Ronaldo 'Mami' diye sarıldı

Gülben Ergen geçtiğimiz hafta Mersin’in Arslanköy Köyü’ne gitti ve çektiği filmle birçok ödül alan, Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu’nun kurucusu Ümmiye Koçak’la bir araya geldi. Koçak, tiyatroya başlama ve uzun metrajlı film çekme hikayesinin tüm detaylarını anlattı.

Tarladan New York’a uzanan özenilesi bir kadının hayat hikayesi için yolum bu kez Mersin’e düştü…
Yazan, yöneten, okuyan, topluma ve yaşadığı topraklara iz bırakan dünya tatlısı bir kadın Ümmiye Koçak.
Bize gözleme pişirirken öyle doğal, öyle sıcak anlatıyor ki Real Madridli dünya yıldızı futbolcu Cristiano Ronaldo’nun oynadığı Türk Telekom’un reklam filminin yönetmeni oluşunu…
Köyünde tiyatro kurmak için verdiği mücadeleyi, gündelik işe gidip biriktirdiği emeğini...
Ümmiye Koçak baş üstünde taşınmaya layık bir Anadolu kadını…

Ronaldo Mami diye sarıldı

Fotoğraflar: Murat ŞAKA

Ümmiye Hanım, çektiğiniz filmle yurtiçi ve yurtdışında birçok ödüle layık görüldünüz… Bu süreç nasıl başladı?

- Çocukluktan başladı…

Ne yaptınız çocuklukta?

- Ben Adana’nın Çelemli Köyü’nde, 10 kardeşin altıncısı olarak dünyaya gelmişim güzel yavrum. O zamanlar kız çocukları okula gitmezdi. Ama ben 1960’ta okula gittim.

Nasıl oldu?

- Aslında tesadüfen oldu. Camiden bir anons yapıldı. Dediler ki: ‘’Her evden bir kız çocuğu okula gidecek. Gitmezse ya anne ya baba hapse girecek’’ Eyvahlar olsun! Sokakta duymuştum bu anonsu ve sevine sevine eve gelmiştim. Ama evde bir de kız kardeşim vardı. Ailem okula kız kardeşimi yolladı. Ama o birkaç gün geçtikten sonra okula gitmek istemedi. Babam düşünmeye başladı. Ben de babama ‘’Ben giderim’’ dedim. Hemen kız kardeşimin önlüğünü çıkardılar, bana giydirdiler. Ben gittim. Eğer kız kardeşim okula devam etseydi ben gidemeyecektim.

Nasıl bir duyguydu o?

- O zamandan bu zamana hep şunu sordum; “Allah’ım beni de sen yarattın, abilerimi de, erkekleri de sen yarattın. O zaman neden onlar okula gider de biz gidemeyiz? Onun iki ayağı, iki gözü, iki kaşı var. Hiçbir eksiğimiz yok, aynıyız ama neden onlar gider ben gidemem?” Ben okumayı çok istedim. İlkokuldan sonra da devam etmeyi çok istiyordum.

Babanızın sizi okula yollamak istememesinde maddi durum etkili olmuş olabilir mi?

- Aslında babam çok çağdaştı. Çok özgür büyüdük ve babamın durumu iyiydi. Hatta diğer insanlara göre çok çok iyiydi. Anneannem de varlıklı bir kadındı. Zaten beni anneannem büyüttü. O yüzden maddi durumla ilgili değil tamamen geleneklerle ilgili bir şeydi.

Okul yıllarınız nasıl geçti?

- Çok severek gidiyordum. 8-9 yaşlarındaydım. Evimiz okula çok yakındı. Ablalarım da öğretmenlerle çok iyi anlaşırdı. Soyadım Yıldız’dı. Öğretmenim bana bir gün ‘’Yıldız, git bizim evde masanın üzerinde duran kitabımı getir” dedi. Ben gittim ve kitabı aldım. Kitabın kapağı hemen dikkatimi çekti. Yaşlı bir kadın resmi vardı kapakta. Anama benzettim kadını. Kırışık yüzlü bir kadındı. Merak edip kitabı karıştırdım. Kitap sanki bizim köyü anlatıyor gibiydi…

Neydi o kitap?

- Kitabın adı “Ana”ydı. Ama içinde sedirden, işçilerden, içki içen babadan ve yoksulluktan bahsediyordu. Sanki bizim köyü anlatıyor gibiydi ama isimleri yabancıydı. Kitabın içindeki isimleri aklımda değiştirip arkadaşlarımın ismini koydum. Hangi karakter erkek hangisi kadın bilmiyordum isimler yabancı olduğu için. Hepsine kız ismi koydum ve kitabı ara ara okudum. Kitaptaki karakter sefaletin içinde hayal kurabiliyordu. Ben de kendi kendime dedim ki “Ben zaten okuyamayacağım, demek ki hayal kurmak bedava. Kimse de karışmaz. O zaman ben de her şeyi yazarım, bunun gibi yazar olurum”. O zaman hayal kurmanın bedava olduğunu öğrendim. Ve o kitap, Maksim Gorki’nin “Ana’’ kitabıydı.

O yaşta bunları düşünmeniz çok ilginç...

- Gerçekten çok hoşuma gitti ve hepsini okumak istedim.

8-9 yaşındayken bir kitapla tanıştınız ve hayal kurmaya başladınız. Peki sonra ne oldu?

- Öğretmenime “Öğretmenim, ben bu kitabı okuyabilir miyim?’’ dedim. “Yıldız, bu sana çok ağır” dedi. Kitabımı elimle kaldırdım, “Ama hafif bu, okurum öğretmenim” dedim.

“O zaman bunu okuyacaksın, yarın gelip burada arkadaşlarına anlatacaksın’’ dedi. Okul çıkışı koşarak eve gittim güzel yavrum. Gaz lambasının altında sabaha kadar o kitabı ezberledim. Çok da kalın bir kitaptı. Sabah okula gidip kitabı herkese anlattım. Uzun yıllar sonra o kitabın yazarını unutmuştum. The New Yorker Dergisi’nden röportaja gelen Elif Batuman sayesinde yeniden hatırladım. O kitap bana yol çizdi. “O yazar olduysa ben de yazar olurum. Kimse karışamaz. Düşüncelerimi yazarım’’ dedim. Öyle de yaptım ve 13 yaşında yazmaya başladım. Çok okudum yavrum, çok.

13 yaşında ilk ne yazdınız?

- İlk yazdığım öykü ‘’Keçi Palazı’’ydı. Büyükleri çok dinlerim. İyi bir dinleyici ve gözlemciyimdir yavrum. Ben bunun çok sonradan farkına vardım. Küçükken büyüklerimi dinliyordum, eve gelince hayal gücümle süslüyordum, yazıyordum ve büyüklere okuyordum. “Keçi Palazı” neydi biliyor musun yavrum…

Bir kadının hiç çocuğu olmuyor. Allah’a yalvarıyor “Allah’ım ne olursun bana bir evlat ver, isterse keçi palazı olsun’’ diye. Ona bir evlat veriyor Allah.

Bir kız çocuğu oluyor. Çocuk gündüz çok güzel ama gece keçi oluyor. Çünkü Allah’tan öyle istemiş. Bunu hayal gücümle süsleyip okudum. Arşivlerimde birçoğu yazılı.

Dinlediğiniz olayları hemen harmanlıyorsunuz o zaman…

- Aynen öyle. Çocukluğumda da incir ya da nar ağacının altına gidiyor, orada kafama göre onları yazıyordum. O gün bugündür, hep okudum ve hâlâ da okuyorum…

Tek hayalim FATMA GİRİK’i görmek

En beğendiğiniz kadın oyuncu kimdir?

- Gençleri çok bilmiyorum ama eski kuşaktan Fatma Girik’e bayılıyorum. Tek hayalim ölmeden önce onu görebilmek. O hastalanınca çok ağladım.

Ronaldo Mami diye sarıldı

ÇEYİZİM YOKTU KİTAPLARIM VARDI

Kaç yaşında evlendiniz? Evlendikten sonra da okumaya devam edebildiniz mi?

- 19 yaşında evlendim. 20 yaşında çocuğum oldu. O zamanlar kadınlar evlenirken çeyiz yaparlardı. Benim çok fazla çeyizim yoktu. Daha çok kitaplarım vardı. Koli koli kitap getirdim. Sonra da ihtilalde rahmetli kaynanam “Gelin, evde kitap bulanları askerler hapse atıyorlar” dedi. Ben de kitaplarımı ağlayarak yaktım. Buraya gelin geldiğimde kocamın ailesiyle birlikte oturduk. Çocuklarım oldu, tabii ki bir köy tantanası vardı ama ben yine de okumaya devam ettim. 

Kitap bulamıyordum eskiden köyde, kayınbabamın dükkanı vardı. Eski gazeteleri getiriyordu elma sandıklarıyla. Onları okurdum.

Eşiniz ne düşünüyordu okumayı sevmeniz konusunda?

- Karışmazdı. Gündüz dinlediğim olayları akşamları yazıyordum. Eşim diyelim ki uyuyor. Onu kaldırıp yazdıklarımı okurdum. Ona mutlaka fikrini sorarım. O da her zaman ‘’Çok güzel olmuş’’ der tek gözü kapalı. Yemin ederim anlamıyor bir şey.

Köyde yazdığınızı bilen başkaları da var mıydı?

- Köyde eşimin dışında kimse bilmiyordu. Bir de ben farklı şeyler yaptım. Mesela oğlumun öğretmeni bakıcı bulamadı. Çocuk bakıcılığını başlattım.

Köydeki kadınları para kazanmaları için teşvik ettiniz yani…

- Evet. İlk önce çocuk bakmayı başlattım. Sonra temizliğe gitmeyi başlattım. Çünkü kimse gitmiyordu. Ben de önce çocuk baktım sonra temizliğe gittim. Sonra da insanların güvenini kazandım.

Bütün bunları yaparken hep kaynanamdan ve kayınbabamdan izin aldım. Çünkü kaynanamla beraber yaşıyordum. İpler onun elindeydi. Ben bu işlere başlayınca insanlar da başlamak istedi. Hem para kazandım hem tabuları yıktım.

Harika bir şey... Peki tiyatroya nasıl başladınız?

- Bir gün köydeki okula tiyatro geldi. O zaman da ben hep köy kadınlarının sesini nasıl duyururum diye düşünüyordum. Çocuklar “Anne, okula tiyatro gelmiş. Anneniz babanız da gelsin dedi öğretmen” dediler. Ben gittim. 43 yaşındaydım o zaman.

En önde şalvarımla yere oturdum. Öylece izledim, izledim, izledim… O an aklımda düşündüğüm tek bir şey vardı. Acaba bu çocukların ismi kendi ismi mi? Başka adı var mı? Kafamda kurgulamaya başladım. Oyun bittikten sonra tiyatroculara “Yavrum, senin adın ne?”’ dedim. “Ali”’ dedi. “Ama az önce Veli’ydi” dedim. Güldü.

“Teyze ya o benim rol adım’’ dedi. Eve geldim. Gece sabaha kadar uyumadım. Dedim ki köyde Ayşe Teyze ile Fatma Teyze kavga ediyor. Utanıyor bana anlatırken. Ben de onların yaşadıklarını yazsam, adlarını değiştirsem, köyün meydanında onlar gibi oynasak, kaynanası görsün, kayınbabası görsün, Ayşe Teyze görsün, Fatma Teyze görsün ve yanlışlarını düzeltsinler… İşte yola böyle çıktım.

Sonra hemen bir oyun mu yazdınız?

- Hemen yazdım.

“SEN FEMİNİST MİSİN” DEDİLER

Oyuncular kimlerdi?

 - O zamanlar oyuncu bulmak hiç kolay olmadı. Zor olacağını biliyordum. İlk önce üniversite bitirmiş bir arkadaşıma gittim. Ona teklif ettim. “Ben yapamam. Okula git’’ dedi. Okula gittim. Okuldan beni kovuncaya kadar gittim. En sonunda orada çalışmaya fırsat buldum.

 “Ben tiyatro yapacağım” dedim ve yüzümü kapattım. “Kapatma. Neden kapatıyorsun yüzünü” dedi okul müdürü. “Utanıyorum yaşımdan” dedim. “Utanma, fikir çok güzel” dedi. “Kadınların sesini duyurmak istiyorum. Buradaki kadınlar çok çalışıyor. Erkekler çınarın dibinde oturuyor” dedim.

“Fikir güzel ama dedikodu olur” dedi. Ben de “Neden dedikodu olsun ki” dedim. Hayatımda ilk defa duyduğum bir cümleyi söyledi: “Sen feminist misin?”

Sizce neden öyle dedi?

- Çünkü “Erkek olmayacak benim tiyatromda. Neden dedikodu olsun” dedim.

O da, “Sen feminist misin?’’ dedi. “Ben onun ne olduğunu bilmem ama dedikodu olmasın diye erkek almayacağım’’ dedim. Ondan sonra kadınlarla ekmek yaparken “Tiyatro gelmiş. Biz de o çocuklar gibi tiyatro yapalım mı?’’ dedim.

“Ne tiyatrosu kız?’’ dediler. “Sen dağdan odun getirmiyor musun? Bağ bahçede çalışmıyor musun? Ev işini ihmal ediyor musun?’’ diye sordum.

“Şimdiye kadar bütün bunları yaptınız. Hiç takdir edilip alkışlandınız mı? Eline sağlık hanım diyen oldu mu? Gelin ben sizin yaşadıklarınızı yazayım, adınızı da değiştireyim, seyredip görsünler. O zaman belki alkışlarlar” dedim.

“Ümmiye Abla, gerçekten takdir edilip alkışlanır mıyız?’’ dediler. Kimisi, “Yaptık diyelim, ne olacak?’’ dedi.

Ben de dedim ki, “Vali, kaymakam geliyor, hoş geldin diyemiyoruz. Hoş geldin demeyi öğreniriz...’’

RONALDO “MAMİ” DİYE SARILDI

 ◊ Cristiano Ronaldo ile reklamda oynadınız ve aslında o reklamın yönetmeni sizdiniz…

- Evet.

Madrid’e mi gittiniz?

- Madrid’e gittim.

Nasıl geçti o çekimler?

- Ben insanların hiç paralarına, mevkilerine, kıdemlerine bakmıyorum. Onun nesini takdir ediyordum biliyor musun yavrum? Parasını pulunu veya meşhur olmasını değil, insani yönünü… Anasına düşkün ve gerçekten çok yardımsever. Onu çok takdir ediyorum. Telekom’dan teklif gelince, hemen kabul ettim. Madrid’de 100’den fazla insan vardı çekimde. Ronaldo’nun bacağı kadar yoktum.

Bana bakınca “Mami” diye sarıldı. Gerçekten evladımmış gibi hissettim. Sevginin, dilinin ve ırkının olmadığını gördüm. Çekimler çok sıcak geçti.

7 OYUNCU BULABİLMEK İÇİN 40 KAPI GEZDİM

O kadınların eşleri itiraz etmedi mi?

- Etmez olurlar mı… 40 kapıya gittim o zaman. 7 oyuncu bulabilmek için 40 ev dolaştım. Ve çok argo kelimelerle karşılaştım. Kendi kendime “Ümmiye, kızım sabret. Bu argo kelime kullananlar öyle bir zaman gelecek sana kendileri gelecek” dedim. Ve yavrum ben o tiyatroyu kurdum. En çok hoşuma giden de ne oldu biliyor musun? Kadınlar kendi yaşadıklarını seyredince “Ümmiye abla, sanki beni yazmışsın” dediler. Halbuki öyleydi. Tiyatroyla bir kesime ulaştık ama benim istediğim çok daha büyük bir kitleye ulaşmaktı. Kadınların birleştiğinde neler yapacağını insanlara anlatmak istiyordum. Çocuklar bir şey soruyor annelerine. Anne “Ben bilmem, baban bilir” diyor. Sonra aynı kadın geliyor “Ümmiye Hanım, kızım okula giderken, saçını aç anne. Ayağına şalvar giyme diyor” diye bana anlatıyor.  Sen zamanında çocuğuna ben bilmem baban bilir dersen, bu çocuk da seni böyle küçük görür. Kendinizi geliştireceksiniz. Bu bizim elimizde. Çocuklarımızın sorduğu soruları biz cevaplayacağız.

Ronaldo Mami diye sarıldı

Arslanköylü kadınlar, bulumbuşuk adını verdikleri geleneksel bitkiyle börek yapıyor.

HAK VERİLMEZ SÖKE SÖKE ALINIR

 ◊ O ilk tiyatro oyunundan sonra ne yapmaya karar verdiniz?

- Maalesef tiyatronun toplumumuzda çok fazla yeri yok. Ücretsiz de oynasan kimse gitmiyor tiyatroya. Dedim ki “Ümmiye, tiyatroda iş yok. Sen sesini duyuramazsın” Benim sesimi duyurmaya çok ihtiyacım vardı. Çünkü kadınların gücünü, istenildiğinde neler yapılabileceğini kanıtlamak istiyordum. Zekiyiz, akıllıyız, birleşmemiz lazım. Bunu farkına varmamız lazım. Onun için “Bir sinema filmi çekelim” dedim.

Parayı nereden bulacağınızı düşündünüz mü?

- Sinema filmi çekeceğim ama nasıl olacak? Ama bunu bugün düşünüp ertesi gün çekmedim. Bunun alt yapısı için tam 5 yıl uğraştım. İlk önce sinema filminin nasıl çekildiğini görebilmek için birçok dizide rol aldım. Sonra “Ümmiye, sen artık kıvamına geldin, öğrendin. Hadi bakalım şimdi senaryo yazma zamanı” dedim.

Dizilerde nasıl rol aldınız?

- Tiyatrodan dolayı herkes tanıyor ya beni, öyle ulaştılar bana.

Sinema filmi sürecini anlatır mısınız peki?

- 2005 yılında bir öykü yazdım. Adı “Yün Bebek”. Çok ses getirdi. 

Senaryoyu da siz mi yazdınız?

- Evet ben yazdım... Ben filmini çekeceğim deyince birçok yerden teklif geldi. Ama ben Mersin’de, Mersin Sinema Derneği ile çekmek istedim. Onu yaparken, gece 2’de kalkıp Hatay’a narenciyeye gidiyordum.

Yevmiye o zamanlar 25 liraydı. Akşam eve 8’de gelip yemek yiyip odama çekiliyordum. Kağıda senaryo yazıyordum Ama bilgisayarda araştırıyordum, senaryo nasıl yazılır diye. Bu konuda oğlum ve kızım da yardım etti Onlar öğrettiler bana bilgisayar kullanmayı. Ardından profesyonel insanlara götürdüm, incelettim. Ama her şeyin benim istediğim gibi olmasını istedim.

Çünkü bu benim hayalimdi. Bir kadının istenildiğinde dağda, taşta, bayırda, nerede olursa olsun başarabileceğini kanıtlamak istiyordum.

Bana “filmin yönetmeni sen ol” dediler. Yönetmeni oldum. Kaymakamlık, Mili Eğitim, Valilik, Kültür Bakanlığı destekledi. Tabii ki tek başıma çekmedim güzel yavrum. Hiç kimse tek başına bir şey yapamaz. Şu gördüğün koskocaman köy beni destekledi.

Filmin konusu neydi?

- Filmin konusu; kadının kadına şiddetiydi. Şiddetin her iki türlüsü yani. Bu konuda yaşadıklarımdan yola çıkarak çeşit çeşit hikaye yazdım.

Sonra düşündüm ve dedim ki; “Ayşe Teyze ile Fatma Teyze kavga ediyor ve çocuk ortada kalıyor. O zaman kadının kadına şiddeti çok önemli. Biz davranışlarımıza dikkat etmeliyiz”. Öleni de öldüreni de biz doğuruyor, biz büyütüyoruz yavrum.

Ben böyle dediğim zaman da deniyor ki  “Ümmiye Hanım, biz ataerkil bir toplumda yaşıyoruz. Söz hakkımız yok”. Ben de insanlara diyorum ki: “Güzel yavrum, hak verilmez, alınır. Hem de söke söke alınır istenildiğinde...”

Bizim Arslanköy’ün bir sözü vardır: Kadın isterse tekeden teleme yapar. Yani, erkek koyundan süt sağar, peynir yapar. Yeter ki biz isteyelim. Biz çok zekiyiz ama nedense birbirimizi çok kıskanıyoruz.

“Yün Bebek” kaç dakikalık bir film?

- 90 dakikalık uzun metrajlı bir sinema filmi. Bu film bana Avrasya’nın en iyi kadın sanatçı ödülünü getirdi. İlk kez TRT 2’de yayınlandı. İlk telif hakkını aldı. Gerçekten bu film şiddetin her iki türlüsünü anlatıyor.

Peki para kazandınız mı?

- Ben parayla hiç ilgilenmedim. Filmi destekleyenler parayı yapımcıya verdi. 

Filmden sonra, Türkiye’nin sizi tanıması nasıl oldu?

- Türkiye beni TRT’deki “Ana Ocağı” programıyla tanıdı. Üç sezon o projenin ekran yüzüydüm.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Son 24 Saatte Magazin Gündemi (28.03.2018)İşte son 24 saatte yaşanan magazin olayları...
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Teşekkür ederim...

1987’de “Hürriyet Sinema Güzeli Yarışması”nın yıldızı seçilmemden sonra meslek hayatım boyunca yol arkadaşım olan Hürriyet, elime kalemi verip “Kelebek’te seni artık kaleminle görsünler” dedi...

İlk olarak 17 Şubat 2016 tarihinde Tarlabaşı’nda yaşayan çocukları yazmamla birlikte Hürriyet yolculuğum boyut değiştirdi. Onlarca şehir, köy ve kasaba gezdim. Kars’ta olağanüstü bir dostum var mesela, Zümran Ömür.

Tunceli’nin dağlarına çıkıp Pülümür’e vardığımda, Türkiye birincisi olup Robert Kolej’i burslu kazanan Mahir Gündoğdu ve ailesiyle tanıştım.

Şanlıurfa’nın Akçakale ve Harran ilçelerinde özel izinle girdiğim mülteci kamplarında, dünyanın gerçekleri ile tanıştım.

Mardin’den zırhlı bir araçla Nusaybin’e gidip Mehmetçik ile tabur yemeği yediğim günden hemen sonra Ankara’da, TBMM binasında röportaj kovalıyordum...

Pompalı tüfekle öldürülen lise öğrencisi kızı Helin’in acısını benimle paylaşan acılı baba Nihat Palandöken’i dinledim. Kalp nakli için bir gecede toplanan 2 milyon lirayla hayatı değişen Kartal bebeğin annesinin yanında, Frankfurt’taki hastane koridorlarında gözyaşlarına boğuldum.

Gaziantep’te yaşanan bombalı saldırının ertesi günü orada bulunup acıyı içime çektim.

Hakkari’de bir tiyatro sahnesinde genç oyuncularla sohbet ettim, onların imkansızlıklara karşı verdiği mücadelenin sırlarını dinledim. Aslan gibi bir yaşam felsefesine sahip bir editörüm vardı yanımda. Birlikte fikirler ürettik, uzun yollara gittik. Güldük, eğlendik ve gerçekten ağladık da...

2.5 yıl boyunca toplam 140 röportajla

Yazının Devamını Oku

'Bir fotoğraf için aylarca beklediğim oluyor'

Gülben Ergen bu hafta Deniz Kurbanzade ile bir araya geldi. Kurbanzade, çocukluğunun geçtiği Suadiye Oteli’ni, 45 yıllık evliliğini, fotoğraf tutkusunu ve kitaplarını anlattı.

Deniz Hanım’ı uzun yıllardır tanırım. Hem kendisi hem de eşi Firuz Bey ailem ve benim için çok değerlidir. Deniz Kurbanzade hem yazar hem de fotoğraf tutkunu. Öyle ki fotoğraf için neredeyse bütün dünyayı dolaşmış. Bir kelebeğin peşinde günlerini geçirmiş. Hâlâ da müthiş bir şevkle geçirmeye devam ediyor... Suadiye Oteli’nde geçen çocukluğundan başladık, açmayı planladığı sergiye kadar her şeyi konuştuk.

Önce Suadiye Oteli’nin sizdeki yeriyle başlayalım...

- Suadiye Oteli hayatımın geçtiği, geliştiği ve dünyayı yalnız o perspektiften gördüğüm bir yerdi. Suadiye o kadar benimle özdeşleşmişti ki bütün yaşantım orada olurdu.

Nasıl her şey orada olurdu?

- Aşkım orada olurdu, arkadaşım orada olurdu... Bunun dışında o dönemki hadiseler, film çekimleri, futbolcular... Mesela Hülya Koçyiğit ve Selim Soydan orada tanıştı. Bütün artistler o dönemde Suadiye Oteli’ne gelirdi. O zamanlar herkesin hayatıyla bir şekilde ilgili oluyorduk. Çünkü çok meşhur bir oteldi. Kulüp Reşat vardı.

Suadiye Oteli sizin ailenize mi aitti?

- Evet. Dedemindi. Daha sonra oğulları sattı. Otel satıldıktan sonra o kadar küstüm ki 6-7 sene Suadiye’ye gidemedim. Bir gün abim beni götürmek istedi. Abimle gittik. Karşı kaldırımdan otele bakarken dizlerim titredi. Başım döndü. Çok fena oldum. Oradaki her ağaçla konuşmuşumdur. Ağaçlarla bile hatıralarım vardı.

Yazının Devamını Oku

Çocuklarınızın mutsuz olmasına  izin verin

Gülben Ergen bu hafta “Beni Bu Kadar Sevme Anne” adlı kitabın yazarı, sosyal medyada ‘Rap’çi Öğretmen’ olarak tanınan sınıf öğretmeni Ahmet Naç ile bir araya geldi. Naç, kendi sınıfında uyguladığı yöntemleri, anne-babalarının yaptıkları yanlışları detaylarıyla anlattı.

Ahmet Naç’ı Twitter’da tanıdım. Renksiz bir sınıfı adeta masal evine çevirmişti... Ahmet genç bir öğretmen. Öğretmenlik onda baba mesleği. Ama o gelenekselin aksine yeni yöntemlerle okutuyor 44 öğrencisini. Çocuklar Gülsün Diye Derneği’nin Başkanı ve bu ülkeye 37 anaokulu armağan olmuş biri olarak çok etkilendim. 3 çocuk annesi olarak şunu söyleyebilirim; böyle öğretmenlere çok ihtiyacımız var...

 ◊ Yeni kitabınız “Beni Bu Kadar Sevme Anne” hayırlı olsun. Sevgi aynı zaman da zarar da veren bir şey olduğu için mi bu ismi koydunuz?

- Evet. Sevgiyle hiçbir problemimiz olamaz. Her anne-baba çocuğunu fazlasıyla sever. Mümkün olsa çocuklarımızı daha fazla sevebilmek de isterdik. Sonsuzluk böyle bir şey. Ama onları çok sevmek de sizi iyi bir anne yapmaya da yetmiyor ne yazık ki... Öğrencilerime olan sevginin beni asla iyi bir öğretmen yapmasına yetmeyeceği gibi.

◊ Onların ihtiyacı olan şey sevgi değil mi?

- Elbette ama sadece sevgiye mi ihtiyaçları var? Kendimize sormamız gereken soru “Ben onun başarılı ve mutlu olmasını istiyor muyum?” olmalıdır. Yaşamı boyunca ihtiyacı olan donanıma erişmiş, kendini gerçekleştirmiş bireyler yetiştiremezsek başarı ve mutluluktan söz edemeyiz. Onları daha çok severek mi bunu başaracağız yoksa akıl ve bilimin taçlandırdığı sevgimizle mi? Öyle olsaydı her çocuk kusursuz bir şekilde yetiştirilirdi. Ancak sevdiklerimize istemeden, farkında olmadan çok büyük zararlar verebiliyoruz. Hiçbir anne-baba çocuğuna zarar vermek istemez ama ne yazık ki biz onlara iyilik yapıyorum derken aslında ne kadar kötülük yaptığımızın farkında olamayabiliyoruz. Benim amacım da bunu gösterebilmek.

◊ Örnek verir misiniz?

- Çocuğunuz yere düştüğünde eminim içiniz cız eder. İçgüdüleriniz ve ona olan sevginizle o an tek istediğiniz şey onu ayağa kaldırmak ve varsa küçük yarasını temizleyip iyi olmasını sağlamaktır. Ülkemizde bunun en ileri noktası sanırım yarasını öpüp, ayağını çarptığı yere bağırmaktır. Peki ama ya bu yaptıklarınız yanlışsa? O an sakinliğinizi koruyup iyi misin diye sorsak, elimizi uzatıp bizden destek alarak ayağa kalkması için onu teşvik etsek, yarasını biz değil kendisinin kontrol etmesini sağlasak? Ona düşünme, problem çözme fırsatı vermezsek geleceğinde her tökezleyip düştüğünde ayağa kalkamayacak. Bu becerileri zamanında çocuklarına edindirmeyen aileler çocuklarına büyük kötülük yapıyorlar. İşte burada eğitimin en önce bir bilim olduğu akıllardan asla çıkmamalıdır.

ONUN YERİNE KARAR ALMAYIN

Yazının Devamını Oku

'Panik atak'ın nedeni gerginlik

Gülben Ergen bu hafta uzman psikolog Elif Özlük ile bir araya geldi. Özlük; uçuş, yükseklik, kapalı alan gibi korkuları tedavi eden sanal gerçeklik terapisinin detaylarını anlattı.

Uçak, yükseklik, kapalı alan gibi korkusu olan çok sayıda insan var. Elif Özlük de bu korkular için çıkmış yola... Çok genç bir psikolog. Yurtdışından getirdikleri sanal gerçeklik terapisi yöntemiyle başta uçak, yükseklik gibi çok yaygın olan korkuları tedavi ediyorlar.
Bir gözlük takıyorsunuz ve bir anda kendinizi uçakta buluyorsunuz.
Ya da bir gökdelenin en üst katından aşağıya bakıyorsunuz... Eğer sizin de böyle korkularınız varsa Elif’in söylediklerini dikkatle okuyun...

Elif Hanım, çok genç bir psikologsunuz. Neler yaptığınızı anlatır mısınız?

- 2011 yılında İstanbul Ticaret Üniversitesi’nden mezun oldum. Ardından yüksek lisans yaptım. Uzman psikoloğum. Kaygı bozuklukları, psikoonkoloji ve sanal gerçeklik üzerine çalışıyorum.

Sanal gerçeklik terapisi nedir?

- Simülasyon ve psikoterapinin birlikte kullanımıyla oluşturulmuş bir teknik. Bilişsel davranışçı terapinin teknoloji sayesinde kuvvetli hale getirildiği bir uygulama diyebiliriz. En çok fobi tedavisinde yararlanıyoruz. Fobi tedavisinin en önemli aşamalarından biri kişinin kaçındığı nesneye, duruma ya da ortama aşamalı olarak maruz bırakılmasıdır.

Yazının Devamını Oku

Köpekler için kariyerinden vazgeçti

Gülben Ergen, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü öncesinde, uluslararası bir şirkette yönetici olarak çalışırken her şeyi bırakıp köpek eğitmeni olan ve yurtdışında eğitim alan Mustafa Karakoca ile buluştu.

Müthiş bir enerji. Sevdiği işi yaptığı için gözleri ışık saçıyor. Hayatla ve kendisiyle barışık, cesur ve sevgi dolu. Bambaşka bir kariyerden geçiş yapıyor.
Özel bir şirkette yöneticiyken her şeyi bırakıp köpek eğitmeni olmaya karar veriyor. Yurtdışına gidip eğitim alıyor. Tüm birikimini harcıyor...
Mustafa ile hayatını adadığı köpekleri ve toplumumuzun onlara bakış açısını konuştuk.

◊ Mustafa, kaç yaşındasın? Ne üzerine eğitim aldın?

- 28 yaşındayım, Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü mezunuyum.

◊ Köpeklerle kaç yaşında tanıştın?

- 13 yaşında. Dedem benim için çok önemliydi. Dedemi kaybettiğim hafta sokakta yürürken bir yavru köpek beni takip etmeye başladı. O kadar çok etkilendim ki onu yanıma aldım. Adını da Toprak koydum. Ev halkı sahiplenmeme karşı çıktı. Ama ben onu bırakmadım. Anneme ve babama fark ettirmeden annemin misafirlerini ağırladığı ve yılda birkaç kez açtığı salonda Toprak’a bakmaya başladım. Sürekli ona gizlice yemek götürüyordum.

Ders çalışma bahanesiyle kapımı kilitleyip saatlerce onunla oynuyordum. Bir gün ablamlardan biri bunu fark etti ve anneme söyledi. Bu arada Toprak küçük olduğu için annemin kıymetli eşyalarını birazcık eskitmişti. Annem o odaya girince hayatının şokunu yaşadı. Çok üzülse de bana destek oldu, Toprak’a bahçede bir yer yaptırdı. O günden bu yana da hayatımda hep köpekler var.

Yazının Devamını Oku

Bize binde bir ücret teklif ediyorlar

Gülben Ergen bu hafta usta oyuncu Selda Alkor’la bir araya geldi. Alkor, 54. sanat yılını, sektöre bakışını ve yarım asırlık evliliğinin sırlarını anlattı.

“Kartallar Yüksek Uçar” dizisinin Hanım Ağa’sı, hafızalarımızdan silinmeyen birçok dizinin, filmin unutulmayan ismi Selda Alkor... Zarafetle karşılıyor bizi... Nasıl kendinden emin, vakur, bir o kadar da alçakgönüllü...
Yıllara meydan okuyan güzelliğiyle kırgınlıklarını anlatırken bile zarif. Mesleğine adadığı 54 yılına, sessizce taşıdığı 50 yıllık evliliğine saygıyla, hürmetle ve derin bir sevgiyle...
Fotoğraflar: Levent KULU

Selda Hanım kaç senedir sektördesiniz?

- 54 sene oldu.

Kırılma noktanız hangi işinizdir? Benim için mesela “Kartallar Yüksek Uçar” diziniz...

-

Yazının Devamını Oku

Boşanma davasının kazananı olmaz

Gülben Ergen bu hafta Mirror Circle platformunun kurucusu avukat Beste Demir Keki ile bir araya geldi. Keki kurduğu platformu, avukatlığa uzanan hikayesini ve çekişmeli boşanma davalarının zorluklarını anlattı.

Işık saçan, umut veren bir kadın Beste. 34 yaşında ama yaptıkları ve
yapacakları yaşının çok üstünde... Kadın haklarıyla ilgili o kadar ihtiyacımız olan bir bilince sahip ki... Sadece bir avukat değil yani. Mirror
Circle platformunu kurdu. Başarılı, genç ve güçlü kadınları bir araya getirdi. Şimdi bu kadınlar hem kendileri hem de diğer kadınlar için umut verici projeler üretiyor. Onu gönülden destekliyorum ve gururla alkışlıyorum. Sana ve senin gibi dimdik duran kadınlara ihtiyacımız var Beste...

 ◊ Beste Hanım, avukatlığa uzanan hikayenizi anlatır mısınız? Nerede okudunuz?

- Zonguldak’ta büyüdüm. Liseyi okul derecesiyle tamamladım. Daha sonra AFS bursuyla Amerika’ya gittim. Bir sene Amerika’da yaşadım. Liseyi de orada bitirdim. Hiç tanımadığım bir ailenin yanında yaşadım. Hayatımı değiştiren şeylerden biri buydu.

◊ Kaç yaşındaydınız o zamanlar?

- 18 yaşındaydım. Bir sene boyunca annemi ve babamı hiç görmedim. Çünkü AFS’de aile ziyaretleri yasak. Programın bozulmaması için anne ve babanı hiç görmemen gerekiyor. Hayatımın hem en sert hem de en muhteşem deneyimlerinden biriydi.

◊ Aileniz nasıl karar verdi buna? Size duydukları güvenle mi alakalıydı? Mesela yaşadığınız aileyi gelip gördüler mi?

Yazının Devamını Oku

BaşlıksızEsenler'de çocukların hayali gerçek oldu

Gülben Ergen, Esenler Belediyesi’nin düzenlediği “365 Gün 365 Hayal 365 Çocuk” projesinin etkinliğine katıldı. Esenler Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu ile buluşan Ergen, belediyenin kadın ve çocuk projelerini dinledi.

Esenler Belediyesi’nin “365 Gün 365 Hayal 365 Çocuk” projesinin etkinliğine katıldım. Yıllar önce bir konser için gelmiştim bu ilçeye. O günden bu zamana ne kadar çok şeyin değiştiğini gördüm.

Esenler Belediye Başkanı M. Tevfik Göksu ile konuşmaya başladığımızda duyduklarım beni çok heyecanlandırdı. Başkanın en büyük yatırımı insana olmuş. Çocuk Sokağı, Anne-Baba Üniversiteleri, Anne merkezleri...

Geri dönüşüm için yaptıkları ise her belediyeye örnek olmalı. Eskiden şiddet haberleriyle anılan Esenler şimdi gerçek bir yaşam alanı haline gelmiş.

Öyle ki anketlerde halkın en büyük talebi kütüphane olmuş. Heyecanla Esenler’de yapılacak olan kütüphaneyi bekliyorum...

◊ Esenler ilçesi geçmişte çok fazla olayla anılırdı. Şimdi hep iyi haberler duyuyoruz. Tebrik ederim. Öncelikle “Çocuk Sokağı” projenizi anlatır mısınız?

- “Çocuk Sokağı” ilk projelerimden biriydi. Esenler, İstanbul genelinde metrekareye en çok insan düşen ilçe. O nedenle çok yoğun bir nüfus hakim. Çocuklar da sokakta kabalıklar halinde oyun oynamak zorunda kalıyordu ve trafik olduğu için zaman zaman bu durum tehlike arz ediyordu. Ben de trafikten arındırılmış bir alan oluşturabilir miyim diye düşündüm. Burada aynı zamanda bir kültür merkezi olmasını ve geleneksel oyunların oynanmasını istedim. Mesela sek sek gibi, birdir bir gibi oyunlar oynanıyor.

◊ Anneler nasıl yararlanıyor bu sokaktan?

Yazının Devamını Oku

Anne-babaların eğitime ihtiyacı var

Gülben Ergen, ünlü psikiyatrist Prof. Dr. Özcan Köknel’i evinde ziyaret etti. Köknel; çocuk ruhunu anlamayı, artan şiddet olaylarını ve geçmişte açılan ana-baba okullarının faydalarını anlattı.

Özcan Köknel, İstanbul Tıp Fakültesi mezunu, yıllarını psikiyatriye vermiş bir isim... 1952’de mezun olduğu tıp fakültesine yıllar sonra bölüm başkanı olarak dönmüş. Bugüne kadar yaptığı sayısız araştırmayla birçok ödüle layık görüldü.

Onlarca kitap yazdı. Bugün 90 yaşında olan Özcan Hoca hâlâ araştırmaya ve bildiklerini aktarmaya devam ediyor...

Anlattıklarını dikkatle dinledim. Şiddetin temelinde yatan asıl nedenleri, anne-babaların çocuklarına davranma şekilleri, Türkiye’nin psikolojisi gibi birçok konuyu konuştuk...

  Özcan Hocam bu mesleği seçiş hikayenizden başlamak istiyorum... Nasıl bir ailede yetiştiniz? Neden psikiyatr olmak istediniz?

- Benim annem ve babam evvela öğretmenlik yapıyordu. Sonra İş Bankası’nda memur olarak çalışmaya başladılar. 1932 senesinde Tokat Zile’ye gittik. O zamanların Zile’si elektriği, suyu, yolu olmayan, evleri kerpiçten olan bir ilçeydi. Orada kerpiç dışında ev bulmak da zordu. Zar zor biz iki katlı bir ev bulduk. Alt katta ahır vardı. Üst katta da biz oturuyorduk.

Tek evlat mıydınız?

- Evet.

Yazının Devamını Oku

Vegan olduktan sonra sağlığıma kavuştum

Gülben Ergen, Bodrum’da vegan restoranı açan ünlü şarkıcı Zeynep Casalini ile buluştu. Casalini, veganlıktan restoran açmaya uzanan hikayesinin ayrıntılarını anlattı.

Bodrum’da minicik bir kafenin tüm detaylarıyla seve seve ilgilenen bir çift mavi göz, bir şahane ses, bir güzel kadın, bir tatlı anne... Zeynep Casalini ile semizotu yiyip kendi yaptığı pirinç yoğurdunu tüketmek, bir yandan hayvansal gıdalar ile topraktan gelen nimetin arasındaki farkları ondan dinlemek müthiş bir zevk. Benim fonumda onun sesi, onun unutulmaz şarkısı:
Ben o duvarlara çarpa
çarpa yosun tuttum / ağlaya ağlaya nasır tuttum...

“Annem Deniz Türkali, babam Ernesto Casalini, dedem Vedat Türkali, ben Zeynep Casalini” demeden, gülen yüzü, şen kahkahası
ile müşterilere servis yapan
bir küçük dev...

Annenden başlamak istiyorum... Deniz (Türkali) Hanım nasıl?- Anneciğim iyi. Kızlarla birlikte tatildeydi en son. Keyfi çok yerinde.

Yazının Devamını Oku

Emre'nin aşk haberini sunmam

Güzel, akıllı, marifetli, pratik ve çalışkan... Güzelliği ve fitliği malum dillere destan. İki şahane oğlu ile arı gibi bir anne. Sayfamıza bayram neşesi katan Çağla Şıkel ile konuştuk bu hafta...

YouTube kanalın çok iyi gidiyor... Memnun musun YouTube’da olmaktan? Ne kadar zamanını alıyor?

- Aslında haftada iki video koyuyoruz. Konuları ben ve ekibim buluyoruz. Herhangi bir şey bize bir konu yaratabiliyor. Hiç aklımızda olmayan şeyler ortaya çıkabiliyor.

Sen zaten gündüz kuşağında yaptığın televizyon programlarından aşinasın bu konulara değil mi?

- Aslında öyle ama YouTube izleyicisi çok farklı. Mesela bana diyorlar ki “Çağla, yeni başlayanlar için makyaj yapar mısın?” Ben “Saçmalama, 50 tane makyaj videosu yaptım” diyorum. “Hayır” diyor, yeni başlayanlar için olacak illa. Çünkü YouTube’daki kitle çok genç. 15-20 yaş arasında çoğunluk. Daha küçük yaştaki çocuklar bile girip “Çağla Abla” diye bakıyor. YouTube kanalı açtıktan sonra çok ilginç bir şey oldu. Aquapark’a gittik çocuklarla. Elimde botla yürüyordum. Yanıma 9-10 yaşlarında kız çocukları geldi. “Biz sizi çok seviyoruz. Sizin videolarınızı takip ediyoruz. Siz en sevdiğimiz YouTuber’sınız” dediler. “Çok teşekkür ederim” dedim. Kızlar beni asla tanımıyor. Asla Çağla olarak bilmiyor. Yüzde 100 eminim. Çünkü arkamı döndüğümde çığlık attı. Kaç senedir bu camiadayım kimse arkamdan çığlık atmadı. Bu çok güzel bir şey.

Çok güzel gerçekten...

- Orada yeni bir kitle edinmek, kimse yokmuş gibi kameraya konuşmak... Dışarıda neysem orada da oyum. Nasıl aynanın karşısında “Ne biçim eyeliner çektim, olmadı” diyorsam orada da bunları söylüyorum. Aslında kanal fikri bana sorulan sorularla ortaya çıktı. “Nasıl makyaj yapıyorsun? Saçını nasıl yapıyorsun? Farı nasıl sürüyorsun? Eyeliner nasıl oraya gitti?” gibi çok fazla soru geliyordu... 

Her şeyin doğal olması bence en büyük izlenme sebebi...

- Bence de... Mesela başta biraz sohbet ediyorum. “Ne yapıyorsunuz? İyi misiniz? Ben de iyiyim. Sağ olun. Çok teşekkür ederim. Yalnızım bugün” filan diyorum kendi kendime saçma sapan...

Yazının Devamını Oku

Bodrum kaçış değil, varış yeridir

Gülben Ergen, geçtiğimiz hafta Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’la bir araya geldi. Bodrum’da Ergen’in sorularını yanıtlayan Kocadon, ilçeye yapılması gereken yatırımları, trafik sorununu ve turizmde yaşanan gelişmeleri anlattı.

20 senedir Bodrum’un Belediye Başkanı Mehmet Kocadon...

Ailesi ve dostlarıyla mütevazı bir yaşam sürüyor. Ona derdinizi anlatmak için güvenlik görevlilerini aşmanız da gerekmiyor. O soğuk veya mesafeli değil, gözlerinizin içine bakarak sizi dinleyen, güleryüzlü bir başkan...  Dünyanın en değerli tatil beldelerinden Bodrum’da eğitimden sağlığa, spordan eğlenceye her türlü yatırımın başında olan, halkın nabzını bilen o başkanla buluştuk...

◊ Mehmet Bey kaç senedir Bodrum Belediye Başkanlığı görevini yürütüyorsunuz?

- Beş ay sonra 20’nci yılıma gireceğim. Dört dönem oldu. 1999’dan beri belediye başkanlığı yapıyorum.

◊ Belediye başkanı olmadan önce ne iş yapıyordunuz?

- Turizm ve hayvancılıkla uğraşıyordum. Ailemin geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı. Bodrum, 1983 yılına kadar göç veren bir yerdi. Burada bir memurla evlenmek sınıf atlatırdı insanlara. Çünkü maaşı vardı. Bodrum, birinci derece sürgün yeriydi.Daha sonra bu sürgün yerinden dünya şehri yaratıldı. Bu dünya şehrini bizim büyüklerimiz yarattı.Onların misafirperverliği, hoşgörüsü sayesinde oldu. Nedensiz ölümlerin kol gezdiği Bodrum’dan bakın şimdi dünya markalarının ve Türkiye’nin en iyi hastanelerinin de olduğu bir Bodrum yaratıldı.Bu geçiş süreçlerini çok iyi analiz etmek lazım.

◊ Bütün dünya starları da Bodrum’a geliyor artık...

Yazının Devamını Oku

Mutlu aşk da var hayatta!

Gülben Ergen bu hafta ünlü iletişim danışmanı Özgür Aras’la bir araya geldi. Aras, yeni çıkan kitabı “Mutlu Aşk da Var!”ın yazılma hikayesini, aşka bakışını, Sezen Aksu ile ilişkisini ve mesleğinin detaylarını anlattı.

20 yıldır tanırım Özgür Aras’ı... Kendini geliştirmesini, yenilikleri sürekli araştırmasını, insanlara olan saygısını ve
gece hayatının göbeğinde çalışmasına rağmen kötü alışkanlıklardan kendini korumasını çok severim...
Son yıllarda ülkemizde marka olmak isteyen starlara ‘bilinçli algı yönetimi’ de veriyor.
Çalıştığı isimlere artı değer katan biri Özgür.
Ve son kitabı “Mutlu Aşk da Var!”da tecrübelerini bize anlatmaya devam ediyor.
Rahmetli anneciğinin kıymetli emanetine gözüm gibi bakarak yaptım bu sohbeti Özgür’le... Yeni kitabın hayırlı olsun… “Mutlu Aşk da Var!” ne anlatıyor bize?

- “Mutlu Aşk da Var!”, hepimizin özlem duyduğu bir cümle... Ben bu özlemden yola çıkarak aşkın aslında yanı başımızda olabileceğini, her ne yaşamış olursak olalım aşktan vazgeçmemek ve ona tüm kalbimizle inanmak gerektiğini anlatmak istedim.

Bunu yaparken de aynı zamanda deneyimlerimden, dinlediğim ve tanık olduğum hikayelerden ilham alarak aşkı bulma ve ona sahip çıkma ile ilgili püf noktaları verdim. Kitabım aşka inanmaktan vazgeçenlerin hislerini yeniden gözden geçirmesini sağlayacak.

Yazının Devamını Oku

Mezopotamyalı kadınlar dünyanın kaderini değiştirecek

Mardin ülkemizde en etkilendiğim toprakların başında geliyor... Ve o şahane toprakların bize hediyesi Ebru Baybara Demir..... Memleket ve başarı sevdalısı bu girişimci kadını tanıdıkça daha da saygı duyuyorum... Yaptıkları yapacaklarının habercisi. Titiz, akıllı, özenli bir anne, dünyalı bir şef, gurur duyulası bir eş ve evlat...

◊ Ebru Hanım, Mardin’de uzun yıllardır şefliğini yürüttüğünüz bir restoranınız var. Mutfağa uzanan hikayeniz nasıl başladı?

- Babamın Mardin özlemleriyle büyüdüm. İstanbul’da büyüdük. Babam bizi hiç Mardin’e getirmedi. Dört kardeşiz.Annem çok becerikli bir kadındır. Zaten babam çok aşık olmuş anneme. Ama annem çok güzel ve becerikli olduğundan dolayı gelin geldikten sonra babamın ailesi tarafından çok ezilmiş. Annemin bütün talihsizliği iki kız çocuğu doğurmasıyla devam etmiş. Çünkü o dönemlerde herkes erkek çocuk doğurmasını bekliyormuş.Annemi çok eziyorlar. Annemin ilk çocuğu da kız oluyor. Ondan sonra babam diyor ki “Benim üç kızım var ama hepsini erkek gibi yetiştireceğim”. Ardından da İstanbul’a taşınıyorlar.

◊ Diğer iki kız kardeşiniz ne iş yapıyor?

- Ablam Kanada’da ünlü bir firmanın pazarlama müdürü. Diğer ablamın da reklam ajansı var. Benden sonra bir de erkek kardeşimiz oldu. Görsel iletişim üzerine çalışıyor. Aslında tam bir mucit.

◊ Babanızın size olan yaklaşımı nasıldı?

- Babam hep gurur duydu bizimle. Evin erkeği gibi yetiştirdi gerçekten bizi. Her işi yapabilirim diye beni çok motive etti. Babamla birlikte hiç Mardin’e gitmedik.Bizi götürmedi. Ama memleketini özlediğini çok anlatırdı.

◊ Neden gitmedi?

- Anlamadık biz de. Marmara Üniversitesi Turizm ve Rehberlik bölümü mezunuyum. Turist rehberliği yapıyordum. 1998 yılında ilk evliliğimi yaptım. Eşim de rehberdi.1999 yılında depremden sonra turizm bitme noktasına gelmişti. İşsiz kaldık. Eşime ‘’Gel Mardin’e gidelim” dedim.Eşim de bana “Ne işimiz var orada?” dedi. “Ben çok merak ediyorum” dedim. Öyle gittik Mardin’e... Gittiğimde çok büyülendim. “Burada yaşayalım. Fark yaratalım. Turizm yaparız” dedim.  “Olur” dedi.

Yazının Devamını Oku

BANA UPGRADE KORELİ DEDİLER

Oyunculuğa sevdalı, bir o kadar da ailesine ve geri planda yaşamaya meraklı, esprili, sıcak bir genç Gökhan Alkan... Tiyatro kökenli olması, Müjdat Gezen ekolünden gelmesi de cabası. Bodrum’da yaptığımız sohbetten sonra anladım ki ekranda kendi tabiriyle “yarası olan” bir karakterle izleyeceğiz onu. İşte karşınızda sevenlerine, takipçilerine aşırı bağlı, dünya sinemasını takip eden, elinden kitabı düşmeyen, ustalara saygıda kusur etmeyen bir oyuncu...

◊ Geçen sene ilk kez Altın Kelebek (En İyi Çift) Ödülü’nü aldınız… Bekliyor muydun? Neler hissettin?
- Bekliyordum desem yalan olur. Çünkü çok sağlam rakiplerimiz vardı. Mesela benim de çok sevdiğim ve bitmesine üzüldüğüm “Vatanım Sensin” dizisindeki En İyi Çift adayı gibi. Bizim Altın Kelebek En İyi Çift Ödülü’nü alışımız, kamera arkasında çok samimi olmadan da çift enerjisini yansıtabileceğimizin kanıtı oldu. Savunduğum bir şeyin karşılığını görebilmek de beni onore etti.
◊ Neden set dışında bir iletişiminiz yoktu?
- İletişimimiz vardı ama bu benim şu anki oyunculuk anlayışımla ilgili bir durum. Ben karakteri yaşamayı seviyorum. O karakterin duygu ve düşüncelerini deneyimlemek hoşuma gidiyor. Böyle bir metot kullandığım için de Öykü Hanım ile tutkulu aşık çiftini seyirciye yansıtabildik.
◊ Bu işini iyi yapmak aslında…
-Teşekkür ederim. Karşılıklı çok güzel bir enerjiydi bence. Samimi ve inandırıcı bir çifttik. Senaryomuz iyiydi. Ayrıca, MF Yapım sahibi Faruk Bayhan ve ekibimiz bizim için elinden geleni yaptı. Biz de işine sarılan insanlarız. Sonuçta bizim ekmek kapımız orası. Ekmeğine ihanet etmeyen insanlar olarak da seyircimizin sevgisine nail olduk. Bu da benim kendi adıma en büyük gurur kaynağım.
◊ Öykü Karayel ile Can Bonomo geçenlerde evlendi. Düğünlerine gitmedin mi?

Yazının Devamını Oku

'Erkekler kendileriyle yüzleşmeli'

Gülben Ergen bu hafta “Adapsız Kadınlar Hayâsız Erkekler” kitabının yazarı, televizyoncu Yelda Kırçuval’la bir araya geldi. Ergen, kadın-erkek ilişkilerinden sanal mutluluklara, adabımuaşeretten toplumun kadına biçtiği değere kadar her şeyi konuştu.

İletişimin insan yaşamındaki yoksunluğu ve önemi üzerine araştırmalar yapan genç bir yazar Yelda Kırçuval. Instagram’da yaşanan, gerçeklerden uzak, yüreği, hissi olmayan sanal ilişkileri anlattı bana. Geçtiğimiz haftalarda kendi adıma uzaklaştığım, hayatı sadece kendim için yaşamaya başladığım bugünlerde iyi geldi bana anlattıkları. O beni yöneteceğine ben hükmetmek istedim sosyal medyaya. Yelda Hanım da yazdığı kitapta günümüz çağında yaşanan ilişkilerin gerçekliğine bu açıdan bakıyor...

 ◊ Yelda Hanım, ne iş yapıyorsunuz?

- Televizyoncuyum. 17 yıldır medya sektörünün içindeyim. 12 yıllık bir habercilik geçmişim var. TRT kökenliyim. Bir süre orada çalıştıktan sonra özel kanallarda programlar yaptım. Bir yandan da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi’nde, Sinema ve Televizyon bölüm başkanıyım. Sinema-TV, yapım-yönetim ve diksiyon dersleri veriyorum. Son olarak da kitap yazdım...

◊ Kitabınızın adı “Adapsız Kadınlar Hayâsız Erkekler”. Ne demek adapsız be hayâsız? Neden yola çıktınız bu ismi koyarken?

- Mesleğim gereği çok gözlem yapan bir insanım. Aslında adabımuaşaret üzerinden yola çıktım. Çünkü adabımuaşeret günümüzde yitirdiğimiz bir kavram. Siz istemeseniz de birileri sizi değiştirmeye ya da düzeltmeye çalışıyor. Ama o düzeltme sizi günden güne adapsızlığa itiyor.

◊ Adapsızlık biraz sert bir ifade değil mi?

- Evet sert ama günümüz ilişkileri değerden yoksun olduğu için beraberinde bu sertlik kaçınılmaz oluyor.

Yazının Devamını Oku

Sağlık olmadan güzellik olmaz

Gülben Ergen bu hafta güzellik uzmanı Suna Dumankaya ile bir araya geldi. Dumankaya yeni kitabı “Geçmişten Günümüze Sağlık ve Güzellik”i, anneannesinden öğrendiği tarifleri ve yaz aylarında dikkat etmemiz gerekenleri anlattı.

Bu hafta sayfamda, gündüz kuşağında yaptığım tüm TV programlarımın vazgeçilmez konuğu Suna Dumankaya var. Ailesinden öğrendiği bilgilerle yıllardır doğal tarifler hazırlayan dünya tatlısı, girişimci bir kadın o. Günümüz koşullarında tüm kozmetiklerde biliyoruz ki yapay, kimyevi ve doğal olmayan birçok madde bileşeni var. Ama Suna hazırladığı bitkisel tariflerle doğal güzelliğin mümkün olduğunu bize kanıtlıyor...

 ◊ Suna, senin en önemli özelliğin sahip olduğun bilgilerin çoğunu anneannenden öğrenmen değil mi?

- Anneannemin babaannesi Türkiye’nin ilk lokman hatunuydu. Türkiye’de seferberlik ve savaş varken, askerler yaralandığında tedavi edermiş. Doktorlar bacağına kurşun isabet eden askerlerin bacağını kesmek isterken, o doğadan topladığı otlardan macun yaparmış. Sonra onu askerlerin bacaklarına sararmış. O askerlerin bacakları kangren olmaktan kurtulurmuş. Seferberlik zamanında birçok insana deva olmuş. Ondan sonra anneanneme öğretmiş. Anneannemden de bana geçti. Rahmetli anneannem 105 yaşından fazla yaşadı.

◊ Anneannenizin ismi neydi?

- Fatma Öktem. Anneannem daha ilaç sektörü bu kadar gelişmeden önce, mesela çocuğu olmayana ilaç yapardı. Ama “Önce hekime gidin, sonra gelin” derdi. Hiçbir yaptığı ilacın parasını almazdı. Vakıf gibiydi. Diyelim ki birisinin çocuğu oldu. Ödül olarak hediyeler getirirdi. Mahallede kimin kızı evleniyorsa o hediyeler anneanneme giderdi. “Bilginin zekatını verin. Bilgiyi paylaşın ama bilgiyi paraya dönüştürmeyin, büyüsü bozulur” derdi. Anneannem cumhurbaşkanlarından başbakanlara, hatta Atatürk dahil herkese hizmet etti. Doğuya gelen bütün cumhurbaşkanlarına yemek yapardı, hastalıklarına çözüm bulurdu. Ama biz bunu hiçbir zaman reklam aracı olarak kullanmadık. Çünkü karşılık beklemeden yaptık. Tamamen sevgi ve saygı çerçevesinde...

◊ Peki senin el alman kaç yaşında oldu?

- Rahmetli anneannem köylere giderdi. “Bir kadın ters doğum yapıyor. Hadi gel” diye çağırırlardı. Ben de onun yanında giderdim. İlaç yapmasında ona yardım ederdim. Bazen “Hadi git şuradan otları al gel” derdi. Gider alırdım. Çok titiz bir kadındı. Acayip hijyene düşkündü. Rahmetli annem çok özel bir kadındı. Cenazesini çok büyük bürokratlar kaldırdı. Rahmetli Demirel de bana derdi ki “Suna, bu kadar öğretiyi öğrendin. Lütfen sen de bizim için kullan”...

Yazının Devamını Oku

Bitsin bu şiddet! Hapis cezası şart

Sapanca’da bacakları ve kuyruğu kesilmiş halde bulunan, çektiği acıya dayanamayıp ölen o yavru köpek Türkiye’nin içini yaktı. Gülben Ergen, vahşetin ardından hayvan hakları savunucularıyla bir araya geldi, hayvan hakları konusunda acil yapılması gerekenleri konuştu.

Bundan 5-6 ay önce buluşmuştum hayvanseverlerle... Fakat maalesef o günden bugüne yasalardaki boşluklarla ilgili hiçbir somut adım atılmadı.
Sapanca’da yavru köpeğin başına gelen o korkunç olay hepimizi üzüntüye boğdu... Aynı şekilde Eyüp’te tecavüze uğrayan yavru kedi de...
Sivil toplum örgütleri ve baroAlar geçen hafta 17 şehirde basın açıklaması yaptı. Açıklamadan hemen sonra onlarla bir araya geldim ve acilen neler yapılması gerektiğini konuştum.
Biz karıncayı bile incitmekten çekinirken nasıl bir ruh hali o masum canlara kıyar?
Hayatım boyunca bu köpeğin bakışlarını unutmayacağım. Siz de unutmayın...

 ◊ Geçen hafta, Türkiye’nin birçok ilinde öldürülen o yavru köpekle ilgili bir basın açıklaması yapıldı. Sesinizi yeteri kadar duyurabildiğinizi düşünüyor musunuz?

- İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Yasemin Babayiğit:

Yazının Devamını Oku

Yaşasın iyi müzik

Gülben Ergen bu hafta ünlü müzisyen Ercan Saatçi ve gitarist Ayhan Günyıl’la bir araya geldi. İkili, birlikte hazırladıkları “Sezen Şarkıları” albümünün ortaya çıkış hikayesinin detaylarını anlattı. 

Öyle bir gitar sesi ki, öyle bir dingin ve şahane ki... Kim bu çalan? Bu albümün adı ne? Dinledikçe kendimden geçiyorum. Tanımalıyım onu! “Yaşasın iyi müzik” diye haykırmalıyım. Albümün prodüktörü Ercan Saatçi 20 yıllık dostum. Ercan Saatçi Akademi’de albüme imza atan Ayhan Günyıl’la bir araya geliyoruz. Günyıl mütevazılık içerisinde anlatıyor hikayesini. Dinlemediyseniz çok şey kaçırdığınız bu albümün ana kahramanı ise Sezen Aksu... Üstelik Aksu, ömrümüze hediye ettiği şarkılarını bedelsiz veriyor, benim iyi müziğin peşini hiç bırakmayan gök gözlü arkadaşım Ercan ve Ayhan’a... Yeter ki iyi müzik olsun...


 ◊ “Sezen Şarkıları” albümü kimin fikriydi?

- Ercan Saatçi: Ayhan’ın fikriydi. Ama bu Ayhan’ın ilk albümü değil. Aslında üzülerek söylemek istiyorum, değeri bilinmemiş albümleri var. Bu ülkede enstrümantal müzik maalesef çok önemli bir gözükmüyor. Ülkede müzikle ilgili kalite kaygısı var ya, işte nedenlerinden biri bu. Ayhan beni arayıp “Abi böyle bir şey yapmak istiyorum” dediğinde “Yürü” dedim.

- Ayhan Günyıl: Aslında en başta “Perişan Şimdi”nin demo’sunu çalıp Ercan’a yolladım. Çok beğendi ve hemen bana geri döndü. Müzisyen ve prodüktör kafasıyla düşündüğü için “3-4 şarkı değil, 10-11 şarkı yapalım” dedi. O böyle söyleyince şaşırdım.

- Ercan Saatçi: Ayhan, “Sezen Aksu acaba bana şarkılarını verir mi?” diye bir kaygı duyuyordu. “Sen hiç merak etme” deyip hemen Sezen’i aradım. Ayhan’ın bana yolladığı şarkıyı da kendisine yolladım. Dinledikten sonra “Prodüktörü sensen, ne istiyorsan yap, yürüyün” dedi. Sezen’in hakkını verelim. Ondan sonra Ayhan’a “Sezen istediğin şarkıları kullanabileceğini söyledi” dedim.

◊ İyi ki Ercan’ı aramışsın...

- Ayhan Günyıl:

Yazının Devamını Oku

Yalnızlığı keyfe çeviren bir kadınIn hikayesi

Gülben Ergen, “Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” kitabının yazarı, paylaşımlarıyla sosyal medyada beğeni toplayan Nilgün Bodur’la bir araya geldi. Ayrılıklardan yemek tariflerine, maskelerd en yeni ilişkilere kadar her şeyi konuştu.

Instagram’da takibe aldığım günden beri bayılıyorum Nilgün Bodur’a. Yüzüne kahve telveleri sürüp içine karbonat kattığı pratik yüz maskelerini ben de yapıyorum. Geçenlerde bir videosu çıktı karşıma... Kitabında da bunu paylaşmış:
“Hayat ilginç, gün gelir, içoğlanları padişah olur.
Gün gelir Kezban’lar Destan,
Onları destan yapanlar, Mestan olur.
Gün gelir hadsizlik özgüven,
Saygı yalan, sevgi dolan olur.
Gün gelir çivisi çıkar dünyanın.

Yazının Devamını Oku