Kadınların rahatça sokakta dolaşabilmesi neye bağlı?

Sabri Çelebi. Gezi olayları sırasında sokağa palayla çıktı. Palayla göstericilere saldırdı. Bir kadını sırtına tekme atarak yaraladı.

Bir polisi de elinden yaraladı. Yakalandı ve hemen serbest bırakıldı. Yurtdışına gitti. Serbest bırakılma kararına itiraz edildi, Türkiye’ye dönünce yine yakalanıp serbest bırakıldı. Soruşturma kapsamında dava açıldı. İçinde emniyet müdürünü elinden yaralama, görevli memura direnme, memura karşı bıçakla yaralama ve o kadını yaralama suçlarından 27 yıl istendi. Gezi’deki kadını yaralamak suçundan 9000 TL ceza ile yırttı. En son Libyalı bir işadamını tehditten tutuklandı.

Abdullah Çakıroğlu. Tam tamına 1 yıl önce otobüste hemşire Ayşegül Terzi’nin yüzüne şort giydi diye tekme attı. Sosyal medya görüntüleri sayesinde yakalandı. “İslam’a uygun davrandım, şimdi olsa yine yaparım” diye demeç verdi. Elli kere serbest bırakıldı, elli kere tekrar yakalandı. Serbest bırakan hâkimlerden birini sonradan HSYK ihraç etti ve ardından aynı hâkim gözaltına alındı. Sonunda Abdullah Çakıroğlu medya, kamuoyu baskısı ve kadınların tepkisiyle 3 yıl 10 ay ceza aldı. Cezada indirim ve ertelemeye gidilmedi.

Ercan Kızılateş. 14 Haziran’da Pendik’te minibüste, ramazan ayında şort giydi diye üniversite öğrencisi Melisa Sağlam’a yumrukla saldırdı. Olay kamera kayıtlarına geçti. Melisa Sağlam darp raporu aldı. Saldırgan 3 gün sonra yakalandı, mağdure tarafından teşhis edildi. Emniyet serbest bıraktı! “Kadınların bu şekilde giyinmesi nefsi tahrik ediyor” diye kendini “savunmuştu”. Bir de üstelik Melisa Sağlam’dan şikâyetçi olmuştu! Başsavcılık tepkiler üzerine tekrar gözaltına alınması için talimat verdi. İlginç ama saldırganın zaten o esnada bambaşka bir konu sebebiyle, “Vergi Usul Kanunu’na muhalefet” suçundan Metris Cezaevi’ne gönderilmiş olduğu ortaya çıktı! Sonuç olarak dün, 3 yıl 4 ay hapis cezası aldı.

Ha ne oldu? Yattığı süre göz önüne alınarak tahliye oldu.

Şimdi, ben hukukçu değilim. Ama bu üç davadan yargıyla ilgili çıkardığım sonuçlar şunlar:

Polisi yaralamak, silahla gezmek, Vergi Usul Kanunu’na muhalefet, işadamını tehdit. Bunların hepsi öyle böyle cezasını buluyor. Ve bu çok iyi.

Ama şort giyen bir kadınsanız, mümkünse korumayla filan dolaşın!

Zira bu sebeple durup dururken bir sapık size saldırırsa, o görüntülerin bir şekilde kaydedilmesi, etrafta şahitler olması ve ifade vermekten korkmamaları, adamın yakalanması, emniyettekilerin “Kadın da şort giymiş sonuçta, adam haklı beyler” dememesi, hâkimin HSYK’dan ihraç edilmiş, edilmek üzere ve/veya gözaltına alınabilecek şaibeli bir hâkim olmaması lazım. Ayrıca medyanın, kadın örgütlerinin, eşin dostun, sağlam bir avukatın desteği lazım. Zaman lazım. Adam arkası sağlam, belalı bir tipse, size birkaç bodyguard lazım. Sonra 3 yıl küsurluk güzel bir ceza alırsa, indirimin, paraya çevirmenin, “1 ay yattı yeter işte yahu” filan durumlarının da olmaması lazım.

Bunların hepsi lazım ki, şorta, mini eteğe, başörtüsüne, şuna buna gıcık olan birtakım insanlar yüzünden, kadınlar sokakta dolaşmaktan korkmasın.

Özetle evet, adalet herkese, her zaman, hatta sadece sokağa çıkıp yürümek, otobüse binmek için bile lazım.

Vergi Usul Kanunu’na muhalefet edenin hemen hapsi boylaması güzel, ona lafım yok.

Ama adalet o kadar net ve objektif olsa ki, kadınlar da keşke özgürce sokakta dolaşabilse yani. O da önemli. Bir zahmet.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Medya nedir ne işe yarar?

GEÇTİĞİMİZ haftalarda ABC News’taki bir silah tanıtımında cep telefonuyla çekilen görüntülerini “Türkiye’nin Suriye’deki saldırıları” başlığı altında şaşkınlıkla izledik. Şık bir hareketle foyaları ortaya çıkarıldı, özür dilemek zorunda kaldılar.

Geçtiğimiz gün ise CNBC, Pompeo’nun röportajındaki açıklamasının bir bölümünü keserek başlığı “ABD Türkiye’ye karşı askeri harekâta hazır” şeklinde geçti. Oysa orijinal kayıtta muhabir “ABD, Türkiye ile savaşır mı” diye soruyor, Pompeo “What?” diye cevap veriyor. Bunun üzerine muhabir soruyu “O bölgede savaşa girer mi” diye değiştiriyor ve “Bu ihtimalin olmadığını söyleyemeyiz” yanıtını alıyor.

ABC News ve CNBC’nin prestijini fena halde düşüren, güvenilirliklerini (üstelik de çok önemli uluslararası konularda) düpedüz sorgulatan olaylar bunlar. Son günlerde yabancı basından örnekler çoğaltılabilir.

Bizim medyadan ise örnek bile vermiyorum. Uzun yıllardır bir kısım şerefli yazar ve kurum hariç, objektif hatta doğru dürüst haber veren gittikçe azaldı.

Belki bu vesileyle, yani yurtdışı medyada haksızlık, çarpıtma ve yalan haberleri görüp bu kadar tepki vermişken kendimize dönüp bakma zamanıdır. Belki medyamızın “titizlik” zamanıdır. Türkçe kullanımından sorumluluk almaya, tarafsızlıktan iyi muhabir yetiştirmeye, magazin ve slogandan kurtulup gerçek haberciliğe, bilgiye dönme zamanıdır.

Gerçi belki bu gidişatta medya okuyucusunun-seyircisinin de suçu vardır, bilinmez.

Misal, pazar akşamı Fatih Altaylı, bana göre şu anki en önemli gündemimiz Marmara depremi konusunda tarihi bir program yaptı. Celal Şengör’le birlikte dünyanın en önemli 3 yer bilimcisi, 3 yabancı bilim adamı, aynı stüdyoda beklemekte olduğumuz depremi konuştular. Benim mantığıma göre o akşam, hatta takip eden günlerde gündemin bu olması gerekirdi. Twitter’da programla ilgili TT’lerden, ana haber bültenlerinde bu sohbetten yapılmış alıntılardan geçilmemesi lazımdı. Ne yazık ki öyle olmadı, belki birebir hayatımızı ilgilendiren en doğru, en kıymetli bilgiler o programı saatinde seyredenlere ve benim gibi tee sabah 3’teki tekrarını bekleyenlere ulaştı sadece.

Kültür dünyamızın, bilgi akışımızın gidişi gidiş değil!

Bilimden, bilgiden, gerçek veriden, doğru habercilikten uzaklaştıkça bir

Yazının Devamını Oku

İletişim trol beslemek değilmiş demek!

En son New York’ta kalabalık bir Amerika’da yaşayan Türkler grubuyla yemek yediğimde ateşli ateşli konuşmuştuk bunu:

“Ülkemiz Amerika’da tanınmıyor, bırakın uluslararası ilişkilerdeki tezlerini, mutfağını, turizmini bile hakkıyla anlatamıyor. Bizim yurtdışında sağlam bir network’ümüz yok, başka milletler, başka halklar gibi güçlü bir diyasporamız yok, özellikle Amerika’daki Türkler belki az sayıda ve dağınık diye. Ama her şekilde organize olmak, birbirimizi tanıyıp bağlantıyı kesmemek, ülke için bir ses olmak lazım” demiştik.

Maalesef yıllar önce dış işlerimizin bir kısmı “monşer” diye aşağılanan kalifiye insanlardan alınıp FETÖ’cülere teslim edildiğinden, şimdi, temizlik sonrası ancak kendini toparlamaya çalışıyor. Gerçi ben hayatım boyunca Türkiye’nin kendini mükemmel anlatıp tanıttığı bir “uluslararası halkla ilişkiler” dönemi de hatırlamıyorum pek. Olsa olsa diplomatik münasebetlerin daha ustaca ve ehil insanlarca yürütüldüğü zamanlar olmuştur. Ama bizim “dünyayla iletişim kapılarımız” her zaman duvardır.

Ha son yıllarda iletişime para ve enerji harcanmadı mı?

Harcandııı. Hem de nasıl. Mesela sosyal medyada. Ama yurtiçinde. Küfürbaz troller ve trolbaşı bazı gazetecilerle!

Beslenip büyütülen, maaşa bağlanan bu hakaretçi, iftiracı insanlar belki ülkeye en büyük zararı verdiler. Organize edilip sanatçıları, aydınları, siyasetçileri hedef aldılar. Türlü yalanla, hedef göstermeyle, sövgüyle, en ufak eleştiriye “vatan hainliği” damgası yapıştırıp farklı partilere oy veren vatandaşları birbirine karşı bilediler! Şiddeti körüklediler. Haysiyet cellatlığı yaptılar. Kutuplaştırdılar. Nihayetinde o kadar para, vakit ve enerji milleti birbirine düşman etmeye harcanmış oldu! Hâlâ da devam ediyorlar.

Oysa bu kadar zaman, Türkçe yazmayı, cümle kurmayı bile bilmeyen, zekâsız, küfürbaz, sahte isimli, sahte lakaplı, düşmanlık, ayrımcılık körükleyen binlerce trol yerine, 20-30 iyi eğitimli, bilgili, yabancı dil bilen, aydınlık yüzlü, her anlamda Batı’nın dilinden konuşabilecek siyaset ve iletişim uzmanı görevlendirilseydi... Onlarla sadece dini referanslara değil, Batı halklarının da paylaşabileceği evrensel değerlere dayanan tezler, cümleler üretebilseydik... Akademisyeninden gazetecisine diyasporamızı bu ehil ekiplerle güçlendirebilseydik... Muhtemelen şu an yabancı basınla ilişkimizle, uluslararası sosyal medya gücümüzle, terörle mücadele ve kendi sınırlarımızı koruma meselemizi (tüm taraflılık ve önyargıya, yalana dolana karşın) daha iyi anlatabilirdik.

Günlerdir Gülnur Aybet’i konuşuyoruz. Onun verdiği röportajları izlerken içim ferahlıyor. Tek başına iletişim ordusu gibi. ABC kanalının sahte haberini ortaya çıkarıp bunun iletişimini yapan ekiplere de binlerce teşekkürler. Böyle daha çok insan ve ekibimiz olsaydı ve bu kişiler yıllardır Batı medyasıyla iletişim halinde, tanınan, anahtar isimler olsaydı... Heyhat.

Vatandaşına çamur atan trolleri organize etmekten oraya sıra gelmemiş demek ki...

Yazının Devamını Oku

Deprem konusunda moral bozucu önerilerim

Günlerdir televizyonları takip ediyorum ve depremden 48 saat sonra yine depremin neredeyse unutulmasını alkışlıyorum! Sallandığımız günün akşamı birkaç önemli program seyrettim, bilgi veren söyleşileri ümitle takip ettim, her yerde “Artık siyaset değil, deprem konuşulsun” dendi filan. Ama bu “artık” 24 saat sürdü! “İmamoğlu deprem toplantısına davet edildi mi edilmedi mi, bu konuda kim ne dedi” polemiği inanın Marmara depreminde hepimizin hayatını kurtaracak, bize felaket sonrası yaygın gıda, içme suyu, barınma ve sağlık hizmeti verilmesini sağlayacak bir tartışma! Yangın var diye bağırasım var, ama daha kötüsü, deprem var!

Aslında iyi tarafından bakarsak, arkadaş bize bir şey de olmaz ha! Yani depremden sağ çıkarsak 100 yaşına kadar yaşayacak gamsızlık, tasasızlık, hızlı unutma ve günlük dedikodu-entrika-siyasi çekişme motivasyonu bizde mevcut! Bu da bir tür terapi biçimi herhalde.

Öte yandan bu şehirde yaşayan herkesten, korku değil ama soğukkanlı bir gerçekçilik rica ediyorum. Gerçekçi olun, binanızı kontrol ettirin ve güvenli değilse derhal taşının! “Belki 5 sene sonra olur yea” tavrı aptalca, ayrıca deprem 20 sene sonra bile olsa geceleri uykusuz kalmaya değmez. Sadece evinizin değil, işyerlerinizin, okullarınızın güvenliğini sorgulayın. Yaşadığınız binalarda deprem sırasında ne yapılacağını, işbölümünü planlayın.

Kendi hesabıma geceleri mışıl mışıl uyuma terapim, hayatımın çoğunun geçtiği binaların depreme dayanıklı olup olmadığını öğrenmek. Ev ve set için bu kontroller profesyoneller tarafından yapılmış, güvendeyiz gibi görünüyor. Ama Twitter’da siyasi çekişme takip etmediğimiz zamanlarda vatandaş ve medeni insan olarak yapmamız gereken başka şeyler var:

İlk yardım öğrenelim, öğretelim. Bize lazım olmasa da bir hayat kurtarabilir, en azından deprem kaynaklı bir ev kazasında sağlık çalışanlarını ufak tefek çizikle, yaralanmayla, tansiyon düşmesiyle meşgul etmeyiz. Eve ve arabaya ilk yardım seti koyun.

Hele afet ve acil durum eğitimi alırsanız, hayat boyu güvende ve bir de kahraman olacağınızı unutmayın! Her gün spor salonlarında, sokaklarda, havalı “coffee zincirlerinde”, nargile kafelerde gördüğümüz kapı gibi, çakı gibi arkadaşlardan böyle hareketler bekliyoruz!

Bina-zemin çok sağlam olabilir ama illa sallanacak. Üzerinize kütüphaneydi, dolaptı, şamdandı, vazoydu, bir şeylerin düşmesiyle yaralanmayın. Dolapları duvara sabitleyin, raflara ağır şeyler koymayın, avizeleri sağlamlaştırın. Bir internete yazıp bakın, depremde ev kazası ihtimalleri ne.

Raflar dolaplar da tamamsa, yapacağınız en iyi şey deprem sonrası 1-2 hafta o evden çıkmayabileceğinizi düşünüp plan yapmak. Zira trafik kilit, sokaklar kapalı, etraf can pazarı olabilir. Evde içme suyu stokunuz, ilaçlarınız, paketli gıdanız, radyonuz olsun. Muhtemelen elektrik kesileceği için fenerdi, ışıldaktı, yedek pildi kenara koyun. Bankamatiklerin, pos makinesi için hatların durumu belli olmayacağından bir miktar nakit para da bulunsun.

Yakınlarınızla iletişim için bir yöntem bulun.

Yazının Devamını Oku

‘Gamsız ve öfkeli!’

Bir senarist olarak insanların sokakta konuştukları, ruh hali, şikâyetleri, duyguları elbette beni çok ilgilendiriyor.

Onun için Spectator Index’in farklı ülkelerle ilgili yaptığı “duygu durumu” anketlerini yudum yudum içiyorum!

Spectator Index’in kriterleri biraz tartışmalı elbette. Her anket kaç kişilik bir denek grubuyla yapılıyor, taraflı mı, veriler manipüle ediliyor mu bilinmez. Ama bu hafta iki istatistik ilgimi çekti.

Birincisi, farklı ülkelerden “Önceki gün öfke hissettim” diyenlerin yüzdesi.

İran yüzde 43’le birinci sırada, Türkiye ikinci, yüzde 40 çıkmış. Birinciliği kaçırmamızı esefle kınıyorum! Sokakta herkes “Sen bana yan mı baktın” şüphesiyle birbirinin boğazına sarılmaya hazırken, İran ne hakla bizden gergin oluyor? Bu ankette altımızda kalan ülkeler yüzde 38’le Pakistan, 30’arla İtalya ve İspanya diye gidiyor. Sonrasında Hindistan, Suudi Arabistan, Nijerya var. Önceki gün öfke hisseden İngilizlerin oranı sadece yüzde 14. Soğukkanlı tiplerdir, olabilir. Fakat Meksikalıların yüzde 8 olması şaşırttı. Arkadaş Trump’a bile mi öfkelenmiyorsunuz? Ben bile kızıyorum duvar muvar işine, bu ne gevşeklik? Ayrıca suç oranı hiç fena olmayan bir ülkedir, öfkelenmeden, kızmadan, can sıkıntısıyla mı işleniyor bu suçlar?

İlgimi çeken ikinci istatistik ise “Önceki gün endişe hissettim” diyenlerin ülkelere göre yüzdesi. En endişeliler yine İranlılar, yüzde 59. Onları 57 ile Brezilyalılar takip ediyor. Bunlar tamam ama tuhaf biçimde İtalyanlar 52 ile üçüncü. Bangladeş onların arkasında. Sonra yine tuhaf biçimde araya İspanyollar giriyor. Hindistan, ABD, Endonezya, Kanada, Pakistan Fransa diye endişe listesi azalarak devam ediyor. Şahane bilgi ise şu: Türkiye, İngiltere’nin, Almanya’nın filan da altında yüzde 31’le oldukça az endişeli, tasasız bir biçimde 16. sırada!

İşte demek ki yılların  “Hayırlısı olsun”u, “Allah sağlık versin”i, “Her şey nasip kısmet”i, “Anda kal”, ne bileyim “Evrenle bir bütün ol”, “Kendini akışa bırak” filanlarla benzer ana fikirde, ama çok daha etkili endişe savıcı kadercilik cümleleri. Bunlara yaslanmışız, kızgınlığa faydaları yok ama strese tasaya birebirler!

Büyük Ev Ablukada’nın bir şarkısında “Mutsuzum ama keyfim yerinde” diye bir laf var. Spectator Index’i ciddiye alırsak, Türk insanının şarkı sözü de “Kızgınım ama içim ferah” veya “Öfkeliyim ama huzurum yerinde”!

Tabii sadece “Her iş olacağına varır, su akar yolunu bulur” felsefemizden değil,

Yazının Devamını Oku

Ağlarsa anam ağlar...

1974 Temmuz ayı. O esnada 18 yaşında bir milli voleybolcu olan abimin de içinde olduğu takım, bir Balkan ülkesindeki maçtan gece yarısı uçakla dönecek. Tam Kıbrıs Barış Harekâtı gecesine denk gelmiş. Gündüzden evlerin lambalarının söndürülmesi ve siyah kâğıtla kaplanması gerektiği söylenmiş. “Karartma var” deniyormuş buna. Bir yandan savaş uçakları kalkıyor, bir yandan annem eli ayağı titreye titreye uçakla karartma olan bir şehre dönecek 18 yaşındaki oğlunu bekliyor. Abim sağ salim geliyor ama kim bilir o gece ve sonrasındaki günler kaç anne evladını şehit verdiği için gözyaşı döküyor.

1970’lerin sonu. Okullarda, sokaklarda o kadar çok sağ-sol çatışması var ki annem üniversite öğrencisi oğlu ve kızı için sürekli diken üstünde. Zorla sınıfça yürütülüyorlar, çatışmalardan kaçmaya çalışırken birkaç arkadaşları yaralanıyor, biri hayatını kaybediyor, tesadüfen ablamla abime bir şey olmuyor. Ama o yıllarda kayıplar da ağlayan anneler de sayısız.

Yarın 12 Eylül bak. 30 yıl önce, o çatışmalar sonunda başlayan karanlık bir dönem içinde farklı siyasi görüşlerden yine çok anne ağlıyor çocukları için.

Ben üniversiteye geliyorum, hafta sonları en çok vakit geçirdiğimiz yer Beyoğlu. Galatasaray’da Cumartesi Anneleri var. Biz büyüyoruz, onlar yıllarca orada kayıp çocukları için oturup gözyaşı döküyor.

Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında milli maçtan dönen abimin çocukları üniversite yaşına gelmiş, bu sefer onların yaşıtı Ali İsmail’lerin anneleri ağlıyor.

Eren Bülbül ise yaşasaydı, bugün abimin o gece sağ salim maçtan döndüğü yaşta, 18’inde olacaktı. Oysa Eren artık yok, annesi belki hâlâ ağlıyor. 

Kadınlar, genç kızlar öldürülüyor. Kimi şu giysiyi giydiği, kimi gece sokakta olduğu, kimi kocasına karşı geldiği, kimi boşanmak istediği için. Cenazelerde en çok, kimisi kucaklarında torunlarıyla anneler ağlıyor.

Neredeyse kendimi bildim bileli oğlu askerlik yaşına gelen her anne, askerlik yeri belirlenirken Doğu’daki terör yüzünden kalp çarpıntıları geçiriyor. On yıllardır şehit anneleri ağlıyor, içimiz parçalanarak seyrediyoruz. Bu hafta da çocukları PKK tarafından zorla dağa götürülen anneleri konuşuyoruz. Kimisi 15-16 yaşındaki çocuklarını geri istiyorlar, onların da gözü yaşlı.

Yine bu hafta İstiklal Caddesi’nin göbeğinde İTÜ Elektrik Mühendisliği mezunu, müthiş başarılı, parlak,

Yazının Devamını Oku

Kim kime emanet?

Marie Curie 1867’de doğdu, radyoaktivite konusunda çalıştı, radyum ve polonyum elementlerini buldu. Radyolojinin kurucusu sayılır. Hem kimya hem fizik dalında iki ayrı Nobel Ödülü kazandı, tarihte iki Nobel alan ilk kişidir. (Bu arada sonradan kızı da kimya dalında Nobel ödülü aldı.)

Ada Lovelace matematikçi, 1815-1852 arasında yaşadı, dijital bilgisayarın atası denilebilecek alet için aritmetik işlem programının tasarlayıcısıdır, bu yüzden ilk bilgisayar programcısı sayılır.

Rosalind Franklin 1920-1958 yılları arasındaki kısa yaşamında DNA’nın yapısını aydınlattı; virüs, kömür ve grafitin moleküler oluşumlarının anlaşılmasını sağladı.

Bu üç kadın, bazı kaynaklara göre dünyanın en önemli 10 bilim insanının arasında sayılıyor. İlginçtir ilk iki isim hiç oy kullanmadılar, çünkü bilim dünyasında yeri yerinden oynattıkları yaşam sürelerinde bu gezegende kadınların seçme ve seçilme hakkı bile yoktu! Rosalind Franklin ise doğmadan ancak iki yıl önce İngiltere kadınlara seçme seçilme hakkını verdi. Komşu Fransa’ya bu hak 1940’ta, İsviçre’ye ise Franklin’in ölümünden 13 yıl sonra gelecekti.

Üç bilim insanı da sadece kadın oldukları için göz ardı edilme, ciddiye alınmama, hakkında dedikodu çıkarılma, ödül verme-vermeme kavgası gibi sıkıntılarla uğraştılar. Her kadın gibi akıntıya karşı kürek çekip başardılar. Ve bu itip kakılmalara, çelmelere rağmen tarihin ilk bilgisayar programının atası, hâlâ kullandığımız kanser tedavisinin başlangıç noktası, ilk DNA ve virüs çözümlemesi bu kadınlara “emanet”ti!

Son günlerde konuştuğumuz kadın cinayetlerinin sebebi elbette erkeklerin bakış açısıdır. Kültüreldir. Söz konusu kadınları hırsızlar, düşman ülkenin askerleri, mafya, aralarında husumet olan kadınlar filan öldürmüyor ki. Kocaları, eski kocaları, eski nişanlıları, sevgilileri, babaları, abileri öldürüyor! Mesele: “Sen ne hakla benim istemediğim, izin vermediğim, hoşuma gitmeyen bir şey yaparsın”!

“Ne hakla?” Anahtar cümle budur.

Ülke yönetiminde seçmen olma, oy atabilecek kadar insan yerine koyulma “hak”kını kazanmasının üzerinden sadece 100 yıl geçmiş-geçmemiş bir cinsin geldiği yeri, parlak başarılarını; iş gücüne, medeniyete, bilime, sanata katkılarını filan burada anlatmayacağım. Çünkü bakınız, anlamak istemeyen de anlamıyor. Hâlâ “Niye daha az kadın filanca var” gibi sorular soruluyor. Size rağmen, zihniyetinize rağmen yine çok var!

Bırakın bilimi, tıbbı, devlet yönetimini, iş dünyasındaki fişek gibi girişimci kadınları filan. En basit, en güncel örnek: Hâlâ “Kadın mizahçı yok, kadından komedyen olmaz” diyen adam var buralarda. Adile Naşit’ten Ayşen Gruda’ya, o kuşağın mizah devlerine zaten büyük saygısızlık ve Perran Kutman’dan Demet Akbağ’a isim saymaya kalksak sayfalara sığmaz da bendeniz deve gibi 1.75 boyumla yıllardır her hafta televizyonda, sinemada hem yazıp hem oynuyorum, milyonlarca seyirci yıllardır gülüyor, onu da mı görmedin?

Yazının Devamını Oku

Gelecekte neler olacak?

GELECEKTE de bugün olduğu gibi para değil, meyve sebze yiyeceğiz.

Gelecekte de o meyveler sebzeler raflardan değil, ağaçlardan toplanacak.

Gelecekte de balları gıda endüstrisi değil, arılar yapacak.

Gelecekte de sütü nükleer santrallardan değil, ineklerden sağacağız.

Gelecekte de yumurtayı inşaat sektörü değil, tavuklar yapacak.

Gelecekte de çocuklarımıza beton harcı değil muhallebi, inşaat demiri değil pirzola yedirmek isteyeceğiz.

Gelecekte de deniz kenarında pet şişeleri değil; kalamarları, karidesleri pişirip yiyeceğiz.

Gelecekte de suyu AVM’lerin yürüyen merdivenlerinden değil, derelerden içeceğiz.

Gelecekte de çocuklarımızın eline yesinler diye altın külçesi değil, ekmek vereceğiz.

Yazının Devamını Oku

Neden gidiyorlar?

KAFAMI son yıllarda çok kurcalayan bir konu bu. Bu ülkede doğmuş, büyümüş bir insanın başka bir memlekette hayat kurma, geleceğini orada görme sebebi ne olabilir?

Yokluk-yoksulluk sebepli göçmenlik olabilir, aşk olabilir, çok avantajlı bir iş teklifi olabilir, Türkiye’de çalıştığı sektörde iş bulamayıp gitmek olabilir, bizde olmayan bir alanda uzmansanız (sözgelimi ejiptologsanız) olabilir, bu ülkede bir suç işlediyseniz kaçmak için olabilir; ender de olsa başka bir ülkenin doğasına, kültürüne, yaşam tarzına vurulmak (Hindistan’a yerleşip kendini yogaya vermek gibi) olabilir, yüksek bir bilim adamıysanız imkân yetersizliği ya da başka ülkenin o konudaki istisnai imkânları olabilir.

Bunlar yıllardır bilinen, görülen sebepler. Siyaset sebebiyle özgür hissetmemek de 12 Eylül döneminde ve sonra da gördüğümüz başka bir sebep örneğin. 

Ama son yıllarda ortaya çıkan, belki hepsinden daha vahim başka bir sebep var.

Çevremdeki iyi yetişmiş gençlerin endişelerine, Amerika’da karşılaştığım başarılı Türklerin görüşüne bakarsak artık bizim ülkemizde “hak eden insanın hak ettiği yere gelemeyeceği” korkusu büyümekte! Alın size yepyeni bir beyin göçü sebebi!

Ki belki ekonomik sıkıntılardan, yaşam standardının düşüklüğünden, işsizlikten, yani yıllardır gördüğümüz “gurbet” sebeplerinden en korkuncu da bu!

“Ben şuralarda okudum, şu konuda uzman oldum ama Türkiye’de benim onda birim kadar kalifiye olmayan, sadece birinin yakını veya siyasi otoriteyle bağlantılı bir genç benim pozisyonumu çalacaktır” bu endişeyi özetleyen cümle.

Bu devletin öğretmeninden mühendisine parlak, yetişmiş insanlara ihtiyacı var. Oysa o parlak ve yetişmiş insanların, devlet tarafından tercih edileceklerine hiç inançları yok! Devlete alımların artık objektif sınavlar değil (yaşam tarzı, siyasi görüş ve dindarlık derecesi üzerine soruların yer aldığı) mülakatlarla yapıldığı bir sisteme dönüşüyoruz. Bu endişeyi yersiz bulabilir miyiz?

Özel sektöre gelince, devletin-hükümetin artık burada da daha müdahaleci ve etkin olduğuna, fırsat eşitliğinin eskisi gibi olamayacağına dair bir korku var.

Yazının Devamını Oku

Buradan bakınca...

New York’tayım ve her zamanki gibi oyunlara gidip, kitaplar okuyup, gösteri dünyasıyla ilgili dergileri filan takip ettiğim için fena halde heyecanlıyım.

Sokaklarda dolaşıyorum, etraftakilere kulak misafiri oluyorum, yan masaları dinliyorum.

Herkes işinden gücünden, planlarından, hedeflerinden, hayatından bahsediyor.

Broadway oyuncusu oyununa, bankacı ekonomiye, doktor tıbba, inşaat işçisi hiltisine konsantre olmuş. Çünkü küfreden, sataşan, kutuplaştıran, “Sen onlardan biz bunlardan” diyen yok; varsa da bu tavır günlük hayatın çoğunu kaplamıyor, siyasetteki taraflar yaşamın tüm alanlarına ve 24 saat yansımıyor!

Şehir (malum) hızlı, kalabalık, koşturmacalı, yoğun, stresli ve çok üretken. Herkes hayalinin, hedefinin, icadının, eserinin, en kötü kirasını ödemenin peşinde bir adım öne geçmek için bazen tek başına, bazen işbirliği yaparak koşuyor.

Sonra bizim sosyal medyaya, bizim televizyonlara, sokakta konuşulanlara bakıyorum.

Herkes birbirinin boğazına sarılmış bağırıyor! Enerjinin çoğu birbirine laf çakmaya, birbirini yargılama ve yaftalamaya, kavga etmeye, demagojiye, propaganda ve sloganlara ayrılıyor!

Sosyal veya sosyal olmayan medyamızda siyasetten arınmış, bilgi içeren, beyin çalıştıran, fikir bulan, probleme çözüm arayan bir tartışma yok gibi. Olanlar zaten arada mücevher gibi parlıyor.

Park isminden fasulyeye, bir klipte dans eden ünlü şarkıcıdan dolar kuruna her konuyu siyasallaştırmış, her muhabbette ikiye ayrılmışız, birbirimizi öfkeyle itham edip duruyoruz.

Yazının Devamını Oku

Kadınların iyi bir hayat yaşama ihtimali

KONYA’da yine iki kadın öldürüldü. İddiaya göre “duygularına karşılık alamayan” Muzaffer C., komşusunun kızı öğretmen Şeyma Sarı’yı ve kız kardeşi Tuğba Sarı’yı ateşli silahla öldürdü, anneleri Hacer Sarı’yı ise yaraladı, annenin hayati tehlikesi devam ediyor.

Bu ülkede kadınların iyi bir hayat yaşama ihtimalini düşüren kafadır bu işte. Son yıllarda tuhaf biçimde yükselen, kadına şiddetle istatistiki olarak görünür olan, hak ettiği cezayı almadıkça cesaret bulan ama cümleten artık canımıza tak eden, hissediyorum ve umuyorum ki sonlara yaklaşmış bir kafa!

Ve maalesef bu ülkede yaşayan bir kadınsanız, ister avukat olun, ister sanatçı, ister tarım işçisi, ister ev kızı, bu kafayı çok iyi tanır, “ona rağmen” iyi bir hayat yaşamaya çalışırsınız.

“Herkesin erkeklerin karar ve planlarına uymama hakkı vardır ama kadınların biraz daha az vardır” kafası.

“Çocuklar babanın, aile büyüklerinin kararlarına karşı çıkmasa iyi olur ama bir kız çocuğu karşı çıkarsa bedelini ağır öder” kafası.

Kadınların başarısını bırakın övmeyi, tebrik etmeyi, fena halde kıskanıp çoğu zaman “karı gibi” diye nitelendirdiği eylemler olan dedikodu etmenin, çamur atmanın, entrika kurmanın şahını yapan, kompleksli kafa.

“Kadın o mesleği, o işi, o sporu yapmasın, çünkü efendim fıtratı farklıdır, fiziken zayıftır, güçsüzdür, kıyamayız, yorulur” deyip, korurmuş gibi yaparken aynı kadını fiziksel zayıflığından vurarak, itip kakıp döverek itaat etmeye mecbur eden saldırgan kafa.

“Kadın öyle giyinmesin, oralarda o saatte dolaşmasın, biz bunları iyiliğimizden söylüyoruz, o kadının namusunu, huzurunu, ismini, saygınlığını korumak için” deyip, aynı kadın beğenmediği bir fikri savunduğunda namusuna, bedenine dil uzata uzata bağırıp çağıran, en belden aşağı iftiraları, hakaretleri savurmaktan geri durmayan kafa.

“Kadınlar anamızdır, bacımızdır, çiçektir” deyip anneleri, kız kardeşleri veya çiçek kadar sessiz olmayan her kadını “haddini bilmez” görüp sadece kadın olduğu için “yerini bilmeye” kimi zaman hakaret, kimi zaman dalavere, kimi zaman kaba kuvvetle “davet eden” kafa.

Yazının Devamını Oku

Hiçbir şey olmasa da kesin bir şeyler olacak!

AK Parti Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’a laf eden karşısında beni bulur! Zira kendisine binlerce teşekkür borçluyuz.

Öncelikle Ali İhsan Yavuz siyaset tarihimize ve mizahımıza “Hiçbir şey olmasa da kesin bir şeyler oldu” cümlesini takdim eden insandır. Ve mizahçı gözüyle bakıyorum, dillere pelesenk olan bu unutulmaz kalıpları çok az komedi karakteri kurabilir! Söz konusu cümle, Burhan Altıntop’un “Ben de Nişantaşı çocuğuyum”una, “Ben aslında yoğum”una, Vasfiye Teyze’nin “Herkesin hayatı berbattır, yeter ki doğru yerden bakmasını bil”ine, “Ne çektin be”sine, Şennur Teyze’nin “Hiç içim almadı”sına, Gizem Özpamuk’un “Bu kim”ine eşdeğerdir kanımca.

Üstelik saydığım cümlelerin Ali İhsan Yavuz tarafından veya onun gıyabında söylendiği düşünüldüğünde de insan çok eğleniyor, ki bu elimizde girdiği her sahneyi coşturacak bir joker karakter var demektir!

Sayın Yavuz kişiliği, tavrı, ciddiyetine eşlik eden gaflarıyla önümüzdeki senaryolarıma, yeni karakterlerime de ilham kaynağı. Buradan şahsım adına kendisine şükran ve çiçek emojisi yolluyorum!

Kazanılmış bir seçimle ilgili olabilecek en “olmayacak” iddiaları sert, iddialı bir üslupla dile getirdiği, seçimin hemen ardından günde 10 defa televizyona çıkıp AK Parti seçmeninde bile metal yorgunluğu yarattığı, verdiği “bilgilerle” artık dünyanın düz olduğunun bile siyaset tarafından ısrarla savunulabileceğine dair bir kanaat oluşturduğu için tarihe yön verdi diyebiliriz. Zira -en azından görüntüde- onun başı çektiği bir hareketle seçimler tekrarlandı ve bunun üzerine vatandaş “Anlamadınızsa tekrar, daha büyük harflerle anlatalım” dedi. Sayın Yavuz böylece durumun “anlaşılmasına” önemli bir vasıta oldu ve 23 Haziran gecesi itibariyle o ana kadar hiçbir şey anlaşılmasa da kesin bir şeyler anlaşıldı!

Sekiz yüz bin seçmen farkıyla kazanılmış seçim, siyaset sahnesindeki herkesi şöyle bir hoplatacaktır.

Herkesin yazdığı çizdiği gibi AK Parti ekonomiden demokrasiye, sert, kutuplaştırıcı dilden kibir ve israfa, umarım şikâyetlere artık kulak verip bir revizyona gidecektir. CHP, son zamanlarda işaretlerini verdiği gibi umarım söylem ve performansını İmamoğlu stilindeki kapsayıcılık, azim, çalışkanlık ve işbilirlik üzerine kuracaktır. Diğer partiler de bu hikâyeden çok ders ve rota çıkaracaktır mutlaka.

Bağırıp çağırmanın, iri lafların, “Bir şeyi yirmi yerde yirmişer kere söylersek inanılır”ın belki Ortadoğu’nun bazı ülkelerinde çalışacağını; ama bu coğrafyanın uyanık insanlarının bir yere kadar alttan alıp performans düşüşü olur olmaz cevaben “Yemezler” dediğini siyaset görmüş oldu.    

Günlerdir İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu tebrik ediliyor. Canan Kaftancıoğlu’ndan Kemal Kılıçdaroğlu’na, Meral Akşener’den sandık başındaki gönüllülere tüm emeği geçenlere teşekkür ediliyor. Edilsin, haklarıdır. Ve fakat bu değişimin, bu kendine çekidüzen verme sürecinin mimarlarından, seçim yenilenmesinin ve

Yazının Devamını Oku

Umut? Gelecek planı? Hayaller?

BUNDAN birkaç hafta önce Kuzey Kıbrıs’ta bir üniversiteye söyleşiye gittim. Soru-cevap yaparken öğrencilerden biri “Oyuncu olmak istiyorum, ama burada şartlar zor, oyunculuk eğitimi veya film endüstrisi yok, ne yapmamı önerirsiniz” diye sordu. Bir başkası senaristlikle ilgili tavsiye istedi. Ben de “Gerçekten istiyorsanız ve yapabileceğinize inanıyorsanız bir yerden başlayın. Mesela oyunculuk istiyorsanız amatör tiyatro yapın. Hedefiniz yazarlıksa hemen oturup her gün yazmayı deneyin, o egzersizi edinin. Üniversite bitsin sonra bakarız diye vakit kaybetmeyin, hayalinizdeki meslek neyse tatilleri bile boşa geçirmeyin, tavsiyem, bir an önce o alanda parasız bile olsa çalışın, tecrübe edinin, sahaya çıkın” manasında bir cevap verdim.

Yerel basın söyleşinin haberini verirken gayet iyi niyetli bir başlık atmış: “Gülse Birsel gençlere ‘Hayallerinizi bir an önce gerçekleştirin’ dedi”. Altında da söyleşide konuşulanlar yer alıyor.

Haber çıkınca “Hayallerinizi bir an önce gerçekleştirin” başlığı üzerine sosyal medya bir anda tuhaf bir biçimde yorum doldu!

“Ben Maldivler’e tatile, Madrid’e maça, Paris’e kahvaltıya gitmeyi hayal ediyorum, hangi parayla hayalimi gerçekleştireyim, senin tuzun kuru tabii!” tarzında çocuksu yorumlar gördüm, ki konuşmaya değmez. Tepkili yorumlara cevap veren “Siz hayallerinizi gerçekleştirmeyin o zaman kardeşim, boş oturun, işi gücü bırakın, perdeleri kapatın, evde yatıp ölümü bekleyin, derdiniz ne yahu?” diyenler de çok.

Ama bu yazıyı bana yazdıran, ayağı yere basan, üzücü, çok düşündürücü cümleler de okudum.

“Sosyal medya zaten çöp, herkes birine saldırmaya meyilli, ‘Hayalinizi gerçekleştirin’ cümlesinin neyine tepki geliyor canım?” denebilir, doğrudur. Ama bu bir yerde de kolaya kaçmak olur. “Hayalini gerçekleştirmek” bazı genç insanlar için artık “gerçeklerden uzak, saçma, aşırı iyimser Polyanna’cılık” haline gelmişse anlamaya çalışmak, üzerinde durmak lazım.

“Cebimde beş kuruş yok, otobüse binip yan semte gidecek imkânım bile yok, nasıl hayal kurayım” diyen çok. Bazısı banka hesabındaki tek haneli bakiyenin ekran fotoğrafını atmış!

“Şu kadar zamandır işsizim, hayal mi kaldı” diyen var.

“KPSS’de şu puanı aldım, rekor kırdım, mülakatta elediler” diyen var. 

Yazının Devamını Oku

Karışık hisler...

Fakir, hüzünlü, çaresiz mültecileri görünce acı hissediyor, hepsine devlet tarafından adam gibi ev, ısınma ve gıda yardımı sağlanmasını istiyor, var olan yardımlara seviniyorum.

Öte yandan bu şartlardaki on binlerce vatandaşıma niye bu yardımlar yapılmıyor, Suriyelilerin imtiyazı ne diye düşünüp sinirleniyorum.

Bu ülkedeki hiçbir misafirin aç açıkta olmamasını gönülden diliyorum.

Öte yandan geçen gün bir mavi yakalı abla “Mahalledeki Suriyelilere paket paket mercimek, fasulye geliyor, sevmedikleri için bize veriyorlar, evi öyle döndürüyoruz, bizim daha çok ihtiyacımız var” dediğinde de içim kararıyor.

El kadar mülteci çocukların orada burada çalışmasına, okul görmemesine içim acıyor. Hepsinin tek tek belirlenip, gerekirse bir cep harçlığı verilerek okullara yerleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Öte yandan, bu dili farklı, önceki eğitiminde duraklamalar, eksikler olan çocuklarla kendi çocukları aynı sınıfta okuduğu için müfredatın tam uygulanamadığından ve eğitim kalitesinden şikâyet eden Türk anne-babalara da hak veriyorum.

Savaştan kaçan insanın çaresizliğini hayal edebiliyor, burada yaşadıkları haksızlıkları, itip kakılmayı da biliyor, bazı gergin hallerini normal karşılıyorum.

Öte yandan mültecilerin son zamanlarda polisiye olaylarda gitgide daha çok rol almaya başladıklarını gözlüyor, geleceğimiz ve güvenliğimiz için endişeleniyorum.

“Sapasağlam Suriyelilerin ülkelerinde savaşmaması/bizim plajlarda keyif çatması” tartışmasının, çok “tartışmalı” olduğunu düşünüyorum! Her hikâyeyi ayrı ayrı dinlemek gerekir. Kim turist, kim burada çalışıp tatil gününde gezen Suriyeli? Hangisi savaştan kaçmış, hangisi beğendiği ve hiçbir kontrol olmadığı için tercihen gelmiş burada yaşıyor? Çatışmadan kaçıp gelen kadın ve çocuklara ise bu konuda söylenecek bir şey yok diye düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Güvende hissediyor muyuz?

Hayvanlar işkence görüyor, öldürülüyor...

Kadınlar dövülüyor, tacize uğruyor, cinayete kurban gidiyor...

Çocuk tacizleri, tecavüzler, çocuk cinayetleri artık ülkenin problemlerinden biri...

Güvende hissediyor musunuz?

Milyonlarca mültecimiz var. Para, yiyecek, eğitim yardımları falan tamam da çoğu kayıtsız, çoğu işsiz, çoğu genç veya çocuk. Onların uğradığı korkunç muameleler, zenginlerinin dışında çoğunluğunun yaşadığı feci hayat ayrı bir konu. Bu ortamda savaş travmasıyla yabancı ülkeye gelmiş, kimliksiz, eğitimsiz, doğru entegrasyon politikası olmadan büyüyen yüz binlerce çocuk ve gencin nasıl bir potansiyel olduğu, gelecekte bizim hayatlarımızda nasıl yer alacakları apayrı bir konu. Suriye asıllı doktorlar, mühendisler olarak mı? Organize suç örgütü elemanı olarak mı? Bu gidişata bakınca ilk ihtimal çok az misafirimiz için geçerli gibi görünüyor maalesef. 

Güvende hissediyor musunuz?

Muhalefet liderine yumruk atan adam elini kolunu sallayarak çıkıp gitti. “Evi yakın, linç edin” diyenler kim, araştırılmadı bile. 10 oyuncu arkadaş köşe başında durup “Tiyatro hak ettiği yere gelsin” filan gibi bir pankart açsak bile polis gelip “Ne yapıyorsunuz, gelin bakalım bir anlatın” der. “Evi yakın” diye bağırıp inşaat demirleriyle saldıranlara, devlet aracına taş atanlara soru bile sorulmadı.

Güvende hissediyor musunuz?

Millet hiç olmadığı kadar şiddete meyilli. Trafikte, sokakta, marketteki sırada bile insanlar birbirine bağırmaya, tartıştığını itip kakmaya hazır. “Affedersiniz, lütfen, kusura bakmayın, pardon” filan işi bitti.

Yazının Devamını Oku

Şiddetin cezası verilmezse...

Bakana, muhalefet partisi liderine yumruk atan, onları itip kakan adamlar ertesi gün elini kolunu sallayarak çıkarsa... (Muhtelif defalar)

“Linç edelim, bu evi yakalım, çıksın dövelim” diye saatlerce siyasetçilerin olduğu evlerin etrafında bağırıp çağıranlar, sopa, inşaat demiri sallayanlar cezasız kalırsa... (Muhtelif defalar) 

Gazetecileri dövenler, gazete binalarına taşla sopayla saldıranlar hoş görülürse... (Muhtelif defalar)

Saldırganlık, şiddet, “Yakarız, yıkarız, kan dökeriz” tavrının önü alınmazsa...

Bir de üstelik futboldan ticarete, sanatçılardan tatil yapılacak şehre her ama her konunun siyasileştirildiği, tarafların sivrildiği veya sivrileştirildiği şu iklime bakınca...

Gelecek için hayaller kuran, bu memleket için şahane yarınlar düşleyen, Türkiye konusunda hırslı, hevesli, inançlı, milletini seven ve her vatandaşın güzel yaşamasını isteyen biri olarak içim kararıyor!

Şunlara ceza versenize kardeşim! Caydırıcı olsanıza! Sokağa çıkan herkes, sinirlenip yanındakine tekme bile atsa bedelini ödeyeceğini bilerek çıksa da 85 milyon rahat rahat sokaklarda dolaşsak?

Şiddetin büyük bir bedeli olsa da hayat hepimize bayram olsa?

Niye olmuyor? Bazı konular bu kadar ‘hötzöt’ken “şiddeti görülmemiş şekilde alttan almak” neye, kime yarıyor?

Yazının Devamını Oku

Aynı zarftan çıkan tek pusula mı sıkıntılı?

Empatim çok yüksektir. Her insanın neyi niye yaptığını, o anki ruh halini, yaşadıklarını anlamaya çalışırım. Kimseye yüzde yüz hak vermem, kimseyi yüzde yüz haksız bulmam. Senarist olmakla ilgili belki. Yazdığınız karakterleri anlamadan yazamazsınız.

Onun için Volkan Sütçüoğlu’nun muhallebiciden sıkılıp şarkıcı olma isteğini de haklı bulurum, Burhan Altıntop’un çevirdiği dolapları niye çevirdiğini de bir yerde anlarım.

Şennur Teyze’nin para pula düşkünlüğünü, harisliğini de hoş görürüm, Gizem Özpamuk’un Safiye’yle nasıl kanka olduğunu da bilirim. Onların hayatının içinde doğmuş olsam belki benzer şeyleri yapardım diye hayal kurarak yazmaya çalışırım.

Onun için en çok sevdiğim dostumla hiç sevmediğim, güvenmediğim biri önümde kavga etse, o esnada kavgayı çıkaranın karşı taraf olduğunu gözümle de görsem, öncesinde neler olmuş iki taraftan dinlemeyi isterim. Kendimi yeterince övdüğüme göre konuya girebiliriz!

Ne iktidar partisi, hele ki ne devlet kurumları ne YSK benim için zaten “karşı taraf”, “tanımadığım insanlar”, “onlar” filan değil elbette. Devlet benim devletim, yargı benim ülkemin yargısı. Ki yıllardır söylüyorum: “Karşı taraf yok, hepimiz aynı taraftayız, bizler-onlar hikâyesinin ekmeğini geçici olarak yiyen siyasetçiler var, o kadar”. Ve siyasetçiler seçilir, seçilmez, sıkılıp siyaseti bırakır, emekli olur, her neyse. Ama biz vatandaşlar, dostlar, akrabalar, komşular, iş arkadaşları olarak ölene kadar yan yana oturup yüz yüze bakmaya devam ederiz. Onun için, öncelikle bir sakin! Sokakta, sosyal medyada, orada burada bağırıp çağırmayın, bu millet bağırış çağırıştan bıktı. Ki zaten sevmez, huzur ister.

Ve yine bu sebeplerden, İstanbul seçim sonucuna ilk itirazlar olduğundan beri hep iki tarafın haklılık paylarını, tüm ihtimalleri, bütün tezleri, iddiaları, karşı iddiaları takip ediyorum. Objektif olmaya çalışıyorum.

Çünkü bakın her şey de olabilir ha bu ülkede. Aşağı yukarı her şeyi gördük. Okul ve meslek sınavları için soruların çalındığını, en değerli askerlerimizin kumpaslarla hapse atıldığını... “Arkadaşlar saçmalamayın, belli ki terör saldırısı ihbarı var, onun için köprüyü kapatmışlardır, ne darbesi?” diye televizyon seyrederken darbe olduğunu!

Onun için mantıksız hatta imkânsız da gelse neredeyse her konuda “bir şüphe marjı”nı kenarda tutuyorum.

Bütün süreç, maddi hataların düzeltilmesi, geçersiz oyların tekrar değerlendirilmesi, yeniden sayılan ilçeler, kısıtlı seçmenlere oy kullandırıldığı iddiası, tekrar tekrar kontroller ve sayımlar...

Yazının Devamını Oku

Bugün biraz hafif metallerden bahsetmek istiyorum!

Ne yazayım size bugün?

“Bir ay yazılara ara verdim, yazmaya başladığım güne bak Allah aşkına” diyeyim mi?

“Nasıl olur bu? İçlerine siniyor mu bu karar merak ediyorum” filan yazayım mı?

“Hukuka uyan veya uydurulan, her zaman adalete uygun mudur?” tartışması yapayım mı?

“En çok AK Parti’ye zarar verdiler, benim AK Partili arkadaşlarım var, onlar bile...” sohbetine gireyim mi?

“Efendim önce şunu öne sürdüler, tutmadı, bunu denediler, işe yaramadı, öyle dediler yine fark kapanmadı, sonunda anca bunu bulup iptal ettiler” diye anlatayım mı?

Yahu her akşam haber kanallarında zaten seyrediyoruz?

“Bu sandık başkanı sistemi yanlışsa da bütün ülke çapında yapılmış, o zaman tüm seçimler iptal olsun”dan, “Madem YSK’nın hatası, o zaman vatandaşın oyu niye çöp oldu, bu olmasın diye geçmişte mühürsüz pusulalar bile mühürlü sayılmadı mı”lardan, “En çok Binali Bey’e ayıp edildi”ye kadar giden cümleler kurayım isterseniz?

Ben istemiyorum!

Yazının Devamını Oku

Sevgili okuyucular

Jet Sosyete’nin son düzlüğe girdiği şu en yoğun günlerde sizlerden birkaç haftalık bir izin rica ediyorum. Mayıs’ta tekrar bu köşede buluşmak üzere...

Beni gözleriniz dolu dolu, hasretle bekleyiniz!

Yazının Devamını Oku

Vatandaşlarımı hararetle tebrik ederim!

Yıllardır bu kadar kutuplaştırmaya, bu kadar sivri siyasi kampanyaya, ayrıştırıcı dile, trollere, gazeteci kılıklı trollere, pislik içindeki sosyal medyaya, şuna buna rağmen...

İki favori adayın arasında gerçekten tarihi bir kıl payı fark olmasına rağmen...

Anadolu Ajansı’nın özellikle İstanbul açısından zurnanın zırt dediği dakikalarda, aniden uyuyormuş gibi yapmaya karar vermesine rağmen...

Şu gün ve saat itibariyle hâlâ en büyük şehrin belediye başkanının (Binali Bey mi Ekrem Bey mi, itirazlar değerlendirip YSK’nın son kararına bakılacak olduğu için) mazbatasının verilmemesine rağmen...

İki tarafın seçmeninin de büyük heyecan, endişe ve aynı zamanda umut yaşıyor olmasına rağmen...

Gidip oyunu efendi efendi veren, sonrasında sonuçlara, tartışmalara, belirsizliğe karşın, ne kutlama ne protesto için, ne mutluluk ne mutsuzluk gösterisi amacıyla, tek bir taşkınlık, tek bir çiğlik yapmayan şahane insanlara...

Tam da olması gerektiği gibi, medenice, barış ve zarafetten yana bir tavırla süreci sakinlikle takip eden, bu müthiş ülkenin güzel vatandaşlarına...

80 milyonun her bir ferdine teşekkürü borç bilirim! Bize de bu serinkanlılık, bu kardeşlik yakışır. Çünkü çok acayip bir memlekettir burası.

Şimdi provokatörler düşünsün...

Yazının Devamını Oku

Ulusa sesleniş!

BUGÜN çok kısa yazacağım.

Hemen derdimi anlayacaksınız.

Zira Atatürk’ün dediği gibi “Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.”

Ki konu tam da buradaki son cümle zaten.

Bakınız, çöpler öyle böyle toplanır. Yollar tamir edilir. Ha edilmezse en fazla arabanın rot balansı bozulur. Trafik kötüleşir veya biraz düzelir. Sosyal yardım önemlidir ama imkânlar dahilinde aklı olan kimse eksik etmez, zira her belediye oy ister. Altyapı sonuçta paradır, kafası çalışan herkes bilir ki zaten kendi vergisiyle yapılıyor.

Diyeceğim şu ki belediye dediğin sonuçta şehirlerin düzenlemesi, bakımı ve vatandaşın kentte rahat yaşaması için hizmet veren bir kurumdur.

Şu gencecik yaşımda, daha hayatımın baharında kaç partiden kaç belediye geldi gitti bu şehre. Ne belediye başkanları, hatta başbakanlar, cumhurbaşkanları gördüm.

Hiçbiri eşim, dostum, komşum, sokakta gördüğüm insan, hemşerim, vatandaşım kadar kalıcı ve mühim olmadı.

Hangi seçimde hangi partiden kim seçilirse seçilsin, siz kendi vatandaşınızla ilişkinizi iyi tutun!

Yazının Devamını Oku