Hande Fırat

2018’den bugüne MHP’nin ‘askıda ekmek’ projesi

20 Ekim 2020
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘askıda ekmek’ kampanyası aslında yeni değil.

2018 yılının Haziran ayında ekmek fiyatlarındaki artış üzerine MHP Genel Başkanı zammın insani ve vicdani olmadığını söyleyerek, “Ankara’da, özellikle de Çankaya’dan başlamak üzere ‘askıda ekmek’ projesini başlatıyorum” demişti. Bugün o kampanya yeniden gündemde. Peki ama neden ihtiyaç duyuldu? MHP, ekonomide işlerin yolunda olmadığı yönünde bir imada mı bulundu? Bu durum AK Parti kanadında bir rahatsızlık mı yarattı? Soruların yanıtlarını MHP kulislerinde aradım. İşte yanıtları:

Kampanya eski kampanyanın devamıdır. Ekonomik sıkıntıdan dolayı başlatılmadı. Osmanlı’nın en şaşalı döneminde bu tip yardımlar yapılıyordu. Refah dönemlerinde de âdettir.

Buradan bir çıkarım yapıp bunu siyasete alet etmek yanlıştır.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bir şey söyleyecekse açık ve net söyler. Ekonomi ile ilgili bir görüşü var ise onu da ima etmeden açıkça dile getirir.

AK Partili yetkililerden MHP’ye bu konuda bir rahatsızlık iletilmedi.

MISIR İLE GÖRÜŞMELER NASIL GİDİYOR?

Bir süredir Türkiye ve Mısır istihbarat örgütleri üst düzeyde görüşmeler yapıyor. Görüşmelerin ana amacı Doğu Akdeniz konusunda uzlaşmaya varabilmek. Ana amaç gerçekleşirse, iki ülke ilişkilerin normalleşmesi açısından da karşılıklı adımlar atacaktır. Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü

Yazının Devamını Oku

Yeter ki ışık adaleti aydınlatsın!

16 Ekim 2020
Önce “bisiklet”, sonra “ışık” tartışması... Bu tartışma ne yazık ki asıl konuşulması gereken geleceğimizi karanlığa ya da aydınlığa sürükleyebilecek kadar önemli olan bir sorunu gölgelemiştir.

O soruna geçmeden önce şunu belirtmek isterim: Yargıçlar kararlarıyla konuşur, konuşmalı. Tartışmalar, hukuki sorunlar olsa da yargıçlar siyaset yapmaz, yapmamalı. Türkiye gibi “vesayetten”, “iktidarların yargı üzerindeki güçlerinden”, “terör örgütlerinin yargıyı ele geçirmesinden”, “darbelerden”, “darbelerin kamu binalarının yanan ışıklarıyla anlatılmasından” çok çekmiş bir ülkede yargıç da siyasetçi de ağzından çıkana, kaleminin yazdığına bir değil iki kere dikkat etmeli. Görevi Türkiye Cumhuriyeti’nin temel metni Anayasa’yı korumak olan yüksek mahkemenin herhangi bir üyesinin hukuk, siyaset, tarih bilgisinin yeterli olmayacağı düşünülemez. Anayasal çerçevede yüksek mahkeme içinde görüşlerini dile getirmesinde, eleştirilerini sıralamasında bir sorun yok. Ancak mevki, görev ve yaşıyla bağdaşmayan şekilde sosyal medya kullanması kesinlikle sorunludur.

ASIL SORUN

Bundan daha da önemli olan, Anayasa Mahkemesi’nin o üyesi, bilerek ya da bilmeyerek, o niyetle ya da bu niyetle, o zihniyetle ya da bu zihniyetle ne yazık ki asıl sorunun konuşulmasını gölgelemiştir. Özür de dilese amacı sorgulanacaktır, tartışılacaktır. Kendisi bu görüşlerini çok rahat dile getirebileceği siyaset arenasında kullanacak mıdır bilmiyorum.

Ancak bu tartışmayı bir kenara bırakarak, ana soruna gelmek isterim. Ana sorunun adı “hukuk ve adalettir”. Yakın tarihimizdeki en acı tecrübeleri hatırlayacak olursak; “terör örgütünün sızdığı bir yargıda deliller üretilmesi”, “kumpaslar kurulması”, “yanlış yargılamalar”, “boş yere hapishanede yatanlar hatta ölenler”... Diğer yandan iktidar partisinin kapatılmaya çalışılması, bu girişimin haklı olarak yüksek mahkemeden dönmesi... Kendi tarihimizin en kritik ve gelecek nesiller için ders çıkarılması gereken dönemeçleridir.

Diğer yandan tüm dünya tarihi açısından bakacak olursak, Avrupa kıtasında anayasa mahkemeleri 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmaya başlanmıştır. İki dünya savaşına yol açan iktidarları ve savaşta yaşananları hatırlayacak olursak, yüksek mahkemelerin kurulmasında temel amaç bireyleri korumaktır. Sıralayacak olursak;

- Bu koruma, bireyin devlet iktidarı karşısında sahip olduğu özgürlükleri güvence altına alan ve devletlerin temel metinleri olan anayasa hükümlerini korumaktır.

- Bu koruma, parlamento çoğunluğuna karşı da korumayı içerir. Kısacası bireyler, bireylerin hak ve özgürlükleri iktidarlara karşı da korunur.

- İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler güvence altına alınır.

Yazının Devamını Oku

Vaka sayısı neden önemli?

13 Ekim 2020
-“Yani semptomu olmayan COVID pozitif her vaka HES’e geçiyor mu?” -“Hepsi HES’te. Bütün vakalar. Kısaca söyleyeyim: Pozitif olan, semptomu olan olmayan fark etmiyor.”

Yukarıdaki soru ve yanıt Ertuğrul Özkök’ün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile yaptığı sohbetten alındı. Türkiye bir süredir Bakan Fahrettin Koca’nın “Her vaka, hasta değildir” gerekçesinden hareketle, kamuoyuna günlük vaka sayısı yerine günlük hasta sayısını açıklıyor. Yani Ertuğrul Özkök’ün mülakatında dikkat çekildiği üzere, HES kayıtlarında yer alsa da kamuoyu günlük kaç kişinin COVID-19’a yakalandığını bilmiyor, çünkü açıklanmıyor. Sağlık Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan durum raporlarına göre Türkiye, temmuz ayının sonuna kadar kamuoyuyla vaka sayılarını paylaşmış. Ağustos ayından itibaren ise hasta sayılarını...

Peki vaka sayılarının açıklanması gerekli mi ve neden önemli? Soruyu Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’a yönelttim. Mehmet Hoca, Dünya Sağlık Örgütü’nün vaka tanımına dikkat çekerek, “Vaka tanımı klinik durumu ne olursa olsun ifadesiyle başlar, yani testi pozitif olan kişi vakadır” dedi ve şöyle devam etti:

“Halkı ve biz bilim insanlarını ilgilendiren vaka sayısıdır. Bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü tüm istatistiki hesaplamalar, modellemeler vaka sayısı üzerinden yapılır, hasta sayısı üzerinden değil. Bana bu gidişle ‘Toplumsal bağışıklık ne kadar sürede gelişir’ diye sorarsanız, açıklanan rakamlarla bu modellemeyi yapamam. Bana ‘Toplumda virüs ne kadar yaygın’ diye sorarsanız, vaka sayısını bilmedikçe bunu da söyleyemem. Bunlara hasta sayısıyla değil, vaka sayısıyla yanıt verilir. Kısacası salgın ne kadar yaygın, ne zaman biter sorularının öngörüleri için vaka sayısının açıklanması gerekir.”

BİR-İKİ YILA TOPLUMSAL BAĞIŞIKLIK KAZANMA OLASILIĞI

Mehmet Hoca’ya Türkiye’de günlük hasta sayısı ortalama 1500 ise vaka sayısı nedir sorusunu da yönelttim:

“Ortalama bir hesap yapacak olursak, Türkiye’de 1500 hasta sayısının açıklandığı gün vaka sayısının bunun 10 katı olduğunu düşünebiliriz. Kabaca yaptığımız bu hesaba, taramaya katılmayan, yani bulunamayan, tespit edilemeyen vakaları da koyarsak, ortaya çıkan tablo toplumsal bağışıklık yakalanmasının süresiyle ilgili de fikir verir. Bu durumda bir iki seneye toplumsal bağışıklık kazanılmış olur.”

DÜNYA SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞINA MI GİDİYOR?

Ülkelerin ekonomik kaygılarla sıkı tedbirlere dönmemesi zaten tartışılıyordu. Ancak buna bir de üç araştırmacının kaleme aldığı, daha sonra binlerce kişi tarafından imzalanan

Yazının Devamını Oku

Mesele Ali Edizer değil Ali Edizerler

9 Ekim 2020
Sevgili okurlarım...

Geçtiğimiz salı günkü yazımı “Tek satır açıklamasını okumamak dileği ile elveda” diyerek bitirmiştim. Ancak bazı sorular yöneltmiştim. Onlardan biri de “Nasıl yükseldin başhekim yardımcılığına kadar?” sorusuydu. Meslek büyüğüm Saygı Öztürk başhekim yardımcılığına nasıl yükseldiğini tüm ayrıntılarıyla yazdı. Ali Edizer’den bahsediyorum. Aslına bakarsanız mesele tek başına Ali Edizer değil, mesele, daha doğrusu Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun, Ali Edizerler ve Ali Edizerleri yetiştiren, sonra onların devlete sistematik yerleşmesini sağlayan cemaatler, tarikatlar. Konunun bir başka boyutu ise yıllar boyunca siyaset kurumunun başta oy kaygısı nedeniyle bu oluşumlarla kurduğu ilişki, kimilerinin sessizliği, kimilerinin ise cılız sesleri.

15 TEMMUZ’DAN DERS ÇIKARMAMAK

“Dinde bir fikir, kitap, şeyh, imam, veli, âlim veya ibadet için bir araya gelen topluluklara cemaat; aynı dinin içinde birtakım yorum ve uygulama farklılıklarına dayanan, bazı ilkelerde birbirinden ayrılan Tanrı’ya ulaşma ve onu tanıma yollarından her biri ise tarikat...”

Böyle diyor sözlükler... Sözlüklerin hiçbirinde “amaçları devlette kadrolaşmak, sermaye biriktirmek, siyasileri saflarına katmak, kendi medyasını kurmak, eğitim kurumları ile kendi ideolojisine uygun öğrenci yetiştirmek” gibi tanımlar bulunmuyor. Ancak günümüzde tarikat ya da cemaatlere baktığımızda sağlık sektöründe, eğitim alanında, iş dünyasında örgütlendiklerini; kadrolarını yetiştirdiklerini, yetiştirdikleri kadrolarını siyasetteki sempatizanlarının yardımıyla devlet örgütlenmesinde üst kademelere taşıdıklarını görüyoruz. O zaman da ortaya kocaman ve ürkütücü bir “Neden?” sorusu düşüyor.

Amaç Allah’a ulaşmak, ibadet, fikir, kitap ise neden arazileri var? Neden televizyonları var? Neden işadamları örgütleniyor? Neden sağlık sektörü başta olmak üzere para kazanmaya odaklanıyorlar? Neden sempatizanlarını devlette kilit noktalara yerleştirmenin derdindeler? Bunların dinle, kitapla ne ilgisi var? Bu soruları 15 Temmuz kâbusunu yaşayan bir ülkenin sorması, sorgulaması normal. Normal olmayan, hâlâ FETÖ ile mücadele edilirken bu soruları akıllara getirmemek, bu soruları duymamak. FETÖ, devlette kadrolaşarak, devleti ele geçirerek, sermaye biriktirerek, eğitim kurumları ile beyin yıkayarak, medyasıyla propaganda yaparak 15 Temmuz’a geldi. Dolayısıyla artık hiçbir oluşumun FETÖ’nün yöntemlerini kullanarak farklı bir yapılanmaya gitmesine, devlet kurumlarına sızmasına ve liyakatin dışında atamalarla devlette örgütlenmesine asla müsaade edilmemeli.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’Nİ YAŞATIN!

Gelelim meselenin diğer boyutuna... Bu boyutu Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı sevgili

Yazının Devamını Oku

Sivilleri hedef alan işgalci Ermenistan

7 Ekim 2020
Konu uluslararası ilişkiler de olsa, devletlerarası ve uluslararası çıkarlar göz önünde bulundurulsa da insan hayatı söz konusu olduğunda gerçekleri olduğu gibi söylemek ve gereğini yapmak gerekir. Doğruyu söyleyip gereğini yapacak olanların başında da uluslararası kurum ve kuruluşlar gelir, gelmeli.

Şimdi gelelim sorulara... Ermenistan’a BM kararları ortadayken “işgalci Ermenistan” demek bu kadar zor mu? Ya da 1915 olayları söz konusu olduğunda her seferinde Ermenistan’ın arkasında duranların sesi, Ermenistan sivilleri hedef aldığında neden çıkmaz?

Ermenistan, Dağlık Karabağ ve 6 reyonu 1992-1994 yıllarında işgal etti. İnsanlar öldü, bir milyona yakın insan işgal edilen topraklardan kaçmak zorunda kaldı. Ermenistan işgali 28 yıldır sürüyor. Diğer bir deyişle Azerbaycan 28 yıldır sabrediyor, sabrediyordu.

NATO Genel Sekreteri, krizin ortasında Ankara’yı ziyaret etti. Ne BM’nin kararlarına atıfta bulundu, ne de sivilleri hedef alması konusunda Ermenistan’a tepki koydu. Bunlar yerine, taraflara “acil ateşkes ilan etmeleri ve sorunun müzakereler yoluyla çözülmesi için” çağrıda bulundu. NATO’nun taraflara yönelik itidal tavsiye eden cümlelerini anlayabiliyorum ancak ortada BM kararları varken, siviller hedef alınmışken tepki göstermemeyi anlamıyorum.

Oysa gerçek gün gibi ortada... Hocalı Katliamı ve 28 yıllık işgalini uluslararası kamuoyunda 1915 olayları ile unutturmaya çalışan Ermenistan, bugün de sivilleri hedef alan, işgalci bir devlettir.

AB ZİRVESİNİN ARDINDAN

AB liderleri geçtiğimiz hafta Doğu Akdeniz ve Türkiye gündemli zirvede buluştu. Belli ki bu zirve ile Türkiye-Yunanistan görüşmeleri, NATO Genel Sekreteri’nin Ankara temaslarında da ele alındı. NATO Genel Sekreteri, Türkiye ve Yunanistan arasında istenmeyen bir kazanın yaşanmaması için askeri alanda kurulan mekanizmanın işleyişini “İki ülke arasında güvenli bir çağrı hattı oluşturuldu. Yedi gün 24 saat açık bir hat” cümleleriyle anlattı. Bunu da ekleyerek AB zirvesinin sonuçlarını özetleyecek olursak;

İki ülke arasında yaşanabilecek bir kazayı engellemek için iki ülke arasında kurulan askeri mekanizma işliyor.

AB zirvesinden Türkiye’ye yaptırım çıkmadı ancak Türkiye’ye yönelik yaptırım tehdidi çıktı. Kriz şimdilik aralık ayına ertelendi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikaları takip edilecek.

Yazının Devamını Oku

Şef konuştu!

2 Ekim 2020
Şef çok dikkat çeken bir zamanlama ile konuştu. Aydınlık gazetesinin manşetinde yer alan habere göre şef Türkiye’nin saldırgan bir tutumda olmadığını söyledi ve çatışmayı Amerikalıların kışkırttığını iddia etti. Şimdi diyeceksiniz ki şef kim, ne önemi var söylediklerinin...

Şef, Rusya Devlet Başkanı Putin’e elleriyle servis yapan kişi, Yevgeny Prigozhin. Sosisli standıyla başladı, yemek imparatorluğu kurdu, “Putin’in şefi” denildi. Uzun süredir sadece yemek yapmıyor.  Rus Federal Haber Ajansı’nın da Internet Research Agency adlı propaganda sitesinin de sahibi Yevgeny Prigozhin. Yemek fabrikasının yanı sıra trol ordusu da var.

2016 yılı ABD başkanlık seçimlerine Rusya’nın olası müdahalesinin soruşturmasına “seçimlere müdahalede bulunduğu” gerekçesiyle Rus trol fabrikası ve sahibi Yevgeny Prigozhin de dahil edilmişti. Bitmedi... Şef Prigozhin’in Libya’da, Suriye’de sahada olan Rus paralı askerleri Wagner’in de sahibi olduğu belirtiliyor. Putin’in şefi, sırdaşı, Ermenistan-Azerbaycan arasındaki çatışmalar ve Dağlık Karabağ sorunu hakkında Aydınlık gazetesine konuştu. Sırdaş şef Prigozhin’in açıklamalarını, satır aralarını, zamanlamasını ve konuşulan olasılıkları madde madde sıralayalım...

Rusya, Ermenistan’ın hamisi olsa da bu krizde kullandığı temkinli dil dikkat çekiyor. Başından beri yapılan açıklamaları “arabuluculuk, ateşkes, Moskova’da taraflara ev sahipliği, itidal, tüm bölge ülkelerini itidale, çatışmanın taraflarını da askeri faaliyetleri derhal durdurmaya çağırması” şeklinde özetleyebiliriz.

Devlet yetkilileri tarafından yapılan bu içerikteki açıklamaların ardından, kimi zaman Suriye’de, kimi zaman Libya’da Türkiye’nin karşısına çıkan Wagner’in patronu sırdaş şef Prigozhin Türkiye’ye destek açıklaması yaparken, Ermenistan Başbakanı Paşinyan’dan duyulan rahatsızlığın da nedenini anlattı.

Prigozhin, Aydınlık gazetesine “Türkler, Ermenistan sınırını geçmedikleri sürece, hukuki olarak Karabağ çatışmasına müdahil olma hakkına tam anlamıyla sahiptir. Ermenistan ve Azerbaycan, uzun seneler Dağlık Karabağ’daki çatışmaları durdurma imkânını buldular, öyle ki Rusya onları anlaşma masasına oturtmuştu. 2018 turuncu devriminin ardından, yani Paşinyan’ın iktidara gelmesiyle çok yüksek sayıda Amerikan NGO’su Ermenistan topraklarında boy gösterdi. Sorunun özü burada yatıyor. Çatışmayı Amerikalılar kışkırtıyor” dedi.

Kısacası Rusya’da Paşinyan’ın ABD bağlantısından rahatsızlık var. Mesele sadece ABD ya da ABD’nin NGO’ları da değil, genel olarak bir süredir Rus yönetiminin Paşinyan’a sıcak bakmadığı biliniyor.

Son olarak Karabağ’da Rusya ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmemesi konusunda sessiz bir uzlaşma olabilir. Bu uzlaşmanın bir ucu da İdlib’e uzanıyor olabilir. Bunu önümüzdeki günlerde daha net görebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Kendi göbeğini kesmek: ‘Strateji değişikliği ve kararlılık’

29 Eylül 2020
En eski ihtilaflardan birinde taraflar savaşın eşiğine geldi... Sorun Dağlık Karabağ, gerilim hattının bir ucunda Azerbaycan, diğerinde Ermenistan var. Bölge diken üstünde; tarafların sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali ilanı açıklamalarını endişeyle takip ediyor.

NASIL BU NOKTAYA GELİNDİ?

Sovyet kontrolünün 1980’li yılların sonunda zayıflamasıyla patlama noktasına gelen Azeri-Ermeni anlaşmazlığında, 1991’lerden itibaren Dağlık Karabağ’daki çatışmalar adeta savaşa döndü. Ermeni güçlerinin sivilleri katlettiği Hocalı Katliamı bir dönüm noktası oldu. Her ne kadar Rusya’nın arabuluculuğu ile ateşkes ilan edilse de sorun bitmedi, Azerbaycan toprakları işgal altında kaldı. Sonraki yıllarda zaman zaman süren görüşmeler de tıkandı, 2016 yılından beri bölgede sıcak çatışmalar var. Bugün itibarıyla Azerbaycan’ın topraklarının yüzde 20’lik bölümü işgal altında.

ERMENİSTAN’IN TAHRİK EDEN SALDIRILARI

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dün Uluslararası Deniz Hukuku ve Doğu Akdeniz Sempozyumu’nda, “‘Artık hesap vakti geldi’ diyen Azerbaycan ister istemez kendi göbeğini kendi kesmek zorunda kalmıştır. Yaşanan gelişmeler, bölgede nüfuz sahibi tüm ülkelere gerçekçi ve adil çözüm yöntemlerini devreye sokmaları konusunda bir fırsat tanımıştır” açıklamasını yaptı. Peki neden? Açık ve net söyleyelim: Dağlık Karabağ konusunda strateji değişikliğine gidildi. Kararlılık net bir biçimde ortaya konuldu. Nedenlerine gelince;

Sorun 30 yıldır sürüyor.

Minsk üçlüsü sorunun çözümü için gerçekte hiçbir şey yapmadı, yani süreç işlemedi.

Son dönemde Azerbaycan halkında ve devletinde, Dağlık Karabağ’ın diplomasi yoluyla geri alınmayacağı yüksek sesle dile getirilir oldu. Tek yolun askeri çözüm olduğu görüşü ağırlık kazandı.

Azerbaycan’ın askeri çözüm görüşünün pekişmesinde ise Ermenistan’ın tahrik eden saldırıları etkili oldu.

Yazının Devamını Oku

61. istikşafi görüşme

25 Eylül 2020
Türk-Yunan tarihi, bitmeyen sorunlar ve bitmeyen görüşmeler tarihi aynı zamanda. İnişli-çıkışlı, yakınlaşmalı-krizli, yardıma koşmalı-it dalaşlı gelişmelerle dolu.

Bir kere daha, iki ülke ilişkileri ciddi bir krizin içindeyken uzun soluklu görüşmelere, bir aksilik olmazsa araştırma görüşmelerine başlanacak. Adına “istikşafi” görüşmeler deniyor. İlk görüşme 2002’de Ankara’da yapılmıştı. Son görüşme ise 2016 yılında... 14 yılda 60 görüşmenin ardından kesilen istikşafi görüşmelerin, dört yıl aradan sonra, Doğu Akdeniz krizi bir anlamda zirveye ulaşmışken yeniden başlayacağı duyuruldu.

UCU AÇIK DA OLSA GÖRÜŞMEK İYİDİR

Geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Yunanistan’ın Kathimerini gazetesine yazdığı makalede iki ülkenin önünde iki seçenek olduğunu hatırlatarak, bunların ya birbirlerinin adımlarını karşılıklı olarak kilitlemek ya da kazan-kazan formülü üzerinden ilerlemek olduğunu yazdı. Türkiye son dönemde “diyalog ve koşulsuz görüşme” çağrılarını hemen her platformda dile getirdi. Almanya ve AB de arabuluculuğa soyundu. Karşılıklı birbirlerini kilitlemek, daha da artan gerilim, sürekli bir çatışma riski ya da kaza olasılığı hatta savaş korkusu ile bölgenin diken üstünde yaşamasındansa, ucu açık, belki 160 tane daha yapılacak istikşafi görüşmelere yeniden başlanacağının açıklanması bile tansiyonu düşürdü. Çok doğru bir zamanda düzenlenen Uluslararası Doğu Akdeniz Konferansı’nın açılışını yapan İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un da bu konuda verdiği mesajlar dikkat çekti. Altun, “Yunanistan ile istikşafi görüşmeler başlatma fırsatını memnuniyet ile karşılıyoruz; diplomasi her daim doğru yoldur. Önümüzdeki dönemde Doğu Akdeniz’de gerilimi azaltmalı, adil ve kalıcı bir çözüm için oluşan ivmeyi birlikte korumalıyız” dedi.

ZORLU SÜREÇ

Zorlu bir süreci içerecek olan istikşafi görüşme platformu, her ne olursa olsun diyalog için önemli bir fırsat. 60 turda çözüme kavuşamayan sorunların kimse hemen çözülmesini beklemiyor. Ancak platform çatışmayı engelleyecek, gerilimi daha da düşürecektir. Konuşulacak başlıklara gelince... Sorunlara farklı bakan iki ülkenin konuşulacak başlıklarda bile sorun yaşayacağını biliyoruz. Yunanistan’ın bu konudaki koşulları haberlere yansıyor. Türkiye ise müzakerelerin ön koşulsuz olarak başlatılması ve bütün sorunların masaya getirilmesinden yana. Taraflar başlıkları ve görüşme yöntemini içeren bir çerçeve belge üzerinde çalışıyor. Çerçeve üzerine uzlaşma sağlanınca, görüşme takviminin de duyurulması bekleniyor. İstikşafi görüşmelerde ele alınacak olan dosyalar her iki ülkede de siyasi otoriteye sunulacak. Süreç uzun ve zorlu olsa da masaya oturmak en iyi çıkar yol.

MISIR GÖRÜŞMELERİ YUNANİSTAN’DA MERAK EDİLİYOR

İletişim Başkanlığı’nca düzenlenen Uluslararası Doğu Akdeniz Konferansı’nda Yunan bir gazetecinin sorduğu soru, Yunanistan kamuoyunda en çok merak edilen başlıklardan birini de gözler önüne serdi. Yunan meslektaşımız “Mısır ile münhasır ekonomik bölge çizmek Türkiye’nin stratejisi içinde yer alıyor mu?” sorusunu yöneltti. Yunanistan’ın, Mısır ile Türkiye’nin bir anlaşmaya varmasını istemeyeceği aşikâr. Konferans konuşmacılarından Dışişleri Bakanlığı Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, “Biz Mısır ile görüşmeye hazırız. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, münhasır ekonomik bölge anlaşması yapılmasına açığız. Bu Mısır’ın göstereceği iradeye bağlı” yanıtını verdi. Arka kapı diplomasisinin işlediğini biliyorduk, yani iki ülke istihbarat örgütlerinin görüştüklerini... Üstüne Dışişleri Bakanlığı’ndan verilen bu güçlü mesaj da gösteriyor ki Türkiye, Mısır ile diyalog talebinde ısrarcı. Yunanistan’ın bu konudaki merakı ve endişesi göz önünde bulundurulursa Türkiye’nin ısrarı doğru ve yerinde.

 

Yazının Devamını Oku