GeriHande FIRAT Aman gevşemeyin! Sevinmek için henüz çok erken...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Aman gevşemeyin! Sevinmek için henüz çok erken...

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Edirne’de yaptığı açıklamada, “Tüm Türkiye’de son iki haftada hastaneye başvuru yarı yarıya düştü. Bu sürecin sonunda vaka sayılarının çok azaldığı gerçek bir bayramı yaşamak istiyoruz” dedi. Hepimizin isteği vaka ve ölüm sayılarının azalması. Ancak yine hepimiz bu iki yılda acı ile öğrendik ki; sevinip birden açıldığımızda ya da gevşediğimizde o sayılar yeniden artıyor... Değerli Hoca; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ı aradım.

KISITLAMANIN ETKİSİ EN AZ 1 HAFTA SONRA...

Vaka sayılarındaki azalma için Mehmet Hoca henüz umutlu konuşmuyor. Kısıtlamanın etkisinin bir haftadan sonra görülmeye başlanacağına dikkat çeken Mehmet Ceyhan, Türkiye’de belirtisi olanlara test yapıldığını yani tarama yönetiminin tercih edilmediğini hatırlattı. Mehmet Hoca, Sağlık Bakanı Koca’nın, “Test sayısının düşmesi vaka sayısının düşmesinin sebebi değil sonucudur” sözünü ise şöyle değerlendirdi:

“Hastalık gençlerde ve çocuklarda yaygın. Üstelik çoğu belirtisiz geçiriyor. Türkiye’de belirtisi olmayanlara test yapmıyoruz. Tarama yöntemi tercih edilse vaka sayısındaki artışı görürüz. Kısıtlı test yapıldıkça, vaka sayısı az çıkar.”

İKİ KRİTİK TARİH

Mehmet Hoca’ya göre Türkiye’nin salgınla mücadelesinde önünde iki kritik tarih var:

18 Mayıs

18 Haziran (Haziran ayının ortaları)

18 Mayıs’ta kapanma son bulacak. Eğer kontrolsüz bir biçimde tersine göç görüntüleri ortaya çıkarsa yani memleketlerine ya da sahillere gidenler şehirlerine kontrolsüz dönerse ve Türkiye tüm kısıtlamaları kaldırır yani birden açılırsa, haziran ayı ortalarında vaka sayıları yine artacak.

NASIL AÇILMALI?

Peki nasıl açılmalı? Mehmet Hoca’nın formülü şöyle:

“En çok bulaş riski olan kısıtlamalar sonraya bırakılarak, aşama aşama açılmalı. Diyelim ki önce restorantları açtınız. 1-2 hafta bekleyecek, sonuçlarını izleyeceksiniz. Artış yok ise berberleri açacaksınız. Açılma 6-8 haftalık bir sürece yayılmalı. Toplu taşıma ve işyerlerinde kalabalıklaşma en riskli alanlar. Evinden çalışabilenler bunu mutlaka sürdürmeli.”

YÜZDE 70 NASIL VE NE ZAMAN AŞILANIR?

Hoca, “Toplumun yüzde 70-75’i aşılanabilirse dördüncü dalga olmayacak” dedi. Dedi ama bu hiç de kolay değil. Neden mi? Parasını önceden peşin veren, anlaşmasını yapan ülkeler bir anlamda aşıları kapattı. Diğer yandan Çin hükümeti “Önce kendi vatandaşlarımı aşılayacağım” dedi. Kısacası şimdilik aşı bulmak kolay değil. Süreç ne yazık ki büyük miktarda aşılar için anlaşmaların önden yapılması gerektiğini de tüm dünyaya gösterdi. Parasını önden veren ya da aşı kapatan ülkelerin vatandaşlarının aşılanmasının tamamlanmasının ardından belli ki aşı bolluğu olacak. Ancak benzer sıkıntı 18 yaş altı için kapıda... Mehmet Ceyhan’ın bu konudaki uyarısı ise şöyle:

“Dünyada üç firma 18 yaş altı aşılaması için çalışıyor. Bir terslik çıkmazsa çocuklar için aşılama sonbaharda başlayacak. Türkiye’nin yüzde 20’si 18 yaş altı. Şimdiden mutlaka hazırlık yapmamız gerekiyor. Aynı sorunla bir kere daha karşılaşmamak için Türkiye’nin 18 yaş altı aşılama için gerekli girişimleri ve anlaşmayı şimdiden yapması gerekiyor.”

X

Kudüs, ey Kudüs!

Tarih 11 Temmuz 2000... İkinci Camp David görüşmelerinin başladığı gün... Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ve Filistin’in efsanevi lideri Yaser Arafat arasında şu konuşma geçer:

Clinton: Kudüs ile ilgili ne yapacağız bilemiyorum.

Arafat: Doğu Kudüs bizim, Batı Kudüs İsrail’in. İki devletin başkenti olacak.

Clinton: İsrail Doğu Kudüs egemenliğinden vazgeçmeyecektir.

Aynen dediği gibi oldu... Üstelik o günden bugüne İsrail’in emellerine ulaşmasında en çok ABD ve yönetimleri etkili oldu. Üstelik 2018 yılında dönemin başkanı Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri tüm itirazlara rağmen; büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı, İsrail daha da cesaretlendi. İsrail ve Filistin arasındaki sorun bir kangrene dönüştü. O kangrende ölüm, acı, kavga, haksızlık hiç eksik olmuyor. En büyük suç ise Filistinli Müslümanlara hak tanımayan ve uzlaşmaz tutumunu her fırsatta sergileyen İsrail’de. Son olaylar da bunun en büyük göstergelerinden. Ramazan ayının başından beri Batı Şeria ve Kudüs’ün doğu kesimi zaten gergindi. Ancak, 7 Mayıs 2021’de yatsı ve teravih namazı sırasında “Mekke’ye en uzaktaki cami” yani Mescid-i Aksa’nın basılması gerginliği daha da artırdı. Mesele sadece Mescid-i Aksa’nın basılmasından ibaret de değil. İsraillilerin hak iddia ettikleri yerlerden Filistinlilerin çıkarılmaya çalışması, oturma alanlarının kapatılması da gerginliği tetikleyen unsurlar.

Cami basılması ne insanlığa ne hukuka sığar. Din ve ibadet özgürlüğü engellenmiştir. Acaba İsrail Devleti sorumlular hakkında gerekeni yapacak mıdır?

Diğer yandan olaylardan derin endişe duyduğunu ifade etmekle yetinen uluslararası toplum sadece endişe duymakla mı yetinecektir? Yoksa bu kez endişe duymanın ötesine geçebilecek midir?

İsrail ile İbrahim Anlaşmaları yapan Arap devletleri seslerini yükseltebilecekler mi?

İsrail’in haksız ve uzlaşmaz tavrı, İsrail’e karş cılız seslerle yapılan eleştiriler nasıl olacak da Ortadoğu barışı için bir zemin hazırlayacaktır?

Yazının Devamını Oku

Reel politiğin dayattığı normalleşme

Tüm dünya zor bir dönemden geçiyor. Ekonomileri kırılgan ülkeler, sanayileri ve bilimleri daha az gelişmiş ülkeler ise süreçte doğal olarak daha da zorlanıyor.

Salgın bireysel ve toplumsal hayatın birçok dengesini değiştirdi. Devletler çıkış yolları arıyor. Ekonomi ve ekonomik ilişkiler artık daha da hayati. Hem bu durum hem de bazı kritik ülkelerdeki yönetim değişiklikleri ve bu değişimlere bağlı olarak ortaya çıkan yeni dengeler, ister istemez yeni duruma uyumu zorunlu kılıyor. Herhangi bir ideale veya kurama bağlanmadan tamamıyla mevcut gerçeklere uyum sağlamak gerekiyor.

MISIR VE DİĞERLERİ

Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini normalleştirmek üzere istihbarat örgütleri arasında görüşmeleri başlattığı yıl 2020 idi. Yola Doğu Akdeniz için çıkılmış, Libya ile imzalanan anlaşmanın bir benzerini Mısır ile de imzalayabilmek için teklifler ortaya konulmuştu. Ancak süreçteki gelişmeler ve gelinen nokta konuyu salt Doğu Akdeniz’den çıkararak, iki ülke açısından da bir bütün olarak “normalleşme” arayışını zorunlu kıldı. 2020 yılında Mısır ile başlatılan görüşmelerin en büyük engellerinden biri olarak Birleşik Arap Emirlikleri görülüyordu. Reel politik zaman içinde bu ülke ile de arka kapı diplomasisini zorunlu kıldı. Mısır ile normalleşme arayışlarını Abu Dabi hükümetini dışarıda bırakarak sürdürmek gerçekçi değildi, tıpkı Esad rejimiyle arka kapı diplomasisi işletirken Rusya’nın da masada olduğunu kabul etmek gibi. Yeniden diyalog politikasında, ekonomi, ABD’deki yönetim değişikliği, salgının etkileri kadar Körfez ülkelerinin Katar ile uzlaşısı, İsrail’in Körfez ülkeleriyle İbrahim anlaşmalarını imzalaması da etkili oldu. Kısacası sürdürülen politika tıkandı, normalleşme zorunlu oldu, görüşmelerin kapsamı ve katılımcıları da genişledi. Kimilerine göre geç de kalsa Türkiye normalleşme ve yeniden diyalogla doğru yoldadır. Mısır özelinde, İhvan meselesi ciddi bir engel olarak yorumlanmaktadır. Mısır’ın onlara siyasi bir cemaat gibi davranacağı beklentisi, Türkiye’nin de onları terör listesine koyacağı ya da onlardan vazgeçeceği beklentileri gerçekçi değildir. Ancak gelinen noktada Mısır ve Türkiye’nin ilişkileri normalleştirme ihtiyaçları, bahsedilen meseleden daha ön planda bulunmaktadır.

Yeniden diyalog başlığı altında Türkiye açısından konuya bakarsak, sadece Mısır değil Körfez ülkeleri ve İsrail ile yürütülen arka kapı diplomasisi ya da normalleşme arayışlarının da bu dönemde olumlu neticelenmesi önemlidir.

HAZİRAN AYINA DOĞRU

Mısır ve Körfez ülkeleri ile ilişkileri iyileştirerek gerilimin azaltılması, Kuzey Afrika’dan Doğu Akdeniz’e bölgesel istikrarı teşvik edebilecek bir noktaya gelmek, Türkiye’nin hedefidir. Bu hedef ABD ve AB ile ilişkilerini daha iyi bir boyuta taşımak istediğini her fırsatta dile getiren hükümetin elini de güçlendirecektir. Bu durum, ilişkilerin artık “yakın müttefiklik, stratejik ortaklık” gibi tanımlardan uzak olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı Joe Biden ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yapacağı görüşme açısından da önemlidir. 14 Haziran’da Brüksel’de toplanması beklenen NATO Zirvesi sırasında yapılacağı açıklanan görüşme merakla bekleniyor. Reel politik, masadaki tüm ağır sorunlara rağmen iki ülkeye de diyaloğu ve yöntem geliştirmeyi zorunlu kılıyor. İki liderin pragmatistliğinin yanı sıra iki devletin birbirine olan ihtiyacı ve çıkarlarından dolayı iki tarafın da kopmayı göze alamadığını ve alamayacağını da unutmayalım. Her ne kadar ve haklı olarak Türkiye, ABD’nin FETÖ ve PYD/PKK terör örgütlerine desteğini ulusal güvenlik tehdidi, beka sorunu olarak görse de; ABD de her fırsatta Türkiye’yi Rusya ekseninden uzaklaştırma ana hedefini güderek, cezalandırmayı da bir yöntem olarak elinde tutsa da iki ülke sorunları en azından yönetebilmek için bir formül bulmak zorunda. Kimsenin elinde sihirli bir değnek yok. Ancak krizin kontrolden çıkmaması unutmayalım ki iki ülke açısından da önemli.

 

Yazının Devamını Oku

Kapandık... Ama nasıl?

Kapandık... İlk günümüz bugün. Tam 17 gün illet salgınla mücadele edebilmek, vaka sayılarını azaltabilmek için kısıtlamalarla yaşayacağız. Ekonomik, sosyal, psikolojik açıdan zor hatta çok zor olduğunu biliyorum. Ekonomik açıdan hemen herkes, özellikle de esnaf “Dayanacak güç kalmadı” diyor. Haklılar... Ancak bu hepimizin hayatta kalma, hastalanmama mücadelesi. Bireysel değil birlikte verilmesi gereken bir mücadele. Bu yüzden mecburuz...

DEVLETİN SORUMLULUĞU

Vatandaşa düşen sorumluluk kadar devlete düşen sorumluluk da var. Biri diğerinden az değil, önemsiz hiç değil. An itibarıyla devlete düşen en büyük sorumluluk aşılama... Hızlı ve yaygın aşılamanın ülkelerdeki olumlu etkilerini ekranlardan hayıflanarak seyrediyoruz. Aşı tedariği ile ilgili kafa karıştıran tüm açıklamalara rağmen, devlet bu 17 günü ne yapıp edip, aşılama için bir fırsata çevirmek zorundadır. Diplomasiyi, gücünü, bağlantılarını kullanarak mutlaka tedarik sağlamalı ve bir kampanyayla aşılama hızlandırılmalı, yaygınlaştırılmalıdır. Diğer yandan vefat ve vaka sayılarındaki azalma ve aşılama kadar, kapanma sürecinin sonunda yeniden nasıl açılacağımız da önemli bir konudur. Bir anda açılmanın yarattığı sorunları iki yıldır yaşıyoruz. Salgının dalgaları çekilmiyor, bitmiyor. Bir anda açılmak bir süre sonra yeni bir dalga, yeni ölümler getiriyor. Özellikle aşılamada olması gereken hızın tedarik sorunları nedeniyle yakalanamama ihtimali var ise yeniden açılma bu kez bilim insanlarının da katkısıyla bir stratejiye, bir kademelendirmeye mutlaka dayandırılmalıdır. 

KAPANMA MI? GÖÇ MÜ?

TAM kapanma açıklamasının ardından ortaya çıkan görüntülerin ne yazık ki hepimize olumsuz dönüşleri olacak. Üç gün boyunca tıka basa dolu marketler, kuyruklar, omuz omuza geçilen sokaklar, virüsün şehirlerarası kitlesel yolculuğu... Marketlerin, bakkalların, eczanelerin belirlenen saatlerde açık olacaklarının açıklanmasına rağmen, akın akın alışverişe gidilmesi doğru bir hareket midir? Ya da kitlesel göç görüntüsü veren şehirlerarası yolculuklar doğru mudur? Bu kapanmanın temel amacı salgınla mücadele etmek ve vaka sayılarını azaltmak olduğuna göre, devlet şehirlerarası yolculuk kısıtlamasını tam kapanma açıklaması ile hayata geçirse, daha doğru olmaz mıydı? Türkiye’deki her ilin kırmızı olduğunu söyleyerek “Ne fark eder canım” ya da “Metrolarda zaten her gün böyle kalabalık var” diyenleri de hayretle karşılıyorum. Aşılama henüz belli bir aşamaya gelmemişken, metrolardaki o kalabalık da şehirlerarası kitlesel virüs göçü de okuduklarımıza, dinlediklerimize, işin uzmanlarının söylediklerine ters. Virüsün Hindistan varyantını İstanbul’dan Kars’a, Edirne’ye, Ege’ye taşımanın sakıncaları gayet açık ortada.

LOTUS ÇİÇEĞİ

EĞER

Yazının Devamını Oku

Biden o kelimeyi kullanacağını nasıl söyledi?

Biden ve Amerikan yönetimi üç yıldır türbülansta olan Türk-Amerikan ilişkilerine “soykırım” açıklaması ile adeta tüy dikmiştir.

Biden’ın 1915 olaylarıyla ilgili açıklaması talihsiz, yersiz, siyaseten ve hukuken sorumsuz bir açıklamadır. Tarihçilere göre de ABD Başkanı’nın 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak tanımlamasının tarihsel ve hukuksal hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Türk-Amerikan ilişkileri derin bir yara almıştır. Ancak bazı kesimlerin “İncirlik kapatılsın, tepki böyle olmaz, şöyle olur” gibi çağrılarına rağmen hem soğukkanlı olmakta her zaman fayda var, hem de zamanın ruhu ve gerçekler doğrultusunda hareket edilmesi şarttır. Edindiğim izlenim o ki, Ankara da zaten böyle bir yolda. Unutmayalım Almanya’dan Avusturya’ya, Bulgaristan’dan Lübnan’a, Rusya’ya, çok sayıda ülke 1915 olaylarını parlamentoları ya da hükümetleri aracılığıyla zaten soykırım olarak tanıdı. Şimdi bu uzun listeye bir de ABD eklendi. ABD açıklamasının da diğerlerinden farklı bir sonuç doğurmayacağı ortada.

NE KONUŞTULAR?

Bu tespiti yaptıktan sonra 23 Nisan’daki yani Biden açıklamayı yapmadan bir
gün önceki telefon konuşmasına geçelim. Biden, ABD başkanlık koltuğuna oturduktan sonra Erdoğan ile ilk görüşmesini aslında “soykırım” ifadesini kullanacağını söylemek için ve bunun iki ülke arasında kaldırılamaz bir hasara neden olmasını engellemeye yönelik gerekli girişimleri yapmak için kullandı. Telefonda önceliği yüz yüze görüşmeye verdi. Önce 14 Haziran’da Brüksel’de toplanacak NATO liderler zirvesinde hem işbirliği alanlarını hem de sorunlu başlıklara yönelik diyalog stratejisini ikili bir görüşmede ele almak istediğini söyledi. Bu “iyi haber”den sonra da asıl meseleye geçti. 24 Nisan açıklamasında “soykırım” ifadesini kullanacağını ancak bunu Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilendirmeyeceğini anlattı. Hem bu görüşmede hem de Biden-Erdoğan görüşmesinin ardından başka seviyelerde yapılan görüşmelerde; Başkan’ın İstanbul için “Konstantinopolis”i kullanmasının gerekçesi olarak; “Türkiye Cumhuriyeti’ni konunun dışında bırakarak Osmanlı İmparatorluğu’nu sorumlu tutmak” gösterildi.

‘SEÇİM VAADİM, KENDİMLE ÇELİŞEMEM’

ABD Başkanı bir gün sonra kullanacağı “soykırım” ifadesinin gerekçelerini de sıraladı. Seçim vaadi olduğunu, 20 yıldır bunu söylediğini belirterek, “Bunu yerine getiremezsem kendimle çelişirim” mesajı verdi.

‘BÜYÜK HATA OLUR, SONUÇLARI OLUR’

Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

Geleceğimiz sizsiniz...

“Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım...” (Cemal Granda - Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri)

Bu sözler Ulu Önder Atatürk’e ait. Bu sözü özellikle Atatürk’ün çocuklarımıza armağan ettiği bu bayramda, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda sizlere ve özellikle de çocuklarımıza hatırlatmak istedim. Hikâyesini de anlatacağım. Cemal Granda’nın anlatımına göre Türk Tarih Kurumu’nun çalışmalarıyla Atatürk yakından ilgileniyordur. Boş zamanlarında ise Atatürk’ün elinden tarih kitapları düşmez. Hatta çevresine de her fırsatta Türk tarihinin en geniş şekilde yazılması için telkinde bulunur. Bir gün Atatürk yine tarihle ilgili kalın bir kitap okurken, Vasıf Çınar, Atatürk’e şöyle der:

“Paşam... Tarihle uğraşıp kafanı yorma... 19 Mayıs’ta kitap okuyarak mı Samsun’a çıktın?”

Atatürk bu samimi yakınmaya gülümseyerek yanıt verir:

“Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım...”

Mesele sadece Samsun’a çıkmak değil... Bir ulusu ilmik ilmik örgütlemek, inanmak, savaşmak, o stratejiyi ortaya koyabilmek, tanımak, bilmek, öngörebilmek, başarıya ulaşınca durmamak, çağın gereklerini bilerek çağı yakalamak hatta önüne geçmek, örnek olmak ve daha niceleri... Tüm bunların arkasında okumanın önemine dikkat çeker Atatürk. Bizler iyisiyle kötüsüyle memleketi ve memleketin geleceğini bugünkü bayramın sahiplerine bırakıyoruz. Geleceğimiz onlar. O yüzden çocuklarımız okumalı, özellikle kız çocuklarımız mutlaka okumalı.

ÇOCUK YAŞTA EVLENDİRMEYİN, OKUTUN!

BİRLEŞMİŞ Milletler Kadın Birimi, Türkiye’de erkeklerin, çocuk yaşta, erken ve zorla evliliklere yönelik algı ve tutumlarını ortaya koyan yeni bir rapor yayınladı. Rapora göre, Türkiye’de erkeklerin yüzde 25’i, kız çocuklarının en fazla 15 yaşına kadar çocuk sayıldığını düşünüyor. Ne kadar acı değil mi? Oysa 15 yaşında kız çocuğu ÇOCUKTUR BEYLER! Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşayan erkekler ve kadınlarla yürütülen görüşmelerden elde edilen nicel ve nitel verilere dayanan rapora göre, erkeklerin yüzde 10’u, ergenliğe giren kız çocuklarının evliliğe hazır olduğunu düşünüyor. Bu zihniyete göre 14 yaşında ergenliğe girdiyse, o çocuk evliliğe hazır. İşte bu bakış açısını mutlaka sağlıklı bir hale çevirerek, düzeltmemiz lazım. Ergenliğe girse de onlar çocuk, unutmayın. Ve lütfen kafayı evlilikle bozmak yerine, çocuklarınızın eğitimiyle bozun.

İÇİMDEKİ ÇOCUK

Yazının Devamını Oku

Olağanüstü zamanlara olağanüstü tedbirler

Bir süredir ensemizde... O kadar yakınımızda ki... Ürkütücü, korkutucu. COVID-19 ve varyantlarından bahsediyorum. Arkadaşlarımız, sevdiklerimiz, tanıdıklarımız, tanımadıklarımız...

Kimi hafif, kimi ise ağır geçiriyor. Bazıları atlatamıyor; kaybediyoruz onları... Son dönemde benim de yakın çevremden birçok arkadaşım hastalandı. Sağlığına kavuşanlar da oldu, hâlâ hastane odasında virüsle savaşanlar da var, hayatlarını kaybedenler de... Sağlık Bakanlığı’nca açıklanan koronavirüs tablosu durumun iyi olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Her ne kadar Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 13 Nisan’da uygulanmaya başlanan sosyal mesafe tedbirlerinin “artış hızını düşürmeye başladığı” yönünde sosyal medyadan bir mesaj paylaşsa da; henüz iç rahatlatıcı seviyeden epey uzağız. Nisan ayının en yüksek yeni vaka sayısı 63 bin 82 ile 16 Nisan 2021 tarihine ait. Yazının kaleme alındığı saatlerde pazartesi tablosu açıklanmamıştı. Sağlık Bakanı Koca’nın da “artış hızı düşmeye başladı” diyerek işaret ettiği son veri, pazar gününe ait. 18 Nisan 2021 Pazar günü vaka sayısı günlük 55 bin 802 idi. Her ne kadar 16 Nisan gününe kıyasla günlük vaka sayısında azalma görülse de, pazar günü hasta sayısı ile vefat sayısında artış yaşandı. Günlük vaka sayısının en yüksek olduğu 16 Nisan tarihinde hasta sayısı 2 bin 915, vefat edenlerin sayısı ise 289’du. Pazar günü ise hasta sayısı 3 bin 101, vefat sayısı 318 oldu. Hangi uzmanı dinlesem, hangi doktoru arasam; “alarm zilleri”nden bahsediyor. Bir de haklı olarak iş yüklerinin çok arttığına dikkat çekiyorlar.

HIZLI FORMÜL ŞART

Türkiye, nüfusları Türkiye’ye oranla çok daha kalabalık olan Hindistan ve Brezilya’nın ardından günlük vaka sayısında dünya genelinde üçüncü. Vaka sayısının bu denli artışında erken ve birden açılmanın, dikkat etmemenin, kurallara uymamanın etken olduğu aşikar. Kimileri hâlâ ve inatla, “Abartıldığı gibi değil” diyebiliyor. Hatta inatla toplantılar düzenlemeye de devam ediyor. Artık bu tür konuşmaları ve hareketleri bırakmak gerekiyor. Bu işin ciddiyetini de idrak etmek lazım. Siz hafif geçirebilirsiniz ama yanınızdaki çok hastalanabilir, hatta ölebilir.

Sağlık muhabirimiz Meltem Özgenç’in aile hekimlerine ilişkin bugünkü haberinde salgının artış hızını aile hekimlerinin izleme oranlarındaki artıştan da yola çıkarak anlayabilirsiniz. Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu (AHEF) İkinci Başkanı Yusuf Eryazğan açıklamasında, “Ya tam kapanma ya da hızlı aşılanma şart” dedi. Olağanüstü zamanlar olağanüstü tedbirler gerektirir. Tüm dünyada olduğu gibi salgının Türkiye’de de neden olduğu ekonomik sıkıntı, sosyal ve toplumsal sorunlar nedeniyle tam kapanma yapılamıyorsa, o halde İsrail örneğinden yola çıkarak belki de Türkiye’ye uygun bir modelle “hızlı aşılanma” formülü bir an önce hayata geçirilmeli. Aşıya karşı olanlar başta olmak üzere topluma bunun gerekleri çeşitli yöntemlerle anlatılıp, aşı yapılan merkezlerin de sayıları artırılarak, bir kampanya ile salgının seyri değiştirilebilir.

TEŞEKKÜRLER...

TELEVİZYON muhabirliği hız ve yavaşa tahammülsüzlük demektir. 27 yıldır hız, yavaşa tahammülsüzlük, her işi kendim hemen yaparım gibi alışkanlıkların getirdiği dikkatsizlikle ev kazası geçirdim. Birbirine yapışan bulaşık makinesi tabletlerini hızlı hızlı ayırmaya çalışırken, birine parmağım girdi, içindeki parlatıcı ve deterjan fışkırdı gözlerime girdi. Bir hafta aranın ardından gözlerim iyi. Arayan, soran, geçmiş olsun diyen herkese ve Dünya Göz Hastanesi’nin doktorları ile tüm sağlık çalışanlarına sonsuz teşekkürler.

 

Yazının Devamını Oku

Avrupa Birliği’nin koltuk meselesi

Geçtiğimiz cumartesi günü Ankara’da Türkiye ve Avrupa Birliği liderlerinin yaptığı toplantı Avrupa’da içeriğinden çok, koltuk meselesi ile gündemde. Aslında şaşırmamak lazım...

Cenevre’de Kıbrıs konusunda yapılacak gayriresmi görüşmelerin sonucunu beklediklerinden dolayı Ankara’ya zayıf gündemle gelen AB’nin liderleriyle yapılan görüşmenin içeriğinin Avrupa’da gündem olması çok da beklenmiyordu. O yüzden Avrupa’da “koltuk meselesi” gündem oldu. Avrupa’da bazıları Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a protokol konusunda eleştiri yöneltse de işin aslı öyle değil... Mesele Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki koltuk meselesi değil, mesele Avrupa Birliği içindeki koltuk sorunu.

AVRUPALILAR NE DEDİ?

Koltuk meselesi Avrupa basınına mealen şöyle yansıdı: “Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ile birlikte salona giriyor ve ikisi, toplantıya başkanlık etmek için iki koltuğa oturuyor. Arkalarında kalan Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, üzgün ve rahatsız şekilde ayakta kalıyor ve kendisi için Michel ile aynı düzeyde bir yer olmadığını görüp kanepeye oturmak zorunda kalınca sadece bir ‘Hımmm’ diyebiliyor...” Yani AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e, AB Konsey Başkanı Charles Michel gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanında yer verilmemesi, Avrupa’da eleştirilere neden oldu. Yine Avrupa’da kimileri de Konsey Başkanı Michel’i “Ursula von der Leyen ile yer değiştirmesi gerekmez miydi?” sözleriyle eleştirdi. Komisyon Başkanı Sözcüsü Eric Mame, von der Leyen’in oturma düzeni sebebiyle “açıkça şaşırdığını” belirterek von der Leyen’in ve Konsey Başkanı’nın protokol sıralamasında “elbette” aynı düzeyde olduklarını söyledi.

PERDE ARKASINDA NE OLDU?

Her resmi heyetten önce Ankara’ya onların ön protokol heyetleri gelir. Konukların nerede duracağı, nerede oturacağı, nerede yemek yiyecekleri, hangi sandalyeye oturacakları, kısacası A’dan Z’ye her şey gösterilir. Eğer karşı taraftan bir itiraz ya da istek gelirse protokol kuralları çerçevesinde bunlar da yerine getirilir. Aynı durum Türkiye Cumhurbaşkanı bir başka ülkeye giderken de geçerlidir.

Avrupalı liderlerden önce de Türkiye’ye onların ön protokol heyeti geldi. Nerede karşılanacakları, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşürken nerede oturacakları o heyete gösterildi. Heyet itiraz etmedi, gösterilen ve anlatılanları onayladılar. Protokol heyetinin onayından Ursula von der Leyen’in haberi mi yoktu? Üst düzey bir kaynağım, “Bu tür konularda son sözü Konsey Başkanı Michel’in ekibi söylüyor. Michel ile Ursula von der Leyen arasında da rekabet var. Belli ki kendi aralarındaki rekabeti bize fatura etmeye çalıştılar” dedi.

ZİRVE GÜNDEMİ

Yazının Devamını Oku

Usul esastan önce gelir

Herkes düşüncesini açıklamakta özgürdür. Montrö Sözleşmesi’nin öyle ya da böyle konuşulması, tartışmaya açılması doğru bulunmayabilir.

Nedenleri anlatılabilir. Kanal İstanbul’a karşı olunabilir. Bunun gerekçeleri de anlatılabilir. Yetkililerden randevu alınıp görüşler paylaşılabilir, tartışma programlarına konuk olunabilir, yazı kaleme alınabilir, akademik çalışmalar yapılabilir, sosyal medyada görüş açıklanabilir. Düşünce ve ifade özgürlüğü de bunu gerektirir. Ancak usulde sorun olmamalıdır. Özellikle de konu emekli de olsa askerler ise... Usul esastan önce gelir.

ASKERİ VESAYET TRAVMASI

Ne yazık ki Türkiye’nin bir darbe, muhtıra, bildiri geçmişi ve doğal olarak da travması var. Bunun en kötü örneklerinden birini 2016 yılının 15 Temmuz’unda yaşadık. Travma hâlâ dururken, bu konuda hassasiyet belliyken, her şeyden önce usule dikkat edilmesi gerekiyordu. Hele hele koca koca amiraller herkesten daha çok dikkatli olmalıydı. Bir kısmını ekranlardan, YouTube yayınlarından kamuoyu da tanıyor. Montrö ile ilgili görüşlerini birçok kez dile getirdiler. Sorun da olmadı. 126 emekli büyükelçi de bir açıklama yaparak Kanal İstanbul’un Montrö’yü tartışmaya açacağını belirtmişler ve Montrö’nün Türkiye’nin boğazlar ve Marmara Denizi üzerindeki egemenlik hakkını en iyi koruyan sözleşme olduğuna dikkat çekmişlerdi. Kimse de onların bu açıklamasını darbe çağrısı ya da muhtıra olarak yorumlamamıştı. Ancak konu emekli de olsa askerler olunca, işin rengi değişiyor. Emekli amiraller topluca, gece yarısı, “Yüce Türk Milleti’ne” diyerek yazılı bir bildiri yayımlayınca sorun oldu. Sorun olması da gayet normal. Normal olmayan bunun kriz yaratacağını emekli amirallerin öngörememiş olmaması. Bu durum iki ihtimali ortaya çıkarıyor. Ya acemilik ettiler ya da kasıtlı davrandılar.

NE GEREK VARDI?

Usul esastan önce gelir derken anlatmaya çalıştığım tam da bu. Topluca, gece yarısı, üstelik doğal olarak demokratik siyasetin adeta alerjisi olan “endişe ile izliyoruz” ifadesinin kullanıldığı bir bildiriye ne gerek vardı?

Ya da emekli amiraller “Türkiye Cumhuriyeti, tarihte örnekleri olan, bunalımlı ve bekası için en tehlikeli olayları yaşama risk ve tehdidi ile karşılaşabilecektir” ifadesiyle ne kast etmektedirler?

“Ellerinde silah yok, artık onlar sivil” yorumunu yapanlara “Peki bu metin neden buram buram asker ve askeri vesayet kokuyor?” sorusu yöneltilmez mi? Üstelik emekli üst düzey askerlerin Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde belli bir etkileri olduğu sır mı?

İktidardan üst düzey bir kaynağım,

Yazının Devamını Oku

Transatlantik ilişki, Türkiye’nin yeri ve Biden’ın rolü

ABD ile ilişkiler son günlere ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2020 İnsan Hakları Raporu ve o rapora Türkiye’nin gösterdiği tepki ile tartışılıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnsan Hakları Uygulamaları 2020 Ülke Raporları kapsamında hazırlanan Türkiye raporunda siyasete katılım, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, toplantı ve gösteri özgürlüğü, uzun tutukluluk süreleri, kadın ve LGBT konularında eleştiriler yer alıyor. Dışişleri Bakanlığı’nın “Asılsız iddialar ve önyargılı yorumlar” açıklaması ile tepki gösterdiği raporun FETÖ’den yine “Gülen Hareketi” olarak bahsetmesi ya da PKK/YPG konusundaki korumacılığı herhalde kimseyi şaşırtmamıştır. ABD, yeni yönetimiyle ve bu yönetimin açıklamalarıyla, eylemleriyle iki terör örgütü ile ilişkisini koruyacağını zaten ortaya koymuştu.

İki ülke ilişkilerinde masanın ortasında sadece ABD’nin bu iki terör örgütü ile ilişkisi yok. S-400’lerden Halk Bankası’na uzanan bir dizi sorun daha masada ve çözülmeyi bekliyor. Her ne kadar hemen herkes Türk- Amerikan ilişkilerinde bir kıpırtı yaşanması için ABD Başkanı Biden ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne zaman görüşeceklerini ya da görüşüp görüşmeyeceklerin tartışsa da; hem başka seviyelerde temaslar oluyor, hem de perde arkasında dikkat çeken gelişmeler... Bunlardan biri de son AB Zirvesi’nde Türkiye’ye yaptırım uygulanmaması konusunda ABD’nin ve Başkan Biden’ın ne rol oynadığı konusuydu.

TRANSATLANTİK İLİŞKİ

Biden başkanlık koltuğuna oturmadan ortaya koyduğu politikalarını yavaş yavaş hayata geçiriyor. Bunlardan biri AB ile ilişkilerin yeniden canlandırılmasıydı. Bu isteğini 25 Mart günü video konferans yöntemiyle düzenlenen AB Zirvesi’nde de açık ve net söyledi. ABD için güçlü ABD-AB birlikteliğinin karşısında Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya bulunuyor. ABD Türkiye’nin ABD-AB bloğunda yer almasına ise büyük önem veriyor. Bu da son zirvede açık biçimde ortaya çıktı. Kaynaklarımla yaptığım sohbetlerden çıkan tespitleri sizlerle paylaşacağım:

Türkiye’ye yaptırım kararı çıkmayan son Avrupa Birliği Zirvesi’ndeki süreçte yapılan görüşmelerde, Avrupalı yetkililer ABD’nin bakış açısını Türk yetkililere şöyle anlattılar: “ABD Türkiye’nin transatlantik hattında kalmasını istiyor. Türkiye’nin durduğu yer bu kapsamda çok önemli. Türkiye kaybedilmemeli.”

Sürecin Türkiye ayağı bizzat ABD’nin Ankara Büyükelçisi tarafından da Ankara’da yakından takip edildi.

Kısacası ABD, Çin ve Rusya’ya karşı mücadelesinde Türkiye’yi yanında görmek istiyor.

Peki bu isteğini güçlü şekilde dile getiren ABD’nin Yunanistan’a verdiği yine çok güçlü desteğin arkasında ne var? Tüm Batı dünyasında Yunanistan’a karşı beslenen sempati bir gerçek. Ancak asıl meseleye

Yazının Devamını Oku

Avrupa Birliği ile ilişkilerde son durum

Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerde önemli bir aya giriliyor. Nisanın ilk haftasında AB Konseyi Başkanı Charles Michel ve beraberinde AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’ye gelmesi bekleniyor.

Nisan ayının sonunda ise AB’nin de olası sonuçlarını hassasiyetle takip edeceği Birleşmiş Milletler’in 5+1 formattaki gayri resmi Kıbrıs toplantısı var. Bu görüşmelerin neden önemli olduğunu, geçtiğimiz günlerde yapılan AB Liderler Zirvesi’nden çıkan mesajlar ve perde arkası bilgilerle sizlerle paylaşacağım.

ZİRVENİN ANKARA AÇISINDAN SOMUT SONUÇLARI

AB Liderler zirvesinden çıkabilecek sonuçlar Ankara açısından üç seçenekte toplanmıştı...

Top çevirme - İki taraf birbiriyle ilgili radikal kararlar almaz. İlişkiler noktalanmaz.

Olumlu gündem önerilmesi - Birlik katılım perspektifini kapatmadan Türkiye’ye olumlu bir gündem önerir.

Çatışma - Yaptırımlar devreye sokulur.

Bu çerçevede liderler zirvesinden Türkiye’ye “Biraz olumlu gündem önerildi” yorumu yapılıyor. Peki neden biraz?

Katılım vurgusu yapılmadı.

Yazının Devamını Oku

17 yılın ardından... 2004’ten 2021’e...

“İstismardan uzak, kadını bir sömürü aracı olarak görmeyen, kadını politik çıkar malzemesi haline getirmeyen her türlü eleştiriye, her türlü öneriye sonuna kadar açığız. Kadın sorunları konusunda diyaloğu, uzlaşmayı ve işbirliğini sonuna kadar devam ettireceğiz. Şunu açıkça söylüyorum ki, kadına karşı ayrımcılık cahiliye âdetidir, cahiliye töresidir ve ırkçılıktan daha ilkeldir. Haklarınız için mücadele edin. Haklarınızın verilmesini, haklarınızın size lütfedilmesini beklemeyin.”

Haklarınız için mücadele edin, haklarınızın size lütfedilmesini beklemeyin... Bu sözler Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait. Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerine başladığı yıl söyledi bu sözleri. 2004 yılında... AK Parti’nin farklı eğilimleri bünyesinde bulundurarak yola çıktığı ve yine toplumun farklı kesimlerinden geniş ilgi gördüğü dönem. Bu konuşmayı 2004 yılının Kasım ayında “Cumhuriyet Kazanımlarından Avrupa Birliği’ne Türk Kadını” konulu konferansta yaptı. O yıl hükümet, eğitimi geliştirmeyi de ana hedef edinmişti. “Haydi Kızlar Okula” kampanyası ve ilk kez Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçedeki payının Milli Savunma Bakanlığı’nın payının geçmesi bu önemin göstergelerindendi.

KONGRENİN KADIN VE AİLE MESAJLARI 

O günden bugüne yani 17 yılda birçok alanda olumlu adımlar atıldı. Olumluya olumlu demek kadar yanlışa ya da olumsuza da yanlış ve olumsuz demek Türkiye’nin geleceği için çok önemli. İstanbul Sözleşmesi’nin fesih edilmesi bence yanlış bir adım olmuştur. Bu konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk kez AK Parti Kongresi’nde konuştu ve “Kadın haklarını vicdan yerine kağıtlarda arayanlar var” dedi. Yeni dönemde eğitim, aile ve kültür politikalarının lokomotifi olacağını belirterek; “Evlilik yaşları zaten 30’lara dayanan gençlerimiz arasında hiç evlenmeyenlerin sayısı da artıyor. Bir veya en fazla iki çocuklu aile yapısı giderek yaygınlaşıyor. Ebeveynlerin her ikisinin de çalıştığı ailelerde, şayet yakında ikamet eden bir aile büyüğü yoksa, çocuklar evdeki veya kreşteki bakıcılar tarafından yetiştiriliyor. Sadece ve sadece aile içinde kazanılabilecek değerlerin, ücreti mukabili alınan hizmetler yoluyla ikame edilemeyeceği açıktır” dedi. Cumhurbaşkanı’nın “Haklarınız için mücadele edin” sözünden hareketle;

Aslında mesele kadın hakları konusunda elde edilmiş bir kazanım. Keşke bu kazanımdan vazgeçilirken kadınlara sorulsaydı.

Ana meselelerden biri vicdan. Vicdan kadar eğitim, kültür, sağlıklı bir ruh hali, nezaket ve merhamet gibi erdemler de önemli. Tüm toplumdaki bireyleri bu alanlarda belli bir çıtaya yükseltmek imkansız olduğu için kağıtlara yazılan kurallar hayâti oluyor.

Sözleşmenin fesih edilmesinin ardından bazı kesimlerin kullandıkları dili de gördük. Onlar düzenlemelerin adına değil ruhuna karşılar.

Her insanı sadece insan olduğu için birbirine eşit, sevgi ve saygıya layık görmesi gerekenlerin yaptığı şaşırtıcı açıklamalar da kurallara gerçekten ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Bu konuda her geri adım büyük sorunu daha da çözümsüz hale getiriyor. 

Belli ki kadının yerini bizlerin gördüklerinden bambaşka bir noktada görenler var.

Yazının Devamını Oku

20 Mart 2021...

Hayal kırıklığı ve derin üzüntünün tarihi.

Özellikle de kadınlar açısından.

Kadınlar ne yazık ki seçim hesaplarına, “o oyları kaybetme telaşına”, “o kesimden gelen tepkilere”, “gelen tepkilere karşı sözleşmeyi iyi anlatamamaya” kurban edilmişlerdir.

“Kadınları korumak için İstanbul Sözleşmesi’ne ihtiyacımız yok. Güçlü yasalarımız var, gereken yasayı çıkarırız, mücadeleden taviz vermeyiz” deniyor, denilebilir...

Güzel cümleler... Ancak artık ister istemez inandırıcılık sorunu taşıyan cümleler. Çünkü İstanbul Sözleşmesi’nin feshiyle zafer çığlıkları atan kesimler şimdiden başka isteklerini sıralamaya başladılar, “Sırada Cedaw da var, Lazarotte de...” diyerek. (Kadına karşı her türlü ayrımcılığın yok edilmesi ile çocukların cinsel sömürü ve istismara karşı korunmasına ilişkin sözleşmeler). Kısacası birilerine İstanbul Sözleşmesi bile yetmedi..

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü belli bir kesimin şimdiden yeni taleplerini sıralamasıyla ilgili, “Sarı öküzü verirseniz bitmez. Tüm mesele sarı öküz meselesidir. Hukuksuz taleplere hukuki çerçevede yanıt veremezseniz en son canınızı isterler. Hedef kadınlardan ziyade Erdoğan’dı. Hukuki bilgiden yoksun bir şekilde bir kararı imzalattıkları için” dedi.

HUKUKİ BOYUT

İstanbul Sözleşmesi’ni imzacı ülkelerin fesih yetkisi bulunuyor. İsteyen ülke feshedebilir. Türkiye’deki hukuki tartışma sözleşmeden Cumhurbaşkanı’nın kararı ile çıkılmasından kaynaklanıyor. Uluslararası bir sözleşmeden ancak TBMM’nin çıkaracağı bir yasa ile çıkmanın mümkün olacağı tezinden hareketle CHP konuyu Danıştay’a götürdü. Hukuki açıdan kararı artık Danıştay verecek.

GELECEĞİMİZ VE TOPLUM AÇISINDAN

Yazının Devamını Oku

HEP’ten bu yana...

“Demokrasi ve özgürlük havadaki oksijen gibidir. Herkes varlığıyla hayat bulur. Demokrasi ve özgürlük herkesin hakkıdır.”

Ay’da koloni kurmayı düşünen, Mars’a yolculuk planları yapan ve Mars’taki robotu canlı yayında izleyen 2021 dünyası ile yukarıdaki cümle ne alaka diyeceksiniz. Alakası şu: 2021 yılında yukarıdaki cümle tartışılmaz, uygulanmasında sorun yoktur. Zaten hayata geçmiş olması doğaldır. Belirli zorluklar yaşayan, özel şartları olan ülkelerin de artık bir yolunu bulup cümlenin gereğini yerine getirmesi gerekir. Ancak bu cümle toplumda ya da devlette asla “sınırsızlığı” tarif etmez. Sınırsız özgürlük bir başkasının özgürlük alanını kapatır. Demokrasiyi de sağa sola çekip, kendi çıkarlarınıza göre şekillendiremezseniz. Onun adı demokrasi olmaz. Bu temel ilke ışığında HDP’ye açılan kapatma davasına bakacağız:

TABELALAR DEĞİŞTİ, POLİTİKA DEĞİŞMEDİ

Aynı hareketin sekiz partisi... 1990’larda HEP ile başlayan siyasi yolculuk, DEP, ÖZDEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP, HDP ile devam etti.

Sadece DEHAP, Anayasa Mahkemesi’nin kararını beklemeden kendini feshetti. HDP’ye kadar olan tüm partiler Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.

Kapatılan her partinin yerine kurulan, bir öncekinden daha sert ve daha partizan kadrolarla yola çıktı.

Hiçbiri PKK ile arasına belli bir mesafe koymadı.

Tabelalar değişti, temel sorun değişmedi. Legal Kürt siyaseti bu açıdan hep sorunlu bir düzlemde yürüdü.

Hiçbiri Türkiye partisi olamadı. 

Yazının Devamını Oku

Biden’a açık çağrı

Bir süredir Türkiye’nin tüm ülkelerle yeniden diyalog politikasının ayrıntılarını yazıyorum. Türkiye bu çerçevede ABD ile de yeni bir döneme başlamak istiyor. Başından söyleyeyim, “Biden aramadı, Erdoğan çok mutsuz” haberleri gerçeği yansıtmıyor. Birilerinin bu haberleri maksatlı olarak yaptırdığı düşünülüyor. Peki gerçekte durum ne?

Rusya’yla ilişkiler, S-400’ler, ABD’nin YPG ve PKK ile işbirliği, FETÖ, Halk Bankası, Suriye, Doğu Akdeniz, insan hakları gibi başlıklarda iki ülkenin arasında ciddi sorunlar var. Buna rağmen Ankara ve Washington arasında karşılıklı “yeni bir sayfa açma” ve “diyalog kurulması isteği” vurgulanıyor. 

Ankara’nın temel beklentisi, sorunların yönetilebildiği bir ilişki kurmak.

Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve Ulusal Güvenlik Konseyi Avrupa Direktörü Amanda Sloat ile geçtiğimiz günlerde telefon görüşmeleri gerçekleştirildi. Sullivan ile Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın ikinci ve kapsamlı görüşmeyi yakın zamanda yapacağı belirtiliyor.

Koltuğa resmen oturmadan, ilk yüz yüze görüşmeyi Ankara’daki mevkidaşlarıyla yapmak istediklerini ileten üst düzey isimler de oldu.

Ankara’ya göre Biden ile Erdoğan görüşmesi de bir-iki hafta içinde olabilir.

YPG/PKK’YA NET TAVIR TAKININ

ABD ile ilişkilerde en sıkıntılı başlıklardan biri Washington’ın terör örgütü YPG/PKK’ya verdiği destek. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’deki iç savaşın onuncu yılında ABD merkezli Bloomberg’e yazdığı makalede Biden yönetimine açık çağrıda bulunarak, “Biden yönetimi, kampanya döneminde verdiği sözleri tutarak, Suriye’deki trajediyi sonlandırmak ve demokrasiyi müdafaa etmek için bizimle birlikte çalışmalıdır” dedi. Bu satırların hemen üstünde ise “Batı’nın öncelikle güvenli bölgelere saldıran ve eli kanlı rejime payanda olan YPG’ye karşı net bir tavır takınması gerekmektedir” ifadesi yer aldı. Şimdi bu açıklamalardan da yola çıkarak Ankara’daki durum tespitini aktaralım:

Obama

Yazının Devamını Oku

Mısır, İsrail, Körfez... Yeni dönemin şifreleri

Türkiye’nin ilişkilerinin koptuğu ya da çok sorunlu olduğu ülkelerle kurduğu arka kapı diplomasisiyle ilgili gelişmeler, başta ilgili ülkeler olmak üzere Körfez ve Ortadoğu’da yakından takip ediliyor.

Bir süre önce İsrail, Suriye ve Mısır’la yürüten görüşmeler konusunda bir yazı yazmıştım. Süreçte özellikle Mısır ve Türkiye’den dikkat çeken açıklamalar ve adımlar geldi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Mısır’ın Arap dünyasının kalbi ve beyni olduğunu söyledi ve Türkiye’nin Mısır ve bazı Körfez ülkeleri (Suudi Arabistan ve BAE’ye işaretle) ile yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu vurguladı. Bu açıklamadan hareketle bazı tespit ve yorumları sıralayabiliriz:

15 Temmuz’un getirdiği şartlara uygun dış politika yerine tüm ülkelerle yeniden diyalog politikası ön plana çıkıyor.

Çatışma alanlarından biri olan Libya’da artık sular duruluyor. Göreceli bir istikrar ve anayasal sürece girilmesi zıt tarafta yer alan Türkiye, Mısır-BAE gibi ülkeler için rahatlatıcı oldu.

Körfez ülkelerinin Katar ile uzlaşmaları, İbrahim anlaşmaları ile İsrail ile ilişki kurmaları bölgede oyunun kurallarını değiştirdi.

Türkiye her ne kadar üç ülke ile arka kapı diplomasisi yürütse de resmi açıklamalardan da anlaşıldığı üzere Körfez ülkeleri ile de yeni bir sayfa açmaya hazır.

Doğu Akdeniz denklemi her ne kadar Türkiye’nin karşısında bir cephe görüntüsü verse de Türkiye’nin tezleri ve haklılığı da reel politikte kabul ediliyor. Görüşmeler bu haklı tezlerin hayata geçirilmesi için de büyük önem taşıyor.

TÜRKİYE VE İSRAİL GÖRÜŞMELERİ NE AŞAMADA?

Bu genel tespitleri yaptıktan sonra, Türkiye-İsrail arka kapı diplomasisinin ayrıntılarına bakalım. Bir süre önce kaleme aldığım yazıda Ankara’nın bakışını

Yazının Devamını Oku

E.M., F.B., B.S., E.E., G.Ş., H.F.

Harfler ve noktalar, siyah beyaz fotoğraflar, hastane odasından başı gözü sarılı görüntüler, son nefes ve cenaze, donmuş kalmış çocuklar; ağlayan, çığlık atan çocuklar, çaresiz çocuklar... Artık olmayan anne, artık olmayan kadın...

Kadınların ve çocukların arasında insan bedenine saklanmış yaratıklar dolaşıyor. Kadınların ve çocukların hayatında insan bedenine saklanmış canavarlar giriyor. Onlara göre kadınların dövülerek yaşaması da ölmesi de çocuğun donması da çaresizliği de sessiz çığlıkları da hep kadının suçu. Çünkü kadınlar çileden çıkarıyor yaratıkları. Kadınların zehirli dili öyle bir laf ediyor ki, yaratığın gözü dönüyor, bilincini yitiriyor, aklı gidiyor... Yerseniz... Aklı ve bilinci yerine geldiğinde de çok pişman oluyorlar, kendilerini onlar bile tanıyamıyor... Yine yerseniz...

Artık beni bu yaratıkların bilinci, aklının nerede olduğu, pişmanlığı zerre kadar ilgilendirmiyor. Bu ifadelerin alacakları cezaların hafiflemesine neden olmasını da istemiyorum. Yeni bir yaratığın bir kadını öldürmesine, dövmesine, onu bir siyah-beyaz fotoğrafa çevirmesine, bir gazetede araya noktalı harflerle haber yapılmasına neden olmasına da tahammülüm kalmadı. Bu yaratıkların toplum içinden temizlenmesini, onların dışlanmasını, kadınlar ve çocuklardan uzakta bir yere kapatılmalarını istiyorum. Artık yeter diyorum, yeter! 

KAZANIMLARIN ÖNEMİ

Hâlâ yaşanan şiddet ve ölümler, mücadelede elde edilen kazanımlardan bir adım geri gidilmemesi gerektiğini de gösteriyor. Bir dönem İstanbul Sözleşmesi’ni kendi çıkarları ve istekleri doğrultusunda tartışmaya açanlara karşı iktidarın dik duruşunu da tebrik ediyorum. Ancak hâlâ atılması gereken yeni adımlar var. Şiddet ve ölümler bitmedikçe mücadele de bitmeyecek. Bu yüzden ilgili bakanların ayrım yapmadan tüm kadın dernekleri, işin uzmanları ve akademisyenlerle bir araya gelerek kapsamlı bir eylem planı hazırlamaları gerektiğini düşünüyorum. Umarım reform paketlerini acilen hayata geçirilecek bir eylem planı takip eder.

TÜM KADINLARA SELAM OLSUN!

Acı, şiddet ve ölümü konuşmadığımız bir gün de mutlaka gelecektir, gelmelidir. Bunun için hepimizin birlikte mücadele etmesi gerekiyor. Parti, siyaset, kimlik, ideoloji, hayat tarzı ayrımı yapmadan tüm kadınlar bu mücadeleyi ortak vermeleri gerektiğini bir saniye bile akıllarından çıkarmamalıdır. Erkek egemen siyasette özellikle kadın siyasetçilere çok iş düşüyor. Öncelikle onların bu mücadelede tek ses olmaları, birlikte hareket etmeleri önemli. Bu sorun siyasetten de partilerden de mühim ve büyük. Kadınların öldürülmediği, şiddet görmediği, tecavüze uğramadığı, gerçekten özgür ve güçlü oldukları bir Türkiye gerçek olmalı.
 

Yazının Devamını Oku

Kozmik küre 2

Bu fotoğrafı hatırlayacaksınız... Özellikle sosyal medyada olay olmuştu. “Kozmik Küre” denilmiş, akıllara dünyaca ünlü çizgi roman dizilerinde imzası olan Marvel’ın “dünyayı ele geçirmeye çalışan örgütünü” akıllara getirmişti. Suudi Arabistan Kralı Selman, Riyad’da Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah El Sisi ve dönemin ABD Başkanı Donald Trump’la Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi’ni açmış, üç ismin açılış töreninin yapıldığı alandaki dünya küresine dokunmalarının anı böyle fotoğraflanmıştı. Önce Suudi Arabistan ve ABD arası ilişkilere genel bir çerçeve ile bakalım:

Suudi Arabistan petrol zengini, körfez bölgesinin en büyük ve güçlü ülkesi... ABD ile ilişkileri genelde hep yakındı.

Kürenin başındaki bir önceki başkan Trump döneminde iki ülke ilişkileri adeta uçtu. Bunda karşılıklı “kazan-kazan”(!) politikası etkili oldu. Suudi Arabistan ABD’ye milyarlarca dolarlık silah sipariş etti; yani Amerika Suudi Arabistan’ın ana silah tedarikçisi oldu. Amerika ise Suudi Arabistan’ın suç ve ihlal listelerini görmezden geldi.

Gelelim yeni başkan Biden’ın ilk günlerine...

Öyle mesajlar verdi ki ABD’nin körfez politikası değişiyor yorumları yapıldı.

Koltuğa oturur oturmaz Yemen’de 2015’ten beri devam eden savaşta İran destekli Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri yardımları askıya aldı. Husileri terör örgütü listesinden çıkardı.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) silah satışını “geçici” olarak durdurdu.

Bu ilk hamleler doğal olarak

Yazının Devamını Oku

Kritik ay

Mart ayına girdik, önemli gelişmelerin yaşanacağı, dikkat çekici başlangıçların yapılacağı bir ay.

Birkaç maddede toplayacak olursak:

- Reformların açıklanması ve hayata geçirilmesi: Ekonomi ve yargıda yapılacak reformlar bugünden itibaren açıklanmaya başlayacak. Dinamik bir süreç işletilecek. İhtiyaca göre yeni reformlar da yapılacak.

-Ekonomide toparlanma süreci: İlk talimatlarından birini, kamu bankalarına “Usulüne uygun kredi verin” diyerek veren yeni ekonomi yönetimi, faiz kararlarının arkasında durmasıyla ilk dönemeci atlattı. Şimdi reformlarla ve uygulama ile birlikte güven vererek, hızla toparlama sürecine girilmesi hedefleniyor.

- 24 Mart kongre süreci: AK Parti içindeki kongre süreci ile hem parti yönetiminde hem de kabinede bazı değişiklikler olması bekleniyor. Ekonomi yönetiminde bir değişiklik olmayacağı söyleniyor. Bununla birlikte yükü fazla bazı bakanlıkların yapısının gözden geçirilebileceği belirtiliyor.

- Sorunları çözme, yönetme ya da konuşma süreci: Dış politikada kritik maddelerden biri. İkili ilişkilerde sorunların çözülmesi, çözülmeyecek sorunların ise yönetilmesi hedefleniyor. Bu nedenle de kopan, yürümeyen ya da sorunlu olan ilişkilerin normalleşme süreçlerine evrilmesine hazırlık yapılıyor.

Maddeler halinde ayırmaya çalıştığım dört başlık her ne kadar birbirinden ayrı görülüyorsa da birbirleriyle hem iç içe geçtiklerine hem de birindeki iyileşmenin diğerine yansıyacağına da şüphe yok.

DIŞ POLİTİKAYA YÖNELİK BEKLENTİLER

- Avrupa Birliği, Türkiye’den reformlar konusunda somut adım bekliyor. Birlik,

Yazının Devamını Oku

Ankara’dan Erivan’a bakış

Ermenistan karıştı... Aslında bir süredir beklenen bir gelişmeydi. Dağlık Karabağ’daki mağlubiyetin ardından Ermenistan Başbakanı Paşinyan protestolarla ve muhaliflerinden gelen istifa çağrıları ile karşı karşıya idi. Gelişmeleri özetleyecek olursak;

Ermenistan’da bir kesim Dağlık Karabağ’daki yenilgiden Başbakan Paşinyan ve hükümetini sorumlu tutuyor. O günden beri de Paşinyan istifa baskısı altında. Meclisi basan protestocular, sadece geçtiğimiz bir hafta boyunca üç büyük protesto gösterisi düzenleyerek Paşinyan için “hain” sloganı attılar.

 Paşinyan ile ordu arasında İskender füzesi krizi yaşandı. Paşinyan füzelerin eski teknoloji ürünü olduğunu söyledi, bir anlamda “patlamıyor” dedi. Ermenistan Genelkurmay Başkanı Onik Gasparyan, füzelerin kullanılması için Paşinyan’dan birkaç kez izin istediklerini ancak başbakanın uluslararası toplumun tepkisinden çekinerek buna izin vermediğini söyledi. Paşinyan’ın Rus yapımı İskender füzelerine ilişkin açıklamaları Rusya’da tepki ile karşılandı.

Ermenistan Genelkurmay Başkanı ve üst rütbeli komutanlar başbakan Paşinyan’ı istifaya çağıran bir bildiri yayımladılar. “Ermenistan silahlı kuvvetleri, Başbakan ve Ermenistan Cumhuriyeti Hükümeti’nin istifasını talep ediyor, aynı zamanda Anavatanı savunurken çocukları ölen insanlara karşı güç kullanmaktan kaçınmaları için uyarıda bulunuyor” dediler.

Ermenistan Başbakanı Paşinyan, ordunun kendisine yönelik istifa çağrısını ‘darbe girişimi’ olarak niteledi. Destekçilerini sokağa çağırdı.

Paşinyan, Genelkurmay Başkanı Onik Gasparyan’ı görevden aldı.

ANKARA NE DİYOR?

Ermenistan’da yaşanan gelişmelerle ilgili ilk açıklamayı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yaptı. “Her bir ülkede istikrarın olması önemli. Darbe girişimleri ülkelerin istikrarını bozar. Biz dünyanın neresinde olursa olsun darbe ya da darbe girişimlerine karşıyız. Daha detaylı bilgi edinmeye çalışıyoruz, biz de basından takip ediyoruz” dedi. Peki perde arkasında ne oluyor? Ankara ne düşünüyor? Başkentteki öngörüler neler?

Ankara, Dışişleri Bakanı

Yazının Devamını Oku