Emeği geçen herkese yürekten teşekkür etmek gerekir. Bu başarıda payı olan çok insan var. Bu çocukları büyüten anneler, emek veren babalar, aileleri, eşleri, kardeşleri, evlatları. Kısacası onların yükünü zaman zaman sessizce birlikte taşıyan herkes. Oyuncuların formasını giydiği kulüpler. Hayatlarının bir döneminde onlara dokunan antrenörler, teknik direktörler, hocalar. Oyuncu grubunun kendisi. Özellikle Montella ve ekibi. Malzemecisinden sağlık ekibine, idari kadrodan Riva’daki tüm emekçilere kadar herkese ayrı ayrı teşekkür etmek gerekir. Çünkü başarı hiçbir zaman sadece sahaya çıkan 11 oyuncunun değildir. O sahneye gelene kadar verilen görünmeyen emeklerin, yapılan fedakarlıkların, gösterilen sabrın da büyük payı vardır.
BİZİ GURURLANDIRDINIZ
Sizler, son yıllarda hasret kaldığımız Milli Takım coşkusunu bu ülkeye yeniden yaşattınız. Bizi gururlandırdınız. Bize yeniden umut verdiniz. Milletçe geleceğe daha inançla bakmamızı sağladınız. Elbette bu başarı sevine sevine yaşanacak. Sevinilsin de. Ama futbolun içinde hayat da, sorumluluk da devam ediyor. Kulüplerde yeni mücadeleler, yeni hedefler, yeni mesailer var. Bu yolculuk bize yeniden inanmayı hatırlattı. Şimdi bunu daha büyük bir hedefe dönüştürme zamanı.
EMEĞİNİZ ÇOK DEĞERLİ
Ben, kardeşlerime bu vesileyle samimi bir hatırlatma yapmak istiyorum: Emeğiniz çok değerli. Ortaya koyduğunuz mücadele çok kıymetli. Ama unutmayın, bugün itibarıyla henüz elde tutulur anlamda tamamlanmış en büyük başarıya ulaşmış değiliz. Bu bir eleştiri değil, sadece hedefi unutmama çağrısıdır.
HEPİMİZİN ORTAK SEVİNCİ
Milli takım tarihinde en büyük başarı, tartışmasız şekilde 2002 Dünya Kupası’dır. Bugün 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası’na katılacak olmak başlı başına büyük bir gururdur. Bu hepimizin ortak sevincidir. Ama asıl mesele oraya sadece gitmek değil; iyi hazırlanmak, önce gruptan çıkmak ve sonra bu hikâyeyi daha da ileriye taşımaktır. Önce kulüplerinizde sezonu en iyi şekilde tamamlamak. Ardından iyi bir hazırlık dönemi geçirmek. Sonra da aynı disiplin, aynı inanç, aynı öğrenme arzusu ile yola devam etmek. Maçtan maça gelişen, disiplini artan, özgüveni büyüyen, öğrenmeye açık kalan, motivasyonunu koruyan bir takım görmek, beni de hepimizi de mutlu eder. Çünkü artık sadece katılan değil, yarışan. Sadece sevinen değil, neyi hedeflediğini bilen bir ülke olmak istiyoruz. Bunu yapabilecek kalite de sizde var, karakter de sizde var. Yolunuz açık olsun.
Kamp başladı. İstanbul’da Romanya ile final niteliğinde bir maç var. Ardından, 5 gün sonra inşallah Dünya Kupası’na katılma yolundaki son büyük final... Değerli Montella, ve kıymetli kardeşlerim, Bu 24 yıllık hasreti bitirecek olan sizlersiniz. Buna yürekten inanıyorum. İlk günden beri hiçbir şeyi sorgulamadan, mazeret üretmeden, büyük bir inançla yola çıktınız. Benim hiçbir kuşkum yok. Ama futbol işte... Oynamadan hiçbir şey belli olmuyor. Şunu gönül rahatlığıyla söylüyorum: Türkiye Dünya Kupası’na katılırsa, bu sizin emeğiniz, karakteriniz ve inancınız sayesinde olacaktır. Eğer gidemezsek, sorumluluk bizimdir.
Ben 1999 yılında, 17 yaşımdayken ilk kez Riva’ya adım attım. O dönem U18 kampındaydık. Başantrenörümüz rahmetli Gündüz Tekin Onay, yardımcısı Osman Denizci idi. Riva’da tek bir kulübe, küçük bir bina ve iki saha dışında neredeyse hiçbir şey yoktu. Köyün içinde ufak bir market vardı, izin olduğunda yürüyerek oraya giderdik. Bugün 2026’ya baktığımızda Riva’da modern tesisler, yatırımlar, genişlemeler, hatta golf sahası bile var. Görüntü güzel. Ama futbola baktığımızda; bahis, şike, Avrupa’daki sonuçlarımız, ligin kalitesi... Maalesef ortada hâlâ ciddi eksikler var. Genç takımlarda da, A takım seviyesinde de; çalışma ortamları, futbola yaklaşım, futbola saygı... Evet, ilgi var. Heyecan var. Taraftar var. Ama sağlam bir temel hâlâ eksik. Eğitim eksik. Düzen eksik. Sistem eksik.
Geçmişe baktığımızda; 2002’de, 2008’de ve 2024’te gelen başarılar... Büyük ölçüde karakterle, takım ruhuyla, cesaretle, iyi niyetle geldi. Ama artık biliyoruz ki bu yetmez. Daha fazlası gerekiyor. Demek istediğim şu: Cesaretli oynayın. Umutla oynayın. Heyecanla oynayın. Ama dengeyi asla kaybetmeyin: Saha dışında mütevazı, alçakgönüllü... Saha içinde ise özgüvenli, cesur ve rakibin karşısında dimdik duran bir takım olun.
Hakan, hatırlıyor musun... O boş A4 defteri takımın önünde vermiştim. “Bunu doldurun” dedik. Ama herkesin doldurduğu gibi değil... Bu defter; bahaneyle değil, karakterle dolacaktı. Ve o gün şunu hep konuştuk: Hikâyeyi siz yazacaksınız. Nasıl hatırlanacağınızı siz belirleyeceksiniz. Bu formayı taşımak isteyen, önce kendini taşıyacak. Saha dışında alçakgönüllülük, saha içinde cesaret... Ve şunu hep konuştuk: Bayrak yükseldiğinde, onun altında büyüyemeyen bu formayı giyemez. Bu takımda olmak isteyen, o bayrağın altında büyümek zorunda. Çünkü burası sadece iyi oyuncuların yeri değil... Burada karakteri olanlar kalır. Ama şunu da biliyorum: Sizde o yürek var. Sizde o karakter var.
Daha dün gibi hatırlıyorum... 2021 Ekim’indeki ilk kampımızı... Nasıl başladığımızı, nasıl büyüdüğünüzü, nasıl olgunlaştığınızı... Arda, Kenan, Orkun, Eren, Barış, Yunus, Kerem, İsmail... Ve burada tek tek sayamadığım tüm kardeşlerim... Hepinizin nasıl geliştiğini, nasıl güçlendiğini görüyorum. Siz de bunun farkındasınız. Yolunuz uzun. Hedef sadece bugün değil. Hedef 2032. Siz bu yolun öncülerisiniz. Sizden sonra gelenler sizin izinizden yürüyecek. Allah yardımcınız olsun. Dualarımız sizinle. Ve unutmayın: Başarırsanız, o başarı sizindir. Başaramazsanız, sorumluluk bizimdir. Ama ben inanıyorum... Bu hikâyeyi en güzel şekilde siz yazacaksınız.
Eski Milli Futbolcu Hamit
Futbol bazen sadece 90 dakikalık bir oyun değildir. Bazen bir ülkenin birikimini, futbol kültürünü ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de yansıtır. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde, farklı liglerinde ve farklı görevlerde çalışan çok sayıda Türk futbol insanı var. Teknik ekiplerde, kulüp yönetimlerinde, scouting departmanlarında, akademilerde, federasyonlarda. Üstelik bu tablo yalnızca erkek futboluyla sınırlı değil; kadın futbolunda kurumsal yapılarda görev alan birçok Türk profesyoneli de bu yapının bir parçası.
TAŞÇI STUTTGART
Almanya'da Serdar Taşçı Stuttgart’ta yönetici olarak görev yapıyor. İtalya’da Gökhan İnler, Udinese’de sportif direktörlük görevini üstlenmiş durumda. Halil Altıntop Augsburg’da, Yıldıray Baştürk Türkiye Milli Takımlar Avrupa Sorumlusu olarak çalışıyor. Bu isimleri bir araya getiren ortak nokta, farklı ülkelerde ve farklı rollerle futbolun en üst seviyelerinde görev almaları. Ama daha önemlisi, hepsinin Türk futbolunu global ölçekte temsil ediyor olması.
BİRBİRİNDEN HABERSİZ VE DAĞINIKLAR
Yıllar içinde şunu net şekilde gördük: Dünyanın dört bir yanında çalışan Türk futbol insanları var, ancak çoğu zaman birbirinden habersiz, kopuk ve dağınık bir şekilde ilerliyorlar. Bilgi, tecrübe ve bağlantılar bireysel çabalarla sınırlı kalıyor. Yaklaşık bir yıl önce bu tabloyu Dr. Erkut Söğüt ile birlikte masaya yatırdık. Erkut bugün Amerika’da, D.C. United’da sportif direktör olarak görev yapıyor ve global futbolun işleyişini her gün sahada deneyimliyor. Yaptığımız sohbetlerde hep aynı noktaya geldik: Türk futbolunun uluslararası alanda daha güçlü bir dayanışmaya, daha sistemli bir iletişime ve birlikte hareket etme refleksine ihtiyacı var. Portekizlilerin, Hollandalıların ve farklı futbol kültürlerinden gelen yapıların bunu nasıl bilinçli ve sürdürülebilir şekilde başardığını gördük. Bizim de benzer bir zemini oluşturmamız gerektiğine inandık. Bu düşünceden International Turkish Football Network doğdu.
TÜRK PROFESYONELLER BİR ARAYA GELİYOR
Bu yapı; ister Türkiye’den çıkıp yurt dışında kariyer yapan, ister yurt dışında doğup büyüyen olsun, global ölçekte futbolda çalışan tüm Türk profesyonellerini kapsayan bir dayanışma ağı. Bir kulüp, ajans ya da resmi kurum değil. Ortak paydası güven, paylaşım ve uzun vadeli düşünme olan bir birliktelik. Amacımız net: Yurt dışında futbolda çalışan Türk profesyonellerini bir araya getirmek. Bilgi ve tecrübe paylaşımını artırmak. Doğru bağlantılar kurmak. Ve Türk futbolunun dünyadaki görünürlüğüne ve etkisine katkı sağlamak. Bugün bu ağın içinde kulüp sahiplerinden sportif direktörlere, yöneticilerden antrenörlere, scoutlardan farklı departmanlarda görev yapan profesyonellere kadar çok geniş bir profil yer alıyor. FIFA ve UEFA’da görev almış ya da görev almakta olan Türk futbol insanları da bu dayanışmanın bir parçası.
KULÜP BAŞKANI DA VAR, SCOUT DA
Bazen bir maçı, bir kupayı sadece skorla anlatamazsın. Biraz durman, bakman gerekir. “Gerçekten ne izledik?” diye sorman gerekir.
Evet, Süper Kupa oynandı.
Evet, Fenerbahçe kazandı.
Buna kimsenin itirazı yok.
Ama ben bu maça bakarken önce şunu düşündüm: Bu maç futbolu ileriye mi taşıdı, yoksa sadece takvimde bir günü mü doldurdu?
BiZ NE KAZANDIK?
Bugün İspanya Süper Kupası Suudi Arabistan’da oynanıyor. Yıllar önce, benim de içinde bulunduğum bir dönemde Türkiye Süper Kupası’nı Katar’a taşıdık. Sonrasında bir Suudi Arabistan tecrübesi de planlandı; belli nedenlerle hayata geçmedi. O detaylara çok girmek istemiyorum. Ama şunu sormadan da geçemiyorum:
Biz kendi ülkemizde, kendi kupamızı bu şartlarda oynadığımızda ne kazanıyoruz?
Değişim, iyi niyet beyanıyla ya da doğru tespitler yapmakla gerçekleşmez. Değişim, mevcut düzenin bazı aktörleri için kayıp anlamına gelir.
Türkiye'de futbolda da toplumda da en çok dile getirilen talep “değişim”. Aynı anda en az konuşulan konu ise bu değişimin maliyeti. Oysa değişim, niyet beyanıyla ya da doğru tespitler yapmakla gerçekleşmez. Değişim, mevcut düzenin bazı aktörleri için kayıp anlamına gelir. Bu gerçeği kabul etmeden yapılan her reform çağrısı eksik, her vizyon konuşması yüzeysel kalır. Bugün Türk futbolunun temel sorunu teknik değildir. Ne tesis eksikliği, ne oyuncu havuzu, ne de bilgiye erişim problemi vardır. Sorun; sorumluluğun dağılması, yetkinin merkezileşmesi ve başarısızlığın kimseye ait olmamasıdır. Karar alan çoktur, sonuç sahiplenen yoktur. Bu yapı içinde sistemler değil, kişiler tartışılır; çözümler değil, gerekçeler üretilir.
ALMANYA BAŞARISIZLIĞI iNKAR ETMEDi
· Karşılaştırmalı bakıldığında tablo daha da netleşir. Avrupa’da sürdürülebilir başarı üreten futbol ülkelerinde değişim, bir tercih değil, bedeli kabul edilmiş bir zorunluluk olarak ele alınmıştır. Almanya, 2000’li yılların başındaki başarısızlığını inkâr etmemiş; federasyon, lig ve kulüpler birlikte yetki ve alışkanlık kaybetmeyi göze almıştır. Altyapı sistemi kurulurken kısa vadeli sonuçlar feda edilmiş, bazı kulüpler sportif olarak gerilemiş, teknik kadrolar değişmiş ama yön değiştirilmemiştir. Sistem kurulmuş, sonuç sonradan gelmiştir.
iSPANYA’NIN UYGULADIĞI MODEL DAHA FARKLIYDI
· İspanya’da ise isimler değil, oyun kimliği merkeze alınmıştır. Teknik direktörlerden önce oyuncu profili konuşulmuş, kulüpler yıldız transfer yerine oyuncu yetiştirmeyi kabul etmiştir. Bu bir dönemsel tercih değil, uzun süreli bir ısrar olmuştur. Bu ülkelerde ortak olan nokta şudur: Değişim isteyenler, önce kendi alanlarında kaybetmeyi kabul etmiştir.
TÜRKiYE’DE HERKES KAZANMAK iSTER
Bu adımları; Türkiye’yi temizleme iradesinin, hukukun üstünlüğünü güçlendirme ve geleceği daha sağlam temeller üzerine kurma arzusunun bir göstergesi olarak görüyorum. Kurallara uymayan, sistemi kötüye kullanan, toplumun güvenini zedeleyen herkesin hukuk önünde hesap vermesi gerektiğine inanıyorum. Bu konuda devletin kararlılığını desteklemekten hiç çekinmem. Ancak insanı asıl düşündüren soru şudur: Biz bu süreci nasıl konuşuyoruz, nasıl anlıyor ve nasıl yönetiyoruz?
BiLGiYE ULAŞMADAN YARGIYA VARIYORUZ
· Bugün ne yazık ki meselelerin içeriğine yeterince odaklanmıyoruz. Olayları anlamaya çalışmadan, dosyaların özüne inmeden, bilgiye ulaşmadan yargıya varıyoruz. Tartışmalar çoğu zaman bilgiyle değil, duygularla ilerliyor. Oysa adalet; sakinlik ister, sabır ister, derinlik ister. Bir diğer önemli sorun ise yargı kültürünün renklere göre şekillenmesi. Aynı olay, farklı isimler ya da farklı aidiyetler söz konusu olduğunda bambaşka tepkiler doğabiliyor. Oysa adaletin rengi olmaz. Hukuk; taraftarlıklara, yakınlıklara ya da duygusal reflekslere göre değil, ilkelere göre işlemesi gereken evrensel bir değerdir. Bunu başarabildiğimiz ölçüde toplum olarak güçleniriz.
HATA, YARADILIŞIMIZIN BiR PARÇASIDIR
· İnsanoğlu hata yapmaya müsaittir. Bu, yaradılışımızın bir parçasıdır. Eksiklerimiz olur, yanlışlarımız olur. Ahlak tam da burada anlam kazanır. Çünkü ahlak; yalnızca cezayı savunmak değil, adalet uygulanırken insan onurunu, dili ve ölçüyü koruyabilmektir. Toplumsal olarak en büyük eksiklerimizden biri de anlayış ve aydınlatma kültürüdür. Bilgilendiren, sakinleştiren ve düşündüren bir dil yerine; çoğu zaman ayrıştıran, aceleci ve sert bir üslup hâkim. Oysa güçlü toplumlar, neye neden tepki verdiğini bilen toplumlardır. Aydınlatılan toplumlar sağduyulu olur; sağduyulu toplumlar ise adaleti ayakta tutar.
SÜKÛNETiN DEĞERi VE ORANTI MESELESİ
· Bu noktada son dönemde sıkça karşılaştığımız bir başka tablo üzerinde de durmak gerekir. İş dünyasından, siyasetten, sanat dünyasından ya da toplumda örnek gösterilen bazı isimlerin ifadeye çağrılması, çoğu zaman hukuki çerçevenin dışına taşan bir tartışma ortamı yaratabiliyor. Oysa ifade vermek, hukuki bir süreçtir; ne suçtur ne de peşinen bir hüküm anlamına gelir.
SAKiN, ÖLÇÜLÜ VE AÇIKLAYICI
Ve yıllar geçtikçe bir şeyi daha iyi anladım: Futbolda yaşanan hiçbir şey yalnızca futbolla ilgili değildir. Toplumda ne yaşıyorsak, futbolun içinde de onu görürüz. Bugün tartıştığımız bahis ve şike meseleleri de aslında bunun yansımasıdır. Çünkü sahada olan, dışarıdaki hayatın - baskının, sabırsızlığın, ekonomik zorlukların ve hızlı kazanç arzusunun - küçük bir aynasıdır.
HERKESİN ORTAK NOKTASI
Futbol herkesin ortak noktasıdır; sokakta, kahvede, evde, okulda... Bu yüzden yaşanan en küçük kırılma bile büyük bir yankıya dönüşür. Eğer toplumda güven zayıflıyorsa, sabırsızlık artıyorsa, kısa yoldan kazanma kültürü öne çıkıyorsa veya ilişkiler liyakatin önüne geçiyorsa futbol da bu ortamdan etkilenir. Dolayısıyla bu sorunları yalnızca spor dünyasına indirgemek eksik olur; mesele daha derin bir kültür problemidir.
'BURASI TÜRKİYE AKILLI OL' DEDİLER
bu süreçte beni en çok üzen şey, geçmişte aynı masaya oturup toplantılar yaptığımız, fikirler paylaştığımız bazı insanların bugün bu tartışmaların içinde geçmesiydi. Zaman zaman bazı başkanların tecrübemizi, birikimimizi ve eğitimle, stratejiyle ortaya koyduğumuz önerileri görmezden geldiği oldu. Basında da kazandığımızda “büyükler konuşsun”, kaybettiğimizde ise “Hamit konuşur, malzeme çıkar” yaklaşımını gördüm. Hatta sık sık şu uyarıyı duydum:
“Burası Türkiye... Akıllı ol, iyi pozisyon al, demeçlerini ona göre ver.”
BİTTİĞİ İÇİN ÜZÜLME, YAŞANDIĞI İÇİN SEVİN
Ama bu tarz roller, oyunlar, başkalarını suçlama kültürü bana hiçbir zaman yakın gelmedi. Ben samimiyete ve iyi niyete inanıyorum. (Gülerek söyleyeyim: Güzel bir tecrübe oldu tabii... Çok şey öğreten bir tecrübe.) Bu noktada Kolombiyalı yazar Gabriel García Marquez’in sözünü hep hatırlarım: “Bittiği için üzülme, yaşandığı için sevin.” Bugün takımın içinde olmasam bile, o yapının kurucularından biri olmak hâlâ güzel bir duygu.
Bu hafta Türkiye’de yine büyük bir derbi oynanacak: Fenerbahçe-Galatasaray. Derbiler yalnızca üç puan için oynanmaz; hafıza, kültür, rekabet, kimlik ve duygular sahaya çıkar. Bu nedenle bu karşılaşmayı sadece 90 dakikalık bir maç olarak görmek büyük bir eksiklik olur. Bizim coğrafyada futbolun anlamı başkadır. Galatasaray-Beşiktaş, Galatasaray-Trabzonspor, Fenerbahçe-Galatasaray derbileri birer spor müsabakasından çok daha fazlasıdır. Taraftar, renkleri sadece takım için değil, kendisi için taşır. Bu tutku değerlidir; ancak bazen ölçü kaybedildiğinde coşkunun yerini öfke, esprinin yerini hakaret, rekabetin yerini ise nefret alıyor. İşte tam da bu noktada futbolun ruhu zarar görüyor. Çünkü hakaretle değil, saygıyla büyüyen rekabet kalıcıdır.
EL CLASICO DÜNYANIN İZLEDİĞİ BİR FUTBOL VİTRİNİ
Futbol kariyerimde Türkiye’nin yanında Almanya ve İspanya’da da büyük derbilerin içinde oldum. Schalke-Dortmund, Bayern-Dortmund, Schalke-Bayern derbilerinde tribünler tutkuluydu ama saygı hep vardı. İnsanlar aynı metroya binip, aynı sokaktan geçip maçtan sonra evine dönebiliyordu. Provokasyon değil, futbol konuşuluyordu. İspanya’da Real Madrid-Barcelona ve Real Madrid-Atletico Madrid maçlarının duygusu ise bambaşka. O maçlarda sadece takımlar değil, kültürler ve kimlikler sahadaydı. Ama tüm bu rekabetin sonunda kazanan sadece skor değil, marka değeri ve futbolun seviyesi oluyordu. Bu yüzden El Clasico sadece bir maç değil, dünyanın izlediği bir futbol vitrini haline geldi.
BİZİ HALA GÜNÜ KURTARMA ANLAYIŞI HAKİM
Bugün bir gerçek daha var: Sezonun ne kadar yorucu olduğu ortada. Özellikle Avrupa’da iyi kurulmuş, doğru planlanmış takımlara karşı zorluk çekiyoruz. Çünkü onlar sadece saha içinde değil, saha dışında da güçlü. Bizde ise hâlâ günü kurtarma anlayışı hâkim. Finansal tabloya girmek istemiyorum; çünkü girdikçe insanın içi acıyor. Ancak konuşmazsak düzeltemeyiz.
PERFORMANSI KARAKTER VE SORUMLULUK BELİRLER
Oyuncularımıza gelince... Bu oyunu hepimiz çocukken toprağın üzerinde, beton zeminde, kimi zaman çıplak ayakla sevdik. O zaman aklımızda para, prim, kontrat yoktu. Sadece futbol vardı. Bu ülkede forma giyen herkesin bunu hatırlaması gerekiyor. Çünkü performansı belirleyen şey para değil, karakter, tutku ve sorumluluktur.
LİDERLİK DEĞER OLUŞTURMAK, KÜLTÜR İNŞA ETMEKTİR