Ama o paylaşımların altına yazılan yorumlar karşısında hayrete düşmemek elde değil.
Modelleri yerden yere vuranlar mı istersiniz, fiyatını yüksek bulduğu için kullan at mendil muamelesi yapmaya çalışanlar mı istersiniz, taklit olmadığı, özgünlüğü ile aradan sıyrılmayı başardığı için komple aşağı çekmeye çalışanlar mı istersiniz...
Saymakla bitmez!
Hâlâ kaliteyi ve tasarımı etiket fiyatıyla doğru orantıda görenler ve pahalı diye tu kaka yapanlarla dolu markaların etrafları.
Özgün, taklitten uzak bir tasarıma, hele bir de kalitesi ve işçiliği kusursuz ise marka veya tasarımcı tarafından istenilen fiyat biçilebilir. İsterse 10 dolara mâl etsin, isterse 100 dolara fark etmez; tasarıma biçtiği fiyatı kimse sorgulayamaz.
Bu noktadan sonra sadece alıp almama iradesi devreye girer ama tasarımı kötüleme hakkına kimse sahip değildir.
Bu yüzden bizden dünya markası çıkması çok zor. Daha en başında kendi ülkesi, kendi tüketicisi yerden yere vurup markalaşmasına müsaade etmiyor.
Hedi Slimane ile Saint Laurent esintileri olan bir kadınla karşı karşıya bırakıldık.
O kadını da sevdik, kabul ediyorum ama peşinden koştuğumuz Celine eleganlığından uzak, son derece seksi ve bir o kadar da ‘fashionista’ydı.
Celine, Slimane ile kendine yeni bir kitle yarattı. Fakat benim gibi eski Celine fanları bir türlü tatmin olamadı. Ta ki Michael Rider’ın ilk koleksiyonuna kadar.
Phoebe Philo zamanında uzun süre tasarım direktörlüğü yapmış olan, bir önceki durağı Ralph Lauren’de minimalizmin tüm kodlarını benimseyen Rider, Celine’in kreatif direktörlüğü koltuğuna oturur oturmaz modaseverlerden ve modanın önde gelen isimlerinden geçer not aldı.
Sonunda yıllardır hasretini çektiğimiz Celine kadını olağanüstü bir şaşaa ile geri döndü. Hem de içinde Ralph Lauren ruhunu barındırarak...
Son zamanlarda beni bu kadar heyecanlandıran bir koleksiyon olmamıştı. Son derece zarif, bir o kadar zevk sahibi ve aksesuvarları ile eleganlığın zirvesinde bir koleksiyonla baş başayız.
Baştan sona her parçasına sahip olmak isteyeceğiniz tasarımların bekleme listesi şimdiden dolup taşmış.
Daha kış aylarından öngörülen yaz turizminin işletmeleri zorlayacağı, yerli ve yabancı turistin bu fiyat-performans karşısında Türkiye’yi tercih etmeyeceği gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Ama benim asıl dikkatimi çeken stil konusunda da gerileme olduğu.
Hangi plaja veya restorana gitsem iki uçla karşılaşıyorum...
Ya son derece zevksizlik ya da son derece görgüsüzlük hâkim.
Bir grup renkli 2.55 Chanel veya Hermes ile şezlonglarda güneşlenirken, başka grup en ucuz görünümlü ip bikinileri ve pullu elbiseleriyle göz kanatıyor.
Yurtdışını övdüğümüz zaman ise snoplukla yaftalanıyoruz.
Param var zevkim sıfır
Yurtdışını neden seviyorum ve neden o görsellerle besleniyorum anlatayım...
Avrupa bu atıkların yok edilememesinden kaynaklı ekolojik dengeyle karşı karşıya.
Fransa hükümeti, buna bir çözüm bulabilmek, çevresel sürdürülebilirliği savunmak ve hızlı modaya dur diyebilmek için önemli bir yasa tasarısı hazırladı.
Hızlı moda şirketlerinin hedefte olduğu yasa tasarısının içeriğinde; aşırı üretim ve tüketime dayalı iş modellerinin ekolojik etkileri sorgulanıyor.
Yasa yürürlüğe girerse, Shein ve Temu gibi online platformlar Fransa’da reklam yapamayacak.
Görünen o ki Fransa hükümeti hızlı modaya karşı son derece sert bir duruş sergiliyor.
Yeni yasa, hızlı moda devlerine 2030 yılına kadar çevre dostu uygulamalara geçiş yapmaları için süre tanıyor.
Shein ve Temu’nun yanı sıra Inditex gibi geleneksel hızlı moda devleri de düzenlemeden etkilenecek.
Renk kodları, ‘mix & match’ konusundaki üstün yetenekleri ve uyumsuzlukların uyumu ile elegan Fransız kadınlarından daha göz alıcı kombinlerle sokakta resmen podyumdakiler gibi görsel şölen yaşattılar.
Normalde tepeden tırnağa renkli giyimi stilize etmek çok zordur. Fakat desen ve renk pantonelerini kullanma becerileri şehrin renkleriyle birleşince, resmen her yer stilize edilmiş film seti gibi olmuş.
Anlayacağınız Portekiz boşuna ev tekstili ve dekorasyon konusunda en iyilerden biri olmamış, aynı vizyon kıyafetlere de yansımış.
Kelimenin tek anlamıyla bayıldım.
Francesco Risso, Marni’ye veda ediyor
10 yıldır İtalyan modasının en riskli markalarından Marni’nin kreatif direktörlüğünü yapan ve onu başarıyla yükselten Francesco Risso, markaya veda ediyor.
Risso’nun renkleri, desenleri ve özellikle aksesuvarları ile en hayalperest markalardan biri olan Marni’yi kime devredeceği henüz bilinmiyor.
Özellikle U17 ve U19 son 5 yılda dikkat çekici madalyaları ülkemize getiriyor.
Bu başarılar maalesef birçok kesimin dikkatini vermediği branşlarda.
Su topunda ve kürekte harikalar yaratıyoruz mesela.
Fakat ülkede futbol, basketbol ve kızlarımızın başarısı sayesinde dikkat çekmeyi başaran voleybol haricinde diğer sporlara ilgi hemen hemen hiç yok.
Geçtiğimiz haftalarda Polonya’nın Kruszwica şehrinde gerçekleşen Avrupa Şampiyonası’nda, milli kürekçilerimiz 14 ülke arasından Avrupa ikincisi olarak ülkemize gümüş madalya getirdi.
Dünya geneline baktığımız zaman kürek sporu lüks markalar için prestijin simgelerinden.
Chanel, İngiltere’nin son derece önemli ve prestijli “The Boat Race” yarışlarının uzun dönemli ana sponsoru olduğunu duyurdu.
Yüksek moda konusundaki kusursuz vizyonu, zanaatkârlık konusundaki yeteneği ve güçlü tasarım yönü ile moda evi için oldukça doğru bir adım olmuş. Nicolas Ghesquière’nin ardından kan kaybettiğini düşündüğüm Balenciaga’nın Piccioli’den sonra yeniden radarıma gireceği kuşkusuz.
Couture hissi uyandıran tasarımlarının geri geleceğini bilmek ise oldukça heyecan verici.
Moda evinin DNA’sı ile yaratıcı direktör uyumu her zaman bulunmayan bir şeydir.
Pierpaolo Piccioli’nin kendi hikâyesini anlatacağı Balenciaga’da gözler, tasarımcının ilk koleksiyonunu sergileyeceği ekim ayına çevrilmiş durumda. Nefeslerimizi tuttuk, bu harika yolculukta yerimizi almayı bekliyoruz.
Spor ayakkabılarda yeni trend
Yüksek moda, atletik şıklığın sınırlarını yeniden çiziyor.
Miu Miu X New Balance birlikteliği ile ses getiren sneaker iş birlikleri daha da genişleyerek sokak modasında taşları yerinden oynatıyor.
Aslında aldığınız şey, statüden ziyade sadece almanızı sağlamak için anlatılan bir hikâyeden ibaret.
Lüks tüketiminin altında gelmiş geçmiş en büyük manipülasyon gizli. Hayalini kurduğunuz bir ürüne sahip olmak için kuralları çok önce belirlenmiş psikolojik bir savaşa girmeniz gerektiğini söylesem, o ürün hâlâ sizin için arzu nesnesi haline gelir miydi?
Hermes, Rolex, Ferrari sadece birer marka değil. Hepimizin zihnini yönlendiren stratejik dehâlar aslında.
Hepsinin uyguladığı şey ise ortak: Size bir ürün yerine “değerli olma” hissini satıyorlar ve bu hisse sahip olmanızı belirleyen ise kendileri. Bunu nasıl başardıkları, son derece tanıdık bir senaryo.
ÜRETİM AYRICALIĞI