilişkilerden, bölgesel sorunlara, demokrasi ve hukuk başlıklarında kritik bir dönemeçte. Türkiye’den bu kez somut adımlar bekleniyor.

- S-400’ler konusunda Türkiye’nin önerileri kabul görmüyor. Türkiye, ABD’nin taleplerini kabul etmeli.

- Türkiye, Libya’dan asker çekmeli. Türkiye’nin jest niteliği taşısa da asker çekmesi Rusya’yı da aynı yönde hareket etmek için mecbur bırakacaktır.

- Yunanistan ile diyalog süreci takip ediliyor. Batı, Kıbrıs konusunda yeni bir sürprize açık değil. Bu yüzden Erdoğan’ın 20 Temmuz konuşması beklenecek.

PEKİ YA TÜRKİYE’NİN HAKLI TALEPLERİ?

Biden görüşmesi ve AB Liderler Zirvesi öncesi Batı ittifakı masaya sadece taleplerini koyuyor, sadece istiyor ama kendi adım atmıyor. Şu ana kadar yapılan görüşmeler neticesinde Ankara’nın bakış açısını maddeler halinde şöyle özetlemek mümkün:

- S-400’ler konusunda ABD’nin talepleri yakışıksız ve karşılanabilir nitelikte değil. Bir çözüm bulunamadığından konu

Yazının Devamını Oku

İsim konuldu: ‘NATO ortağı ve stratejik müttefik’

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Biden ile yapacağı görüşmeye az bir süre kaldı. İki ülke ilişkileri, tarihinin en sıkıntılı ve sorunlu süreçlerinden birinden geçiyor. Yeni dönemde belirleyici unsurlardan olacak Erdoğan-Biden zirvesi öncesi; ABD’nin Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman Ankara’da temaslarda bulundu. Hürriyet Daily News Ankara Temsilcisi Serkan Demirtaş’a konuşan Sherman’ın açıklamalarından yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz:

Gelinen noktada iki ülke arasındaki ilişkinin adı Sherman tarafından “NATO ortağı ve stratejik müttefik” olarak konuldu.

NATO ortağı ifadesi Sherman tarafından öylesine kullanılmadı. ABD yönetimi Sherman’ın deyimiyle NATO üyesi olarak Türkiye’nin Rus sistemlerini (S-400’ler) almasının NATO’ya karşı bir eylem gibi göründüğünü bilmesini istiyor.

ABD’nin insan hakları ve demokrasi konusunda kaygıları var.

ABD’nin bu kaygısı ekonomi ile de bağlantılı. İki ülke açısından potansiyel yüksek ama ABD’ye göre iş dünyası öngörülebilirlik, kuvvetli parasal politikalar ve hukukun üstünlüğünü de görmek istiyor.

ABD, DEAŞ’a karşı gördüğü terör örgütü YPG ile yaptığı işbirliğini belli ki sürdürecek.

Sorunlu alanlardan çok ilk etapta işbirliği alanlarına odaklanılacak.

Türkiye de zirveye ABD’nin terör örgütü YPG ile işbirliğinden, FETÖ konusundaki vurdumduymazlığına kadar haklı eleştiri ve taleplerini taşıyacaktır. Tam 14 gün sonra iki liderin yapacağı görüşmede, iki ülkenin önce işbirliği alanlarına odaklanıp, sorunlu alanları yöneterek yeni bir dönemi başlatıp başlatamayacakları belli olacak.

Yazının Devamını Oku

Son gelişmelerin hatırlattıkları...

“AMA hangi nedenle hareket etmiş olursa olsun, Mario Puzo yapıtıyla Mafia’ya yardım etmiştir. Çünkü Mafia’yı ayakta tutan, terör örgütüne duyulan hayranlıktır ki, bu da Puzo’nun da yaptığı gibi bir mistik yiğitlik havasının yaratılmasıyla sağlanmaktadır. Mafia’yı ayakta tutan gerçekle ilişkisi olmayan bu söylencedir. Nitekim bir zamanlar Sicilya’da “yoksulların babası” olarak dünya çapında bir ün yapmış olan eşkiya Guillaro da varlığını yıllarca adına uydurulmuş olan bu söylenceye dayandırmıştı.”

Bu sözler rahmetli Uğur Mumcu’nun yarım kalan ‘Kürt Dosyası’ kitabına Ali Sirmen’in yazdığı önsözden... Önemli bir uyarı olduğu için yazıma bu alıntıyla başlamak istedim. Özellikle son gelişmeleri takip ederken aklımızın bir yanında dursun istedim.

Bununla birlikte aklımızda tutmamız gereken en önemli unsurlardan biri, adalete susamışlıkta gözümüzün asla doymaması gerektiğidir. Adalete susamışlıkta gözümüz ne kadar doymazsa adalet mücadelesi o kadar güçlü, kalıcı ve sonuç getirici olacaktır. Bir vatandaş olarak insanı en çok üzen ya da kıran; ne yazık ki bazen dönüp dolaşıp aynı şeyleri yeniden yaşamamız, kurtulmak için yıllarca çaba gösterdiğimiz noktaya yeniden geri dönmemiz ya da geri dönüyoruz hissinin ortaya çıkmasıdır... Bu ülke geçmiş tecrübeleriyle ve hâlâ kendi toprakları ile bölgesinde yaşanan gelişmeler nedeniyle “Terör örgütü terör örgütüdür. Senin terör örgütün benim terör örgütüm olmaz. Terör bumerang gibidir, kullanana geri döner” haklı görüşünü tüm dünyanın önüne cesaretle koyan ülkedir. Evrensel tanımlama ve değerler adı üstünde evrenseldir. Evet eğer ulusal ya da uluslararası düzeyde adalet kurumu kararını vermişse; terör örgütü terör örgütüdür, suç örgütü suç örgütüdür, mafya mafyadır. Senin terör örgütün, benim terör örgütüm, senin suç örgütün, benim suç örgütüm, senin mafyan, benim mafyam olmaz. Türkiye geçmişte ordu, istihbarat, mafya gibi örgütlerden oluşan yapıdan; terör örgütlerinden, karanlık dehlizlerdeki karanlık ilişkilerden çok çekti. Sorun geçmiş karanlıkların aydınlatılmamasından, yeniden benzer karanlıkların oluşturulma hevesinden, üst akıldan, hesaptan kitaptan, çıkardan, neden kaynaklanırsa kaynaklansın bugün hepimizin yapması gereken bellidir. Çocuklarımıza bizlerin yaşadığı travmaları yaşatacak ortamı bırakmamak, 20-30 yıl arayla onlara “Yine mi?” dedirtmemektir. Bunun için yola önce geçmişten çıkmak gerekiyorsa öyle yapılmalı, geçmişten başlayarak karanlıkları aydınlatmak gerekmektedir. Ama mutlaka akılla, oyuna gelmeden, hukuk ve demokrasinin sırtımızı yaslayacağımız güvenli çınarlar olduğunu bilerek...

Yazının Devamını Oku

Ortaklık yok... Peki iyi bir başlangıç olur mu?

İdeolojik kutuplaşmaya dayalı soğuk savaş döneminde “Stratejik ittifak” olarak tanımlandı.

Özellikle Clinton yönetimi ile bölgesel konjonktüre dayalı “Güçlendirilmiş ortaklık” ve “Stratejik ortaklık” adını aldı.

Obama’nın açıklaması ile “model ortaklık” oldu...

Bugün ise bir adı yok... Yok çünkü Türk-ABD ilişkileri artık yukarıdaki isimlere ait modellemelerin hiçbirine uymuyor. Kimilerine göre ilişkiler tarihin en kötü seviyesinde, kimilerine göre 15 Temmuz darbesinin sorumlusu olan ABD, “üst akıl” kimliğiyle Türkiye’ye daha nice kötülükleri yapmaya hazırlanıyor. Bu görüşlerin aksine iki ülkenin birbirinden vazgeçemeyeceğini, işbirliği alanlarına odaklanarak, kazan-kazan anlayışı ile mutlaka bir çözüm yolu bulunacağını söyleyenler de var. Zaman ve gelişmeler hem gerçeği ortaya çıkaracak hem de iki ülke ilişkilerine yeni bir isim konulup konulamayacağını...

KRİTİK GÖRÜŞMEYE DOĞRU

İki ülke arasında çeşitli seviyelerde görüşmeler sürse de; hiç şüphesiz bu süreçte en kritik tarih 14 Haziran yani Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden’ın bir araya gelecekleri gün. Bu görüşmenin hazırlıkları ise bu hafta yapılacak. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman cuma günü Ankara’da olacak. Bir yandan iki liderin yüz yüze görüşmelerinde ele alabilecekleri konular değerlendirilecek, bir yandan da iki ülke arasındaki sorunlar konuşulacak. ABD Bakan Yardımcısı Sherman hem hükümet yetkilileri ile hem de sivil toplum örgütleriyle görüşecek. Bu ziyaret öncesinde artık stratejik ortak, güçlendirilmiş ortak, model ortak olarak adlandıramayacağımız Türk-Amerikan ilişkilerinde durum tespiti yapacak olursak:

FETÖ hâlâ ABD’de... İade sürecinin başlaması için Türkiye’nin gönderdiği koliler ise muhtemelen ABD’nin Adalet Bakanlığı’nın deposunda unutuldu.

ABD’nin YPG/PYD/PKK ile yakın bağı sürüyor. Türkiye’nin ise terörle mücadelesi... Bir yanda Türkiye kararlılıkla operasyonlarını sürdürürken diğer yanda ABD’li komutanlar terör örgütüne ziyaretlerde bulunuyor.

Halk Bankası davası sürüyor. Türkiye’deki algı, ABD’nin davayı bir koz olarak elinde tuttuğu ve isterse kullanabileceği yönünde.

Yazının Devamını Oku

Avrupa Birliği’nin değerlerine yönelmek...

Küresel güçler, dış güçler, asimetrik savaşlar, vekâlet savaşları...

Türkiye’nin hak ve menfaatleri ile ilgili olarak, haklı politikalarına karşı zaman zaman uygulanan yöntemler olarak adlandırılıyor. Unutulmaması gereken, söz konusu yöntemler sadece Türkiye’ye yönelik olarak gündeme gelmiyor. Aktörler, hedefler değişse de ne yazık ki dünyada oyunun kuralı bu. Yine de bir yanda bu mücadele sürdürülürken diğer yanda devletlerin hedefi demokrasi, ekonomi, insan hakları gibi başlıca konularda ülkelerinin ilerlemesi, zaten ilerideyse bulunduğu noktayı kaybetmemesidir. Öyle ya da böyle Türkiye, Avrupa Birliği yoluna çıktığında; Türkiye birliği, birlik de Türkiye’yi tanıyordu. Yine de Türkiye ekonomik ve siyasi kriterleri yerine getirerek, AB Türkiye’yi tam üye yapmasa bile vatandaşlarını bir üst lige taşımayı hedefliyordu. Süreçte olumlu, olumsuz, hayal kırıklığına neden olacak çok şey yaşandı. 2005 yılında çıkılan katılım müzakereleri yolu Türkiye açısından zorlu, bitmeyen bir yol. Bunda, Avrupa Birliği’nin isteksizliğinin, hatalarının, terör gibi hayati konularda ikiyüzlülüğünün payı büyük. Ancak özeleştiri yapmak gerekirse Türkiye’nin de o nedenle ya da bu nedenle, eksiği, yanlışı var.

O RAPOR...

Türkiye bu yılın başından itibaren ilişkileri yeniden rayına oturtmaya hazır olduğunu söyledi. Temaslar başladı. Amaç Türkiye ile AB arasındaki makas ayrılırken, ilişkilerin yeniden canlandırılması ve makasın kapatılmasıydı. Tam da yeniden reform heyecanı yaşanır mı diye beklerken, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye hakkındaki son yılların en sert raporu tepki çekti. Raporda Avrupa Birliği’nin Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini askıya alması çağrısı ve rapor oylamasından 480 “evet”, 64 “hayır”, 150 “çekimser” oy çıktı. Karar bağlayıcı değil. Konu Avrupa Birliği Konseyi’ne gelse bile müzakerelerin tamamen durdurulması gibi bir kararın çıkması mümkün görünmüyor. Çoğu AB ülkesi çeşitli gerekçelerle ve kendi çıkarları için buna karşı. Konunun bu boyutunda sorun bulunmadığından hareketle, raporu soğukkanlı bir biçimde değerlendirmek gerekiyor... Ana hatları ile raporda:

Türkiye, AB değerleri ve standartlarıyla arasına mesafe koydu.

Türkiye, reform konusunda isteksiz.

Hukukun üstünlüğü, temel haklar, reformlarda gerileme var.

İfade, medya ve bilgiye erişim özgürlükleri alanında orantısız ve keyfi engellemeler endişeye neden oluyor.

Alt mahkemeler Anayasa Mahkemesi’ne riayet etmiyor.

Yazının Devamını Oku

Sonbahara kadar...

Şimdilik kısmen açıldık... Şimdilik diyorum çünkü üç aylık yaz diliminde hem bireylerin hem de devletin yapacakları ve yapmayacakları, sonbaharda tekrar kapanmak zorunda kalıp kalmayacağımızı belirleyecek.

21 Nisan’da 61 bin 967 ile zirveye ulaşan koronavirüs günlük vaka sayısı, 20 günlük bir sürede 15 binin altına indi. Bu rakam yeterli mi, sonbahara kadar neler yapılmalı, sonbahar için olasılıklar neler, bu yaz nasıl geçirilmeli, ne gibi tedbirler alınmalı? Bu soruların yanıtları için Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ı aradım.

HASTANE MERKEZLİ SALGIN DEĞERLENDİRMESİ

Günlük vaka sayısı binlere ya da beş binlere düşmüş değil. Kısmen normalleşmenin başlayacağı pazartesi gününden hemen önce yani 16 Mayıs Pazar akşamı itibarıyla, Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin günlük koronavirüs vaka sayısı 10 bin 512 idi. Yani kısmi normalleşme 10 bin 500’lük günlük vaka sayısı ile başladı. Pazartesi günü ise tüm Türkiye’den ekranlara yansıyan görüntülerden, vatandaşların sokakları, alışveriş merkezlerini, kuaförleri doldurduğunu gördük. Mehmet Hoca’ya kalabalıkları hatırlatıp, normalleşmeye başlamak için 10 bin 500’lük günlük vaka sayısının riskli olup olmadığını sordum. Mehmet Hoca, “Önemli olan hangi vaka sayısıyla, salgınla başa çıkabileceğinizdir” dedi. Ardından da Bakanlık tarafından açıklanan vaka sayısının zaten belirti göstermeyenleri kapsamadığını hatırlatarak, test politikasının değişmesi gerektiğine dikkat çekti:

“Biz belirtileri olanlara test yapıyoruz. Hastalığı hiç belirtisi olmadan geçirenler var. Üstelik yaş düştükçe bu oran yükseliyor. Bu yüzden tarama testleri öneriliyor. Bizdeki rakamlar sadece hastane yükünün azalıp azalmadığını gösteriyor. Buna hastane merkezli salgın değerlendirmesi diyebiliriz.”

MUTANT YAYILIM ENGELLENMELİ

Havaların ısınması bir avantaj olarak görünse de, hastalığı engellemediği biliniyor. Yaz gelse de bireylerin maske, mesafe, hijyen kurallarına uymaya devam etmesi gerekiyor. Diğer yandan elbette devletin de atması gereken adımlar var. Mehmet Hoca’ya göre bunlardan en önemlisi mutant virüslerin yayılımını engellemek:

“Mutant virüsün girmesini, yayılmasını engellemeliyiz. Birçok ülke, dışarıdan ülkelerine gelenlere kısıtlamalar uyguluyor. Bunu Türkiye’nin de yapması lazım. Hem turizm geliri olsun hem de salgını kontrol edeyim derseniz, bu çok zor. Üstelik süre de uzar. Ancak şu unutulmamalı, her şeyin temeli salgının kontrol altında tutulmasıdır.”

Salgın kontrol altında tutulmazsa diğer devletlerin kısıtlama uyguladıklarını yaşadık. 2021 UEFA Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda değil, Porto’daki Estadio do Dragao’da oynanacak olmasının nedeni de bu...

Yazının Devamını Oku

Acı bayram - Bu kriz bekleniyor muydu?

“İYİ senaryo Filistin seçimlerinin yapılması ve birinin öyle ya da böyle seçilerek, idare etmesi. Kötü senaryo ise seçimin olmaması ve ortamın kaosa sürüklenmesi. Bu İsrail için de bölge için de kâbus olur.”

Bu sözler İsrailli bir kaynağıma ait... Bu sözleri söylediğinde İsrail seçimlerine çok az bir süre kalmıştı, Filistin’de ise seçimler ertelenmemişti. Gündemde Türkiye ve İsrail ilişkilerinin normalleştirilip, normalleştirilemeyeceği vardı. İsrailli yetkili konuşmasında Filistin’de taraflar yani Hamas ve El Fetih arasındaki mücadeleye de dikkat çekmişti.

İsrail ve Filistin’in amacının bunca acının ardından sadece “barış” olması gerekirken, hem birbirleriyle mücadele ediyorlar hem de iki ülke içinde de aktörlerin güç savaşı yaşanıyor. Bir de perdenin arkasındaki muhtelif güçler var... Barıştan çok kendi çıkarlarını düşünen ABD, Rusya, İran, Arap ülkeleri gibi muhtelif güçler... Böyle bir sahnede patlayan krizde, sonuç tam bir kaos. Çocuklar ölürken, yaralanırken, şiddet aralıksız sürerken, roketler atılırken, kara harekâtı hazırlıklarından bahsedilirken, bu bayram acı hem de çok acı. Bu acının sorumluları ise belli... Ramazan ayı boyunca gerginlikle, hukuksuzlukla Filistinlileri çileden çıkaran İsrail ve buna sessiz kalan, göz yuman, sesini yeteri kadar yükseltmeyen ABD başta olmak üzere diğer tüm ülkeler...

OBAMA YÖNETİMİNİN GERİSİNE DÜŞTÜNÜZ...

“Filistin’in her türlü kırmızı çizgiyi aştığını” düşünen İsrail’in başından beri amacı ise Müslüman dünyanın kırmızı çizgilerini yerle bir etmek. Nasıl mı? Kudüs ve civarının dini ve hukuki statüsünü değiştirerek. Bu amaca ABD’nin yakın zamandaki olağanüstü (!) katkılarını da hatırlayalım:

Trump başkanlığındaki ABD yönetimi,

6 Aralık 2017’de Kudüs’ü resmi olarak İsrail’in başkenti olarak kabul etti.

14 Mayıs 2018’de ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı.

25 Mart 2019’da İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’ndeki hâkimiyetini tanıdığına dair başkanlık beyannamesini imzaladı.

Yazının Devamını Oku

Kudüs, ey Kudüs!

Tarih 11 Temmuz 2000... İkinci Camp David görüşmelerinin başladığı gün... Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ve Filistin’in efsanevi lideri Yaser Arafat arasında şu konuşma geçer:

Clinton: Kudüs ile ilgili ne yapacağız bilemiyorum.

Arafat: Doğu Kudüs bizim, Batı Kudüs İsrail’in. İki devletin başkenti olacak.

Clinton: İsrail Doğu Kudüs egemenliğinden vazgeçmeyecektir.

Aynen dediği gibi oldu... Üstelik o günden bugüne İsrail’in emellerine ulaşmasında en çok ABD ve yönetimleri etkili oldu. Üstelik 2018 yılında dönemin başkanı Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri tüm itirazlara rağmen; büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı, İsrail daha da cesaretlendi. İsrail ve Filistin arasındaki sorun bir kangrene dönüştü. O kangrende ölüm, acı, kavga, haksızlık hiç eksik olmuyor. En büyük suç ise Filistinli Müslümanlara hak tanımayan ve uzlaşmaz tutumunu her fırsatta sergileyen İsrail’de. Son olaylar da bunun en büyük göstergelerinden. Ramazan ayının başından beri Batı Şeria ve Kudüs’ün doğu kesimi zaten gergindi. Ancak, 7 Mayıs 2021’de yatsı ve teravih namazı sırasında “Mekke’ye en uzaktaki cami” yani Mescid-i Aksa’nın basılması gerginliği daha da artırdı. Mesele sadece Mescid-i Aksa’nın basılmasından ibaret de değil. İsraillilerin hak iddia ettikleri yerlerden Filistinlilerin çıkarılmaya çalışması, oturma alanlarının kapatılması da gerginliği tetikleyen unsurlar.

Cami basılması ne insanlığa ne hukuka sığar. Din ve ibadet özgürlüğü engellenmiştir. Acaba İsrail Devleti sorumlular hakkında gerekeni yapacak mıdır?

Diğer yandan olaylardan derin endişe duyduğunu ifade etmekle yetinen uluslararası toplum sadece endişe duymakla mı yetinecektir? Yoksa bu kez endişe duymanın ötesine geçebilecek midir?

İsrail ile İbrahim Anlaşmaları yapan Arap devletleri seslerini yükseltebilecekler mi?

İsrail’in haksız ve uzlaşmaz tavrı, İsrail’e karş cılız seslerle yapılan eleştiriler nasıl olacak da Ortadoğu barışı için bir zemin hazırlayacaktır?

Yazının Devamını Oku

Reel politiğin dayattığı normalleşme

Tüm dünya zor bir dönemden geçiyor. Ekonomileri kırılgan ülkeler, sanayileri ve bilimleri daha az gelişmiş ülkeler ise süreçte doğal olarak daha da zorlanıyor.

Salgın bireysel ve toplumsal hayatın birçok dengesini değiştirdi. Devletler çıkış yolları arıyor. Ekonomi ve ekonomik ilişkiler artık daha da hayati. Hem bu durum hem de bazı kritik ülkelerdeki yönetim değişiklikleri ve bu değişimlere bağlı olarak ortaya çıkan yeni dengeler, ister istemez yeni duruma uyumu zorunlu kılıyor. Herhangi bir ideale veya kurama bağlanmadan tamamıyla mevcut gerçeklere uyum sağlamak gerekiyor.

MISIR VE DİĞERLERİ

Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini normalleştirmek üzere istihbarat örgütleri arasında görüşmeleri başlattığı yıl 2020 idi. Yola Doğu Akdeniz için çıkılmış, Libya ile imzalanan anlaşmanın bir benzerini Mısır ile de imzalayabilmek için teklifler ortaya konulmuştu. Ancak süreçteki gelişmeler ve gelinen nokta konuyu salt Doğu Akdeniz’den çıkararak, iki ülke açısından da bir bütün olarak “normalleşme” arayışını zorunlu kıldı. 2020 yılında Mısır ile başlatılan görüşmelerin en büyük engellerinden biri olarak Birleşik Arap Emirlikleri görülüyordu. Reel politik zaman içinde bu ülke ile de arka kapı diplomasisini zorunlu kıldı. Mısır ile normalleşme arayışlarını Abu Dabi hükümetini dışarıda bırakarak sürdürmek gerçekçi değildi, tıpkı Esad rejimiyle arka kapı diplomasisi işletirken Rusya’nın da masada olduğunu kabul etmek gibi. Yeniden diyalog politikasında, ekonomi, ABD’deki yönetim değişikliği, salgının etkileri kadar Körfez ülkelerinin Katar ile uzlaşısı, İsrail’in Körfez ülkeleriyle İbrahim anlaşmalarını imzalaması da etkili oldu. Kısacası sürdürülen politika tıkandı, normalleşme zorunlu oldu, görüşmelerin kapsamı ve katılımcıları da genişledi. Kimilerine göre geç de kalsa Türkiye normalleşme ve yeniden diyalogla doğru yoldadır. Mısır özelinde, İhvan meselesi ciddi bir engel olarak yorumlanmaktadır. Mısır’ın onlara siyasi bir cemaat gibi davranacağı beklentisi, Türkiye’nin de onları terör listesine koyacağı ya da onlardan vazgeçeceği beklentileri gerçekçi değildir. Ancak gelinen noktada Mısır ve Türkiye’nin ilişkileri normalleştirme ihtiyaçları, bahsedilen meseleden daha ön planda bulunmaktadır.

Yeniden diyalog başlığı altında Türkiye açısından konuya bakarsak, sadece Mısır değil Körfez ülkeleri ve İsrail ile yürütülen arka kapı diplomasisi ya da normalleşme arayışlarının da bu dönemde olumlu neticelenmesi önemlidir.

HAZİRAN AYINA DOĞRU

Mısır ve Körfez ülkeleri ile ilişkileri iyileştirerek gerilimin azaltılması, Kuzey Afrika’dan Doğu Akdeniz’e bölgesel istikrarı teşvik edebilecek bir noktaya gelmek, Türkiye’nin hedefidir. Bu hedef ABD ve AB ile ilişkilerini daha iyi bir boyuta taşımak istediğini her fırsatta dile getiren hükümetin elini de güçlendirecektir. Bu durum, ilişkilerin artık “yakın müttefiklik, stratejik ortaklık” gibi tanımlardan uzak olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı Joe Biden ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yapacağı görüşme açısından da önemlidir. 14 Haziran’da Brüksel’de toplanması beklenen NATO Zirvesi sırasında yapılacağı açıklanan görüşme merakla bekleniyor. Reel politik, masadaki tüm ağır sorunlara rağmen iki ülkeye de diyaloğu ve yöntem geliştirmeyi zorunlu kılıyor. İki liderin pragmatistliğinin yanı sıra iki devletin birbirine olan ihtiyacı ve çıkarlarından dolayı iki tarafın da kopmayı göze alamadığını ve alamayacağını da unutmayalım. Her ne kadar ve haklı olarak Türkiye, ABD’nin FETÖ ve PYD/PKK terör örgütlerine desteğini ulusal güvenlik tehdidi, beka sorunu olarak görse de; ABD de her fırsatta Türkiye’yi Rusya ekseninden uzaklaştırma ana hedefini güderek, cezalandırmayı da bir yöntem olarak elinde tutsa da iki ülke sorunları en azından yönetebilmek için bir formül bulmak zorunda. Kimsenin elinde sihirli bir değnek yok. Ancak krizin kontrolden çıkmaması unutmayalım ki iki ülke açısından da önemli.

 

Yazının Devamını Oku

Aman gevşemeyin! Sevinmek için henüz çok erken...

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Edirne’de yaptığı açıklamada, “Tüm Türkiye’de son iki haftada hastaneye başvuru yarı yarıya düştü. Bu sürecin sonunda vaka sayılarının çok azaldığı gerçek bir bayramı yaşamak istiyoruz” dedi. Hepimizin isteği vaka ve ölüm sayılarının azalması. Ancak yine hepimiz bu iki yılda acı ile öğrendik ki; sevinip birden açıldığımızda ya da gevşediğimizde o sayılar yeniden artıyor... Değerli Hoca; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ı aradım.

KISITLAMANIN ETKİSİ EN AZ 1 HAFTA SONRA...

Vaka sayılarındaki azalma için Mehmet Hoca henüz umutlu konuşmuyor. Kısıtlamanın etkisinin bir haftadan sonra görülmeye başlanacağına dikkat çeken Mehmet Ceyhan, Türkiye’de belirtisi olanlara test yapıldığını yani tarama yönetiminin tercih edilmediğini hatırlattı. Mehmet Hoca, Sağlık Bakanı Koca’nın, “Test sayısının düşmesi vaka sayısının düşmesinin sebebi değil sonucudur” sözünü ise şöyle değerlendirdi:

“Hastalık gençlerde ve çocuklarda yaygın. Üstelik çoğu belirtisiz geçiriyor. Türkiye’de belirtisi olmayanlara test yapmıyoruz. Tarama yöntemi tercih edilse vaka sayısındaki artışı görürüz. Kısıtlı test yapıldıkça, vaka sayısı az çıkar.”

İKİ KRİTİK TARİH

Mehmet Hoca’ya göre Türkiye’nin salgınla mücadelesinde önünde iki kritik tarih var:

18 Mayıs

18 Haziran (Haziran ayının ortaları)

18 Mayıs’ta kapanma son bulacak. Eğer kontrolsüz bir biçimde tersine göç görüntüleri ortaya çıkarsa yani memleketlerine ya da sahillere gidenler şehirlerine kontrolsüz dönerse ve Türkiye tüm kısıtlamaları kaldırır yani birden açılırsa, haziran ayı ortalarında vaka sayıları yine artacak.

Yazının Devamını Oku

Biden o kelimeyi kullanacağını nasıl söyledi?

Biden ve Amerikan yönetimi üç yıldır türbülansta olan Türk-Amerikan ilişkilerine “soykırım” açıklaması ile adeta tüy dikmiştir.

Biden’ın 1915 olaylarıyla ilgili açıklaması talihsiz, yersiz, siyaseten ve hukuken sorumsuz bir açıklamadır. Tarihçilere göre de ABD Başkanı’nın 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak tanımlamasının tarihsel ve hukuksal hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Türk-Amerikan ilişkileri derin bir yara almıştır. Ancak bazı kesimlerin “İncirlik kapatılsın, tepki böyle olmaz, şöyle olur” gibi çağrılarına rağmen hem soğukkanlı olmakta her zaman fayda var, hem de zamanın ruhu ve gerçekler doğrultusunda hareket edilmesi şarttır. Edindiğim izlenim o ki, Ankara da zaten böyle bir yolda. Unutmayalım Almanya’dan Avusturya’ya, Bulgaristan’dan Lübnan’a, Rusya’ya, çok sayıda ülke 1915 olaylarını parlamentoları ya da hükümetleri aracılığıyla zaten soykırım olarak tanıdı. Şimdi bu uzun listeye bir de ABD eklendi. ABD açıklamasının da diğerlerinden farklı bir sonuç doğurmayacağı ortada.

NE KONUŞTULAR?

Bu tespiti yaptıktan sonra 23 Nisan’daki yani Biden açıklamayı yapmadan bir
gün önceki telefon konuşmasına geçelim. Biden, ABD başkanlık koltuğuna oturduktan sonra Erdoğan ile ilk görüşmesini aslında “soykırım” ifadesini kullanacağını söylemek için ve bunun iki ülke arasında kaldırılamaz bir hasara neden olmasını engellemeye yönelik gerekli girişimleri yapmak için kullandı. Telefonda önceliği yüz yüze görüşmeye verdi. Önce 14 Haziran’da Brüksel’de toplanacak NATO liderler zirvesinde hem işbirliği alanlarını hem de sorunlu başlıklara yönelik diyalog stratejisini ikili bir görüşmede ele almak istediğini söyledi. Bu “iyi haber”den sonra da asıl meseleye geçti. 24 Nisan açıklamasında “soykırım” ifadesini kullanacağını ancak bunu Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilendirmeyeceğini anlattı. Hem bu görüşmede hem de Biden-Erdoğan görüşmesinin ardından başka seviyelerde yapılan görüşmelerde; Başkan’ın İstanbul için “Konstantinopolis”i kullanmasının gerekçesi olarak; “Türkiye Cumhuriyeti’ni konunun dışında bırakarak Osmanlı İmparatorluğu’nu sorumlu tutmak” gösterildi.

‘SEÇİM VAADİM, KENDİMLE ÇELİŞEMEM’

ABD Başkanı bir gün sonra kullanacağı “soykırım” ifadesinin gerekçelerini de sıraladı. Seçim vaadi olduğunu, 20 yıldır bunu söylediğini belirterek, “Bunu yerine getiremezsem kendimle çelişirim” mesajı verdi.

‘BÜYÜK HATA OLUR, SONUÇLARI OLUR’

Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

Geleceğimiz sizsiniz...

“Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım...” (Cemal Granda - Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri)

Bu sözler Ulu Önder Atatürk’e ait. Bu sözü özellikle Atatürk’ün çocuklarımıza armağan ettiği bu bayramda, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda sizlere ve özellikle de çocuklarımıza hatırlatmak istedim. Hikâyesini de anlatacağım. Cemal Granda’nın anlatımına göre Türk Tarih Kurumu’nun çalışmalarıyla Atatürk yakından ilgileniyordur. Boş zamanlarında ise Atatürk’ün elinden tarih kitapları düşmez. Hatta çevresine de her fırsatta Türk tarihinin en geniş şekilde yazılması için telkinde bulunur. Bir gün Atatürk yine tarihle ilgili kalın bir kitap okurken, Vasıf Çınar, Atatürk’e şöyle der:

“Paşam... Tarihle uğraşıp kafanı yorma... 19 Mayıs’ta kitap okuyarak mı Samsun’a çıktın?”

Atatürk bu samimi yakınmaya gülümseyerek yanıt verir:

“Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım...”

Mesele sadece Samsun’a çıkmak değil... Bir ulusu ilmik ilmik örgütlemek, inanmak, savaşmak, o stratejiyi ortaya koyabilmek, tanımak, bilmek, öngörebilmek, başarıya ulaşınca durmamak, çağın gereklerini bilerek çağı yakalamak hatta önüne geçmek, örnek olmak ve daha niceleri... Tüm bunların arkasında okumanın önemine dikkat çeker Atatürk. Bizler iyisiyle kötüsüyle memleketi ve memleketin geleceğini bugünkü bayramın sahiplerine bırakıyoruz. Geleceğimiz onlar. O yüzden çocuklarımız okumalı, özellikle kız çocuklarımız mutlaka okumalı.

ÇOCUK YAŞTA EVLENDİRMEYİN, OKUTUN!

BİRLEŞMİŞ Milletler Kadın Birimi, Türkiye’de erkeklerin, çocuk yaşta, erken ve zorla evliliklere yönelik algı ve tutumlarını ortaya koyan yeni bir rapor yayınladı. Rapora göre, Türkiye’de erkeklerin yüzde 25’i, kız çocuklarının en fazla 15 yaşına kadar çocuk sayıldığını düşünüyor. Ne kadar acı değil mi? Oysa 15 yaşında kız çocuğu ÇOCUKTUR BEYLER! Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşayan erkekler ve kadınlarla yürütülen görüşmelerden elde edilen nicel ve nitel verilere dayanan rapora göre, erkeklerin yüzde 10’u, ergenliğe giren kız çocuklarının evliliğe hazır olduğunu düşünüyor. Bu zihniyete göre 14 yaşında ergenliğe girdiyse, o çocuk evliliğe hazır. İşte bu bakış açısını mutlaka sağlıklı bir hale çevirerek, düzeltmemiz lazım. Ergenliğe girse de onlar çocuk, unutmayın. Ve lütfen kafayı evlilikle bozmak yerine, çocuklarınızın eğitimiyle bozun.

İÇİMDEKİ ÇOCUK

Yazının Devamını Oku

Olağanüstü zamanlara olağanüstü tedbirler

Bir süredir ensemizde... O kadar yakınımızda ki... Ürkütücü, korkutucu. COVID-19 ve varyantlarından bahsediyorum. Arkadaşlarımız, sevdiklerimiz, tanıdıklarımız, tanımadıklarımız...

Kimi hafif, kimi ise ağır geçiriyor. Bazıları atlatamıyor; kaybediyoruz onları... Son dönemde benim de yakın çevremden birçok arkadaşım hastalandı. Sağlığına kavuşanlar da oldu, hâlâ hastane odasında virüsle savaşanlar da var, hayatlarını kaybedenler de... Sağlık Bakanlığı’nca açıklanan koronavirüs tablosu durumun iyi olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Her ne kadar Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 13 Nisan’da uygulanmaya başlanan sosyal mesafe tedbirlerinin “artış hızını düşürmeye başladığı” yönünde sosyal medyadan bir mesaj paylaşsa da; henüz iç rahatlatıcı seviyeden epey uzağız. Nisan ayının en yüksek yeni vaka sayısı 63 bin 82 ile 16 Nisan 2021 tarihine ait. Yazının kaleme alındığı saatlerde pazartesi tablosu açıklanmamıştı. Sağlık Bakanı Koca’nın da “artış hızı düşmeye başladı” diyerek işaret ettiği son veri, pazar gününe ait. 18 Nisan 2021 Pazar günü vaka sayısı günlük 55 bin 802 idi. Her ne kadar 16 Nisan gününe kıyasla günlük vaka sayısında azalma görülse de, pazar günü hasta sayısı ile vefat sayısında artış yaşandı. Günlük vaka sayısının en yüksek olduğu 16 Nisan tarihinde hasta sayısı 2 bin 915, vefat edenlerin sayısı ise 289’du. Pazar günü ise hasta sayısı 3 bin 101, vefat sayısı 318 oldu. Hangi uzmanı dinlesem, hangi doktoru arasam; “alarm zilleri”nden bahsediyor. Bir de haklı olarak iş yüklerinin çok arttığına dikkat çekiyorlar.

HIZLI FORMÜL ŞART

Türkiye, nüfusları Türkiye’ye oranla çok daha kalabalık olan Hindistan ve Brezilya’nın ardından günlük vaka sayısında dünya genelinde üçüncü. Vaka sayısının bu denli artışında erken ve birden açılmanın, dikkat etmemenin, kurallara uymamanın etken olduğu aşikar. Kimileri hâlâ ve inatla, “Abartıldığı gibi değil” diyebiliyor. Hatta inatla toplantılar düzenlemeye de devam ediyor. Artık bu tür konuşmaları ve hareketleri bırakmak gerekiyor. Bu işin ciddiyetini de idrak etmek lazım. Siz hafif geçirebilirsiniz ama yanınızdaki çok hastalanabilir, hatta ölebilir.

Sağlık muhabirimiz Meltem Özgenç’in aile hekimlerine ilişkin bugünkü haberinde salgının artış hızını aile hekimlerinin izleme oranlarındaki artıştan da yola çıkarak anlayabilirsiniz. Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu (AHEF) İkinci Başkanı Yusuf Eryazğan açıklamasında, “Ya tam kapanma ya da hızlı aşılanma şart” dedi. Olağanüstü zamanlar olağanüstü tedbirler gerektirir. Tüm dünyada olduğu gibi salgının Türkiye’de de neden olduğu ekonomik sıkıntı, sosyal ve toplumsal sorunlar nedeniyle tam kapanma yapılamıyorsa, o halde İsrail örneğinden yola çıkarak belki de Türkiye’ye uygun bir modelle “hızlı aşılanma” formülü bir an önce hayata geçirilmeli. Aşıya karşı olanlar başta olmak üzere topluma bunun gerekleri çeşitli yöntemlerle anlatılıp, aşı yapılan merkezlerin de sayıları artırılarak, bir kampanya ile salgının seyri değiştirilebilir.

TEŞEKKÜRLER...

TELEVİZYON muhabirliği hız ve yavaşa tahammülsüzlük demektir. 27 yıldır hız, yavaşa tahammülsüzlük, her işi kendim hemen yaparım gibi alışkanlıkların getirdiği dikkatsizlikle ev kazası geçirdim. Birbirine yapışan bulaşık makinesi tabletlerini hızlı hızlı ayırmaya çalışırken, birine parmağım girdi, içindeki parlatıcı ve deterjan fışkırdı gözlerime girdi. Bir hafta aranın ardından gözlerim iyi. Arayan, soran, geçmiş olsun diyen herkese ve Dünya Göz Hastanesi’nin doktorları ile tüm sağlık çalışanlarına sonsuz teşekkürler.

 

Yazının Devamını Oku

Avrupa Birliği’nin koltuk meselesi

Geçtiğimiz cumartesi günü Ankara’da Türkiye ve Avrupa Birliği liderlerinin yaptığı toplantı Avrupa’da içeriğinden çok, koltuk meselesi ile gündemde. Aslında şaşırmamak lazım...

Cenevre’de Kıbrıs konusunda yapılacak gayriresmi görüşmelerin sonucunu beklediklerinden dolayı Ankara’ya zayıf gündemle gelen AB’nin liderleriyle yapılan görüşmenin içeriğinin Avrupa’da gündem olması çok da beklenmiyordu. O yüzden Avrupa’da “koltuk meselesi” gündem oldu. Avrupa’da bazıları Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a protokol konusunda eleştiri yöneltse de işin aslı öyle değil... Mesele Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki koltuk meselesi değil, mesele Avrupa Birliği içindeki koltuk sorunu.

AVRUPALILAR NE DEDİ?

Koltuk meselesi Avrupa basınına mealen şöyle yansıdı: “Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ile birlikte salona giriyor ve ikisi, toplantıya başkanlık etmek için iki koltuğa oturuyor. Arkalarında kalan Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, üzgün ve rahatsız şekilde ayakta kalıyor ve kendisi için Michel ile aynı düzeyde bir yer olmadığını görüp kanepeye oturmak zorunda kalınca sadece bir ‘Hımmm’ diyebiliyor...” Yani AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e, AB Konsey Başkanı Charles Michel gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanında yer verilmemesi, Avrupa’da eleştirilere neden oldu. Yine Avrupa’da kimileri de Konsey Başkanı Michel’i “Ursula von der Leyen ile yer değiştirmesi gerekmez miydi?” sözleriyle eleştirdi. Komisyon Başkanı Sözcüsü Eric Mame, von der Leyen’in oturma düzeni sebebiyle “açıkça şaşırdığını” belirterek von der Leyen’in ve Konsey Başkanı’nın protokol sıralamasında “elbette” aynı düzeyde olduklarını söyledi.

PERDE ARKASINDA NE OLDU?

Her resmi heyetten önce Ankara’ya onların ön protokol heyetleri gelir. Konukların nerede duracağı, nerede oturacağı, nerede yemek yiyecekleri, hangi sandalyeye oturacakları, kısacası A’dan Z’ye her şey gösterilir. Eğer karşı taraftan bir itiraz ya da istek gelirse protokol kuralları çerçevesinde bunlar da yerine getirilir. Aynı durum Türkiye Cumhurbaşkanı bir başka ülkeye giderken de geçerlidir.

Avrupalı liderlerden önce de Türkiye’ye onların ön protokol heyeti geldi. Nerede karşılanacakları, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşürken nerede oturacakları o heyete gösterildi. Heyet itiraz etmedi, gösterilen ve anlatılanları onayladılar. Protokol heyetinin onayından Ursula von der Leyen’in haberi mi yoktu? Üst düzey bir kaynağım, “Bu tür konularda son sözü Konsey Başkanı Michel’in ekibi söylüyor. Michel ile Ursula von der Leyen arasında da rekabet var. Belli ki kendi aralarındaki rekabeti bize fatura etmeye çalıştılar” dedi.

ZİRVE GÜNDEMİ

Yazının Devamını Oku

Usul esastan önce gelir

Herkes düşüncesini açıklamakta özgürdür. Montrö Sözleşmesi’nin öyle ya da böyle konuşulması, tartışmaya açılması doğru bulunmayabilir.

Nedenleri anlatılabilir. Kanal İstanbul’a karşı olunabilir. Bunun gerekçeleri de anlatılabilir. Yetkililerden randevu alınıp görüşler paylaşılabilir, tartışma programlarına konuk olunabilir, yazı kaleme alınabilir, akademik çalışmalar yapılabilir, sosyal medyada görüş açıklanabilir. Düşünce ve ifade özgürlüğü de bunu gerektirir. Ancak usulde sorun olmamalıdır. Özellikle de konu emekli de olsa askerler ise... Usul esastan önce gelir.

ASKERİ VESAYET TRAVMASI

Ne yazık ki Türkiye’nin bir darbe, muhtıra, bildiri geçmişi ve doğal olarak da travması var. Bunun en kötü örneklerinden birini 2016 yılının 15 Temmuz’unda yaşadık. Travma hâlâ dururken, bu konuda hassasiyet belliyken, her şeyden önce usule dikkat edilmesi gerekiyordu. Hele hele koca koca amiraller herkesten daha çok dikkatli olmalıydı. Bir kısmını ekranlardan, YouTube yayınlarından kamuoyu da tanıyor. Montrö ile ilgili görüşlerini birçok kez dile getirdiler. Sorun da olmadı. 126 emekli büyükelçi de bir açıklama yaparak Kanal İstanbul’un Montrö’yü tartışmaya açacağını belirtmişler ve Montrö’nün Türkiye’nin boğazlar ve Marmara Denizi üzerindeki egemenlik hakkını en iyi koruyan sözleşme olduğuna dikkat çekmişlerdi. Kimse de onların bu açıklamasını darbe çağrısı ya da muhtıra olarak yorumlamamıştı. Ancak konu emekli de olsa askerler olunca, işin rengi değişiyor. Emekli amiraller topluca, gece yarısı, “Yüce Türk Milleti’ne” diyerek yazılı bir bildiri yayımlayınca sorun oldu. Sorun olması da gayet normal. Normal olmayan bunun kriz yaratacağını emekli amirallerin öngörememiş olmaması. Bu durum iki ihtimali ortaya çıkarıyor. Ya acemilik ettiler ya da kasıtlı davrandılar.

NE GEREK VARDI?

Usul esastan önce gelir derken anlatmaya çalıştığım tam da bu. Topluca, gece yarısı, üstelik doğal olarak demokratik siyasetin adeta alerjisi olan “endişe ile izliyoruz” ifadesinin kullanıldığı bir bildiriye ne gerek vardı?

Ya da emekli amiraller “Türkiye Cumhuriyeti, tarihte örnekleri olan, bunalımlı ve bekası için en tehlikeli olayları yaşama risk ve tehdidi ile karşılaşabilecektir” ifadesiyle ne kast etmektedirler?

“Ellerinde silah yok, artık onlar sivil” yorumunu yapanlara “Peki bu metin neden buram buram asker ve askeri vesayet kokuyor?” sorusu yöneltilmez mi? Üstelik emekli üst düzey askerlerin Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde belli bir etkileri olduğu sır mı?

İktidardan üst düzey bir kaynağım,

Yazının Devamını Oku

Transatlantik ilişki, Türkiye’nin yeri ve Biden’ın rolü

ABD ile ilişkiler son günlere ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2020 İnsan Hakları Raporu ve o rapora Türkiye’nin gösterdiği tepki ile tartışılıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnsan Hakları Uygulamaları 2020 Ülke Raporları kapsamında hazırlanan Türkiye raporunda siyasete katılım, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, toplantı ve gösteri özgürlüğü, uzun tutukluluk süreleri, kadın ve LGBT konularında eleştiriler yer alıyor. Dışişleri Bakanlığı’nın “Asılsız iddialar ve önyargılı yorumlar” açıklaması ile tepki gösterdiği raporun FETÖ’den yine “Gülen Hareketi” olarak bahsetmesi ya da PKK/YPG konusundaki korumacılığı herhalde kimseyi şaşırtmamıştır. ABD, yeni yönetimiyle ve bu yönetimin açıklamalarıyla, eylemleriyle iki terör örgütü ile ilişkisini koruyacağını zaten ortaya koymuştu.

İki ülke ilişkilerinde masanın ortasında sadece ABD’nin bu iki terör örgütü ile ilişkisi yok. S-400’lerden Halk Bankası’na uzanan bir dizi sorun daha masada ve çözülmeyi bekliyor. Her ne kadar hemen herkes Türk- Amerikan ilişkilerinde bir kıpırtı yaşanması için ABD Başkanı Biden ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne zaman görüşeceklerini ya da görüşüp görüşmeyeceklerin tartışsa da; hem başka seviyelerde temaslar oluyor, hem de perde arkasında dikkat çeken gelişmeler... Bunlardan biri de son AB Zirvesi’nde Türkiye’ye yaptırım uygulanmaması konusunda ABD’nin ve Başkan Biden’ın ne rol oynadığı konusuydu.

TRANSATLANTİK İLİŞKİ

Biden başkanlık koltuğuna oturmadan ortaya koyduğu politikalarını yavaş yavaş hayata geçiriyor. Bunlardan biri AB ile ilişkilerin yeniden canlandırılmasıydı. Bu isteğini 25 Mart günü video konferans yöntemiyle düzenlenen AB Zirvesi’nde de açık ve net söyledi. ABD için güçlü ABD-AB birlikteliğinin karşısında Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya bulunuyor. ABD Türkiye’nin ABD-AB bloğunda yer almasına ise büyük önem veriyor. Bu da son zirvede açık biçimde ortaya çıktı. Kaynaklarımla yaptığım sohbetlerden çıkan tespitleri sizlerle paylaşacağım:

Türkiye’ye yaptırım kararı çıkmayan son Avrupa Birliği Zirvesi’ndeki süreçte yapılan görüşmelerde, Avrupalı yetkililer ABD’nin bakış açısını Türk yetkililere şöyle anlattılar: “ABD Türkiye’nin transatlantik hattında kalmasını istiyor. Türkiye’nin durduğu yer bu kapsamda çok önemli. Türkiye kaybedilmemeli.”

Sürecin Türkiye ayağı bizzat ABD’nin Ankara Büyükelçisi tarafından da Ankara’da yakından takip edildi.

Kısacası ABD, Çin ve Rusya’ya karşı mücadelesinde Türkiye’yi yanında görmek istiyor.

Peki bu isteğini güçlü şekilde dile getiren ABD’nin Yunanistan’a verdiği yine çok güçlü desteğin arkasında ne var? Tüm Batı dünyasında Yunanistan’a karşı beslenen sempati bir gerçek. Ancak asıl meseleye

Yazının Devamını Oku

Avrupa Birliği ile ilişkilerde son durum

Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerde önemli bir aya giriliyor. Nisanın ilk haftasında AB Konseyi Başkanı Charles Michel ve beraberinde AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’ye gelmesi bekleniyor.

Nisan ayının sonunda ise AB’nin de olası sonuçlarını hassasiyetle takip edeceği Birleşmiş Milletler’in 5+1 formattaki gayri resmi Kıbrıs toplantısı var. Bu görüşmelerin neden önemli olduğunu, geçtiğimiz günlerde yapılan AB Liderler Zirvesi’nden çıkan mesajlar ve perde arkası bilgilerle sizlerle paylaşacağım.

ZİRVENİN ANKARA AÇISINDAN SOMUT SONUÇLARI

AB Liderler zirvesinden çıkabilecek sonuçlar Ankara açısından üç seçenekte toplanmıştı...

Top çevirme - İki taraf birbiriyle ilgili radikal kararlar almaz. İlişkiler noktalanmaz.

Olumlu gündem önerilmesi - Birlik katılım perspektifini kapatmadan Türkiye’ye olumlu bir gündem önerir.

Çatışma - Yaptırımlar devreye sokulur.

Bu çerçevede liderler zirvesinden Türkiye’ye “Biraz olumlu gündem önerildi” yorumu yapılıyor. Peki neden biraz?

Katılım vurgusu yapılmadı.

Yazının Devamını Oku