GeriHande FIRAT Cumhur ittifakı belli, millet ittifakı için yuvarlak masa kurulacak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Cumhur ittifakı belli, millet ittifakı için yuvarlak masa kurulacak

Olağanüstü bir durum olmazsa seçimler 2023 yılında yapılacak. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bazı sözlerinden ya da icraatlarından bazı kesimler “AK Parti erken seçime gidiyor” yorumunu çıkarmak istese de, ufukta bugünün koşullarında bir erken seçim yok.

Ancak cumhur ittifakında özellikle de AK Parti açısından seçimlere erkenden hazırlık var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarında milletvekillerine ve parti teşkilatına verdiği “Seçim için çalışmaya başlayın” mesajının arkasında da bu hazırlık yatıyor. AK Parti, 2023 seçimleri için bugünden. özellikle bu yazdan itibaren sahada çalışmaya başlayacak.

2023’ÜN ÖNEMİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “2023 seçimleri çok önemli hale geldi” diyerek; seçimlerin sadece cumhur ittifakı için değil, Türkiye’nin kritik konulardaki politikaları nedeniyle adeta bir kader seçimi olacağı mesajını verdi. Bu konuda AK Parti kurmayları Türkiye’nin beka sorunu haline gelen dış politikada milli adımların sürebilmesi ve terör örgütleriyle mücadelesinin tavizsiz devam edebilmesi için 2023 seçimlerinin kritik bir öneme sahip olduğunun altını çiziyorlar. Siyasette her an her şey değişebilir olasılığını bir kenarda tutarak, cumhur ittifakı açısından şu tespitleri sıralayabiliriz:

Cumhur ittifakı yola ana gövdeyi oluşturan AK Parti ve MHP ile devam edecek. Ancak ittifakın genişlemesi için çalışmalar da sürecek.

Türkiye’nin ekonomi başta olmak üzere öncelikli sorunları masaya yatırılarak, seçime kadar reformlarla birlikte adım atılması planlanıyor.

Dış politikada diyalog ve uzlaşma dilinin ön planda olacağı belirtiliyor ancak milli meselelerde Türkiye’nin haklarının kararlılıkla savunulacağının altı çiziliyor.

Cumhur ittifakının adayı da belli. Bu nedenle de millet ittifakı gibi “aday tartışması” yaşamıyor.

YUVARLAK MASA FORMÜLÜ

Gelelim millet ittifakına... “Dostlar, demokrasiden yana olanlar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne karşı olanlar, parlamenter sistemi destekleyenler” gibi ifadelerle tanımlansalar da her şeyden önce 2023 seçimleri için millet ittifakını kimlerin, hangi partilerin oluşturacağı konusunda resmi bir açıklama şimdilik yok. Son seçimlerdeki işbirliği ve siyasi parti genel başkanlarının görüşme trafiğinden hareketle muhalefet cephesinde yer alan tüm partilerin bir arada olacakları yorumları yapılıyor.

CHP ve İYİ Parti millet ittifakının görünen iki ana omurgasını oluşturuyor. Öncelikli soru HDP’nin ne yapacağı ya da HDP’nin görünür olması konusunda CHP ile İYİ Parti’nin uzlaşıp uzlaşamayacağı...

Gelecek Partisi, Deva Partisi, Saadet Partisi başta olmak üzere diğer partiler bu ittifakta yer alacaklar mı?

İttifakın tek ve ortak bir cumhurbaşkanı adayı mı olacak yoksa siyasi partiler kendi başkan adaylarıyla mı yarışa katılacaklar?

Soruların resmi ya da kesin yanıtları henüz yok. Ancak kulislerde konuşulanlar var. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu Cumhuriyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada bir kere daha “adayım ya da aday değilim” demedi. Kılıçdaroğlu, “Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda millet ittifakı liderlerinin bir araya gelip en azından bu konuyu konuşmaları lazım. Benim çıkıp cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda konuşmam şık olmaz. Birden fazla seçenek var. oturulur, konuşulur” dedi.

MASANIN NAMUSU

Kılıçdaroğlu’nun aklında neler var sorusunu kendisine yakın kaynaklara yönelttim. Edindiğim yanıtlara göre şu tespitleri yapabiliriz:

Genel başkanlar makamlarından kaynaklı aday olmak isterler, bu da çok doğaldır. Bu Kılıçdaroğlu için de Meral Akşener için de geçerli.

Bir ittifakla hareket ediliyorsa ortak adayın kim olacağına o ittifak karar verir.

Kılıçdaroğlu’nun aklında kimsenin başa oturamayacağı, herkesin eşit olacağı yuvarlak bir masada buluşmak var. Masanın namusuna da kimse halel getirmemeli. Hiç kimse de adını o masaya dayatmamalı.

Masa dışından aktörlerin de ismi oraya gelebilir. Ancak süreci kimse kendi adını o masaya dayatarak enfekte etmemelidir.

Masa kime “evet” derse, liderlerden ya da dışarıdan, millet ittifakının 2023 adayı tartışmasız o olur.

X

Seçime iki yıl varken...

“2023 Seçimleri çok önemli hale gelmiştir.”

Ankara kulislerinde ekonomiden dış politikaya, terörle mücadeleye kadar birçok başlık konuşulurken sohbetlerde söylenen bu cümle dün Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açık açık dile getirildi. Siyasette 24 saat uzun bir süredir, seçim tarihi de dahil tabii ki her şey değişebilir. Ancak bugün itibarıyla 2023’te yani yaklaşık iki yıl sonra yapılacak seçimler siyasetin neredeyse ana gündemini oluşturuyor. Erkene aldırmak isteyeni de var, blöf yapanı da, zamanında olacak diyeni de... Mesele peş peşe sandığa gitmekten yorulmuş bir ülkede, henüz iki yıl varken, politika üretmek yerine seçimin neden gündemde tutulduğunda... Nedenlerini Ankara kulislerinde konuşulanlarla, açıklamalarla değerlendirmeye çalışacağız.

ERDOĞAN’IN SÖZLERİNİN ŞİFRELERİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmanın seçimlerle ilgili bölümü ile başlayalım. Erdoğan:

“Dünyanın siyasi, askeri olarak en güçlü ülkeleri arasına girmek için 2023 virajını kazasız belasız dönmemiz gerekiyor. 2023 seçimleri çok önemli hale gelmiştir. Terör örgütlerinden asırlık acılara kadar her konuyu kullananlar seçimler için muhalefete açık çek vermiş gözüküyor. Muhalefetin giderek çirkinleşen, buram buram kin ve nefret kokan üslubu 2023 için telaşlarını da ele veriyor. Seçimlere kadar önümüzde yaklaşık 2 yıllık vakit var.”

Cumhurbaşkanı muhalefet kesiminin aktörlerinin terör örgütlerinden, Avrupa’dan Amerika’ya kadar her yerdeki yeminli Türkiye düşmanlarının desteğine layık olmak için canhıraş bir uğraş içinde olduğunu da iddia ederek, cumhur ittifakına da özel olarak vurgu yaptı.

Ankara kulislerinde konuşulanlarla birlikte, bu açıklamaları değerlendirirsek:

Bugün itibarıyla Erdoğan’ın aklında erken seçim yok. Seçimlerin 2023 yılında yapılmasından yana. “Ekonomideki gidişat zorunlu kılacak” iddiaları karşısında kaynaklarım; “Sürecin zor olduğu biliniyor. Ancak iki yıllık süreç iyi değerlendirilecek. Seçimler zamanında yapılacak” yanıtını veriyor.

Sistemin aksaklıklarının da bu süreçte cumhur ittifakının ortak çalışmasıyla giderilmesi hedefleniyor.

Yazının Devamını Oku

Kırmızı alarm ve bilek güreşi

Uyarı bu kez Afganistan’dan çekilen ya da bir anlamda adeta arkasına bakmadan kaçan ABD askerlerinin komutanından geldi.

AFGANİSTAN’DA KIRMIZI ALARM

Amerikan güçlerinin komutanı Orgeneral Scott Miller, “Şu anda güvenlik durumu iyi değil. Şu anki haliyle devam ederse, içsavaş kesinlikle gerçekleşebilecek bir ihtimal. Bu, dünyayı kaygılandırmalı” dedi.

Dünyanın bir kısmı, bir süredir, bir içsavaş olasılığı nedeniyle zaten endişeli. Ancak bu ihtimalin Afganistan’dan ayrılırken, Amerikalı bir komutan tarafından dile getirilmesi, endişeyi daha da artırdı. Üstelik başta Amerikalılar olmak üzere NATO Afganistan’ı terk ederken, Taliban’ın ilerleyişi sürüyor. ABD Başkanı Joe Biden 3 bin 500 Amerikan askerinin 11 Eylül’e kadar ülkeyi terk etmesi talimatı verdiğinden beri sahada bir anlamda Taliban, NATO’yu tasfiye ediyor. Kabil’e her gün biraz daha yaklaşıyor. Bölge ülkeleri ve dünya gelişmeleri dikkatle izliyor. İzliyor, çünkü içsavaş olasılığından teröre, yeni ve büyük bir göç dalgasına kadar küresel anlamda bir dizi sorun yaşanabilir. Türkiye açısından ise durum daha da karmaşık bir boyuta ulaşabilir. Küresel anlamda ve Türkiye açısından olasılıkları detaylandıracak olursak:

- Biden’ın Afganistan’dan askerleri çekme kararında, Katar’da Taliban ve Afgan hükümeti arasında yapılan barış görüşmelerinin başarılı olma ihtimalinin düşük olmasının, bu durumda ABD kuvvetlerinin saldırıya uğrama ihtimalinin kuvvetli olmasının, istihbaratçılar tarafından kendisine El Kaide’nin yeniden yapılanmasının en az iki yıl alacağı bilgisinin verilmesinin etkili olduğu belirtiliyor.

- Karardan bu yana Taliban’ın ilerleyişi ivme kazandı. Afganistan’ın ulusal hükümetinin 11 Eylül’e kadar ayakta kalıp kalamayacağı veya ne zamana kadar kalabileceği merak ediliyor.

- Halihazırda bir içsavaş görüntüsü var. Bunun artmasından ve Afganistan’ın uluslararası terör için elverişli bir coğrafyaya dönmesinden ise endişe ediliyor.

- Afganistan’daki bir içsavaş, büyük bir göç dalgasına yol açabilir. Bu durum sadece sınırı olan ülkeler için değil, Türkiye ve Avrupa açısından da büyük sorun.

- ABD’nin çekilmesiyle güç boşluğunu doldurmak için sahada kimler yarışacak? Rusya, Çin ve İran ile Türkiye’nin ilişkileri Afganistan bağlamında nasıl etkilenecek?

Yazının Devamını Oku

Üçüncü doz

Ülkemizde salgın nedeniyle uygulanan kısıtlamalar sona erdi, hayat normale dönmeye başladı.

Başladı ama Türkiye de tüm dünya da Delta varyantı nedeniyle alarmda ya da alarmda olması gerekir. Şu artık kesin ki “hayat normale dönmeye başladı” ifadesinden, artık “salgın öncesi normal”i anlamamak gerekiyor. Salgın öncesi normale dönmek için tüm dünyanın önünde ne yazık ki daha vakit var. Bu salgından kurtulmanın en etkili yolu ise hızlı aşılama...

ÜÇÜNCÜ DOZ KARARI

Sağlık Bakanlığı iki doz aşısını olan 50 yaş ve üzeri vatandaşlar ile sağlık çalışanlarının üçüncü doz aşılarının uygulanması kararını hayata geçirdi. Hem bu kararı hem de Delta varyantı ile ilgili gelişmeleri Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ile konuştum. Mehmet Ceyhan üçüncü doz kararını alan tek ülke olduğumuzu hatırlatarak şu dikkat çeken değerlendirmeyi yaptı:

“BioNTech gibi aşılarda üçüncü doza ihtiyaç var mı? Henüz böyle bir bilimsel çalışma yok. Ancak Sinovac aşısının bağışıklığı uyarma gücü diğer aşılara göre düşük. Delta varyantı ile ilgili ise bilimsel bir verisi yok. Bu nedenle bizim önerimiz virüsle çok sık karşılaşan ve Sinovac aşısı yaptırmış olan sağlık çalışanlarına bir doz BioNTech yapılması yönündeydi.”

ÜÇÜNCÜ DOZ KİMLERE, NASIL YAPILMALI?

Mehmet Hoca’nın bu sözlerinin ardından peş peşe aklımdaki soruları sıraladım. Üçüncü doz aşı neye göre olunmalı, hangi aşı seçilmeli? Mehmet Hoca’nın yanıtlarını şöyle sıralayabilirim:

- İstediğiniz aşı ile üçüncü dozu olun demenin bilimsel bir mantığı yok.

- Dünyadaki örneği sadece organ nakli olanlara yönelik. Organ nakli olanlara 6 ila 12’nci ayda üçüncü doz aşı (BioNTech) uygulaması yapanlar oldu.

Yazının Devamını Oku

Sonsuz savaş biterken (!) Afganistan...

Sonsuz savaşı bitireceğini ve askerlerinin tamamını 11 Eylül 2021 tarihine kadar çekeceğini açıkladı.

ABD Başkanı Joe Biden’ın açıklamalarının ardından sonsuz savaş ABD için bitse de, Afganistan için, bölge için, küresel aktörler için ve Türkiye için ne olacak? Kuşkusuz yeni dönem birçok riski ve fırsatı barındırıyor.

HAVAALANININ ÖNEMİ

ABD ve NATO müttefiklerinin askerleri yaklaşık 20 yıldır Afganistan topraklarında. Onlardan önce ise Rusya vardı o topraklarda. Zorlu topraklar... Amerika’nın müttefikleri, Usame Bin Ladin’i, en başlarda, Ruslara karşı desteklemişlerdi. Sonra ise malum en büyük düşman ilan etmişlerdi. Düşmanlık, El Kaide ve Bin Ladin’in 11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi binaları ve Washington’daki Pentagon’a uçaklarla düzenlediği saldırılarla farklı bir boyuta geçmişti. ABD; Bin Ladin’in koruma altında olduğu gerekçesiyle, Afganistan’a önce hava, sonra kara operasyonu başlatmıştı. Gazeteci Robert Fisk ‘Büyük Medeniyet Savaşı - Ortadoğu’nun Fethi’ kitabında, Afganistan işgalleri ile ilgili şu çarpıcı bilgiyi paylaşır: “Savaş Ruslara 35 milyar dolar civarında bir paraya mal oldu. Amerikalılar ise 10 milyar dolar harcadıklarını iddia edeceklerdi. Suudi Arabistan ise Afgan muhalif partileri ve onların Arap destekçileri için sadece iki yılda 525 milyon dolar harcadığını, 1986’da bizzat açıklayacaktı. Pakistanlı kaynaklar sonradan savaş boyunca Afganistan’da her zaman üç ila dört bin Arap savaşçının bulunduğunu, toplam 25 bin Arabın savaşa katıldığını söyleyecekti.” Dikkatinizi çekerim, burada son 20 yılın bilançosu ya da maliyeti yok. 20 yıl hem NATO açısından hem de tek tek ülkeler açısından ayrı ayrı açıklanacaktır. Şimdi ABD tam 20 yılın ardından zorlu topraklardan çekiliyor. Ancak Taliban hâlâ etkili olduğu için Afganistan’daki kritik noktaların, özellikle de Kabil Havalimanı’nın güvenliği hayati önem arz ediyor. Havalimanı, Afganistan’ın dış dünya ile bağı. Ülkelerin diplomatik misyonları, hava taşımacılığı, uluslararası yardım kuruluşlarının ülkeye ulaşımı açısından da önemli. 14 Haziran 2021’de NATO Zirvesi sırasında bir araya gelen ABD Başkanı Joe Biden ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın görüşmelerinin ardından, iki ismin Afganistan konusunda bir mutabakata vardığını öğrendik. Türkiye, ABD ve NATO’nun çekilmesinin ardından, Kabil’deki havalimanının güvenliğini sağlamaya devam etmeyi önermişti.

TÜRKİYE’NİN ŞARTLARI VE MUTABAKAT BELGESİ

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Bizim şartlara bağlı olarak Afganistan’da kalma niyetimiz var. Şartlarımız nedir? Siyasi, mali ve lojistik destek. Bunlar yapıldığı takdirde, biz Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nda kalabiliriz” açıklamasını yapmıştı. ABD ve Türkiye arasında teknik heyet görüşmeleri başladı. Türkiye’nin havaalanı işletme maliyetinin karşılanmasını da talep ettiği biliniyor. Nasıl bir uzlaşmaya varılacak, Türkiye’nin hangi talepleri karşılanacak, önümüzdeki günlerde netleşecek. Ancak şunu söyleyebiliriz: İki ülke arasında kapsamlı bir mutabakat belgesinin hazırlanması bekleniyor. Bu belgede statü, teknik, lojistik, güvenlik ve maddi tüm unsurların ayrıntılarıyla yer alacağı belirtiliyor.

Son olarak bazı tespit ve soruları da sıralayalım:

- Anlaşma olursa Afganistan’daki Türk askeri sayısının artacağı belirtiliyor. Bu durumda TBMM’den yeni bir tezkere çıkartılacak mı?

- En büyük sorun Taliban’ın Türkiye’nin önerisine karşı olması. Tüm yabancı askerlerin çekilmesini isteyen Taliban, ülkedeki kontrol ettiği alanı genişletiyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerinde önemli bir eşik

Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanları dün başladıkları toplantılarına bugün de devam ediyorlar.

Salgınla mücadele ve Rusya ile ilişkilerin yanı sıra gündemlerinin en dikkat çekici başlığı Türkiye ile ilişkiler. Bu başlıkta ise iki önemli konu bulunuyor:

- Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arama faaliyetleri.

- 18 Mart 2016 tarihli mülteci mutabakatının güncellenmesi.

YAPTIRIM BEKLENMİYOR

Zirve öncesi Almanya Başbakanı Angela Merkel’in verdiği mesajlar dikkat çekti. Şansölye Merkel, “Mart ayında anlaştığımız üzere AB olarak ortak çıkarlar üzerindeki işbirliğimizi ilerletmek için şimdi Türkiye ile diyalog gündemini hızla hayata geçirmeliyiz” dedi. Bazı konulardaki görüş ayrılıklarına rağmen Merkel, stratejik işbirliğinin ilerletilmesi gerektiğini de açık açık söyledi. Merkel’in bu mesajlarının yanı sıra, Doğu Akdeniz’de bir süredir devam eden Türkiye ve Yunanistan arasındaki görüşmelerle tansiyon düştü. Bu süreçte Türkiye’den verilen mesajlar da hep olumlu ve yapıcı oldu. Hatırlayacak olursak, Avrupa Birliği, Kasım 2019’da, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz faaliyetleri gerekçesiyle yaptırımlar için yasal çerçevede uzlaşmıştı. Sonradan ise dondurulmasına karar vermişlerdi. Ek yaptırım kararlarının ise bu zirveye bırakılmasında uzlaşılmıştı. Sonrasında yaşanan diyalog sürecinde ise birlik ile Türkiye arasında pozitif gündemin oluşturulabilmesi için harekete geçilmişti. Gelinen noktada, Doğu Akdeniz’de, Türkiye’nin istikrara katkıda bulunması beklentisinde olan Avrupa Birliği’nin; Türkiye’nin izlediği gerilimi düşürücü politikalardan yola çıkarak, yaptırım kararı almaması bekleniyor. Avrupa, Türkiye’yi dışarıda bırakmak istemiyor. Bunda Avrupa’nın kendi çıkarları özellikle de mülteciler konusu önemli rol oynuyor. Diğer yandan Kıbrıs meselesinin de zirvenin gündeminde olduğunu hatırlatalım. Avrupa Birliği’nde Kıbrıs konusunda bir endişe olduğu, iki devletli çözüm seçeneğine olumlu bakmadıkları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 20 Temmuz’da KKTC’den ne mesaj vereceğini de merakla beklediklerini söyleyelim.

MALİ YARDIM GÜNDEMDE

Mülteci meselesinde zirve öncesinde dikkat çekici açıklamayı yine Almanya Başbakanı Merkel yaptı. Bu açıklama yeni bir mutabakatla ilgili adımların atılabileceğinin de işaretini verdi. Almanya Başbakanı Angela Merkel, mülteci mutabakatının uzatılması gerektiğini ve AB’nin Türkiye’ye desteğinin sürmesi gerektiğini söyledi. Başta Almanya olmak üzere birçok AB üyesi, Türkiye-AB arasındaki göç mutabakatının yenilenmesini savunuyor. Türkiye, her fırsatta mutabakatın unsurlarının yerine getirilmediğinin altını çiziyor. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve Türk vatandaşlarına vize serbestisi getirilmesi gibi başlıklarda bir sonuç çıkmadı. Türkiye, göç mutabakatı ile ilgili mali yardımların da artırılması talebini birçok kez gündeme getirmişti. Liderler zirvesi gündeminde mali yardımla ilgili yeni bir düzenleme var. Liderlerin, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’de bulunan Suriyeli mültecilere mali yardım paketini yenileme önerisini prensipte kabul etmeleri bekleniyor. Mali paketin büyüklüğünün en az 3 milyar euro olduğu söyleniyor.

GÜMRÜK BİRLİĞİ’NİN 

Yazının Devamını Oku

Yeni bir çağ ve NATO - En büyük tehdit kim ya da ne?

Bir bilimkurgu filminden alınmış görüntüler gibiydi... Maskeli dünya liderleri... Temassız... Mesafeli... Dünyanın çoğunluğunu elinde bulunduranların, birlikte hareket etmek için kurdukları bir örgütün çatısı altında önümüzdeki yılların olası tehditlerini yeniden sıralamak ve çoğu zaman sadece kendi çıkarları için işletmedikleri birlikteliklerini “yeni bir çağda” daha iyi işletebilmek için bir araya geldikleri toplantı...

Kaygıları, 10 yıl içerisinde büyük belirsizliklere neden olabilecek radikal değişimler yaşanabilecek olmasıydı... Onlar bu kaygı ile hazırlanan NATO’nun yeni konsept filmini birbirlerine mesafeli bir duruşla izlerken, kendi kendime söyleniyordum: “Olası tehditler için kafa yormayın, 10 yıl içinde büyük belirsizliklere neden olabilecek en büyük tehdit biziz, sizsiniz, insanlar ve yönetimleri...” Tehdit sıralamasında gerçekte ilk sırada ne Rusya var, ne de Çin... Hiç şüphe yok ki ilk sırada temelinde insanın neden olduğu felaketler ve o felaketlerin durdurulmazsa bir gün insanlığın sonunu getirecek olması var. NATO, “Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik” raporuyla ortaya koyduğu gibi, yeni strateji belgesine bu en büyük tehdidi “iklim değişikliği, doğal afetler ve salgınlar” ifadesiyle ekliyor. İklim değişikliğinin de, doğal afetlerin de, hatta salgınların da sorumlusu insan... NATO ve tüm dünya bu konularda gerçek anlamda bir mücadele ortaya koyamazsa, tehdit olarak sıraladığı diğer başlıklar ve o tehditlerle mücadele edecek NATO üyeleri zaten ortada olmayacak. Çıkarları nedeniyle başka konularda tam olarak uzlaşamayan ülkeler umalım ki gerçekten yeni bir çağ, insanlık ve gelecek için uzlaşabilsin.

NATO’NUN DEĞERLERİ

Kuruluşu itibarıyla mücadelesinin en önemli bileşeni müttefik devletlerin birlikte hareket etmesiydi. Ancak özellikle 2010 ve 2020 yılları arasında müttefikler arası anlaşmazlıklar, çıkarların örtüşmemesi, birlikte hareket etme kabiliyetinin azalması gibi olumsuzluklar yaşandı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, her ne kadar “Beyin ölümü gerçekleşti” dese de, komada görülen NATO’yu hayata döndürmek amacıyla bir reçete hazırlandı. Üç ana amaç belirlendi:

Müttefiklerin birliğinin, dayanışmasının ve uyumunun güçlendirilmesi.

Müttefikler arasındaki siyasi istişarenin ve eşgüdümün artırılması.

İttifak’ın güvenliğine yönelik mevcut ve gelecekteki tehditlere ve sınamalara cevap verebilmek için NATO’nun siyasi rolünün ve ilgili araçlarının güçlendirilmesi.

Bu üç ana amacın yanı sıra NATO komadan gerçekten çıkarılabilirse, kendisinden beklenen yeniçağda belirlenen tehditlere karşı tüm müttefiklerinin birlikte ön alması ve mücadele etmesi. Yeniçağda yeni eklenen tehditler de gündemde, geçmişten beri gelenler de.... Rusya, Çin, konvansiyonel silahlar ve bu silahlara kolay erişim, kitle imha silahları, devlet dışı aktörler, terör örgütleri, yeni hibrit saldırı yöntemleri, iklim değişikliği, doğal afetler, salgınlar...

Yazının Devamını Oku

Türkiye-ABD ilişkilerinde kritik tarihe doğru

Obama döneminden bu yana türbülansa giren Türk-Amerikan ilişkilerinin bundan sonraki seyrini belirleyecek kritik görüşmeye sayılı günler kaldı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Joe Biden, 23 Nisan’da yaptıkları telefon görüşmesinde uzlaştıkları üzere, 14 Haziran’da Brüksel’de bir araya gelecekler.

Tarih yaklaşırken, iki tarafın yetkilileri kamuoyuna yaptıkları açıklamalarla, görüşme öncesi son mesajlarını veriyorlar. Açıklamalar ve liderler buluşması öncesi yapılan temaslar ışığında, şu genel tespitleri yapabiliriz:

İki ülkenin de birinci hedefi masanın devrilmemesi ve ilişkileri sürdürmek.

S-400’ler, terör örgütleri gibi anlaşmazlıklar bir görüşme ile hemen ve kolay kolay çözülecek başlıklar değil. Bu nedenle iki ülke daha çok işbirliği alanlarına odaklanacaktır.

ABD tarafından yapılan açıklamalar, her konunun gündeme getirileceğini, yani paranteze alınmayacağını ancak bu sorunlu başlıkların da işbirliği yapılan ve yapılacak alanları gölgelemesine müsaade edilmeyeceğini gösteriyor. Belli ki bu hassasiyet yapılacak açıklamaya yansıtılacak.

Trump döneminden farklı olarak göreve geldiği ilk günden beri demokrasi ve insan hakları vurgusu yapan ABD Başkanı Biden ve yönetiminin bu başlığa önem vermesi bekleniyor. Şimdilik yazılı yapılması beklenen açıklamada, insan hakları ve demokrasi vurgusu sürpriz olmayacaktır.

Tüm bu gerçekler ışığında Biden’ın az sayıda liderle baş başa görüşme yapacak olması ve bu az sayıda lider arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da yer alması tek başına önemli bir mesaj olarak yorumlanabilir. Yine masadaki sorunlar ve bunların hemen çözülemeyeceği göz önünde bulundurulursa, liderlerin söylemleri ile üslupları yani görüşmenin tonu dikkatle takip edilecektir.

ANKARA AÇISINDAN...

Hem Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

NATO Zirvesi’nin kritik görüşmeleri

ABD Başkanı Joe Biden’ın dünya liderleriyle yapacağı görüşmelere bir haftadan az bir süre kaldı. Doğal olarak dünya kamuoyu Biden ve Rusya Devlet Başkanı Putin arasındaki görüşmeyi dikkatle takip edecek.

Türkiye açısından ise ilk sırada ABD Başkanı Biden ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yapacağı görüşme var. Görüşmeye sayılı günler kala, iki ülke açısından da gündeme ilişkin ana bir çerçeve çizilmiş durumda. Hem iki ülke yetkililerinin telefon görüşmelerinde hem de ABD’li yetkililerin Türkiye ziyaretlerinde, iki liderin görüşme gündemleri masaya yatırıldı. Tahmin edeceğiniz gibi Amerikalılar masaya talep dosyaları koydu. Yine tahmin edeceğiniz gibi “Bu talepler karşısında Türkiye’nin de şu isteğini yerine getirelim” demediler... Biden başkanlığındaki Amerikan yönetimi, benzer tavrı Rusya için de gösteriyor. Her ne kadar ABD Başkanı Biden Washington Post için kaleme aldığı makalede “Rusya ile stratejik istikrar ve silah kontrolü gibi konularda çalışabileceğimiz, istikrarlı ve öngörülebilir ilişkiler istiyoruz” dese de, Putin görüşmenin “kazan-kazan” stratejisinde geçeceğini düşünse de; ABD yönetimi açısından Putin’in POTUS ile görüşecek olması tek başına büyük bir kazanım. Rusya’nın önüne de bir dizi talep konulduğunu ve konulacağını unutmayalım. ABD yönetiminin tüm bu görüşmelere kendini “tek patron” gören tavrıyla hazırlandığını da göz önünde bulunduralım.

ABD’NİN S-400 TEKLİFİ

Amerikan yönetiminin yukarıdaki satırlarda anlatmaya çalıştığım tavrı, Ankara’ya yapılan S-400 teklifinde de ziyadesiyle kendini gösterdi. Hatırlayacaksınız Biden-Erdoğan görüşmesinin hazırlığı için Ankara’ya gelen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman, Hürriyet Gazetesi ve CNN Türk’e verdiği mülakatlarda “S-400’leri almak, NATO ittifakında sorun yaratıyor. Alternatif sunduk, tam olarak ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Umarım ortak bir yol bulabileceğiz. Bu teknik detay bir konu değil, siyasi bir şey değil. Türkiye durumun farkında, atması gereken adımları biliyor. Nasıl bu adımların atılacağını da görüştük, bu Türkiye’nin kararı olacak” demişti. Sherman’ın deyimiyle sundukları alternatifin yani teklifin peşine düştüm. Amerikalı yetkililerden Türkiye’ye sunulan teklife ilişkin edindiğim izlenim şöyle:

Amerikan yönetimi Türkiye’den S-400’leri aktive etmediğine ve etmeyeceğine ilişkin yazılı bir taahhüt istiyor.

ABD yönetimi Türkiye’ye yönelik yaptırımların son bulması için bu yazılı taahhüdü Kongre’ye sunmayı planlıyor.

ABD yönetimine göre, S-400’ler konusunda Kongre’nin ikna edilmesi önemli ve gerekli.

S-400’lerin aktive edilmediğinin denetimi Amerikan askeri uzmanları tarafından yapılacak. Bu denetim formülü taahhütte de yer alsın istiyorlar.

Amerikalı yetkililerin genel bir çerçeve ile anlattıkları S-400’ler teklifini ilk duyduğumda,

Yazının Devamını Oku

Haziran savaşları: Batı’ya göre Türkiye kritik bir dönemeçte

14 Haziran 2021 NATO Zirvesi, 15 Haziran 2021 ABD-AB Zirvesi, 23 Haziran 2021 Berlin Konferansı (Libya meselesi), 24-25 Haziran AB Liderler Zirvesi...

Haziran ayında Türkiye açısından bir dizi kritik toplantı yapılacak. ABD ve Avrupa Birliği ile süreç ve toplantılar ayrı gibi görünse de öyle değil. Biri diğerini kolluyor, takip ediyor. Bir anlamda Türkiye konusunda bir bütün politika izleniyor. Türkiye açısından ilk kritik tarih 14 Haziran. Batı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özellikle ABD Başkanı Biden ve Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis ile görüşmesinin olası sonuçlarına odaklandı. Olası sonuçlarla, Türkiye’den beklentilerin ABD-AB ortak zirvesinde de ele alınması bekleniyor. Libya meselesinin ele alınacağı Berlin Konferansı sürecinde ise Türkiye üzerinde baskının artması gündemde. Bu ayın son kritik tarihi ise 24-25 Haziran’daki Avrupa Birliği Zirvesi. Birlik, Türkiye ile yola nasıl devam edeceğini konuşacak. Bu toplantılar öncesinde ABD ve AB’den batılı diplomatların dile getirdiği ve Türkiye’ye iletilen görüşleri şöyle sıralayabiliriz:

- Türkiye, Batı ile ilişkilerinde uluslararası ilişkilerden, bölgesel sorunlara, demokrasi ve hukuk başlıklarında kritik bir dönemeçte. Türkiye’den bu kez somut adımlar bekleniyor.

- S-400’ler konusunda Türkiye’nin önerileri kabul görmüyor. Türkiye, ABD’nin taleplerini kabul etmeli.

- Türkiye, Libya’dan asker çekmeli. Türkiye’nin jest niteliği taşısa da asker çekmesi Rusya’yı da aynı yönde hareket etmek için mecbur bırakacaktır.

- Yunanistan ile diyalog süreci takip ediliyor. Batı, Kıbrıs konusunda yeni bir sürprize açık değil. Bu yüzden Erdoğan’ın 20 Temmuz konuşması beklenecek.

PEKİ YA TÜRKİYE’NİN HAKLI TALEPLERİ?

Biden görüşmesi ve AB Liderler Zirvesi öncesi Batı ittifakı masaya sadece taleplerini koyuyor, sadece istiyor ama kendi adım atmıyor. Şu ana kadar yapılan görüşmeler neticesinde Ankara’nın bakış açısını maddeler halinde şöyle özetlemek mümkün:

- S-400’ler konusunda ABD’nin talepleri yakışıksız ve karşılanabilir nitelikte değil. Bir çözüm bulunamadığından konu

Yazının Devamını Oku

İsim konuldu: ‘NATO ortağı ve stratejik müttefik’

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Biden ile yapacağı görüşmeye az bir süre kaldı. İki ülke ilişkileri, tarihinin en sıkıntılı ve sorunlu süreçlerinden birinden geçiyor. Yeni dönemde belirleyici unsurlardan olacak Erdoğan-Biden zirvesi öncesi; ABD’nin Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman Ankara’da temaslarda bulundu. Hürriyet Daily News Ankara Temsilcisi Serkan Demirtaş’a konuşan Sherman’ın açıklamalarından yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz:

Gelinen noktada iki ülke arasındaki ilişkinin adı Sherman tarafından “NATO ortağı ve stratejik müttefik” olarak konuldu.

NATO ortağı ifadesi Sherman tarafından öylesine kullanılmadı. ABD yönetimi Sherman’ın deyimiyle NATO üyesi olarak Türkiye’nin Rus sistemlerini (S-400’ler) almasının NATO’ya karşı bir eylem gibi göründüğünü bilmesini istiyor.

ABD’nin insan hakları ve demokrasi konusunda kaygıları var.

ABD’nin bu kaygısı ekonomi ile de bağlantılı. İki ülke açısından potansiyel yüksek ama ABD’ye göre iş dünyası öngörülebilirlik, kuvvetli parasal politikalar ve hukukun üstünlüğünü de görmek istiyor.

ABD, DEAŞ’a karşı gördüğü terör örgütü YPG ile yaptığı işbirliğini belli ki sürdürecek.

Sorunlu alanlardan çok ilk etapta işbirliği alanlarına odaklanılacak.

Türkiye de zirveye ABD’nin terör örgütü YPG ile işbirliğinden, FETÖ konusundaki vurdumduymazlığına kadar haklı eleştiri ve taleplerini taşıyacaktır. Tam 14 gün sonra iki liderin yapacağı görüşmede, iki ülkenin önce işbirliği alanlarına odaklanıp, sorunlu alanları yöneterek yeni bir dönemi başlatıp başlatamayacakları belli olacak.

Yazının Devamını Oku

Son gelişmelerin hatırlattıkları...

“AMA hangi nedenle hareket etmiş olursa olsun, Mario Puzo yapıtıyla Mafia’ya yardım etmiştir. Çünkü Mafia’yı ayakta tutan, terör örgütüne duyulan hayranlıktır ki, bu da Puzo’nun da yaptığı gibi bir mistik yiğitlik havasının yaratılmasıyla sağlanmaktadır. Mafia’yı ayakta tutan gerçekle ilişkisi olmayan bu söylencedir. Nitekim bir zamanlar Sicilya’da “yoksulların babası” olarak dünya çapında bir ün yapmış olan eşkiya Guillaro da varlığını yıllarca adına uydurulmuş olan bu söylenceye dayandırmıştı.”

Bu sözler rahmetli Uğur Mumcu’nun yarım kalan ‘Kürt Dosyası’ kitabına Ali Sirmen’in yazdığı önsözden... Önemli bir uyarı olduğu için yazıma bu alıntıyla başlamak istedim. Özellikle son gelişmeleri takip ederken aklımızın bir yanında dursun istedim.

Bununla birlikte aklımızda tutmamız gereken en önemli unsurlardan biri, adalete susamışlıkta gözümüzün asla doymaması gerektiğidir. Adalete susamışlıkta gözümüz ne kadar doymazsa adalet mücadelesi o kadar güçlü, kalıcı ve sonuç getirici olacaktır. Bir vatandaş olarak insanı en çok üzen ya da kıran; ne yazık ki bazen dönüp dolaşıp aynı şeyleri yeniden yaşamamız, kurtulmak için yıllarca çaba gösterdiğimiz noktaya yeniden geri dönmemiz ya da geri dönüyoruz hissinin ortaya çıkmasıdır... Bu ülke geçmiş tecrübeleriyle ve hâlâ kendi toprakları ile bölgesinde yaşanan gelişmeler nedeniyle “Terör örgütü terör örgütüdür. Senin terör örgütün benim terör örgütüm olmaz. Terör bumerang gibidir, kullanana geri döner” haklı görüşünü tüm dünyanın önüne cesaretle koyan ülkedir. Evrensel tanımlama ve değerler adı üstünde evrenseldir. Evet eğer ulusal ya da uluslararası düzeyde adalet kurumu kararını vermişse; terör örgütü terör örgütüdür, suç örgütü suç örgütüdür, mafya mafyadır. Senin terör örgütün, benim terör örgütüm, senin suç örgütün, benim suç örgütüm, senin mafyan, benim mafyam olmaz. Türkiye geçmişte ordu, istihbarat, mafya gibi örgütlerden oluşan yapıdan; terör örgütlerinden, karanlık dehlizlerdeki karanlık ilişkilerden çok çekti. Sorun geçmiş karanlıkların aydınlatılmamasından, yeniden benzer karanlıkların oluşturulma hevesinden, üst akıldan, hesaptan kitaptan, çıkardan, neden kaynaklanırsa kaynaklansın bugün hepimizin yapması gereken bellidir. Çocuklarımıza bizlerin yaşadığı travmaları yaşatacak ortamı bırakmamak, 20-30 yıl arayla onlara “Yine mi?” dedirtmemektir. Bunun için yola önce geçmişten çıkmak gerekiyorsa öyle yapılmalı, geçmişten başlayarak karanlıkları aydınlatmak gerekmektedir. Ama mutlaka akılla, oyuna gelmeden, hukuk ve demokrasinin sırtımızı yaslayacağımız güvenli çınarlar olduğunu bilerek...

Yazının Devamını Oku

Ortaklık yok... Peki iyi bir başlangıç olur mu?

İdeolojik kutuplaşmaya dayalı soğuk savaş döneminde “Stratejik ittifak” olarak tanımlandı.

Özellikle Clinton yönetimi ile bölgesel konjonktüre dayalı “Güçlendirilmiş ortaklık” ve “Stratejik ortaklık” adını aldı.

Obama’nın açıklaması ile “model ortaklık” oldu...

Bugün ise bir adı yok... Yok çünkü Türk-ABD ilişkileri artık yukarıdaki isimlere ait modellemelerin hiçbirine uymuyor. Kimilerine göre ilişkiler tarihin en kötü seviyesinde, kimilerine göre 15 Temmuz darbesinin sorumlusu olan ABD, “üst akıl” kimliğiyle Türkiye’ye daha nice kötülükleri yapmaya hazırlanıyor. Bu görüşlerin aksine iki ülkenin birbirinden vazgeçemeyeceğini, işbirliği alanlarına odaklanarak, kazan-kazan anlayışı ile mutlaka bir çözüm yolu bulunacağını söyleyenler de var. Zaman ve gelişmeler hem gerçeği ortaya çıkaracak hem de iki ülke ilişkilerine yeni bir isim konulup konulamayacağını...

KRİTİK GÖRÜŞMEYE DOĞRU

İki ülke arasında çeşitli seviyelerde görüşmeler sürse de; hiç şüphesiz bu süreçte en kritik tarih 14 Haziran yani Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden’ın bir araya gelecekleri gün. Bu görüşmenin hazırlıkları ise bu hafta yapılacak. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman cuma günü Ankara’da olacak. Bir yandan iki liderin yüz yüze görüşmelerinde ele alabilecekleri konular değerlendirilecek, bir yandan da iki ülke arasındaki sorunlar konuşulacak. ABD Bakan Yardımcısı Sherman hem hükümet yetkilileri ile hem de sivil toplum örgütleriyle görüşecek. Bu ziyaret öncesinde artık stratejik ortak, güçlendirilmiş ortak, model ortak olarak adlandıramayacağımız Türk-Amerikan ilişkilerinde durum tespiti yapacak olursak:

FETÖ hâlâ ABD’de... İade sürecinin başlaması için Türkiye’nin gönderdiği koliler ise muhtemelen ABD’nin Adalet Bakanlığı’nın deposunda unutuldu.

ABD’nin YPG/PYD/PKK ile yakın bağı sürüyor. Türkiye’nin ise terörle mücadelesi... Bir yanda Türkiye kararlılıkla operasyonlarını sürdürürken diğer yanda ABD’li komutanlar terör örgütüne ziyaretlerde bulunuyor.

Halk Bankası davası sürüyor. Türkiye’deki algı, ABD’nin davayı bir koz olarak elinde tuttuğu ve isterse kullanabileceği yönünde.

Yazının Devamını Oku

Avrupa Birliği’nin değerlerine yönelmek...

Küresel güçler, dış güçler, asimetrik savaşlar, vekâlet savaşları...

Türkiye’nin hak ve menfaatleri ile ilgili olarak, haklı politikalarına karşı zaman zaman uygulanan yöntemler olarak adlandırılıyor. Unutulmaması gereken, söz konusu yöntemler sadece Türkiye’ye yönelik olarak gündeme gelmiyor. Aktörler, hedefler değişse de ne yazık ki dünyada oyunun kuralı bu. Yine de bir yanda bu mücadele sürdürülürken diğer yanda devletlerin hedefi demokrasi, ekonomi, insan hakları gibi başlıca konularda ülkelerinin ilerlemesi, zaten ilerideyse bulunduğu noktayı kaybetmemesidir. Öyle ya da böyle Türkiye, Avrupa Birliği yoluna çıktığında; Türkiye birliği, birlik de Türkiye’yi tanıyordu. Yine de Türkiye ekonomik ve siyasi kriterleri yerine getirerek, AB Türkiye’yi tam üye yapmasa bile vatandaşlarını bir üst lige taşımayı hedefliyordu. Süreçte olumlu, olumsuz, hayal kırıklığına neden olacak çok şey yaşandı. 2005 yılında çıkılan katılım müzakereleri yolu Türkiye açısından zorlu, bitmeyen bir yol. Bunda, Avrupa Birliği’nin isteksizliğinin, hatalarının, terör gibi hayati konularda ikiyüzlülüğünün payı büyük. Ancak özeleştiri yapmak gerekirse Türkiye’nin de o nedenle ya da bu nedenle, eksiği, yanlışı var.

O RAPOR...

Türkiye bu yılın başından itibaren ilişkileri yeniden rayına oturtmaya hazır olduğunu söyledi. Temaslar başladı. Amaç Türkiye ile AB arasındaki makas ayrılırken, ilişkilerin yeniden canlandırılması ve makasın kapatılmasıydı. Tam da yeniden reform heyecanı yaşanır mı diye beklerken, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye hakkındaki son yılların en sert raporu tepki çekti. Raporda Avrupa Birliği’nin Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini askıya alması çağrısı ve rapor oylamasından 480 “evet”, 64 “hayır”, 150 “çekimser” oy çıktı. Karar bağlayıcı değil. Konu Avrupa Birliği Konseyi’ne gelse bile müzakerelerin tamamen durdurulması gibi bir kararın çıkması mümkün görünmüyor. Çoğu AB ülkesi çeşitli gerekçelerle ve kendi çıkarları için buna karşı. Konunun bu boyutunda sorun bulunmadığından hareketle, raporu soğukkanlı bir biçimde değerlendirmek gerekiyor... Ana hatları ile raporda:

Türkiye, AB değerleri ve standartlarıyla arasına mesafe koydu.

Türkiye, reform konusunda isteksiz.

Hukukun üstünlüğü, temel haklar, reformlarda gerileme var.

İfade, medya ve bilgiye erişim özgürlükleri alanında orantısız ve keyfi engellemeler endişeye neden oluyor.

Alt mahkemeler Anayasa Mahkemesi’ne riayet etmiyor.

Yazının Devamını Oku

Sonbahara kadar...

Şimdilik kısmen açıldık... Şimdilik diyorum çünkü üç aylık yaz diliminde hem bireylerin hem de devletin yapacakları ve yapmayacakları, sonbaharda tekrar kapanmak zorunda kalıp kalmayacağımızı belirleyecek.

21 Nisan’da 61 bin 967 ile zirveye ulaşan koronavirüs günlük vaka sayısı, 20 günlük bir sürede 15 binin altına indi. Bu rakam yeterli mi, sonbahara kadar neler yapılmalı, sonbahar için olasılıklar neler, bu yaz nasıl geçirilmeli, ne gibi tedbirler alınmalı? Bu soruların yanıtları için Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ı aradım.

HASTANE MERKEZLİ SALGIN DEĞERLENDİRMESİ

Günlük vaka sayısı binlere ya da beş binlere düşmüş değil. Kısmen normalleşmenin başlayacağı pazartesi gününden hemen önce yani 16 Mayıs Pazar akşamı itibarıyla, Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin günlük koronavirüs vaka sayısı 10 bin 512 idi. Yani kısmi normalleşme 10 bin 500’lük günlük vaka sayısı ile başladı. Pazartesi günü ise tüm Türkiye’den ekranlara yansıyan görüntülerden, vatandaşların sokakları, alışveriş merkezlerini, kuaförleri doldurduğunu gördük. Mehmet Hoca’ya kalabalıkları hatırlatıp, normalleşmeye başlamak için 10 bin 500’lük günlük vaka sayısının riskli olup olmadığını sordum. Mehmet Hoca, “Önemli olan hangi vaka sayısıyla, salgınla başa çıkabileceğinizdir” dedi. Ardından da Bakanlık tarafından açıklanan vaka sayısının zaten belirti göstermeyenleri kapsamadığını hatırlatarak, test politikasının değişmesi gerektiğine dikkat çekti:

“Biz belirtileri olanlara test yapıyoruz. Hastalığı hiç belirtisi olmadan geçirenler var. Üstelik yaş düştükçe bu oran yükseliyor. Bu yüzden tarama testleri öneriliyor. Bizdeki rakamlar sadece hastane yükünün azalıp azalmadığını gösteriyor. Buna hastane merkezli salgın değerlendirmesi diyebiliriz.”

MUTANT YAYILIM ENGELLENMELİ

Havaların ısınması bir avantaj olarak görünse de, hastalığı engellemediği biliniyor. Yaz gelse de bireylerin maske, mesafe, hijyen kurallarına uymaya devam etmesi gerekiyor. Diğer yandan elbette devletin de atması gereken adımlar var. Mehmet Hoca’ya göre bunlardan en önemlisi mutant virüslerin yayılımını engellemek:

“Mutant virüsün girmesini, yayılmasını engellemeliyiz. Birçok ülke, dışarıdan ülkelerine gelenlere kısıtlamalar uyguluyor. Bunu Türkiye’nin de yapması lazım. Hem turizm geliri olsun hem de salgını kontrol edeyim derseniz, bu çok zor. Üstelik süre de uzar. Ancak şu unutulmamalı, her şeyin temeli salgının kontrol altında tutulmasıdır.”

Salgın kontrol altında tutulmazsa diğer devletlerin kısıtlama uyguladıklarını yaşadık. 2021 UEFA Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda değil, Porto’daki Estadio do Dragao’da oynanacak olmasının nedeni de bu...

Yazının Devamını Oku

Acı bayram - Bu kriz bekleniyor muydu?

“İYİ senaryo Filistin seçimlerinin yapılması ve birinin öyle ya da böyle seçilerek, idare etmesi. Kötü senaryo ise seçimin olmaması ve ortamın kaosa sürüklenmesi. Bu İsrail için de bölge için de kâbus olur.”

Bu sözler İsrailli bir kaynağıma ait... Bu sözleri söylediğinde İsrail seçimlerine çok az bir süre kalmıştı, Filistin’de ise seçimler ertelenmemişti. Gündemde Türkiye ve İsrail ilişkilerinin normalleştirilip, normalleştirilemeyeceği vardı. İsrailli yetkili konuşmasında Filistin’de taraflar yani Hamas ve El Fetih arasındaki mücadeleye de dikkat çekmişti.

İsrail ve Filistin’in amacının bunca acının ardından sadece “barış” olması gerekirken, hem birbirleriyle mücadele ediyorlar hem de iki ülke içinde de aktörlerin güç savaşı yaşanıyor. Bir de perdenin arkasındaki muhtelif güçler var... Barıştan çok kendi çıkarlarını düşünen ABD, Rusya, İran, Arap ülkeleri gibi muhtelif güçler... Böyle bir sahnede patlayan krizde, sonuç tam bir kaos. Çocuklar ölürken, yaralanırken, şiddet aralıksız sürerken, roketler atılırken, kara harekâtı hazırlıklarından bahsedilirken, bu bayram acı hem de çok acı. Bu acının sorumluları ise belli... Ramazan ayı boyunca gerginlikle, hukuksuzlukla Filistinlileri çileden çıkaran İsrail ve buna sessiz kalan, göz yuman, sesini yeteri kadar yükseltmeyen ABD başta olmak üzere diğer tüm ülkeler...

OBAMA YÖNETİMİNİN GERİSİNE DÜŞTÜNÜZ...

“Filistin’in her türlü kırmızı çizgiyi aştığını” düşünen İsrail’in başından beri amacı ise Müslüman dünyanın kırmızı çizgilerini yerle bir etmek. Nasıl mı? Kudüs ve civarının dini ve hukuki statüsünü değiştirerek. Bu amaca ABD’nin yakın zamandaki olağanüstü (!) katkılarını da hatırlayalım:

Trump başkanlığındaki ABD yönetimi,

6 Aralık 2017’de Kudüs’ü resmi olarak İsrail’in başkenti olarak kabul etti.

14 Mayıs 2018’de ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı.

25 Mart 2019’da İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’ndeki hâkimiyetini tanıdığına dair başkanlık beyannamesini imzaladı.

Yazının Devamını Oku

Kudüs, ey Kudüs!

Tarih 11 Temmuz 2000... İkinci Camp David görüşmelerinin başladığı gün... Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ve Filistin’in efsanevi lideri Yaser Arafat arasında şu konuşma geçer:

Clinton: Kudüs ile ilgili ne yapacağız bilemiyorum.

Arafat: Doğu Kudüs bizim, Batı Kudüs İsrail’in. İki devletin başkenti olacak.

Clinton: İsrail Doğu Kudüs egemenliğinden vazgeçmeyecektir.

Aynen dediği gibi oldu... Üstelik o günden bugüne İsrail’in emellerine ulaşmasında en çok ABD ve yönetimleri etkili oldu. Üstelik 2018 yılında dönemin başkanı Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri tüm itirazlara rağmen; büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı, İsrail daha da cesaretlendi. İsrail ve Filistin arasındaki sorun bir kangrene dönüştü. O kangrende ölüm, acı, kavga, haksızlık hiç eksik olmuyor. En büyük suç ise Filistinli Müslümanlara hak tanımayan ve uzlaşmaz tutumunu her fırsatta sergileyen İsrail’de. Son olaylar da bunun en büyük göstergelerinden. Ramazan ayının başından beri Batı Şeria ve Kudüs’ün doğu kesimi zaten gergindi. Ancak, 7 Mayıs 2021’de yatsı ve teravih namazı sırasında “Mekke’ye en uzaktaki cami” yani Mescid-i Aksa’nın basılması gerginliği daha da artırdı. Mesele sadece Mescid-i Aksa’nın basılmasından ibaret de değil. İsraillilerin hak iddia ettikleri yerlerden Filistinlilerin çıkarılmaya çalışması, oturma alanlarının kapatılması da gerginliği tetikleyen unsurlar.

Cami basılması ne insanlığa ne hukuka sığar. Din ve ibadet özgürlüğü engellenmiştir. Acaba İsrail Devleti sorumlular hakkında gerekeni yapacak mıdır?

Diğer yandan olaylardan derin endişe duyduğunu ifade etmekle yetinen uluslararası toplum sadece endişe duymakla mı yetinecektir? Yoksa bu kez endişe duymanın ötesine geçebilecek midir?

İsrail ile İbrahim Anlaşmaları yapan Arap devletleri seslerini yükseltebilecekler mi?

İsrail’in haksız ve uzlaşmaz tavrı, İsrail’e karş cılız seslerle yapılan eleştiriler nasıl olacak da Ortadoğu barışı için bir zemin hazırlayacaktır?

Yazının Devamını Oku

Reel politiğin dayattığı normalleşme

Tüm dünya zor bir dönemden geçiyor. Ekonomileri kırılgan ülkeler, sanayileri ve bilimleri daha az gelişmiş ülkeler ise süreçte doğal olarak daha da zorlanıyor.

Salgın bireysel ve toplumsal hayatın birçok dengesini değiştirdi. Devletler çıkış yolları arıyor. Ekonomi ve ekonomik ilişkiler artık daha da hayati. Hem bu durum hem de bazı kritik ülkelerdeki yönetim değişiklikleri ve bu değişimlere bağlı olarak ortaya çıkan yeni dengeler, ister istemez yeni duruma uyumu zorunlu kılıyor. Herhangi bir ideale veya kurama bağlanmadan tamamıyla mevcut gerçeklere uyum sağlamak gerekiyor.

MISIR VE DİĞERLERİ

Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini normalleştirmek üzere istihbarat örgütleri arasında görüşmeleri başlattığı yıl 2020 idi. Yola Doğu Akdeniz için çıkılmış, Libya ile imzalanan anlaşmanın bir benzerini Mısır ile de imzalayabilmek için teklifler ortaya konulmuştu. Ancak süreçteki gelişmeler ve gelinen nokta konuyu salt Doğu Akdeniz’den çıkararak, iki ülke açısından da bir bütün olarak “normalleşme” arayışını zorunlu kıldı. 2020 yılında Mısır ile başlatılan görüşmelerin en büyük engellerinden biri olarak Birleşik Arap Emirlikleri görülüyordu. Reel politik zaman içinde bu ülke ile de arka kapı diplomasisini zorunlu kıldı. Mısır ile normalleşme arayışlarını Abu Dabi hükümetini dışarıda bırakarak sürdürmek gerçekçi değildi, tıpkı Esad rejimiyle arka kapı diplomasisi işletirken Rusya’nın da masada olduğunu kabul etmek gibi. Yeniden diyalog politikasında, ekonomi, ABD’deki yönetim değişikliği, salgının etkileri kadar Körfez ülkelerinin Katar ile uzlaşısı, İsrail’in Körfez ülkeleriyle İbrahim anlaşmalarını imzalaması da etkili oldu. Kısacası sürdürülen politika tıkandı, normalleşme zorunlu oldu, görüşmelerin kapsamı ve katılımcıları da genişledi. Kimilerine göre geç de kalsa Türkiye normalleşme ve yeniden diyalogla doğru yoldadır. Mısır özelinde, İhvan meselesi ciddi bir engel olarak yorumlanmaktadır. Mısır’ın onlara siyasi bir cemaat gibi davranacağı beklentisi, Türkiye’nin de onları terör listesine koyacağı ya da onlardan vazgeçeceği beklentileri gerçekçi değildir. Ancak gelinen noktada Mısır ve Türkiye’nin ilişkileri normalleştirme ihtiyaçları, bahsedilen meseleden daha ön planda bulunmaktadır.

Yeniden diyalog başlığı altında Türkiye açısından konuya bakarsak, sadece Mısır değil Körfez ülkeleri ve İsrail ile yürütülen arka kapı diplomasisi ya da normalleşme arayışlarının da bu dönemde olumlu neticelenmesi önemlidir.

HAZİRAN AYINA DOĞRU

Mısır ve Körfez ülkeleri ile ilişkileri iyileştirerek gerilimin azaltılması, Kuzey Afrika’dan Doğu Akdeniz’e bölgesel istikrarı teşvik edebilecek bir noktaya gelmek, Türkiye’nin hedefidir. Bu hedef ABD ve AB ile ilişkilerini daha iyi bir boyuta taşımak istediğini her fırsatta dile getiren hükümetin elini de güçlendirecektir. Bu durum, ilişkilerin artık “yakın müttefiklik, stratejik ortaklık” gibi tanımlardan uzak olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı Joe Biden ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yapacağı görüşme açısından da önemlidir. 14 Haziran’da Brüksel’de toplanması beklenen NATO Zirvesi sırasında yapılacağı açıklanan görüşme merakla bekleniyor. Reel politik, masadaki tüm ağır sorunlara rağmen iki ülkeye de diyaloğu ve yöntem geliştirmeyi zorunlu kılıyor. İki liderin pragmatistliğinin yanı sıra iki devletin birbirine olan ihtiyacı ve çıkarlarından dolayı iki tarafın da kopmayı göze alamadığını ve alamayacağını da unutmayalım. Her ne kadar ve haklı olarak Türkiye, ABD’nin FETÖ ve PYD/PKK terör örgütlerine desteğini ulusal güvenlik tehdidi, beka sorunu olarak görse de; ABD de her fırsatta Türkiye’yi Rusya ekseninden uzaklaştırma ana hedefini güderek, cezalandırmayı da bir yöntem olarak elinde tutsa da iki ülke sorunları en azından yönetebilmek için bir formül bulmak zorunda. Kimsenin elinde sihirli bir değnek yok. Ancak krizin kontrolden çıkmaması unutmayalım ki iki ülke açısından da önemli.

 

Yazının Devamını Oku

Aman gevşemeyin! Sevinmek için henüz çok erken...

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Edirne’de yaptığı açıklamada, “Tüm Türkiye’de son iki haftada hastaneye başvuru yarı yarıya düştü. Bu sürecin sonunda vaka sayılarının çok azaldığı gerçek bir bayramı yaşamak istiyoruz” dedi. Hepimizin isteği vaka ve ölüm sayılarının azalması. Ancak yine hepimiz bu iki yılda acı ile öğrendik ki; sevinip birden açıldığımızda ya da gevşediğimizde o sayılar yeniden artıyor... Değerli Hoca; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ı aradım.

KISITLAMANIN ETKİSİ EN AZ 1 HAFTA SONRA...

Vaka sayılarındaki azalma için Mehmet Hoca henüz umutlu konuşmuyor. Kısıtlamanın etkisinin bir haftadan sonra görülmeye başlanacağına dikkat çeken Mehmet Ceyhan, Türkiye’de belirtisi olanlara test yapıldığını yani tarama yönetiminin tercih edilmediğini hatırlattı. Mehmet Hoca, Sağlık Bakanı Koca’nın, “Test sayısının düşmesi vaka sayısının düşmesinin sebebi değil sonucudur” sözünü ise şöyle değerlendirdi:

“Hastalık gençlerde ve çocuklarda yaygın. Üstelik çoğu belirtisiz geçiriyor. Türkiye’de belirtisi olmayanlara test yapmıyoruz. Tarama yöntemi tercih edilse vaka sayısındaki artışı görürüz. Kısıtlı test yapıldıkça, vaka sayısı az çıkar.”

İKİ KRİTİK TARİH

Mehmet Hoca’ya göre Türkiye’nin salgınla mücadelesinde önünde iki kritik tarih var:

18 Mayıs

18 Haziran (Haziran ayının ortaları)

18 Mayıs’ta kapanma son bulacak. Eğer kontrolsüz bir biçimde tersine göç görüntüleri ortaya çıkarsa yani memleketlerine ya da sahillere gidenler şehirlerine kontrolsüz dönerse ve Türkiye tüm kısıtlamaları kaldırır yani birden açılırsa, haziran ayı ortalarında vaka sayıları yine artacak.

Yazının Devamını Oku

Kapandık... Ama nasıl?

Kapandık... İlk günümüz bugün. Tam 17 gün illet salgınla mücadele edebilmek, vaka sayılarını azaltabilmek için kısıtlamalarla yaşayacağız. Ekonomik, sosyal, psikolojik açıdan zor hatta çok zor olduğunu biliyorum. Ekonomik açıdan hemen herkes, özellikle de esnaf “Dayanacak güç kalmadı” diyor. Haklılar... Ancak bu hepimizin hayatta kalma, hastalanmama mücadelesi. Bireysel değil birlikte verilmesi gereken bir mücadele. Bu yüzden mecburuz...

DEVLETİN SORUMLULUĞU

Vatandaşa düşen sorumluluk kadar devlete düşen sorumluluk da var. Biri diğerinden az değil, önemsiz hiç değil. An itibarıyla devlete düşen en büyük sorumluluk aşılama... Hızlı ve yaygın aşılamanın ülkelerdeki olumlu etkilerini ekranlardan hayıflanarak seyrediyoruz. Aşı tedariği ile ilgili kafa karıştıran tüm açıklamalara rağmen, devlet bu 17 günü ne yapıp edip, aşılama için bir fırsata çevirmek zorundadır. Diplomasiyi, gücünü, bağlantılarını kullanarak mutlaka tedarik sağlamalı ve bir kampanyayla aşılama hızlandırılmalı, yaygınlaştırılmalıdır. Diğer yandan vefat ve vaka sayılarındaki azalma ve aşılama kadar, kapanma sürecinin sonunda yeniden nasıl açılacağımız da önemli bir konudur. Bir anda açılmanın yarattığı sorunları iki yıldır yaşıyoruz. Salgının dalgaları çekilmiyor, bitmiyor. Bir anda açılmak bir süre sonra yeni bir dalga, yeni ölümler getiriyor. Özellikle aşılamada olması gereken hızın tedarik sorunları nedeniyle yakalanamama ihtimali var ise yeniden açılma bu kez bilim insanlarının da katkısıyla bir stratejiye, bir kademelendirmeye mutlaka dayandırılmalıdır. 

KAPANMA MI? GÖÇ MÜ?

TAM kapanma açıklamasının ardından ortaya çıkan görüntülerin ne yazık ki hepimize olumsuz dönüşleri olacak. Üç gün boyunca tıka basa dolu marketler, kuyruklar, omuz omuza geçilen sokaklar, virüsün şehirlerarası kitlesel yolculuğu... Marketlerin, bakkalların, eczanelerin belirlenen saatlerde açık olacaklarının açıklanmasına rağmen, akın akın alışverişe gidilmesi doğru bir hareket midir? Ya da kitlesel göç görüntüsü veren şehirlerarası yolculuklar doğru mudur? Bu kapanmanın temel amacı salgınla mücadele etmek ve vaka sayılarını azaltmak olduğuna göre, devlet şehirlerarası yolculuk kısıtlamasını tam kapanma açıklaması ile hayata geçirse, daha doğru olmaz mıydı? Türkiye’deki her ilin kırmızı olduğunu söyleyerek “Ne fark eder canım” ya da “Metrolarda zaten her gün böyle kalabalık var” diyenleri de hayretle karşılıyorum. Aşılama henüz belli bir aşamaya gelmemişken, metrolardaki o kalabalık da şehirlerarası kitlesel virüs göçü de okuduklarımıza, dinlediklerimize, işin uzmanlarının söylediklerine ters. Virüsün Hindistan varyantını İstanbul’dan Kars’a, Edirne’ye, Ege’ye taşımanın sakıncaları gayet açık ortada.

LOTUS ÇİÇEĞİ

EĞER

Yazının Devamını Oku